Kādının sûfîye cevâb söylemesi
32. bölüm / 40 · 3533 kelime · ~18 dk okuma
1631. Kādı dedi? "Ey süfî! Mütehayyir olma, bu meyânda bir misal dinle!"
nını tutucudur. Muhakkak benim Rabbim sırât-ı müstakîm üzerinedir" âyet-i kerîmesi mûcibince her ferdin nâsıyesinden tutup kendi sırât-ı müstakîmi üzerinde çektiği ve sûre-i Ankebut'ta وَالَّذِينَ جَاهَدُوا فِينَا لَنَهْدِينَهُمْ سُبُلَنَا (Ankebut, 29/69) ya'ni "Bizim hakkımızda mücâhede edenleri elbet yolumuza hidâyet ederiz" âyet-i kerîmesinde de tarîk-ı hidâyete "bizim yolumuzdur" buyurduğu hâlde, bu âlem-i sûrette neden birisi Hak yolunun rehberi ve o diğeri Hak yolunun vurucusudur ve bu yolun mâni'idir?"
1632. Nitekim âşıkların kararsızlığı dil-sitânın kararından hasıl geldi.
"Dil-sitân”, “gönül alıcı ve ma'şûk" demektir. Ya'ni, "Karârın aynından kararsızlık ve harekât hâsıl olduğunu kim görmüştür?" diye sordun. Misali budur ki: "Ma'şûk kendi hâlinde bir karâr üzeredir; fakat onun âşığı kararsız-lık ve türlü türlü harekât ve ıztırâb içindedir."
1633. O nâz içinde dağ gibi sabit gelmiştir. Aşıklar yapraklar gibi titreyici ol-muştur.
“O ma'şûk nâz hâli içinde dağ gibi sâbit olup kendi hâlinden aslâ inkılâb etmez. Fakat o ma'şûkun âşıkları onun aşkı ile yaprak gibi titreyici ve hare-ket edici olmuşlardır."
1634. Onun gülmesi ağlamalar koparmıştır. Onun yüzünün suyu yüzlerin su-yunu dökmüştür.
"Âb-ı rû”, mecâzen “câh ve i'tibâr" ma'nâsınadır (Gıyâsü'l-Lügāt). Ya'ni, "Ma'şûkun nâz ile gülmesi âşıkların ağlamalarına sebeb olmuştur. Ma'şûkun mertebe-i nâz ve istiğnâsı âşıkların yüzünün suyunu dökmüş ve onları zelîl etmiştir."
1635. Bütün bu “çûn” ve “çigûne" köpük gibi bî-çûn deryasının üstünde çır-pınır.
"Çûn", ta'rîf olunabilen şeyden ve "çigûne" tavsîf olunabilen şeyden ki-nâyedir. “Bî-çûn" ta'rîf ve tavsîfe sığmayan; "zebed", köpük demektir. Ya'ni, "Bütün ta'rîf ve tavsîf olunabilen bu vücûdât-ı izâfiyye ta'rîf ve tavsîfi kābil olmayan vücûd-i mutlak-ı Hak deryâsının üzerinde köpük gibi çırpınır. Kö- "Hîre", kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "hayrân ve müte-hayyir" demektir. Kādı sûfinin suâllerine cevâben dedi: "Ey sûfi! Bu âlem-i keserâtta hayrân bir hâlde kalma! Bu mükâlemât arasında bir misâl söyleye-yim de dinle!"
1636. Zatta ve ilimde onun zıddı ve niddi yoktur. Varlıklar hulleleri ondan giydiler.
"O vücûd-i mutlakın zâtta zıddı yoktur. Zîrâ Zât-ı Sırfın zıddı, adem-i sırf-tır; ve adem-i sırfın gösterilebileceği bir saha yoktur ki, bir yer kaplasın da iş-te o adem-i sırf, bu vücûd-i sırfın zıddıdır ve birinin hudûdu buraya kadar ve diğerinin hudûdu da şuraya kadardır, diyebilelim.. Ve kezâ o bî-çûn olan vü-cûd-i mutlakın ilimde de misli yoktur ki, kudreti ve meşiyyeti ile yaptığı işle-rin mislini gösterebilelim. Şu kadar diyebiliriz ki, bu varlıklar ve bu vücûdât-ı izâfiyye varlık hullelerini ve libâslarını o vücûd-i mutlaktan giydiler."
