Hilâl (r.a.)ın kıssasına rücû'dur
16. bölüm / 40 · 2818 kelime · ~15 dk okuma
1151. Hilal gönül üstadı bir cânı rüşen idi, bir mü'min beyin seyisi ve kölesi.
Hz. Hilal nefsânî sıfatları kalbine uğratmamak hususunda üstâd, rûhu parlak ve musaffâ idi. Bununla beraber bir mü'min beyin ahırında hayvanlarını tımar eden seyis ve köle idi.
1152. O köle ahırda seyislik ederdi. Fakat köle adlı, sultanların sultanı idi.
O köle olan Hz. Hilal beyin ahırında seyislik eder, hayvanlarına bakardı. Fakat zâhirde adı köle idi; ma'nâda sultânların sultânı idi.
1153. O bey kölenin hâlinden habersiz idi. Zîrâ ona iblisâne nazarın gayrı olmadı.
O bey köleyi hakîr gördüğünden onun hâli ile alâkadar değildi. Binâenaleyh ne hâlde olduğunu da bilmezdi. Zîrâ beyin nazarı İblîs gibi ancak zâhire idi. İblîs nasıl ki, Hz. Adem'in sûretine bakıp ma'nâsından gafil idiyse, bey dahi Hz. Hilal'in ancak sûret-i hakîrânesine bakar ve ma'nâsından gafil bulunur idi.
1154. Suyu ve çamuru gördü ve ondaki hazîneyi değil! Beşi ve altıyı gördü ve beşin aslını değil!
Bey İblîs gibi suyu ve çamuru, ya'ni cismi gördü ve o suyun ve çamurun altında gizli olan hazîneyi ve defineyi ya'ni rûhun ulviyetini görmedi. Beşi ya'ni havâss-i hamseyi ve altıyı ya'ni taayyüne ve cisme mahsûs olan altı ciheti gördü ve havâss-i hamsenin aslı olan rûhu görmedi. Zîrâ görmek ve işitmek ve koklamak ve lezzet duymak ve hissetmek rûhdandır. Rûh cisimden alâkasını kesdikten sonra cisimdeki bu beş hâsse munkatı' olur.
1155. Çamurun rengi zahir ve dînin nûru gizli. Her peygamber cihanda böyle idi.
Çamurun rengi, ya'ni cismin hâl ve şânı his gözüyle görülür. Fakat rûh ile tev'em olan dînin nûru rûh gibi gizlidir, his gözüyle görülemez. İşte her peygamber dahi bu âlem-i sûrette böyle gizli idi. Münkirler o peygamberleri hakîr gördüler ve ancak sûretlerine nazar ettiler. Meselâ sûre-i Zuhruf'da beyân buyurulduğu üzere müşrikler Resûl-i Ekrem hazretlerinin yetimliğini görüp لَوْلَا نُزِّلَ هَذَا الْقُرْآنُ عَلَى رَجُلٍ مِنْ الْقَريتين عَظِيمٍ (Zuhruf, 43/31) ya'ni “Bu Kur'ân Mekke'nin ve Tâif'in eşrâfından olan bir adama nüzûl ede idi ne olurdu!" dediler. Ve kezâ yine aynı sûrede Mûsâ (a.s.) hakkında Fir'avn: أَنَا خَيْرٌ مِنْ هَذَا الَّذِي هُوَ مَهِينٌ وَلَا يَكَادُ يُبِينُ (Zuhruf 43/52) ya'ni "Ben riyâset hususunda hakîr ve dili peltek olan bu kimseden hayırlıyım!" dedi.
1156. O minâreyi gördü ve ondaki kuşu değil! Minâre üzerinde fen dolu bir şahbaz vardır.
Meselâ bir kimse minâreyi görür, fakat üzerindeki kuşu görmez. Halbuki minârenin üzerinde ta'lîm görmüş ve avcılığa alışmış olan pür-fen, şâhâne bir doğan kuşu vardır. İşte sırf zâhiri ve cismi gören ve fakat o cismin şahbâz rûhundan gafil bulunan kimselerin hâli de bu misâle mutâbık olur.
