İçeriğe atla

Kādının o sûfîye cevab vermesi

30. bölüm / 40 · 2400 kelime · ~12 dk okuma

1595. Kādı dedi: "Kazânın getirdiği her kafâ ve cefâya rıza bize vacib gelir."

Sûfînin bu sözleri üzerine kadı cevâben sûfiye dedi: "Ey sûfî! Ben hükümde böyle düşündüm ve düşünceye göre ictihâd ettim. Halbuki düşüncelerin hâlıkı Hak'tır ve bu düşünceler insana kazâ-yı ilâhîye muvâfik olarak vârid olur; ve kazâ-yı ilâhînin getirdiği her kafaya ve tokada ve cefâya râzı olmak bize vacibdir. Zîrâ hadis-i kudside من لم يرض بقضائي فليطلب ربا سوائي ya'ni "Benim kazâma râzı olmayan kimse benden başka Rab istesin!" buyurulmuştur."

1596. Benim bu gönlüm bağdır ve gözüm bulut gibidir. Bulut ağlar; bağ, şad ve hoş olarak güler.

Benim gönlüm ve bâtınım bâğa ve his gözüm dahi buluta benzer. Bulut ağlar ve yağmur yağdırır. Bâğ ise şâd ve hoş olarak yeşilliklerini ızhâr edip güler. Binâenaleyh benim bâtınım kazâ-yı ilâhîye karşı memnûn ve râzıdır. Çünkü o kazâ lisân-ı isti'dâd ile kendisinin Hak'tan taleb ettiği şeydir. Fakat bâtınımın bu talebi zâhirime gayr-i mülayim geldiği için ağlar ve müteessir olur. Zîrâ zâhir bâtının perdesidir. Bâtının ahvâlinden bî-haberdir; ve rûhun ve bâtının hazzı başka, cismin hazzı başkadır.

1597. Gönlüm bâtında zübürün hükmünden hoştur. Gerçi yüzüm ekşi oldu; zîrâ doğru acıdır.

"Zübür", "yazılmış mektûb" ma'nâsına olan "zebûr", kelimesinin cem'idir. Burada "levh-i mahfûz" demek olur ki, burada her bir ayn-ı sâbitenin lisân-ı isti'dâd ile Hak'tan taleb ettiği hükümler yazılmıştır; ve cismâniyet âleminde kuldan sudûr eden ahvâl ve akvâl ve ef'âl, ezelde kendisinin lisân-ı isti'dâd ile vâki' olan bu talebleri üzerine mübtenîdir; ve kulun bâtını, kendisinin talebleri olduğu için, bu hükümlerden hoşnûd ve râzıdır. Fakat onun bu âlem-i cismâniyette zâhirine bu doğru olan hükümler acı gelir. Çünkü zâhir bâtının zıddı ve aksidir. Bu sırra mebnî kādı dedi ki: "Gönlüm bâtında levh-i mahfûzda yazılı olan hükm-i ilâhîden râzı ve hoşnûddur. Maahâzâ zâhirde cismimin yüzü ekşi oldu ve bu hükme gayr-i memnûn göründü. Zîrâ hak doğru ve acıdır."

1598. Kıtlık senesi beyhûde gülücü olan güneşten bağlar ölüme ve cân çekişmeye erişirler.

"Hîre hand", "beyhûde gülücü" demektir. Bundan murâd, güneşin dâimâ buluttan ârî olarak zuhûrudur. Bâtın zâhirin aksi olduğunun misâl-i zâhirîsi bize vacibdir. Zîrâ hadis-i kudside من لم يرض بقضائي فليطلب ربا سوائي ya'ni "Benim kazâma râzı olmayan kimse benden başka Rab istesin!" buyurulmuştur.

1599. Hakk'ın emrinden "Çok ağlayınız!"ı okumuşsun, pişmiş kelle gibi, ni- ye gülücü kalmışsın?

Hakk'ın emri olan Kur'ân-ı Kerim'den فَلْيَضْحَكُوا قَلِيلًا وَلْيَبْكُوا كثيراً (Tevbe, 9/82) ya'ni "Az gülsünler ve çok ağlasınlar!" âyetini okumuşsun. Binâenaleyh ni- çin onunla amel etmeyip bu cismâniyet âlemindeki ezvâka dalıp, pişmiş kel- le gibi sırıtıp kalmışsın. Nitekim hadîs-i şerîfte dahi كثرة الضحك تميت القلب ya'ni "Çok gülme kalbi öldürür" buyurulmuştur.