1637. Zıd zıdda ne vakit vücûd ve varlık verir? Belki ondan kaçar ve dışa-riya sıçrar.
Ya'ni, "Eğer bu gördüğümüz keserât-ı eşyâ, vücûdda ve varlıkta o vücûd-i mutlakın zıddı olaydı, zıddın zıdda vücûd vermesi lâzım gelir idi, halbuki zıd zıdda vücûd verebilir mi? Vücûd ve varlık vermek şöyle dursun, iki zıd birbi-rinden kaçar. Birisi diğerinin bulunduğu dâirenin dışarısına sıçrar. Binâena-leyh anlaşılır ki, bu vücûdât-ı izâfiyye onun varlığının zıddı değildir."
1638. Nid ne olur? Misildir. İyi ve kötünün mislidir. Misil kendinin mislini ne vakit yapar?
"Nidd", lügatte "misil" demektir. Ya'ni, "Misl, iyinin ve kötünün misli ma'nâsınadır. Misil, kendinin mislini îcâd edebilir mi? Binâenaleyh bu vücû-dât-ı izâfiyye o vücûd-i mutlakın misli dahi değildir."
1639. Ey müttakî! Vaktaki iki misil geldiler, bu niçin halıklıkta ondan daha evladır?
"Ey müttakî olan sûfi! Birbirinin misli olan iki vücûd karşı karşıya gelse, bunun birisini diğerine tercîh edip, nasıl, diğerinin hâlıkıdır, diyebiliriz? Böy- le bir saçma söz akıl ve mantığa sığar mı? Niçin birisi diğerinden hâlıklıkta daha evlâ olsun?" Ma'lûm olsun ki, vücûd ve varlık sahibi olanlar yekdiğerinin ya zıddı ve-yâ misli olur." Halbuki his gözüyle gördüğümüz bu eşyâ sûretleri yukarıda beyân buyurulan esbâb-ı mûcibeye nazaran vücûd-i mutlakın ne zıddı ve ne de mislidir. Bundan anlaşılır ki, bu eşyâ sûretleri hakîkatte vücûd sahibi de-ğildirler. Bunlar ancak vücûd-i hakîkî-i Hakk'ın şuûnât ve sıfatıdır ve o vü-cûdun merâtib-i muhtelifede zuhûru ile meşhûd olurlar. Zîrâ şuûnât ve sıfa-tın zât-ı Hak'tan ârî olarak, kendi zâtlarıyla kıyâmı ve zuhûru mümkin değil-dir. Bu ebyât-ı şerîfe vahdet-i vücûdun isbâtı hakkında olup, كان الله ولم يكن معه شيئ الآن كما كان ya'ni "Allah var idi, onunla beraber bir şey yok idi, şimdiki hâlde de yine öyledir" kelâmını muvazzıhtır.
1640. Bostânın yaprağının sayısı üzerindeki zid ve misil, misilsiz ve zıdsız [1622] olan derya üzerindeki bu köpük gibidir.
Meselâ bir bostân ayn-ı vâhidedir. Orada biten ağaçların sayısız olan yaprakları birbirinin zıddı ve misli olarak zuhûr ederler. Bu yaprakların gerek efrâdı ve gerek hey'et-i mecmûası bostânın misli ve zıddı değildirler; ve bunlar misli ve zıddı olmayan bir engin denizin üzerindeki köpüklere benzerler; ve köpükler, kezâlik deryânın misli ve zıddı değildirler. Bunun gibi, bu âlemde birbirine zıd olan eşyâ-yı kesîre nihâyetsiz bir deryâ mesâbesinde olan vücûd-i mutlak ayn-ı vâhidesinin hep şuûnâtıdır ve deniz üzerindeki köpükler gibidirler; ve bu şuûnât o ayn-ı vâhidenin zıddı ve misli değildirler. Zîrâ, vücûd-i mutlak-ı Hakk'ın misli olarak şuûnâtın vücûdu yoktur; ve bu keserât vücûd-i hakîkînin vahdetine nakîsa vermez.