1157. Ve o ikincisi kanat çarpan kuşu gördü. Fakat kuşun ağzında olan kılı değil!
Diğer bir kimse dahi hem minâreyi ve hem de minârenin üzerinde kanat çarpan kuşu görür. Fakat kuşun ağzında olan ince kılı görmez. Bu da enbiyâ ve evliyânın cismini ve ruhunun yüksekliğini görüp, onda ince olan sırr-ı vahdeti göremeyen kimselerin misâlidir ki, ulemâ-i zâhir bu kabîldendir. Bey İblîs gibi suyu ve çamuru, ya'ni cismi gördü ve o suyun ve çamurun altında gizli olan hazîneyi ve defineyi ya'ni rûhun ulviyetini görmedi. Beşi ya'ni havâss-i hamseyi ve altıyı ya'ni taayyüne ve cisme mahsûs olan altı ciheti gördü ve havâss-i hamsenin aslı olan rûhu görmedi. Zîrâ görmek ve işitmek ve koklamak ve lezzet duymak ve hissetmek rûhdandır. Rûh cisimden alâkasını kesdikten sonra cisimdeki bu beş hâsse munkatı' olur.
1158. O kimse ki, Allah'ın nuruyla nazar eder olur, hem kuştan ve hem kıl-dan âgâh olur.
اتقوا فراسة المؤمن فانه ينظر بنور الله ya'ni "Mü'minin firâsetinden sakınınız, zîrâ o Allah'ın nûruyla bakar!" hadîs-i şerîfi mûcibince kendinin kendiliğinden geç-miş, sem'i Hakk'ın sem'i ve basarı Hakk'ın basarı olmuş olan insân-ı kâmil hem cismi ve hem de rûhun yüksekliğini ve o yükseklikte ince kıl gibi olan sırr-ı vahdeti görür.
1159. Dedi: "Nihayet gözü kıl tarafına koy! Kılı görmedikçe düğüm açılmaz!"
Bu sırr-ı vahdeti gören insân-ı kâmil yalnız minâre mesâbesinde olan cis-mi ve kuş masâbesinde olan ilim ve tâat ve ibâdet-i zâhireyi gören ve Hak ile insân-ı kâmil arasındaki sırr-ı vahdeti göremeyen kimseye dedi ki: "Ey kim-se! Gözünü yalnız cisme ve ulûm ve a'mâl-i zâhireye dikme! İnce kıl gibi olan vahdet-i vücûd sırrını da gör! Sen bu ince kılı görmedikçe senin ilim ve amel-deki şek ve şübhe düğümlerin açılmaz!"
1160. O biri cıvık çamur içinde nakışlı kil gördü; ve o diğeri ilim ve amel ile [1144] dolu gil gördü."
"Vahal", yumuşak çamur demektir ki, müfredât-ı unsuriyye murâd buyu-rulur. Her iki mısra'daki "gil" kelimeleri "katı çamur" ma'nâsına olmak mü-nâsibdir. Bundan murâd dahi, bu müfredât-ı unsuriyyeden tesviye edilmiş olan cism-i beşerdir. Ba'zı nüshalarda ikinci mısra'daki "gil" yerine "dil" vâ-ki'dir. Bu sûrette tercüme "Ve o diğeri ilim ve amel ile dolu iç ve gönül gör-dü" demek olur. Hâsıl-ı ma'nâ: Ya'ni, ne yapalım ki, isti'dâd muhtelif oldu-ğundan bir tâife yalnız cismin münakkaş sûretini gördü. Bunlar cıvık çamur içinde nakışlı, katı çamuru görene benzerler; ve diğer tâife dahi o nakışlı ça-muru ve cismi ilim ve amel ile dolu gördü; ve nazarı sûret ile beraber ilim ve amel cihetine saplandı, kaldı. Daha ileriye geçemedi.