1600. Eğer sen şem' gibi göz yaşını aşağıya saçar isen, şem' gibi evin aydınlığı [1582] olursun.

Eğer zâhirin ağlarsa, bâtının ve rûhun güler; ve rûhun güldüğü vakit dahi cisminin sıfatları ruhunun sıfatları ile örtünür ve kalbinde nûr-ı ma'rifet ve hikmet zuhûr edip etrâfa da nûr verir. Nitekim, mum yandığı ve göz yaşı döktüğü vakit odanın içi aydınlanır.

1601. Ananın yahud babanın o ekşi yüzlülüğü, evladı her zarardan koruyucudur.

Ananın yahud babanın somurtkanlığı evladı terbiye edip onu sûrî ve ma'nevî zararlardan korumak içindir. Bunun gibi, insân-ı kâmilin tâliblere karşı olan ekşi yüzlülüğü dahi onları böyle zararlardan vikāye etmek içindir.

1602. Ey beyhûde gülücü! Gülmenin zevkini gördün; ağlamanın zevkini de gör ki, o şeker ma'denidir.

budur ki, eğer güneş dâimâ harâretini neşr eder ve hava buluttan ârî bulu- nursa, nebâtât yanar ve kıtlık olur; ve bağlar kuruyarak ölüme ve cân çekiş- meye başlarlar. Binâenaleyh latîf olan güneşli havanın devamı zımnında böyle bir felâket ve musîbet vardır; ve zâhirde bulutun ağlaması ve havanın bozuk olması zımnında da bağların letâfeti vardır. Binâenaleyh insanın zâhi- ri ağladığı vakit bâtını ve rûhu güler; ve zâhiri güldüğü vakit dahi rûhu ve bâtını ağlar.

1603. Vaktaki cehennem, onun yadı ağlama getirir, binâenaleyh cehennem cennetlerden daha hoş geldi.

Ya'ni, bu dünyâda insanı ağlatan şey, güldüren şeyden daha hayırlıdır. Meselâ cehennem ve cehennemin hâtıra getirilmesi insanı ağlatırsa, o cehennem cennetlerden daha hoş gelir. Zîrâ ağlamada kalbin rikkati vardır; ve rikkat-i kalb insanlık sıfatlarının menşeidir. Gülmede ise kalb katılır ve hassâsiyet-i kalb gitgide kaybolur; ve insan merhamet ve şefkat gibi duygulara yabancı kalmaya başlar.

1604. Gülmeler, ağlamalar içinde mektûm geldi. Ey selîm! Hazîneyi harabelerde ara!

Gülmeler, ağlamalarda mektûm ve saklı geldi. Ağlamalar vîrânelere ve harâbelere ve gülmeler dahi definelere benzer. Defineler harâbelerde gizlenmiş olduğu gibi, gülmeler de ağlamalarda gizlenmiştir. Ey selîm ve sâde-dil olan kimse! Dünyanın zâhirine aldanıp gülmeye ve eğlenmeye rağbet etme! Gülme hazîne ve definesini harâbe gibi olan ağlamalar içinde ara! Nitekim hadis-i şerifte حفت النار بالشهوات وحفت الجنة بالمكاره ya'ni "Ateş şehvetler ile örtülmüştür ve cennet mekrühlar ile örtülmüştür" buyurulur.