1641. Deryanın bürd u mâtını niteliksiz gör! Deryânın zâtına nitelik nasıl sığar?
"Bürd", satranç oyunu ıstılâhındandır. Oyunculardan birinin taşları bütün hükümden sâkıt olur, yalnız şâh kalır; ve bu yarım mat demektir. "Mât", ke-zâlik satranç oyununda şahın giriftâr ve mukayyed olmasıdır ki, bu hâle ge-len oyuncu arkadaşına mağlûb olur (Gıyâsü'l-Lügat). Burada "bürd u mât", tasarrufât ve ef'âl-i ilâhiyyeden kinâye olur. Ya'ni, "Vücûd-i hakîkî deryâsı- le bir saçma söz akıl ve mantığa sığar mı? Niçin birisi diğerinden hâlıklıkta daha evlâ olsun?" Ma'lûm olsun ki, vücûd ve varlık sahibi olanlar yekdiğerinin ya zıddı veyâ misli olur." Halbuki his gözüyle gördüğümüz bu eşyâ sûretleri yukarıda beyân buyurulan esbâb-ı mûcibeye nazaran vücûd-i mutlakın ne zıddı ve ne de mislidir. Bundan anlaşılır ki, bu eşyâ sûretleri hakîkatte vücûd sahibi değildirler. Bunlar ancak vücûd-i hakîkî-i Hakk'ın şuûnât ve sıfatıdır ve o vücûdun merâtib-i muhtelifede zuhûru ile meşhûd olurlar. Zîrâ şuûnât ve sıfatın zât-ı Hak'tan ârî olarak, kendi zâtlarıyla kıyâmı ve zuhûru mümkin değildir. Bu ebyât-ı şerîfe vahdet-i vücûdun isbâtı hakkında olup, كان الله ولم يكن معه شيئ الآن كما كان ya'ni "Allah var idi, onunla beraber bir şey yok idi, şimdiki hâlde de yine öyledir" kelâmını muvazzıhtır.
1642. Onun en aşağı kuklası senin cânındır. Cânın bu niteliği ve nasıllığı nasıl dürüst oldu?
"Lu'bet", kız çocuklarının oynadıkları "kukla ve bebek" ma'nâsınadır. Burada murâd, taayyünât ve suverdir. Ya'ni, "O vücûd-i hakîkînin en aşağı kuklası ve sun'u senin rûhundur ki, bu rûhun, cevher-i mücerred-i nûrânî olarak müteayyin olduğundan ta'rîf ve tavsîf olunmak ve işârât-i hissiyye ile gösterilmek kābil değildir. Bu sebeble âyet-i kerîmede قُلِ الرُّوحُ مِنْ أَمْرِ رَبِّي (İsrâ, 17/85) ya'ni "Ey resûlüm! De ki: Rûh rabbimin emrindendir!" buyurulmuştur. Bu rûhun ta'rîf ve tavsîfi mümkin olamazsa, onu sana bahş eden Hakk'ın hakikat-i zâtı ve sıfatı ve ef'âli nasıl ta'rîf ve tavsîf olunabilir?"
1643. "İmdi, öyle bir derya ki, onun her katresinde akıl ve cân bedenden daha zahir geldi."
"Nâşî", "zahir olmak" ma'nâsına olan "neşâ" masdarından ism-i fâildir. Ya'ni, “İmdi vücûd-i vâhid-i hakîkî öyle bir deryâdır ki, onun her bir katresi olan efrâd-ı beşerde akıl ve rûh onların cisimlerinden daha zahir ve âşikâr hâldedir. Zîrâ cisim, cemâd nev'inden olan eczâ-yı anâsırın ictimâ'ından ibarettir; ve onlarda şuûr ve idrâk mahsüs değildir. Akıl ve rûh ise, şuûr ve idrâkin menşei olup, bu hey'et-i mecmûada kendilerini pek açık bir sûrette eserleriyle ızhâr ederler."
1644. Ne kadar ve nasıl darlığına ne vakit sığar? Akl-ı küll orada bilinmezlerdendir.
"Binâenaleyh katresi bir ferd-i beşer olan o vücûd-i hakîkî deryâsı ta'rîf ve tavsîf dâiresinin darlığına sığar mı? Ve efrâd-ı beşerin akılları dâiresine girer mi? Akl-ı küllün mazhan olan Server-i kâinât Efendimiz سُبْحَانَكَ مَا عَرَفْنَاكَ حَقَّ مَعْرِفَتِكَ ya'ni "Ey Rabbim! Seni bilinmekten tenzîh ederim. Biz seni hakk-ı ma'rifet ile" nın kendi şuûnâtındaki tasarrufatını ve ef'âlini niteliksiz ve ta'rîf ve tavsîfe sığmaz gör! Deryâ mesâbesinde olan vücûd-i mutlakın zâtına ve onun künhüne nasıl ta'rîf ve tavsîf sığar?"
1645. Akıl cesede der ki: "Ey cemâd! O maâd deryasından hiç koku aldın mı?"
"Maâd", avdet mahalli ve rücû' edecek yer demektir. Bu ta'bir ile كُلِّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ ثُمَّ إِلَيْنَا تُرْجَعُونَ (Ankebût, 29/57) ya'ni "Her bir nefis mevti ve helâki tadıcıdır. Sonra bize ircâ' olunurlar" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Ya'ni, "Akl-ı beşer, cisme hitâben der ki: "Ey cemâd! Ey anâsır-ı muhtelife kütlesi! O maâd ve avdet mahalli olan vücûd-i hakîkî deryâsından hiçbir ma'rifet kokusu aldın mı?""
