Yine bu sözün takrîri hakkında hikâyedir
15. bölüm / 40 · 1216 kelime · ~7 dk okuma
1134. O biri beyden bir at istedi. "Git, o kır atı al!" dedi.
"Eşheb", kılları beyaz ve siyah karışık ve fakat beyazlığı gālib olan at demektir.
1135. Dedi: "Bunu istemem!" Dedi: "Niçin?" Dedi: "O geri gidicidir ve serkeştir!"
1136. "O pek geri geri kuyruk tarafına gider!" Dedi: "Onun kuyruğunu hane tarafına et!"
Ya'ni, beyden at isteyen kimse beyin verdiği atın geri geri kuyruk tarafına gittiğinden, çok serkeş olduğundan bahisle istemedi. Bey dahi ona cevâben dedi: "Mâdemki at geri geri gidiyor, onun kuyruğunu evin tarfına çevir Misafir olan genç sorulan suâle cevâben dedi: "Ey birâder! Benim yaşıma ihvân on sekiz, on yedi veyâ on altı veyâhud on beş derler." "Hânde", "denilmiş ve ta'bîr olunmuş” ma'nâsında müsta'meldir.
1137. Senin bu nefis hayvanının kuyruğu şehvettir. O hod-perest o sebebden dolayı geri geri gider.
Ey sâlik! Senin bu nefis hayvanının kuyruğu cismânî olan arzûlar ve şehvetlerdir. O nefs-i hayvânî ancak kendine tapar. Kezâlik mûcidi olan Hâlık'ı tanımaz. O sebebden dolayı sen onu Hak yoluna çeksen geri geri gider.
1138. Onun şehveti ki, dipten kuyruk geldi, ey kimse, onu ukba şehvetinin mübeddeli et!
"Bün", dip ve asıldır; "şehvet", lügatte "arzû ve istek" ma'nâsınadır. Ya'ni, nefsin isteği ve arzûsu asıldan onun kuyruğu olarak zâhir oldu; ve ondan bu kuyruğun ayrılması mümkin değildir. Zîrâ hilkatinin îcâbıdır. Ey kimse! Mâdemki bu şehvet ve istek nefsin hâssasındandır ve kuyruk gibi ayrılması mümkin değildir, o hâlde o isteği ve arzûyu bâkî olan lezâiz-i uhreviyye tarafına tebdîl et ve وفيها ما تشتهيه الأنفس وتلذ الأعين (Zuhruf, 43/71) ya'ni "Sizin için cennette nefsin iştiha ettiği ve gözlerin telezzüz ettiği şey vardır" âyet-i kerîmesinde beyân buyurulan niâm-i cinâniyyeyi iste!
1139. Vaktaki onun şehvetini rağîfden bağlayasın, o şehvet akl-ı şerîfden zuhûr eder.
"Rağîf", lügatte "yufka etmeği" demektir. "Sergerden", müteaddid ma'nâsı vardır. Burada zuhûr etmek ve peydâ olmak ma'nâsınadır (Bahâr-ı Acem). Ya'ni, nefsin isteğini dünyâ lezzetlerinden bağladığın vakit o istek ve şehvet şerîf olan akıl tarafından zuhûr eder; ve akıl der ki: "Bu lezzât-ı dünyeviyye Hak yolunun hicabı olduğu gibi cismin dahi sebeb-i harâbîsidir. Zîrâ bol bol yemek ve içmek tıbben damar sertliğine ve mi'de ve bağırsak hastalıklarına ve nüzûl ve damla illetlerine bâis olup, insanı ma'lûl eder. Binâenaleyh bu fânî ve muzır olan lezâizi bırakıp Hak yoluna teveccüh etmek ve bâkî olan lezâiz-i uhreviyyeyi istemek münâsibdir." ki, seni evine götürmüş olsun!" Bu misâlden maksûd ne olduğu âtîdeki ebyât-ı şerîfede îzâh buyurulur.
