Kādının o tokat muhibbi olan hastanın edepsizliğinden öfkelenmesi ve o sûfînin kādıya itâb etmesi
29. bölüm / 40 · 820 kelime · ~5 dk okuma
1586. Kādı öfkelendi. Sûfî dedi: "Hey! Senin hükmün adldir, şübhesiz dalâlet değildir!"
"Hey", edât-ı tenbîh ve îkāzdır; "gayy", dalâlet demektir. Ya'ni kādı yediği tokat üzerine hiddetlendi. Sûfi ona dedi ki: "Ey kādı efendi! Nâfile öfkelen- Enseye tokat indirmek illetine mübtelâ olan bu hasta, kādının bu kalın ensesine de bir tokat indirmek için elini hazırladı ve kendi kendine dedi ki. "Benim tokadımın kısâsı ve cezâsı ucuz olmuştur. Binâenaleyh doktorun tavsiyesi mûcibince imrendiğim bu enseye dahi bir tokat indirmem lâzımdır."
1587. "Ey dînin şeyhi! O şey ki, kendi nefsine beğenmezsin, ey emîn, kardeş üzerine nasıl beğenirsin?"
"Ey dînin ve şer'in şeyhi ve hâmîsi olan kâdı efendi! Kendi nefsine hoş gel- meyen ey halkın mâlı ve cânı; hükmüne emniyetle kendisine tevdî' edilmiş olan hâkim efendi! Kendi kardeşin üzerine nasıl hoş görürsün? Zîrâ hadîs-i şe- rîfte لا يؤمن احدكم حتى يحب لاخيه ما يحب لنفسه ya'ni "Sizden biriniz nefsi için sevdi- ği şeyi kardeşi için dahi sevmedikçe mü'min-i kâmil olamaz!" buyurulur.
1588. "Bunu bilmez misin ki, benim için kuyu kazarsın, o kuyuya âkıbet ken- dini bırakırsın!"
"Bunu, ya'ni zikrolunan hadîs-i şerîfi bilmez misin ki, benim için verdiğin hükümde kendine vâki' olduğu vakit beğenmeyecek olduğun bir hâle râzı ol- dun ve bu sûretle benim için bir kuyu kazdın; ve âkıbet "Kişi kazdığı kuyuya kendi düşer" darb-ı meseli mûcibince o kuyuya kendini bıraktın ve düşürdün."
1589. "Men hafer bi'ren"i hadîste okumadın mı? O şey ki okudun, binâena- leyh amel et, ey baba!"
من حفر بئراً لاخيه وقع فيه ya'ni "Kim ki kardeşi için bir kuyu kazdı ise de mu- hakkak o kuyuya düştü" hadîs-i şerîfini okumadın mı? Kâdı olduğuna göre elbet okudun. Fakat okuduğun bu hadîs-i şerîfin hükmü ile amel et, ey hal- kın hukukunu sıyânete me'mûr olan baba!"
1590. "Senin bu bir hükmün kazâda böyle oldu ki, senin kafân üzerine tokat [1572] getirdi."
"Senin verdiğin bu bir hüküm kazâda, ya'ni hükümet ve adalet emrinde, böyle bir netîce verdi, ya'ni senin ensene bir tokat getirdi." me! Senin kendi ictihâdına göre verdiğin hüküm adldir ve bu ictihâdında hiç- bir fikr-i fâsidin olmadığı için şübhesiz dalâlet de değildir. Zîrâ müctehid icti- hâdında hatâ ederse, afv olunur!"