1646. Cisim der: "Ben muhakkak senin gölgenim. Ey amcanın cânı! Gölgeden kim yardım ister?"
Ya'ni, "Cisim akla cevâben der ki: "Ben muhakkak senin gölgenim. Gölgenin sahibi ne tarafa giderse, gölge de oraya gittiği gibi, ben sana tâbiim ve benim mutasarrıfım sensin ve cismi akıl idare eder." "Ey amcanın cânı!" hitâbındaki nükte budur ki: Amca, baba kardeşidir; ve akl-ı küll, rûh-ı küllî-i Muhammedî'nin sıfatıdır; ve rûh-ı küllî-i Muhammedî, rûhların babasıdır. Akl-ı külle vâsıl olan insân-ı kâmiller, bu rûh-ı küllînin kardeşidirler. Nitekim hadis-i şerifte واشوقاه الى لقائي اخواني ya'ni "Ah! Benim kardeşlerimin likāsına şevkım vardır!" buyurulur. Ve her bir sâlikin rûhu intisâb etmiş olduğu insân-ı kâmilin bâtınında mündemicdir ve o insân-ı kâmil onun imâmıdır. Binâenaleyh "Ey amcanın cânı!" hitâbı, "Ey bana tâbi' olan sâlikim!" demek olur. Ya'ni, "Ey sâlikim, aklın gölgesi mesâbesi[nde] olan cisimden ma'rifet-i Hak hususunda yardım istenebilir mi?"
1647. Akıl der ki: O hayret-hâne değildir ki, sezâ olan nâ-sezâ olandan daha küstah ola!"
"Sezâ"dan murâd, rûh ve akıl ve "nâ-sezâ"dan murâd, cisimdir. Ya'ni, "Akıl cisme der ki: "Ben sezâvâr-ı idrâkim ve benim şuûr ve idrâke liyâkatim vardır ve sen idrâke nâ-sezâsın. Ya'ni senin şuûr ve idrâke liyâkatin yoktur, fakat bu maâd deryâsı olan makām-ı hakîkat, öyle bir hayret-hâne değildir ki, onun idrâkinde sezâ olan nâ-sezâ olandan daha küstah ve bî-edeb olmuş olsun. Belki her ikisi de o bahrin idrâkinde hayret sahrâsı içinde şaşırıp kalmıştır." Zîrâ vücûd-i hakîkî, rûh ve akla başka sıfatlar ve isimler ile; ve cisme de başka sıfatlar ve isimler ile tecellî buyurur. Binâenaleyh birindeki zuhûra diğeri zevken ve hâlen vakıf değildir. Rûh ve akıl cismin zevkinden, cisim ise rûh ve aklın zevkinden bî-haberdir. Ve vücûd-i hakîkînin bilcümle merâtib-i latîfe ve kesîfedeki mezâhire olan tecelliyâtı da bu tavır iledir. İmdi, bu tecelliyât-ı esmâî ve sıfatî nokta-i nazarından bir mazharda öyle bir kemâl olur ki o, başkalarında olmaz. Meselâ, sineklerin ve kuşların cisimlerinde vâsıtasız uçmak hâssası vardır. Fakat insanın cisminde bu hâssa ve kemâl yoktur. Onların tayyâreler vâsıtasıyla havada uçmaları, cisimlerinin kemâli değildir, akıllarıyla yaptıkları âletler vâsıtasıyladır. Binâenaleyh her mazharın kendine mahsûs bir kemâli vardır ki, o mazhar o kemâlde diğer mezâhirden daha âlîdir; ve kezâ bir karıncada bir kemâl olur ki, insân-ı kâmilde bulunmaz.
1648. Burada enver olan bir güneş, bir çâker gibi zerrenin hizmetini eder.
Ya'ni, "Bu makām-ı hakîkatte çok nûrlu olan bir güneş, bir köle gibi zer-reye hizmet eder." Çünkü yukarıda îzâh olunduğu üzere, o zerreye olan te-cellî-i kemâlî o güneşte yoktur; ve onda "Aliyy" ism-i şerîfinden bir hisse bu-lunur ki, o hisse başkalarında bulunmaz. Binâenaleyh o mazhar bu hisse se-bebiyle diğer mezâhirden âlî olur.
