İçeriğe atla

Sûfînin suâline kādının cevab vermesi ve Türk ve hırsız kıssasını mesel getirmesi

33. bölüm / 40 · 1745 kelime · ~9 dk okuma

1669. Kadı dedi: "Çok boş gidici sûfîsin! Kûfî kâfı gibi fıtnattan hâlîsin!"

"Tehî-rev", vasf-ı terkîbdir, "boş gidici" demektir. "Kâf-ı kûfi”den murâd, kûfi yazısının kâf harfidir. Zîrâ kûfinin gayrı olan yazılarda kâf harfinin ortasında böyle "ك" bir işaret vardır. Kûfinin kâfı ise şu "5" şekilde olup, ortası boştur. Ya'ni kādı, sûfîye cevâben dedi ki: "Ey sûfî! Ma'rifet-i ilâhiyye yolunda boş gidicisin ve akıl ve fikrin pek basittir. Kûfî yazısının kâf harfi gibi zekâvetten ve fitnattan boş bir hâldesin. Bu boşluktan dolayı böyle sualler soruyorsun."

1670. "Sen işittin mi ki, o dudağı şeker dolu olan, gece terzilerin gadrini söy- [1651] lerdi."

"Dudağı şeker dolu" ta'bîri, tatlı ve latîf sözler söylemekten kinâyedir. "Hayyât", terzi demektir. Ya'ni, "Sen işittin mi ki, o sözleri tatlı ve latîf olan hikâye ve masal söyleyici kimse, gece hoş vakit geçirmek için, terzilerin gadrini ve mekrini söylerdi." Zamânımızda bu gibi hikâyeler söyleyip halkı eğlendiren kimselere "meddah" derler. Elyevm ber-hayât olan Sürûrî ve Aşkî efendiler bu zümredendir.

1671. "O taifenin hırsızlığının hikâyesini, geçmiş olan masallarını gösterirdi."

"O meddah, o terzi tâifesinin müşterilerden kumaş çalmasının hikâyesini, geçmiş zamanlardaki masallarını söylerdi ve halk dahi dinleyip ibret alırlar idi."

1672. Biçmede parça kapıcılığı kıssasını ona buna hikâye ederdi.

"Bürîn", dilim demektir; burada "biçme" ma'nâsı münasibdir. Ya'ni, “Kumaş biçme vaktinde parça kapıcılığı ve çalıcılığı kıssasını o meddâh efendi ona buna hikâye ederdi."

1673. Cem' gelmiş bir hengâme etrafında, gece masalında terzi-nâmeyi okurdu.

"Hengâme", kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "mecma' ve insan cem'iyeti" münasibdir. "Semer", geceleri hoş vakit geçirmek için söylenen hikâye ve masal demektir. Ya'ni, "O meddah toplanmış insanların mecma'ı etrafında gece söylediği masalda terzi-nâmeyi okurdu ve onların ahvâlini nakil ve hikâye ederdi.

1674. "Vaktaki o cemâatten dinleyici olanı çekici buldu, onun bütün eczâsı hikâye olmuş idi.

"Vüfûd", "resûl ve gürûh" ma'nâsına olan "vefd" kelimesinin cem'idir, "cemâat" demektir. Ya'ni, "Vaktâki o meddâh, etrafında toplanmış olan dinleyici cemâatten söz çekici kimseleri buldu, kendisine şevk gelip onun bütün eczâsı hikâye olmuş ve belâgat ve fasâhat ile söz söylemeye başlamış idi."

قال صلى الله عليه وسلم أن الله تعالى : إِنَّ اللهَ تَعَالَى يُلَقَّنُ الْحِكْمَةَ عَلَى لِسَانِ الْوَاعِظِينَ بِقَدَرِ هِمَمِ الْمُسْتَمِعِينَ (S.a.v.) buyurdu ki: "Muhakkak Allâh Teâlâ hikmeti vâizlerin dili üzerine dinleyicilerin himmetleri mikdârı telkîn eder"

1675. Eğer bir kimsenin bir latîf dudağı var ise, cezb-i sem'dir. Muallimin vecdinin harâreti sabîdendir.

"Vecd", lügatte, "aklı gitmek ve gamlı olmak ve muhabbet ve iştiyâk galebe etmek" ma'nâlarına gelir. Burada "muhabbet ve iştiyâkın galebesi" demektir. "Cezb-i sem'", hiss-i sâmianın çekmesi demek olup, dinleyenin isti'dâdından kinâyedir. "Latîf dudak"tan murâd, belîğ ve latîf söz söyleyen ağızdır. Ya'ni, bir mecliste bir kimse belîğ ve latîf söz söyler ise, orada o sözlerin ma'nâlarını kavramaya müstaid bir kulağın çekmesinden nâşîdir. Nitekim muallimin kemâl-i şevk ile ve harâretle olan ta'lîmi, onun ta'lîmini kabûle müstaid olan çocuk bulunmasındandır. Hz. Pîr efendimiz bu maânîyi IV. cildin 1318 ve 1319 numaralı beyitlerinde şöyle beyân buyurmuşlar idi:

