O sûfînin kādıya suâl etmesi
31. bölüm / 40 · 705 kelime · ~4 dk okuma
1622. Sûfî dedi: "Mâdemki altın bir ma'dendendir, niçin bu nef' ve o zarardır?"
Bu suâl yukarıda 1595 numarada mezkûr olan . گفت قاضی واجب آید مان رضا هر قفا و هر جفا کارد قضا ya'ni Kadı dedi: Kazânın getirdiği her kafâ ve cefâya rızâ bize vacib gelir"] beytine merbûttur. Zîrâ bu beyitte kādı "Kazânın getirdiği tokada ve cefâya râzı olmak lâzımdır" demiş idi. Sûfi buna karşı suâl edip der ki: "Ey kādı! Mâdemki her iş kazâ-yı ilâhîye bağlıdır ve altın gibi sâf olan ef'âl-i ilâhiyye bir kazâ-yı ilâhî menba'ındandır, niçin hayır ve şer ve nef' ve zarar sûretinde zâhir oluyor?" Kazâ-yı ilâhî hakkındaki tafsîlât V. cildin 3131 ve 3147 numaralı beyitlerinde geçti.
1623. "Mâdemki hepsi bir elden gelmiştir, niçin bu ayık ve o sarhoş gelmiştir?"
"Mâdemki bu eşhâsın hepsi bir elden ve bir kudretten zâhir olmuştur, niçin birisi saâdet ve hidâyet ve akıl ile ayık; ve diğeri şekāvet ve dalâlet ve hamâkat ile sarhoş olmuştur?"
1624. "Mâdemki bu ırmaklar bir deryadan akıcıdır, niçin bu şerbettir ve o ağızın zehridir?"
"Mâdemki bu mezâhir ırmakları ve bu suver-i kevniyye, hakîkî olan bir varlık deryâsından ve o varlığın kazasından akıp gelmiştir, niçin bu bir kısmı bu âlem-i sûrette şerbet gibi tatlı ve o diğer kısmı dahi ağıza acı zehir olmuştur?"
1625. "Mâdemki hep nûrlar bekā güneşindendir, subh-ı sadık, subh-ı kâzib neden kalktı?"
Ya'ni, "Mâdemki bu suver-i kevniyye, hep bekā güneşi olan vücûd-i mutlakın nûrlarıdır, neden dolayı birisi subh-1 sâdık gibi nûr-ı hakîkî ve diğeri subh-ı kâzib gibi aldatıcı bir aydınlıktır?” “Subh-ı sâdık"tan murâd, insân-ı kâmil ve "subh-ı kâzib"den murâd, insân-ı nâkıs olmak münasibdir. Vücûd-i mutlak hakkındaki îzâhât I. cildin 610 numarasına müsadif olan ما عدمها ئيم و هستیهای ما تو وجود مطلقی فانی نما ya'ni "Biz yoklarız ve bizim varlıklarımız da yoktur; Sen fânî gösterici bir vücûd-ı mutlaksın"] beytinde geçti.
1626. Mâdemki nâzırın kehali bir sürmedendir, doğru görücülük ve şaşılık neden geldi?
"Kehal", gözün kudretten yaratılışta sürmeli olması; "havel", şaşılık ve eğri görücülük demektir. "Kehal"den murâd, insanda olan şuûr-i fitridir. Ya'ni, "Bu âlem-i keserâtta muhîtine bakıcı olan insanın kudretten sürmeli olan gözü ve şuûr-i fıtrîsi, mâdemki bir akl-ı küllün sürmesindendir, doğru ve eğri görücülük nedendir? Ve niçin birisi bu şuûr ile bir olan bu varlığı bir görür ve diğeri de yine bu şuûr ile bu varlığı iki görür?"
1627. Mâdemki darbhanenin sultanı Huda'dır, nakde güzel ve nâ-revâ darb ne içindir?
"Mâdemki bu âlem-i sûrette geçer akçe mesâbesinde olan mezâhir ve vücûdât-ı izâfiyye, kazâ-yı ilâhî darbhânesinde kesilip darb olunmuştur ve o darbhânenin sultânı ve hükümdarı dahi Hak'tır, niçin bunların üzerinde güzel ve çirkin sikke ve nakışlar vardır? "Nâ-revâ", "gitmeyici ve geçmeyen" demektir. Ya'ni, "Geçer akçe mesâbesinde olan eşhâs-ı beşeriyyeden ba'zılarına güzel ve tam sikke vurulmuştur. Ba'zılarına da fenâ sikkeler vurulup geçmez ve kalp yapılmıştır."
1628. Mâdemki Huda yola, "Benim yolumdur" buyurdu, neden bu rehber ve öbürü yol vurucudur?
"Hafir (خفير), burada "rehber ve kılavuz" ma'nâsındadır. Ya'ni, “Mâdemki Hak Teâlâ sûre-i Hûd'da مَا مِنْ دَابَّةٍ إِلَّا هُوَ آخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا إِنَّ رَبِّي على صراط مستقيم (Hûd, 11/56) ya'ni "Yeryüzünde yürüyen hiçbir mahluk yoktur illâkî Hak onun al- nını tutucudur. Muhakkak benim Rabbim sırât-ı müstakîm üzerinedir" âyet-i kerîmesi mûcibince her ferdin nâsıyesinden tutup kendi sırât-ı müstakîmi üzerinde çektiği ve sûre-i Ankebut'ta وَالَّذِينَ جَاهَدُوا فِينَا لَنَهْدِينَهُمْ سُبُلَنَا (Ankebut, 29/69) ya'ni "Bizim hakkımızda mücâhede edenleri elbet yolumuza hidâyet ederiz" âyet-i kerîmesinde de tarîk-ı hidâyete "bizim yolumuzdur" buyurduğu hâlde, bu âlem-i sûrette neden birisi Hak yolunun rehberi ve o diğeri Hak yolunun vurucusudur ve bu yolun mâni'idir?
1629. Mâdemki veledden babasının sırrı muhakkak oldu, niçin bir karından hür ve sefîh erişir?
"Mâdemki الولد سر ابيه ya'ni "Veled babasının sırrıdır" hadîs-i şerîfi mûcibince, bir babanın cibillinden gelip, bir ananın karnında beslenen çocuk babasının sırrını hâmil olmak îcâb ederken, niçin birisi hür ve âkıl ve diğeri sefîh ve akılsız olarak zâhir oluyor?"
1630. Bir vahdeti ayn-ı karardan yüz binlerce hareketi, bu kadar bin kim gördü? [1612]
Ya'ni, "Bir olan vücûd-i hakîkîyi bu kadar bin keserât ve yekdiğerine zıd olan taayyünât ile kim gördü; ve karâr ve sükûnetin aynından yüz binlerce hareketi kim gördü? Zîrâ vücûd-i mutlak-ı Hak tagayyür ve tebeddülden münezzeh olup, bir karâr üzeredir. Böyle olduğu hâlde, bu kararın aynından ve zâtından nasıl oldu da, bu kadar bin keserât ve ezdâd zuhûra geldi ve yüz binlerce hareket ve cünbüş peyda oldu?"