1649. Bu tarafın arslanı ahûnun önüne baş koyar. Buranın doğanı çil kuşuna kanat koyar.
"Bu makām-ı hakîkatin arslanı olan insân-ı kâmil, tecellî-i kemâlî sâhibi olan âhûnun, ya'ni bir insân-ı nâkısın önüne baş koyar ve onun önünde mütevâzı' ve mütezellil olur; ve bu mertebe-i hakîkatin doğanı olan insân-ı kâmil kuvvet ve tasarrufta kendisinden aşağı ve çil kuşu mesâbesinde olan bir insân-ı nâkısın önüne kanat yayar ve boyun eğer." "Tîhû", çil kuşu ma'nâsınadır.
1650. Bu sana sahîh gelmezse, Mustafâ niçin miskînlerden duâ ister?
ki, onun idrâkinde sezâ olan nâ-sezâ olandan daha küstah ve bî-edeb olmuş olsun. Belki her ikisi de o bahrin idrâkinde hayret sahrâsı içinde şaşırıp kal-mıştır." Zîrâ vücûd-i hakîkî, rûh ve akla başka sıfatlar ve isimler ile; ve cisme de başka sıfatlar ve isimler ile tecellî buyurur. Binâenaleyh birindeki zuhûra diğeri zevken ve hâlen vakıf değildir. Rûh ve akıl cismin zevkinden, cisim ise rûh ve aklın zevkinden bî-haberdir. Ve vücûd-i hakîkînin bilcümle merâtib-i latîfe ve kesîfedeki mezâhire olan tecelliyâtı da bu tavır iledir. İmdi, bu tecel-liyât-ı esmâî ve sıfatî nokta-i nazarından bir mazharda öyle bir kemâl olur ki o, başkalarında olmaz. Meselâ, sineklerin ve kuşların cisimlerinde vâsıtasız uçmak hâssası vardır. Fakat insanın cisminde bu hâssa ve kemâl yoktur. On-ların tayyâreler vâsıtasıyla havada uçmaları, cisimlerinin kemâli değildir, akıllarıyla yaptıkları âletler vâsıtasıyladır. Binâenaleyh her mazharın kendine mahsûs bir kemâli vardır ki, o mazhar o kemâlde diğer mezâhirden daha âlî-dir; ve kezâ bir karıncada bir kemâl olur ki, insân-ı kâmilde bulunmaz.
1651. Eğer "Ta'lîm için idi" dersen, ayn-1 techîl ne yüzden tefhîm idi?
"Ey âlim-i zâhirî! Resûllerin ekmeli olan Seyyid-i kâinât Efendimizin böyle fakîrlerden duâ taleb etmesini sen te'vîl edip, "Bu tavır ümmetine ta'lîm için idi, zîrâ kâmilin ve mukarreb-i Hakk'ın nâkısdan duâ taleb etmesinde faide yoktur!" dersen, biz de sana cevâben deriz ki: "Ta'lîm bir şeyi tefhîm içindir ve fâidesi olmayan bir şeyin ümmete ta'lîm ve tefhîmi onları câhil kılmanın aynıdır. Kâmilin nâkısdan duâ taleb etmesinde fâide olmadığını Resûl-i Ekrem Efendimiz bildiği hâlde, ümmetine böyle bir şeyi ta'lîm etmesi, onları bu hakîkatten câhil kılmak demek olur. Böyle ayn-1 techîl olan şey, tefhîm ma'nâsını mukayyed olur mu? Hiç Resûl-i Ekrem Efendimiz ayn-1 techîl olan ta'lîm ve tefhîmi ümmetine yapar mı? Belki o hazret ancak fâidesi olan şeyi ümmetine ta'lim buyurur. Binâenaleyh Resûl-i Ekrem hazretlerinin fukaradan duâ taleb etmeleri, onlarda olan kemâlât-ı ilâhiyyeyi müşâhede buyurmuş olmalarındandır." Bu ma'nâya binâenaleyh Hz. Şeyh-i Ekber (k.s.) Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Şîsî'de فلا يلزم الكامل ان يكون له التقدم في كل شيئ وفي كل مرتبة وانما نظر الرجل الى التقدم في مراتب العلم بالله هنالك مطلبهم ya'ni "Kâmil için her şeyde ve her mertebede kendisi için tekaddüm hâsıl olmak lâzım gelmez; ve ancak racülün nazarı ilm-billâh merâtibindeki tekaddümedir. Onların matlabı oradadır" buyuruyor. Ve hadîs-i şerîfte ashâb-ı kirâma hitaben انتم اعلم بمصالح دنياكم ya'ni "Siz dünyânızın masâlihini benden daha çok bilirsiniz" buyurulmuştur; Ve bu husûsta Resûl-i Ekrem hazretleri ashâb-ı kirâmın fazlını isbât buyurdular.