1161. Cisim minare, ilim ve taat kuş gibidir. İster üç yüz kuş tut, ister iki kuş!
Velhâsıl cisim minâre ve o cisimden sâdır olan ilim ve tâat dahi kuş gibidir. Bu ilim ve tâat ister çok olsun, ister az olsun, kuşa benzemekte müsâvîdir. Bu beytin îzâhında diğer bir vecih dahi vârid olur: Ey sâlik! Bu beyânâtta insân-ı kâmilin cismi minâreye ve ilim ve ameli ve tâat-i zâhiresi dahi kuşa teşbîh olunmuştur. Bu ulûm ve a'mâl-i zâhire kuşlarını insân-ı kâmilin minâre-i cisminden ister çok, ister az al. Bu ince kılı göremedikçe senin müşkilin hallolmaz.
1162. Evsat olan adam ancak kuşu görür. O önde ve arkada bir kuşun gayrını görmez.
Böyle Hak yolunun ortasında kalmış olan sâlik ancak insân-ı kâmilin zâhiri olan ilmini ve amelini görücüdür. O ancak önde ve arkada bu ilim ve amelden başkasını göremez.
1163. Kıl kuşun lâyığı olan gizli bir nûrdur ki, kuşun cânı onunla bâkî olur.
Ya'ni, söylediğimiz misâldeki kıl o bir nûrdur ki, o kuşun ya'ni insân-ı kâmilin ilim ve amelinin lâyığıdır; ve insân-ı kâmilin rûh-ı sâfisi o nûr ile pâyende ve bâkî kalır; ve o nûr Hakk'ın nûr-ı vücûdudur. Nitekim Hz. Pîr efendimiz bir beyt-i şerîfinde buyururlar:
Nazmen tercüme: "Sen ol bir nûrsun: Mûsâ'ya derdin: Hudâ'yım ben, Hudâ'yım ben, Hudâ'yım!"
Binâenaleyh insân-ı kâmilde bu nûru göremeyenler onu ancak ilmi ve ameli ile tavsîf ederler. Halbuki insân-ı kâmil ne ilim ile ve ne de amel ile tavsîf olu-namaz. Onda ancak bir gizli nûr vardır ki, bu nûru ancak o nûra vâsıl olanlar görür. Nitekim Fihi Mâ Fîh'in 4. faslında Hz. Pîr efendimiz şöyle buyururlar: "Seyyid Burhaneddîn (k.s.) söz söyler idi. Birisi dedi ki: "Senin medhini filân kimseden işittim." Buyurdular ki: "Göreyim! O filân nasıl adamdır? Onun beni tanıyıp medhedecek mertebesi var mıdır? Eğer o beni söz ile tanımış ise şu hâlde beni tanımamıştır. Zîrâ bu söz ve bu harf ve savt ve bu dudak ve ağız kalmaz. Bütün bunlar arazdır; ve eğer fiil ile tanımış ise yine böyledir; ve eğer benim zâtımı tanımış ise o vakit bilirim ki, o benim medhimi edebilir; ve o medh benim medhim olur." Velhâsıl cisim minâre ve o cisimden sâdır olan ilim ve tâat dahi kuş gibidir. Bu ilim ve tâat ister çok olsun, ister az olsun, kuşa benzemekte müsâvîdir. Bu beytin îzâhında diğer bir vecih dahi vârid olur: Ey sâlik! Bu beyânâtta insân-ı kâmilin cismi minâreye ve ilim ve ameli ve tâat-i zâhiresi dahi kuşa teşbîh olunmuştur. Bu ulûm ve a'mâl-i zâhire kuşlarını insân-ı kâmilin minâre-i cisminden ister çok, ister az al. Bu ince kılı göremedikçe senin müşkilin hallolmaz.