1591. Vay senin diğer hükümlerine! Acaba senin başına ve ayağına ne getirir?
"Vay senin başka da'vâlarda verdiğin hükümlere! Acabâ bu hükümler senin başına ne tokatlar ve ayağına ne bağlar getirir? Bu ma'nâ hakkında Hz. Pîr Fîhi Mâ Fîh'lerinin 16. faslında şöyle buyururlar: "Gerçi Hak Teâlâ, hayır ve şerrin cezâlarını âhirette vereceğini va'd buyurmuştur. Velâkin onun nümûnesi bir mikdâr dâr-ı dünyâda dahi dembedem ve lemha-be-lemha zâhir olur. Eğer bir kimsenin gönlünde meserret olursa, o hâl bir kimseyi mesrûr etmesinin cezâsıdır; ve eğer mağmûm olursa, bir kimseyi gamgîn etmiştir. Bu ma'nâlar o âlemdendir. Herkesin bu az ile o çoğu anlamaları için, rûz-i cezâdan nümûnedir. Nitekim nümûneyi, buğday anbarından bir avuç gösterirler. O kadar azamet ve büyüklüğü ile beraber, Resûl (a.s.v.)ın bir gece eli ağrıdı. Bu ağrının cenâb-ı Abbâs'ın veca'-i destinin te'sîrinden olduğu ilhâm olundu. Zîrâ onu esîr edip diğer üserâ ile beraber elini bağlamış idi. Hz. Abbâs'ın elinin bağlanması emr-i Hak ile olmakla beraber, cezâsı da erişti. İşte sana ârız olan bu kabzlar ve kederler ve nâhoşluklar, yaptığın âzâr ve ma'siyetin te'sîri olduğunu bilmen için böyle cezâ olarak erişir. Gerçi ne yapmış olduğun tafsîlâtıyla hâtırında değildir; velâkin cezâdan ef'âl-i zemîme-i kesîre yapmış olduğunu bil! O yaptığın kötü müdür veyâ cehilden ve gafletten midir veyâhud bir dînsize refakat ettiğin vakit sana günâhları teshîl etmiştir de, onun günâh olduğunu mu bilmedin? Bunları bilmezsin. Cezâya nazar et ki, ne kadar bastın, ne kadar kabzın vardır? Sûret-i kat'iyyede kabz ma'siyetin ve bast tâatin cezasıdır."
1592. Kerem cihetinden bir zâlime nafaka için o üç derem senin olsun diye rahm getirirsin.
Ya'ni, "Bir zâlim hakkında verdiğin hükümde, nafakasına medâr olmak üzere üç kuruş kerem cihetinden o zâlime bıraktın ve ona merhamet ettin. Halbuki o zâlim acınacak bir şahıs değildi. Hadîs-i şerîfte من اعان ظالما سلطه الله عليه ya'ni "Kim ki, bir zâlime yardım ederse, Allâh Teâlâ o zâlimi ona musallat eder" buyurulduğu hâlde, sen bundan gafil oldun ve ona yardım ettin ve o zâlim işte sana da musallat oldu."
1593. "Zâlimin elini kes! Onun ne yeri vardır ki, hükmü ve yuları onun eline koyarsın?"
"Senin vereceğin hüküm zâlimin elini zulümden kesmeye yarayacak bir hüküm olmalı idi. Senin verdiğin hüküm ise, zâlimin işine yaradı ve cezası üç kuruştan ibaret olan fiil-i zulmü aynen senin hakkında da icrâ etti. Binâenaleyh bu cezâ o zâlimin cürmü ile mütenâsib olmadı."
1594. "Ey meçhul adaletli! Sen o keçiye benzersin ki, o kurt yavrusuna süt verdi."
Birinci mısra'daki "dâd", adâlet ve ikinci mısra'daki "dâd" ise "dâden" masdarından fiil-i mâzîdir. "Nijâd", gevher, asıl, haseb, neseb, tıynet ma'nâ-larınadır. Burada yavrudan kinâyedir. Ya'ni, "Senin adâletin akl-ı selîm indinde meçhûldür. Zîrâ akl-ı selîm senin hükmüne ve adâletine ve bu hükmüne sebeb olan kereme ve merhamete cevâz vermez. Bu hükmünde sen, kurt yavrusuna süt verip büyüten keçiye benzersin. Zîrâ keçinin büyüttüğü bu kurt bilâhire o keçiyi parçalar."