1652. Belki bilir idi ki, şahvar olan hazîneyi, o şehriyar harablıklar içine koyar.
"Resûl-i Ekrem hazretleri bilirdi ki, şâha lâyık olan bir hazîne-i kemâli, o şehriyâr-i hakîkî olan Hak Teâlâ harâbeler ve vîrâneler mesâbesinde olan fu-karâ-i müslimînin kalblerine koyar." Binâenaleyh taleb-i duâları ümmete tef-hîm ve ta'lîm için değil, kemâl-i ma'rifetlerine müsteniden vâki' idi.
1653. "Bed-gümanlık onun na'l-i ma'küsüdür. Gerçi onun her bir cüz'ü onun câsusudur."
Ya'ni, "Her ne kadar bu âlem-i sûret ve cismânînin her cüz'ü, vücûd-i ha-kîkî-i Hakk'ın mezâhir-i sıfât ve esmâsı olmak i'tibâriyle, o vücudun ve var-lığın câsûsu ve muhbiri ise de, bu âlem-i cismâniyyet o vücûd-i hakîkînin ters vurduğu na'l mesâbesinde olduğundan, bed-gümânlık ve sû'-i zan edicilik peyda oldu." Zîrâ bu âlemin izzeti âlem-i hakîkatin zilleti ve zilleti izzetidir; ve gülmesi ağlaması ve ağlaması da gülmesidir. وَمَنْ كان يريد حرث الدُّنْيَا نُوته منْهَا وَمَا لَهُ فِي الْآخِرَةِ مِنْ نَصِيبٍ (Şûrâ, 42/20) ya'ni "Kim ki, dünyanın harsini murâd ederse biz ona ondan veririz; ve âhirette onun nasîbi yoktur" âyet-i kerîme-si bu ters vurulmuş na'lin şâhididir.
1654. Belki hakikat hakikatte gark oldu. Bu sebebden dolayı yetmiş, belki yüz fırka oldu.
"Bu na'lin ters vurulması ve bed-gümanlık keyfiyeti de, hakîkatin hakî-katte müstağrak olmasıdır. Ma'lumdur ki, bilcümle eşyanın hakāyıkı ilm-i ilâhîde sâbittir; ve vücûd-i hakîkî ise, bu hakîkatlerin hakîkatidir; ve bu su-ver-i kevniyyenin âlem-i ma'nâya nazaran böyle ma'kûs olması da onların hakîkati iktizâsındandır. Binâenaleyh onların bu hali hakîkatin hakîkatte müstağrak olması demek olur. İşte bu sebebden dolayı bu âlem-i sûret ve cismâniyyette efrâd-ı beşer i'tikād cihetinden yetmiş ve belki yüz fırka, ya'ni çok firka oldu." Ve hakîkat-i ilâhiyye hakkında bu fırkaların i'tikādâtı sû'-i zanna müstenid bulundu ve her bir fırka Hakk'ı kendi i'tikādına göre tahay-yül etti. Beyt-i Hafız-ı Şîrâzî (k.s.):
"Yetmiş iki milletin nizâ'ı vardır, hepsini ma'zûr tut! Hakîkati göremedikleri için efsâne yolunu tuttular." şehriyâr-i hakîkî olan Hak Teâlâ harâbeler ve vîrâneler mesâbesinde olan fu-karâ-i müslimînin kalblerine koyar." Binâenaleyh taleb-i duâları ümmete tef-hîm ve ta'lîm için değil, kemâl-i ma'rifetlerine müsteniden vâki' idi.
1655. "Sana ma'nasızlığı söylemek isterim, âgâh ol, ey sufî! cân kulağını hoş geniş aç!"
"Kalmâş", herze ve beyhûde va ma'nâsız ve nâ-ma'kül demektir (Burhân). "Yâ", masdariyettir. "Han" (هان), edât-ı tenbîh; "pehn", geniş ma'nâsınadır. Ya'ni, “Ey sûfî! Âgâh ol! Bu beyânâtım ile senin suâllerinin ma'nâsızlığını söylemek isterim. Cân kulağını iyi geniş aç!"