1140. Bir dal gibi ki, ağaçtan kesersin, nîk-baht olan daldan kuvvet zuhûr eder.
Cisimden nefsin şehvetlerini dünyâ lezzetlerinden kesmek bir ağacın dalını budamaya ve kesmeye benzer. Yeni tâli'li olan ve yeni süren daldan yeni kuvvet zuhûr eder. Binâenaleyh sıfât-ı nefsâniyye dalının en mühimmi olan huzûzât-ı dünyeviyye istekleri kesildiği vakit cisimde rûh-ı insânînin kuvveti ve rûhun sıfatı olan rezâneti ve selâmeti zuhûr eder.
1141. Vaktaki onun kuyruğunu o tarafa edesin, eğer geri geri giderse müktenefe kadar gider.
"Müktenef", "sığınacak yer" demektir. Ya'ni, vaktâki nefsin kuyruğu, isteği ve şehvetini âhiret evi tarafına çeviresin, eğer geri geri giderse bilâhare rûhunun sığınacak mahalli olan dâr-ı naîme kadar gider.
1142. İleri gidici olan mutî' atlar ne güzeldir! Ne geri gidicidir, ne de serkeşliğe merhûndur!
"Habbeza", ne güzel!; "sipes", geri demektir. "İleri gidici olan mutî' atlar"dan murâd, enbiyâ ve evliyânın cisimleri olduğu gibi insân-ı kâmile intisâb eden müstaid sâlikler dahi olmak câizdir. Murâd enbiyâ ve evliyâ olduğu takdîrde onların itâatleri Hakk'ın iradesine olur; ve müstaid sâlikler olduğu takdîrde dahi onların tâatları mürşidlerine olur. Ya'ni, muktedâya itaat edip, koşa koşa ileriye giden atlar ya'ni cisimler ne güzeldir! Onlar ne geri giderler, ne de muktedâya i'tiraz edip serkeşliğin mahbûsu olarak yoldan geri kalırlar!
1143. Mûsâ-yı Kelîm'in cismi gibi o, geniş kilim gibi Bahreyn'e kadar harâretli gidicidir.
Öyle bir cisim Mûsâ Kelîmullah (a.s.)ın cismi gibi olarak cenâb-ı Mûsâ'nın cismi bulunduğu noktadan Bahreyn'e kadar olan arzın mesafesini geniş bir kilim üzerinde yürümek gibi addedip harâretli ve aşklı olarak gidicidir. Nitekim sûre-i Kehf de Mûsâ (a.s.)dan naklen beyan buyurulur: وَإِذْ قَالَ مُوسَى لِفَتَاهُ لَا أَبْرَحُ حَتَّى أَبْلُغَ مَجْمَعَ الْبَحْرَيْنِ أَوْ أَمْضِيَ حُقُبًا (Kehf, 18/60) ya'ni "Mûsâ (a.s.) şâkirdi Yûşa' b. Nûn'a dedi ki: Ben Hızır'ı bulmak için Mecmau'l-Bahreyn'e bâliğ oluncaya kadar durmayıp gideceğim; yâhud maksûduma vâsıl oluncaya kadar uzun yıllar geçireceğim."
1144. O hukubun yolu yedi yüz yıllıktır ki, o hubbün seyrânında azmetti.
“Hukub”, hakkında ulemânın ihtilâfı vardır. Kimi yetmiş yıl, kimi seksen yıl demiş ve kimi uzun zaman ve kimi de dehr ve kimi dahi yedi yüz yıl demiştir. Cenâb-ı Mevlânâ efendimiz bu beyitte “yedi yüz” ma’nâsını almıştır. Arzın bir noktasından kalkıp herhangi bir noktasına vusûl için yedi yüz yıl yürümeye hâcet olmadığı ma’lûmdur. Mûsâ (a.s.)’ın murâdı, “Matlûbuma vâsıl olmak için yedi yüz yıl ömrüm olup arz üzerinde yürümek lâzım gelse yürüyeceğim ve dolaşacağım,” demek olur. Ya’ni, Kur’ân-ı Kerîm’de mezkûr olan hukub yedi yüz yıllık yoldur ki, Mûsâ (a.s.) Hızır’ın aşkı ve muhabbeti yolunda arz üzerinde bu kadar uzun zaman dolaşmayı gözüne aldı. Nitekim III. cildin 1960, 1961, 1962, 1963 numaralı beyitlerinde Mûsâ (a.s.) lisânından şöyle buyurulmuş idi: می روم تا مجمع البحرین من أَجْعَلُ الْخِضْرَ لِأَمْرِي سَبَبًا تا شوم مصحوب سلطان زمن ذَاكَ أَوْ أَمْضِي وَ أَسْرِي حُقُبًا سالها پرم پر و بالها سالها چه بود هزاران سالها می روم یعنی نمی ارزد بدان عشق جانان کم مدان از عشق نان
[Ya’ni “Mecmau’l-Bahreyn’e kadar giderim, tâ ki, zamâne sultânının mashûbu olayım! Ben Hızır’ı emrime sebeb kılarım; ya bu, yâhud ben geçerim ve uzun zamân seyr ederim. Senelerce kanatlar ile uçarım; senelerce ne olur? Binlerce seneler! Giderim, ya’ni buna değmez mi? Cânânın aşkını, nânın aşkından bilme!”] Bu beyitlerin tercüme ve îzâhı mezkûr cildedir. Bu beyt-i şerîflerde vaktin Hızır’ı olan insân-ı kâmili arayıp bulmak için uzun seferlere teşvîk vardır; ve menâkıb-ı evliyâda böyle sefer edenlerin çok olduğu görülmektedir.