1676. Yirmi dördü okşayan çengîye kulak olmadığı vakit, çeng yok olur.

Bu beyt-i şerîf eski mûsikî kavâidine göre beyân buyurulmuştur. Tavzîh-i ma'nâ için burada bunların muhtasaran zikrine lüzûm vardır: Hükemâ-yı Acem, her biri on iki burca mensûb olmak üzere on iki makāma i'tibâr etmişlerdir ki, onlar da râst, isfahân, ırâk, kûçek, büzürg, hicâz, bûselik, uşşâk, hüseynî, zengûle, nevâ ve rehâvî makāmlarıdır. Ve bu on iki makām gece ve gündüz saatlerine göre yirmi dört şu'beye ayrılmıştır; ve her bir makāmın iki şu'besi vardır. Zamânımızın mûsikîsinde bu i'tibârât metrûktür. Hz. Pîr efendimizin zamân-ı şerîflerinde dahi bu i'tibârâta riâyet olunduğu anlaşılıyor. "Çeng", bir çalgının ismidir; bu çalgıyı çalan kimseye "çengî" derler. Ya'ni, bir mecliste bu zikrolunan yirmi dört şu'beye âid nağmeleri çalan "Vecd", lügatte, "aklı gitmek ve gamlı olmak ve muhabbet ve iştiyâk galebe etmek" ma'nâlarına gelir. Burada "muhabbet ve iştiyakın galebesi" demektir. "Cezb-i sem'", hiss-i sâmianın çekmesi demek olup, dinleyenin isti'dâdından kinâyedir. "Latîf dudak"tan murâd, belîğ ve latîf söz söyleyen ağızdır. Ya'ni, bir mecliste bir kimse belîğ ve latîf söz söyler ise, orada o sözlerin ma'nâlarını kavramaya müstaid bir kulağın çekmesinden nâşîdir. Nitekim muallimin kemâl-i şevk ile ve harâretle olan ta'limi, onun ta'lîmini kabûle müstaid olan çocuk bulunmasındandır. Hz. Pîr efendimiz bu maânîyi IV. cildin 1318 ve 1319 numaralı beyitlerinde şöyle beyân buyurmuşlar idi: Tercüme: "Eğer mecliste söz çekici bulursam, çimende yüz binlerce gül bitiririm. Ve eğer o demde söz öldürücü bir put bulursam, nükteler gönülden hırsız gibi kaçar."

Ve Fîhi Mâ Fîh'in 27. faslında da şöyle buyururlar: "Söz müstemi'in isti'dâdı kadar gelir. O ne kadar emip mütegaddî olursa, hikmet sütü o kadar nâzil ve zâhir olur. O emmeyince hikmet dahi hârice çıkmaz ve yüz göstermez. "Acîb şey! Niçin kelâm zuhûr etmiyor?" dersin: "Acîb şey! Sen kelâmı niçin cezb etmiyorsun? Sana kuvvet istimâ'ı vermeyen zât-ı azîmü'ş-şân, kāile de dâiye-i kelâm vermiyor."

1677. Onun hatırına ne nağme, ne gazel gelir; ne de amelde onun on parmağı hareket eder.

“Harâre”, nağme demektir; “gazel”, şiir ıstılâhında aşka dâir söylenip en azı beş ve en çoğu on sekiz beytten ibaret olan şiire derler. Sâzende, hançe-resiyle yaptığı nağmeleri, çaldığı sazın üzerinde sağ elinin beş parmağı ile mızrabı vurmak ve sol elinin beş parmağı ile sazın üzerindeki tellere basıp perdelerden sadâ çıkarmak sûretiyle icrâ eder. Ya'ni, eğer bir müstaid dinle-yici olmazsa, sâzendenin hâtırına ne nağme ve ne de okuyacağı gazelin beyitleri gelir, ne de nağmelerin icrâsı hususunda on parmağı hareket eder. Beyt-i Ziyâ Paşa merhûm:

Bir yerde ki yok nağmeni gûş eyleyecek gûş Tazyî'-i nefes eyleme, tebdîl-i makām et!