1164. Kuş ki, onun gagasında o kıl vardır, onun işi hiç ariyet olmaz.
Ya'ni, minâre mesâbesinde olan cisme konan, kuş mesâbesindeki ilim ve amel, kıl gibi ince olan nûr-ı yakîne ve sırr-ı vahdete müstenid olunca o ilim ve amelin kârı ve hâl ve şânı âriyet ve taklîdî olmaz; ve onun kârı ve te'sîri taklîdî olan ilim ve amelin te'sîrinden başka olur; ve böyle bir cisim ve amel ve ilim ve zevk-i müşâhede ve nûr-ı yakîn ancak insân-ı kâmile mahsûsdur.
1165. Onun ilmi dâimâ onun cânından kaynar; onun indinde ne müsteârdır, ne de ödünçtür!
O insân-ı kâmilin ilmi dâimâ onun rûh-ı sâfından kaynar. Binâenaleyh onun ilmi, ilm-i ledünnî ve ilm-i tecellî olur. Bu ilim onun indinde kitablardan ve ağızlardan ödünç alınmış iğreti bir ilim değildir. Cismânîlerin ilmi ise havâss-ı zâhire ve bâtıneleriyle mükteseb olduğundan mevt-i tabîî zamânına kadar kendilerinde âriyet kalır. Ölüm şaşkınlığı esnasında dimâğında hiçbir şey kalmaz.
1166. Kazâdan dolayı Hilal hasta ve nâkıs oldu. Mustafa'ya vahiy hâlin gammâzı oldu.
"Gammâz", "yüz ve kaş ve kirpik ile işaret etmek ve bir kimsenin ayıbını meydana çıkarmak" ma'nâsına olan "gamz"den mübâlağa ile ism-i fâildir. Burada "işaret edici" demektir. Ya'ni, kazâ-yı ilâhîden dolayı bu seyis olan Hz. Hilal hasta oldu ve cismi hastalık sebebiyle eksildi ve eridi. Mustafa (s.a.v.) Efendimiz'e gelen vahy-i ilâhî Hz. Hilal'in hâline işaret edici oldu.
1167. Onun efendisi onun hastalığından habersiz idi; zîrâ onun indinde kıymetsiz ve şerefsiz idi.
“Kesâd”, revâçsız olmak ve metâ' geçmemek demektir. Burada kıymetsizlikten kinâye olur. “Hatar”, burada “kadr ve şeref” ma'nâsınadır. Ya'ni, Hilâl'in efendisi onun hastalığından âgâh değil idi. Zîrâ efendisinin indinde Hilâl hazretleri kıymetsiz ve şerefsiz idi.
1168. Bir muhsin ahırda dokuz gün yatmış idi. Hiçbir kimse onun hâlinden âgâh değildi.
“Muhsin”, lügatte “iyilik edici” demektir. الاحسان ان تعبد الله كانك تراه ya'ni “İhsân, senin Allah'ı görür gibi ibâdet etmendir" hadîs-i şerîfi mûcibince Hz. Hilal'in makām-ı müşâhedede olduğuna işâret buyurulur. Ya'ni, bu muhsin olan Hz. Hilal hastalanıp hayvanların ahırında dokuz gün [dür] yatar idi. Hiçbir kimse onun böyle ağır bir sûrette hastalanmış olduğuna vâkıf değil idi.
1169. O ki, kes idi ve keslerin şehenşâhı idi. Onun yüz kulzüm gibi olan aklı her yere erişici idi.
“Kes”, akıl ve âlim ve şerîf olan adam demektir ki, bundan murâd Resûl-i Ekrem'in zât-ı şerîfleridir. “Kulzüm”, umûmen deniz ve husûsen Süveyş ile Aden arasındaki Bahr-ı Ahmer'in adıdır. Ya'ni, o zât-ı mukaddes-i Muhammedî ve kemâlât-ı beşeriyyenin kâffesini câmi' idi ve akıl ve ilimde mümtaz olanların şehenşâhı idi. Onun yüz deryâ gibi vâsi' olan aklı her yere, ya'ni âlem-i zâhir ve bâtına erişici idi.