1145. Vaktaki onun cisminin seyrinin himmeti bu ola, onun cânının seyri illiyyîne kadar olur.
Yûşa' b. Nûn'a dedi ki: Ben Hızır'ı bulmak için Mecmau'l-Bahreyn'e bâliğ oluncaya kadar durmayıp gideceğim; yâhud maksûduma vâsıl oluncaya kadar uzun yıllar geçireceğim."
1146. Şehsüvarlar yarışta koştular, harbatları aşağıya attılar.
“Şehsüvâr”, binicilerin ve süvârîlerin şâhı; “harbat”, kaz ve mecâzen “ahmak kimse” demektir. “Şehsuvârlar”dan murâd, Hak yolunun harâretli ve aşklı olan sâlikleri ve “harbatlar”dan murâd, tenbel ve ahmak olan sâliklerdir. Ya'ni, bu cisim merkebine süvâr olan mâhir biniciler Hak yolunda yarışa çıkıp sıfât-ı nefsâniyye yüklerini attılar ve hakîkate koştular; ve tenbel ve ahmak olanları aşağıda, geride bıraktılar; ve bunlar sıfât-ı nefsâniyye yükleriyle koşamadılar.
1147. Nitekim bir kervân erişti, bir köye geldi; bir kapıyı açık gördü.
Bu iki nevi' sâlikin hâli buna benzer ki: Bir kervân bir köye geldi ve bir kapıyı açık gördü.
1148. O birisi dedi: “Bu kocakarı soğuğunda birkaç gün yükü buraya atalım!”
1149. Ses geldi: "Hayır! Hariçten at! Ondan sonra sen içeriye gel!"
1150. "Atılmaya lâyık olan her şeyi dahi dışarıya at! Onun ile içeri gelme! [1134] Zîra bu meclis âlîdir."
“Berdü'l-acûz”, ya'ni “kocakarı soğuğu” ma'lûm olduğu üzere şubatın nihâyetinden üç ve martın ibtidâsından dört gün ki, cem'an yedi gündür. Bundan murâd cismâniyet âlemidir. “Kervân”dan murâd, sâlikler kāfilesidir. “Yük”den murâd, nefis ve sıfât-ı nefsâniyyedir. Ya'ni, sâlikler kāfilesi bu hayât-ı cismâniyye âleminin mihen ve meşâkkından bir insân-ı kâmilin kapısını açık buldular. İçlerinden birisi dedi ki: “Biz sıfât-ı nefsâniyyemiz ile buraya ilticâ ederek yeyip içelim ve rahat edelim!” Insân-ı kâmil tarafından denildi ki: “Buraya nefis ve sıfât-ı nefsâniyye ile girilmez. Onları cismâniyet âle- Ya'ni, vaktâki Mûsâ (a.s.)ın ve o meşrebde olan evliyânın Hakk'a vusûl emrinde cismen olan yürüyüşlerinin himmeti böyle uzun seneleri göze aldırmak olur, onların rühen yürüyüşleri âlem-i illiyyîne kadar olur.