1605. Zevk gamlar içindedir, izi kaybetmişlerdir; âb-ı hayatı zulmete götürmüşlerdir.

Zevk gamlar içinde saklıdır ve Hak Teâlâ zevkin izini ve nişanını gamlar içinde kaybetmiştir ve âb-ı hayât olan rûhu zulmet-i tabîat içine götürüp saklamıştır. Ma'lum olsun ki, bu sözler tâlib-i hakîkat olanlara hitâbdır. Ehl-i dünyâ ve nefs olanlara göre değildir. Zîrâ nefsânî ve cismânî olan kimseler "Gülmek dururken niçin ağlayayım ve hayât-ı dünyayı kendime zehir edeyim? Bu birkaç günlük hayatta yeyip içmek ve gülüp oynamak elbette daha Ey bu hayât-ı dünyâya kânî' olup beyhûde gülen ve mesrûr olan kimse! Şimdiye kadar bu gülmenin fânî olan zevklerini gördün. Biraz da Allah için ağlamanın zevkini gör ki, bu ağlama şeker ma'denidir ve menba'ıdır.

1606. Na'l yolda ribâta kadar terstir. İhtiyatta gözleri dört yap!

"Ribât", yolcuların inecekleri misafirhâne demektir. Burada sâliklerin fenâ-fillâh mertebesi murâd buyurulur. "Na'lin ters olması" budur ki, Eski zamanlarda muhârib olan süvârîler, düşman, kendilerini ta'kîb ederken şaşırmak için atlarının na'llarını ters vururlar imiş; ve bu sûretle süvârîlerin hareketi meselâ şarka doğru olursa hayvanların na'l izlerinden garba gitmiş gibi görünür idi. Sâlikin fenâ-fillâh mertebesine kadar olan yolu da buna teşbîh buyurulmuştur. Ya'ni, sâlikin Hak yolunda riyazat ve mücâhede esnasında ağlaması gülme ve gülmesi de ağlama ve râhatı zarar ve rahatsızlığı fâidedir. Böyle olunca, ey sâlik! Esnâ-yı sülûkte ihtiyât içinde gözlerini dört aç! Ya'ni his gözlerinin ikisi ile akıl gözlerinin ikisini de beraber kullan!

1607. Gözleri i'tibarda dört yap! Kendi gözünü yârin iki gözü ile yâr et!

"Yâr"dan murâd, mürşid-i kâmildir. Ya'ni, ey sâlik! ibret almak husûsunda gözlerini dört aç! Kendi his ve akıl gözlerini ayn-ı rûh olan mürşid-i kâmilin iki gözleriyle yâr ve refîk et! Kendi görüşüne ve idrâkine i'timâd etme, mürşid-i kâmilin görüşüne tâbi' ol!

1608. "Mushafta "Emruhum şûra"yı oku! Yâr için ol ve nâz cihetinden ona öf deme!

Ya'ni, Kur'ân-ı Kerîm'de sûre-i Şûrâ'da olan أَمْرُهُمْ شُورَى بَيْنَهُمْ (Şûrâ, 42/38) ya'ni "Onların emri aralarında meşveret üzerinedir" âyet-i kerîmesini oku! Ve Hak yolunda yâr ve refîk ittihâz ettiğin mürşid-i kâmile nâz ve istiğnâ cihetinden öf deme ve usanç duygusundan uzak ol! Her husûsta mürşid-i kâmilin emrine itâat et ve irâdesine tâbi' ol!

1609. Yol için arka ve sığınacak yer, yâr olur; vaktaki iyi bakasın, yol yârdir.

Hak yolunda arka ve yardımcı ve bu yolun müşkilatına karşı sığınacak yer, mürşid-i kâmil olur. Eğer dikkatle bakar ve etrafıyla düşünür isen, Hak yolunun kendisi mürşid-i kâmildir. Nitekim Hz. Pîr I. cildin 2979 numaralı beytinde ya'ni “Yol bilen mürşidin ahvâlini yaz! Ve mürşidi ihtiyâr et ve yolun aynı bil!” buyurmuşlar idi. Oradaki diğer beyitlerde de mürşidin ahvâl-i sâiresi beyân buyurulur.

1610. Vaktaki deryaya erişesin, sakit otur! O halkada kendini yüzük taşı yapma!

Ey hakikat talibi! Vaktâki ma'rifet-i ilâhiyye deryâsı olan mürşid-i kâmile erişesin, onun huzûrunda sâkit olarak otur! Ma'lumâtını satmaya kalkma ve o insân-ı kâmilin huzûruna toplanıp halka olmuş olan diğer tâlib arkadaşların arasında, kendini bu halkanın yüzük taşı gibi parlak göstermeye çalışma! Ne kadar âlim olursan ol, orada kendini hiçbir şey bilmez olan bir kimse gibi göster!