1170. "Senin filân müştâkın hasta oldu!" diye ona vahiy geldi. Hakk'ın rahmeti gam-hâr oldu.
Burada "işaret edici" demektir. Ya'ni, kazâ-yı ilâhîden dolayı bu seyis olan Hz. Hilal hasta oldu ve cismi hastalık sebebiyle eksildi ve eridi. Mustafa (s.a.v.) Efendimiz'e gelen vahy-i ilâhî Hz. Hilal'in hâline işaret edici oldu.
1171. Mustafa, şerefli Hilal için iyâdetten dolayı o tarafa gitti.
Mustafa (a.s.v.) Efendimiz ind-i ilâhîde şeref sahibi olan Hz. Hilâl için ve onun hâtırını sormak kasdıyla yattığı tarafa gitti.
1172. O ay vahiy güneşinin izinde ve o sahâbe dahi yıldızlar gibi onun arkasında koşucu oldu.
O ay gibi olan Resûl-i Ekrem hazretleri vahiy güneşinin izini ta'kîb etti ve ashâb-ı kirâm hazarâtı dahi yıldızlar gibi Resûl-i Ekrem Efendimiz'in arkasında koşucu oldu.
1173. Ay der ki: "Benim ashabım yıldızlardır. Gece yolcusuna muktedâ ve serkeşe rücumdur."
"Sürâ”, “hüdâ" vezninde "gece yolcusu"na derler. "Kudve”, kāfın üç harekesiyle "muktedâ ve metbû'" demektir. “Rücûm", "recm'in cem'idir, "atılan taşlar" ma'nâsınadır. Ya'ni, ay gibi olan Resûl-i Ekrem hazretleri hadîs-i şerifte اصحابی کالنجوم بايهم اقتديتم اهتديتم ya'ni Benim ashâbım yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız hidâyet bulursunuz" buyurdu ki, onlar zulmet-i tabîat içinde yürüyen kimselere doğru yolu gösteren muktedâ ve metbû'dur; ve serkeş ve itâatsiz olanlara dahi atılan taşlardır ki, onlar bu taşlar ile huzûr-ı ilâhîye yaklaşmaktan men' olunurlar. Bu beyt-i şerifte ولقد زينا السماء الدنيا بمصابيح وَجَعَلْنَاهَا رَجُومًا للشياطين (Mülk, 67/5) ya'ni “Biz dünyanın göğünü yıldızlar ile süsledik ve onları şeytanlara atılan taşlar yaptık" âyet-i kerîmesinin ma'nâ-yı bâtınîsine işâret buyurulur.
1174. Beye dediler ki: "O sultan erişti!" O sevinçten âşıkāne sıçradı.
“Bî-dil ü cân”, âşıkāne demektir. Ya'ni, Resûl-i Ekrem hazretleri ashâb-ı kirâmı ile beraber Hilal'in bulunduğu mahalle geldiği vakit, Hilal'in efendisi Ya'ni, "Senin cemâl-i pâkine müştâk olan Hilal hasta oldu!" diye o Ser-ver-i âleme vahy-i ilâhî geldi. Hakk'ın rahmeti Hilal'in gamını yiyici oldu ve onun imdadına yetişti.
1175. O zan üzerine şâdîden iki elini çırptı ki, o şehenşâh o emîr için gelmiştir.
Bey o şehenşâh-ı rusül olan cenâb-ı Peygamber kendisinin ziyaretine geldiğini zannettiği için sevindi ve iki elini çırptı.
1176. Vaktaki o bey gurfeden indi, müjdecinin ücret-i kademi olarak cân saçtı.
"Pâ-müjd", ücret-i kadem ve ayak teri demektir. "Gurfe", lügatte "yüksek çardak" demek olup burada, "köşkün yukarısı" demek olur. Ya'ni, vaktâki o bey teşrîf-i Peygamberîyi haber aldı, köşkünün yukarısından aşağıya indi ve müjdeciye ayak teri olmak üzere dahi cânını fedâ edecek hâle geldi.