1656. Muhakkak her zahm ki, sana âsumândan gelir, ondan sonra hil'ate muntazır ol!
"Mâdemki bu âlem-i sûret, âlem-i ma'nâya nazaran ters vurulmuş na'ldir, eğer sana kazâ-yı ilâhî âsumânından bir darbe ve bir kahır gelirse, ondan sonra hil'ate, ya'ni lutf-ı ilâhîye muntazır ol! Zîrâ Hakk'ın tecellî-i celâlîsinde cemâli ve tecellî-i cemâlîsinde dahi celâli gizlidir."
1657. "O tokadı gördün, safayı da gör! Ey emîn, but eti gerdan eti ile beraber geldi."
"Girdirân", koyunun but eti demektir. Ya'ni, "Hakk'ın bir tecellî-i celâlî ve kahrîsi olan o tokadı gördün, onda gizli olan tecellî-i cemâlî ve lutfiyi de gör! Zira إِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا (İnşirah, 94/6) ya'ni "Muhakkak güçlük kolaylık ile beraberdir" âyet-i kerîmesi mûcibince kahır ve lutuf beraberdir. Bunlar birbirinde mündemicdir. Nitekim, kasaplar koyunun but etini gerdan eti ile beraber satarlar." Ve zamânımızda kasaplar kuzu etini sâf olarak müşterîlere vermezler. Bir mikdar kuzunun başını ve ciğerini de karıştırıp verirler. İşte bu âlemde tecelliyât-ı ilâhiyye de böyledir. Tecellî-i celâlî cemâlî ile ve cemâlî celâlî ile karışıktır. Meselâ bir kimsenin karnı acıkıp ıztırâb hissetmesi tecellî-i celâlîdir; ve o iztırabı def' için nefis taâmlar yemesi tecellî-i cemâlîdir; ve o taâmla mü- telezziz olduktan bir müddet sonra karnında veca' hissedip def'-i hâcet için bir zaman helânın murdar kokuları arasında mahbûs kalması tekrar tecellî-i celâlî ve kahrîdir; ve ahvâl-i sâire de buna kıyâs olunur.
1658. “Zîra o şâh değildir ki, sana tokat vura ki, istinad olunmuş tac ve taht bağışlamaya!"
Ya'ni "Hak Teâlâ hazretleri öyle bir şâh ve Mâlik-i mülk değildir ki, sana bir tokat vursun da, istinâda lâyık tâc ve taht bağışlamasın! Ve sana kahrıy-la tecellî etsin de onu müteâkıb lutf-ı azîm ile tecellî etmesin! Muhakkak onun her bir kahrı mukābilinde bir de lutfu vardır."
1659. Bütün dünyanın bahası sivrisinek kanadıdır. Bir tokada müntehâsız rüşvet vardır."
"Rüşvet", atâ-yı ilâhî ma'nâsınadır. Zîrâ rüşvet, lügatte tervîc-i merâm için verilen atıyye demektir. Ya'ni, "Hak Teâlâ'nın indinde âlem-i sûret olan bu dünyanın hey'et-i mecmûasının bir sivrisineğin kanadı kadar bile kıymeti yok-tur. Nitekim hadis-i şerîfte لوكانت الدنيا تزن عند الله جناح بعوضة ماسقى منها كافرا شربة ماء ya'ni "Eğer Allah'ın indinde dünyâ sivrisinek kanadı vezninde olsa ondan bir kâfire bir içim su vermezdi" buyurulur. Binâenaleyh ey sâlik! Bu dünyânın te-cemmülâtına ve zînetine aldanma! Bu âlem-i sûrette yediğin bir tokada ve bir kahra nihâyetsiz atâ-yı ilâhî vardır."
1660. "Boynunu bu cihanın altınlı gerdanlığından çabuk çal ve Hak'tan to- [1641] kat al!
Ya'ni, "Ey sûfi! Boynunu bu cihânın altın gerdanlığından, ya'ni ezvâk-ı muhtelifesinden çabuk kurtar ve Hak'tan tokat al!" Ya'ni Hakk'ın tecelliyât-ı kahriyyesine râzı ol ve şikâyet etme ki, mukābilinde nihâyetsiz atâ-yı ilâhiye nâil olasın. Zîrâ bu âlem-i sûret ters vurulmuş na'ldir.
1661. "Peygamberler o kafaları kaldırdılar. O belalardan dolayı kendi başlarını âlî ettiler."
"Peygamberler halkın ezâ ve cefâlarını yüklenip kaldırdılar ve o tokatlara tahammül ettiler ve asla şikâyet etmeyip sabr ettiler. O belâlardan dolayı âlî mertebelerin sahibi oldular." Nitekim Seyyid-i kâinât Efendimiz'i müşrikler Uhud gazâsında yaraladıkları hâlde o hazret o yaranın veca'ı içinde اللهم اهد قومي فانهم لا يعلمون ya'ni "Ey Allah'ım! Benim kavmime hidâyet et! Zîrâ onlar bilmiyorlar" buyurur idi. O peygamberlerin vârisleri olan kâmiller dahi tamâmiyle onların isrine tâbi'dirler.