1611. Akıl ile iyi bak! Cum'a namazında hep cem'dirler; ve bir düşünceli olarak sakittirler.

Cum'a namazında hatîb hutbe okurken, akıl gözüyle câmi'de bulunan cemâatin hâline dikkatle bak! Hepsi havâss-i zâhire ve bâtınelerini bir araya toplamış ve hutbeye kulak tutmuş ve bir düşünceli olarak susmuş bir hâldedirler. Mürşid-i kâmilin huzûru da tâlibler arasında cum'a namazı gibidir.

1612. Yükleri sakitlik tarafına çek! Mâdemki nişan istersin, kendini nişân etme!

"Yük"ten murâd, havâss-i zâhire ve bâtınedir. Ya'ni, havâssini sakitlik tarafına çek! Gözün ve kulağın ve fikrin başka taraflarda fa'âliyette olmasın! Mâdemki hakîkatten ve ma'nâdan ve ma'rifet-i Hak'tan nişan istiyorsun, mürşid-i kâmilin huzûrunda kendi varlığını nişansız ve fânî et!

1613. Peygamber buyurdu ki: “Hümûm bahrinde, delalette yârânı yıldızlar bil!”

"Hümûm”, kasd ve gam ma'nâsına olan "hemm" kelimesinin cem'idir. Burada "kasd ve teveccüh" ma'nâsı münasibdir. Ya'ni, Peygamber Efendimiz اصحابي كالنجوم بايهم اقتديتم اهدتيتم ya'ni "Benim ashâbım yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız hidâyet bulursunuz" buyurdu ki, bu tabîat âleminin karanlığında doğru yola kasd ve teveccüh etmek isterseniz, yıldızlar gibi olan benim ashâbımın gidişlerine bakınız ve onlara uyunuz! demektir. Zîrâ tabîat karanlığı içinde hakîkat âlemine doğru olan kasdlar ve teveccühler, gece karanlığında denizdeki seferlere benzer ve yol bilen gemiciler, yıldızlara bakıp bulundukları noktaları ta'yîn ederler. Binâenaleyh hidâyet yoluna delâlette Hak yolunun arkadaşlarını yıldızlar gibi bil!

1614. Gözü yıldızlara koy, yolu iste! Nutk nazarın teşvîşi olur, söyleme!

Binâenaleyh ey ma'rifet tâlibi olan kimse! Aklının gözünü yıldızlar gibi olan âriflere ve kâmillere atfet ve bu sûretle bu yolda selâmeti iste! Zîrâ yol pek tehlikelidir. Bu yolu kendi aklın ve re'yin ile kat' edemezsin. Nitekim I. cildin 2984 numaralı beytinde پیر را بگزین که بی پیر این سفر . هست پر آفت و خوف و خطر ya'ni "Pîri ihtiyâr et ki, pîrsiz bu sefer çok âfet ve korku ve tehlike ile doludur" buyurulmuş idi. Huzûr-ı pîrde sözü de terk et; zîrâ söz söylemek aklın nazarını karıştır[ır] ve mürşid-i kâmilden istifadeye mâni' olur.