1177. Sonra o yer öpücü oldu ve selâm getirdi, yüzünü tarabdan gül gibi etti.
"Zemîn-bûs", vasf-ı terkîbîdir, "yer öpücü" demektir. "Tarab", şâdî ve ferah; "verd", gül denilen çiçek. Ya'ni, aşağıya indikten sonra huzûr-ı Peygamberîye gelip yer öpücü oldu ve selâm verdi. Sevinçten dolayı yüzünün rengi de gül gibi penbe ve latîf oldu.
1178. Dedi: "Allah'ın ismi ile vatanı müşerref et, tâ ki, bu encümen bir firdevs olsun!"
Resûl-i Ekrem hazretlerine hitâben bey dedi ki: "Yâ Resûlallah! Allah'ın ismi ile evimizi şereflendir, tâ ki, bu evimizde olan cem'iyet bir firdevs, bir cennet olsun!"
1179. "Tâ ki, benim köşküm gök üzerine efdal olsun! Zîrâ ben zaman ve devrânın kutbunu gördüm!"
"Kutb", mihverin nihâyeti ve bir kavmin medâr-ı umûru olan zât demektir. "Deverân", dönmek ve hareket etmek ma'nâsınadır. Ya'ni, "Benim köş- küm yerde olduğu hâlde vücûd-ı şerîfin sebebi ile gökyüzü üzerine efdal olsun! Zîrâ zamânın dönmesini ve hareketini vücûda getiren arzın kutbusun ve ben köşkümde kutub olan zât-ı şerîfini gördüm!"
1180. O muhterem itabdan dolayı ona dedi: "Ben seni görmek için gelmedim!"
"İtâb", tevbîh ve tekdîr etmek. Ya'ni, o muhterem olan zât-ı Peygamberî o beyi tekdîr ve tevbîh kasdıyla buyurdu ki: "Ben buraya seni görmek için gelmedim!"
1181. Dedi: "Cânım senindir, halbuki cân nedir? Hele buyur ki, bu tekellüf kimin içindir?"
"Teceşşüm", bir şeyin zahmetini çekmek ve tekeffül etmek demektir. Bu itâb üzerine bey dedi ki: "Yâ Resûlallâh! Benim cânım senin mülkündür. Maahâzâ cân nedir ki, sana fedâ edilecek bir kıymeti hâiz olsun! Hele buyur ki, bu ihtiyâr-ı zahmet ve bu tekellüf kimin için vâki' olmuştur?"
1182. "Tâ ki, ben o kimsenin hâk-i pâyi olayım, ki, senin lütfunun bağında ona bir mağres vardır!"
"Mağres", ağaç dikilecek yer demektir. Bu beyt-i şerîfte umûmen lutf-1 Nebevî "bağ"a ve bu lutfa nail olan kimse "ağac"a ve bu kimse hakkında husûsen vâki' olan lutf-ı Nebevî dahi, o bağda "ağaç dikilecek yer"e teşbîh buyurulmuştur. Ya'ni, o bey: "Yâ Resûlallah! Kimin için burayı teşrîf buyurduğunu söyle de senin lutf-ı mahsûsuna nâil olan bu kimsenin bastığı toprak olayım!" dedi.
1183. Vaktaki o böyle söyledi ve nahveti sürdü, Mustafâ onun itabını terk etti.
"Nahvet", hodbînlik ve ta'zîm ve iftihâr etmek demektir. Vaktâki o bey böyle mütevâzıâne sözler söyledi ve nefsinden hodbînliği ve taazzumu sürüp çıkardı, Mustafa (s.a.v.) Efendimiz dahi onun bu tevâzu'una karşı tevbîh ve tekdîr etmeyi terk etti. küm yerde olduğu hâlde vücûd-ı şerîfin sebebi ile gökyüzü üzerine efdal olsun! Zîrâ zamânın dönmesini ve hareketini vücûda getiren arzın kutbusun ve ben köşkümde kutub olan zât-ı şerîfini gördüm!"