1662. "Fakat ey delikanlı! Kendinde hazır ol, tâ ki, o seni evde bulsun!"
"Fakat ey delikanlı, halktan sana isabet eden bu cefâyı onlardan görme! Kendi nefsinde dâimâ Hak'tan gafil olma ve huzûr-ı Hak'da hazır ol! Hak seni kalbinde bulsun; ve sabır ve şükrüne mukābil bu tecellî mukābilinde sana bir yüksek mertebe-i ma'neviyyenin hil'atini ihsân etsin!"
1663. "Yoksa, evde kimseyi bulamadım diye, o hil'ati yine geriye götürür."
"Eğer sana isabet eden bu kahrı halktan görüp onlar ile mücadele ve münâzaaya kıyâm ederek Hak'tan gafil olur isen, "Kalbinin evini boş bulduk!" diye o hil'ati yine geri götürür."
Tekrar sûfînin o kādıdan suâl etmesi
1664. Sûfî dedi: "Ne olurdu, bu cihanda onun bulutu ebedî rahmet aça idi?"
"Bulut"tan murâd, âlem-i sûret ve kesâfet; "vey", zamîri Hakk'a râci'dir. Ya'ni, sûfi kādıdan bu nasîhatleri dinledikten sonra tekrar suâle başlayıp de- "Peygamberler halkın ezâ ve cefâlarını yüklenip kaldırdılar ve o tokatlara tahammül ettiler ve asla şikâyet etmeyip sabr ettiler. O belâlardan dolayı âlî mertebelerin sahibi oldular." Nitekim Seyyid-i kâinât Efendimiz'i müşrikler Uhud gazâsında yaraladıkları hâlde o hazret o yaranın veca'ı içinde اللهم اهد قومي فانهم لا يعلمون ya'ni "Ey Allah'ım! Benim kavmime hidâyet et! Zîrâ onlar bilmiyorlar" buyurur idi. O peygamberlerin vârisleri olan kâmiller dahi tamâmiyle onların isrine tâbi'dirler.
1665. "Her dem öne bir karışıklık getirmeye idi; o telvînlerden zehir getirmeye idi!"
"Nîş”, ucu sivri olan her şey, iğne ve zehir ma'nâlarına gelir. "Bu âlem-i kesâfet her bir dem tecellî-i kahrî ve lutfî karışıklığı getirmeye idi; ve o renk renk olan tecellîlerden bu âlem-i kesâfete zehir ve acılık getirmeye idi, ne olurdu?"
1666. Gece gündüzün çerağını çalmasa idi, sonbahar ayş öğretici olan bağı götürmese idi.
"Gece gelip, gündüzün çerâğı ve lambası olan güneşi söndürmeye idi, ya'ni güneş gurûb edip gece olmasa idi ve sonbahar tatlı bir yaşayışı öğretici olan bağı ve bostanı götürmese ve bozmasa idi, ya'ni dünyâ hep aydınlık ve mevsim dâimâ bahar olsa idi, ne olurdu?"
1667. Sıhhat şişesine hummâ taşı olmasa idi; emînliğe gamlar korku getirmese idi!
"Nâzik bir şişe mesâbesinde olan cismin sıhhatini, taş mesâbesinde olan hummâ ve hastalık kırıp bozmasa idi, hayât-ı dünyeviyyedeki emniyete bu hastalıklar korku getirmese idi de, bu insan râhat râhat yaşasa idi, ne olurdu?"
1668. Eğer onun ni'metinde kargaşa olmasa idi, muhakkak onun cûd ve rahmetinden ne eksik olurdu?
"Harhaşa", ıztırâb, halecân ve beyhûde mücadele ma'nâlarınadır. Ya'ni, "Eğer Hakk'ın bu hayât-ı dünyadaki ni'metleri içinde böyle birbirine zıd olan tecelliyâtı sebebiyle ıztırâb ve mücadele olmasa idi, onun kerem ve rahmetinden ne eksilmiş olurdu?" di ki: "Hakk'ın vechinin bulutu ve nikabı olan bu âlem-i kesâfet ebedî olarak rahmet kapısını açsa idi de hep tecellî-i lutfî olsa idi ve hiç tecellî-i kahrî olmasa idi, ne olurdu?"