1615. Ey filân! Eğer iki doğru söz söylesen, teba'da bulanık söz cârî olur.

Ey sâlik! Eğer mürşid-i kâmilin huzûrunda iki doğru söz söylemiş olsan, o iki doğru sözü ta'kîben arkadan gelen sözler, evhâm ve hayâlât ile bulanmış bir hâlde cârî olur. Nitekim Fihi Mâ Fîh'in 22. faslında beyân buyurulduğu üzere, mahallenin ihtiyarı huzûr-ı Mevlânâ'da ma'rifet satmak isteyip dedi: "Evvelen müşâhede, ba'dehû söylemek ve dinlemektir. Nitekim sultânı herkes görür. Velâkin hâs olan kimse pâdişâhın tekellüm ettiği kimsedir." Hz. Pîr-i destgîr cevâben buyurdular ki: "Bu fikir eğridir, fazâhattir ve aksidir. Mûsâ (a.s.) söyledi ve dinledi ve dîdâr istedi. Makām-ı kelâm Mûsâ (a.s.)ın, makām-ı dîdâr ise Mustafa (s.a.v.) Efendimiz'indir. Binâenaleyh bu söz nasıl doğru gelir?" "Hümûm”, kasd ve gam ma'nâsına olan "hemm" kelimesinin cem'idir. Burada "kasd ve teveccüh" ma'nâsı münasibdir. Ya'ni, Peygamber Efendimiz اصحابي كالنجوم بايهم اقتديتم اهدتيتم ya'ni "Benim ashâbım yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız hidâyet bulursunuz" buyurdu ki, bu tabîat âleminin karanlığında doğru yola kasd ve teveccüh etmek isterseniz, yıldızlar gibi olan benim ashâbımın gidişlerine bakınız ve onlara uyunuz! demektir. Zîrâ tabîat karanlığı içinde hakîkat âlemine doğru olan kasdlar ve teveccühler, gece karanlığında denizdeki seferlere benzer ve yol bilen gemiciler, yıldızlara bakıp bulundukları noktaları ta'yîn ederler. Binâenaleyh hidâyet yoluna delâlette Hak yolunun arkadaşlarını yıldızlar gibi bil!

1616. Ey müstehâm! Bunu okumadın mı ki, kelâm hâcetler içindedir. Kelâmın cerri, onu cerr eder.

"Müstehâm”, hayrân ve dertli ve bîçâre demektir. "Şecen", hâcet ve hüzün ma'nâlarınadır. "Hâcet" ma'nâsına olduğu vakit, cem'i "şücûn"; ve “hüzün" ma'nâsına geldiği vakit dahi cem'i "eşcân" gelir, denilmiştir (Ahterî-i Kebîr). "Cerr", çekmek. Ya'ni ey idrâk-i hakāyıkta hayrân olan kimse! Sen kitâblarda "kelâm kelâmı çeker" kāidesini okumadın mı? Zîrâ söz hâcetler içindedir. Bu söz söylenir; onun arkasından bir söz daha söylemek ihtiyacı hâsıl olur. Ma'nâlar arasındaki râbıtalar hasebiyle söz söylemek ihtiyacı böylece tesellül edip gider; ve bu tesellül-i kelâm arasında evhâmdan mütevellid sözler de karışıp tevâlî eder.

1617. Sakın, o hidâyet sözüne şürû' edici olma! Zîrâ söz ondan sözü çeker.

"Reşed", hayr ve rahmet ve hidâyet; "şâri", zâhir edici ve dalıcı ve girici demektir. Ya'ni, ey Hak yolunun sâliki! Sakın halk arasında hidâyete müteallık söz söylemeye dalıcı olma! Zîrâ söz, o sözden başka bir sözü çeker.

1618. Ağzını açtığın vakit, senin zabtında değildir. Sâfînin arkasından bulanık cârî olur.

Söz söylemek için ağzını açtığın vakit, fikir ve dil senin zabtında ve tasarrufun altında değildir. İlk sözün sâfî ve doğru olsa bile, onun arkasından efkâr-ı mevhûme ile bulanmış olan sözler gelmeye başlar. Bu beyitler sülükünü itmâm etmemiş olan sâlikleri irşâden beyân buyurulur. Zîrâ sâlik henüz yolda olup, maksûduna vâsıl olmamıştır. Binâenaleyh onun akıl ve idrâki kuvve-i vâhimesinin te'sîrâtı altındadır. Hayr ve hidâyete müteallık söze başlamış iken, bu sözlerin îzâhı maksadıyla yanlış ma'nâlar da vârid olur; ve netîcede fâide yerine hem kendine ve hem de dinleyenlere zarar olur.