1184. Sonra ona dedi ki: "O arşın Hilal'i hani? Tevazu'dan dolayı mehtab gibi ferş olan hani?”
İtâbı terk ettikten sonra Resûl-i Ekrem o beye dedi ki: "O arş-ı ilâhînin Hilâl'i nerededir? Ve bâtında sultân iken tevâzu'dan dolayı ay ışığı gibi ferş olup yerlerde sürünen mahbûb-ı Hak nerededir?"
1185. "O bir şahtır ki, kölelik içinde gizli olmuştur. Câsûsluk için dünyaya gelmiştir."
"Câsûs", şerre dâir olan sırrı tecessüs eden ve araştıran kimse demektir (Kāmûs). Bu beyt-i şerîfte câsûsluk ta'bîrinin isti'mâlindeki nükte budur ki: Cismâniyet ve nefsâniyet âlemi şerr u şûr ile doludur. Ervâh-ı kâmilânın bu cismâniyet âlemine gelmesi cismâniyet âlemine hâs olan tecelliyât-ı esmâiyye ahkâmına fiilen ve zevken vuküf ve onlardan rûhu tasfiye ve tecrîd içindir. Nitekim Hz. Pîr Efendimiz şu beyitlerinde bu ma'nâya işâret buyururlar:
"Ben dünyâ habsine maslahat için geldim. Ben neredeyim, hapis nerededir? Kimin malını çalmışımdır ki, bu habse girmiş olayım!"
Ya'ni, Hilal hazretleri ezelde ve ma'nâda bir şâh-ı ma'nevîdir ki, şerr u şûr ile dolu olan bu cismâniyet âleminde gizlenmiştir; ve onun bu kölelik içinde gizlenmesi Hakk'ın tecelliyât-ı esmâiyye ahkâmına bu âlemde fiilen ve zevken vukūf hâsıl ederek şerli olan nefsin sıfatlarını araştırıp, onlardan rûh-ı pâkini musaffâ ve mücerred tutması içindir.
1186. "Sen deme ki, "O bizim kölemiz ve ahırcımızdır!" Bunu bil ki, defîne vîrânelerdedir."
"Ey bey! Sen onun zâhirindeki zillete bakıp deme ki, "O bizim kölemiz ve ahırcımızdır ve hayvanlarımızı tımar eden bir hizmetçidir!" Onun zâhiri harâb, bâtını ma'mûrdur. Nitekim defineleri vîrânelere ve harâbelere gömerler; ve bunu halkın nazar-ı dikkatlerini celb etmemek için böyle yaparlar."
1187. “Acaba, o Hilal hastalıktan nasıldır ki, binlerce bedir onun pâyimalıdır."
Bu beyt-i şerîfte sanâyi'-i bedîiyyeden "îhâm-ı hüsn" san'atı vardır. Hilal ism-i hâssından gökdeki hilâle ve hilâlden dahi bedire intikāl buyurulmuştur. "Bedir"den murâd, sûrî mansıb ve mertebe sahibi olan kimselerdir. Ya'ni, "Adı Hilal ve ma'nâsı yeni doğan ay olan o köle hastalıktan ne hâldedir ki, binlerce kimselerin ayın on dördü gibi parlak olan sûrî mansıb ve mertebeleri onun nûr-ı ma'nevîsinin pâyimâlıdır ve zebûnudur."
1188. Dedi: "Onun hastalığından benim haberim yoktur. Fakat birkaç gündür dergâhda değildir."
Bey cevâben dedi ki: "Hilal'in hastalığından haberim yoktur. Fakat birkaç günden beri dergâhda ve hizmet edenler arasında görünmüyor."
1189. Onun sohbeti binek hayvanları ve katırlar iledir; seyistir ve onun menzili bu ahırdır.
Ya'ni "Hilal'in vazîfesi binek hayvanlarıyla katırlara bakmak ve onları tımar etmektir. O seyisdir, bu sebeble ahırda yatar, kalkar."