1619. O kimse ki vahy-i Hudâ yolunun ma'sûmudur, mâdemki hep saftır, açarsa revâdır. "Ma'sûm", hifz olunmuş; "vahy", gizli söz demektir, ıstılâh-ı şer'îde "peygamberlere melek vâsıtasıyla Hak tarafından ilkā olunan kelâm" demektir. Vâris-i peygamberî olan kâmillerin bâtınlarına vâki' olan ilkāât-ı ilâhiyyeye "ilhâm" derler. Binâenaleyh vahiy ile ilhâm ma'nâda müttahiddir. Bu ma'nâya göre beyt-i şerîfte enbiyâ ve vâris-i enbiyâ olan evliyâ dâhildir; ve bu zevât-ı kirâm vahy-i ilâhî yolunun mahfûzudur. Zîrâ meşhûr olan كنت له سمعا وبصرا ولسانا ويدا ... الخ ya'ni "Ben onun kulağı, gözü, dili ve eli ilh... olurum" hadîs-i kudsîsinde beyân buyurulduğu üzere Hak, onların lisânı olmuştur. İrşâd-ı halk için söz söylerler ise, onların sözleri arasında evhâm-ı nefsiyyeden hiçbir kelime bulunmaz. Ağızlarından sâf olarak ulûm-i ledünniyye cârî olur; ve bu husûsta onlar me'mûrîn-i ilâhiyyedir.

1620. Zîrâ ki resûl, hevâ ile söylemedi. Huda'nın ma'sûmundan ne vakit hevâ doğar?

Zîrâ ki Hakk'ın resûlü ve me'muru olan zevât وَمَا يَنْطِقُ عَنِ الْهَوَى . إِنْ هُوَ إِلَّا وَحْيٌ يُوحَى (Necm, 53/3-4) ya'ni "Peygamber nefsinin hevâsından söz söylemez. Onun sözü ancak kendisine vahiy olunan vahiydir" âyet-i kerîmesi mûcibin-ce hevâ-yı nefsânîsinden hiçbir söz söylemedi. Hakk'ın hıfz ettiği kimseden hevâ-yı nefsânî olan sözler doğar mı?

1621. "Kendini hâlden bir söyleyici yap, tâ ki, benim gibi makālin mağlûbu olmayasın!"

"Mıntîk", sîga-i mübâlağadır, "ziyâde söz söyleyici" demek olur; "suhre", zebûn ve mağlûb ve angarya ma'nâlarınadır, burada "mağlûb" ma'nâsı münâsibdir. Bu beyitler kādının lisânından sûfîye hitâben söylenmiştir. İmdi kādı sûfiye olan nasîhatlerini hülâsa edip der ki: "Ey sûfi! Sen sülük ettiğin yolun nihâyetine vâsıl olmamışsın. Binâenaleyh halkı irşâd için benim gibi akıl ve idrâkinden doğan birtakım sözlerin mağlûbu olma, kāl dilini kapa! Hâl dilin söylesin. Ya'ni bir hâl-i şerîf içinde ol ki, seni görenler senin bu hâlini beğenip ibret alsınlar ve bu hâlin onlara nasîhat edici olsun!" Ma'sûm", hıfz olunmuş; "vahy", gizli söz demektir, ıstılâh-ı şer'îde "pey-gamberlere melek vâsıtasıyla Hak tarafından ilkā olunan kelâm" demektir. Vâris-i peygamberî olan kâmillerin bâtınlarına vâki' olan ilkāât-ı ilâhiyyeye "ilhâm" derler. Binâenaleyh vahiy ile ilhâm ma'nâda müttahiddir. Bu ma'nâ-ya göre beyt-i şerîfte enbiyâ ve vâris-i enbiyâ olan evliyâ dâhildir; ve bu ze-vât-ı kirâm vahy-i ilâhî yolunun mahfûzudur. Zîrâ meşhûr olan كنت له سمعا وبصرا ولسانا ويدا ... الخ [ya'ni "Ben onun kulağı, gözü, dili ve eli ilh... olurum"] hadîs-i kudsîsinde beyân buyurulduğu üzere Hak, onların lisânı olmuştur. İr-şâd-ı halk için söz söylerler ise, onların sözleri arasında evhâm-ı nefsiyyeden hiçbir kelime bulunmaz. Ağızlarından sâf olarak ulûm-i ledünniyye cârî olur; ve bu husûsta onlar me'mûrîn-i ilâhiyyedir.