1678. Eğer gayb tutucu kulaklar olmasa idi, bir beşîr felekten vahy getirmez idi.

“Beşîr”, “müjdeci” demek olup murâd, peygamberdir. Ya'ni, âlem-i gayba müteallık kelâmı dinleyip kabûl etmeye müstaid olan insan kulakları olmasa idi, bir müjdeci olan peygamber, beşeriyet âlemine felekten, ya'ni âlem-i ul-vîden vahy-i ilâhî getirmez idi.

1679. Sun' görücü gözler olmasa idi, ne felek olurdu, ne zemîn güler idi.

Benî-Adem'in san'at-ı ilâhîyi görüp idrâk edici gözleri olmasa idi, sanâyi'-i ilâhiyyenin âsârı olan ne felek olurdu, ne de yeryüzü vücûd bulup, mahsûllerini meydana çıkarmak sûretiyle güler idi. Nitekim Âl-i İmrân sûresinde إِنَّ فِي خَلْقِ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَاخْتِلَافِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ لآيَاتِ لِأُولِي الْأَلْبَابِ (Âl-i İmrân, 3/190) ya'ni "Muhakkak, göklerin ve yerin yaratılmasında ve gecenin ve gündüzün ihtilafında akıl sahibleri için elbette sâniiyetine alâmetler vardır" buyurulur. lan çengînin, bu nağmelerini dinleyip anlayacak kulak olmadığı vakit, sâ-zendenin ve hânendenin şevki kaçar ve çeng ve çalgı âleti sâzendeye bir yük ve zahmet olur.

1680. Bu "Levlâke!" kelâmı bu olur ki iş, keskin göz ve nazarlar içindir.

"Nazâr", "nazar"ın cem'idir. Ya'ni bu لولاك لما خلقت الافلاك ya'ni, "Ey habîbim! sen olmasa idin, eflâki yaratmazdım!" kelâmı ve hadîs-i kudsîsi, ef'âl-i ilâhiyye ve sun'-ı rabbânî benî-Adem'de olan keskin gözler ve nazar içindir, demek olur.

1681. Avâma hem-hâbe ve tabak aşkından, sun'-ı Hak aşkının pervâsı ne vakit olur?

"Hem-hâbe", "beraber uyuyan" demek olup, "kadın"dan kinâyedir; ve "tabak" dahi yemekten kinâyedir. "Pervâ", ıztırâb, korku, vesvese ve kayıt ma'nâlarınadır. Ya'ni, kısa gören ve mahdûd düşünen avâma kadın ve yemek ve içmek aşkından dolayı, sun'-ı Hakk'ın mütâlaası kaydı ve iztırabı ne vakit olur? Onlar hayât-ı beşeri kadın ve yemek ve içmek zevkine münhasır görürler.

1682. Yemek yiyici ve birkaç köpek olmayınca sen tutmaç suyunu tegāra dökmezsin.

"Tegar", burada "çamur leğeni" demektir. "Tutmâc", buğday unu ile yapılan bir nevi' taâmın ismidir. "Tu'me", yiyecek şey. Ya'ni, tutmaç denilen taâmın suyunu yemek yeyici birkaç köpek olmayınca çamur leğenine dökmezsin. Onu leğene döktüren sebeb köpeklerin bulunmasıdır.

1683. Git, onun hudavendliğinin kehfinin köpeği ol, tâ ki, seni onun ıstıfâsı bu tegārdan kurtarsın.

"Kehf", mağara; "ıstıfa" seçmek ve ihtiyâr etmek. "Mağara"dan murâd, kesâfet ve cismâniyet âlemi; "tegār"dan murâd, kadın ve taâm zevkleri gibi ezvâk-ı cismâniyyedir. Ya'ni, bu cismâniyet ve kesâfet âlemi, Hakk'ın mezâhir-i esmâ ve sıfatıdır ve mağara gibi karanlıktır. Rûh-ı insânî bu mağarada mahbûsdur. Ey sâlik! Git, Hakk'ın mutasarrıf olduğu bu mağaranın köpeği ol! Tâ ki, senin bu tezellülüne ve kulluğuna mükâfât olarak, Hak seni huzûruna kabûl için seçsin de seni bu ezvâk-ı cismâniyye leğeninden kurtarsın ve rûhâniyet âlemine getirsin! Nitekim kıssası sûre-i Kehf'de mezkûr olan ashâb-ı Kehf'in köpeği, tezellülü ve inkıyâdı sebebiyle köpeklikten kurtulup, bâtınında hakîkat-i insâniyyeyi buldu.

1684. Vaktāki bî-rahmâne olan hırsızlıkları söyledi ki, terziler gizlide onu yapardı.

Vaktâki meddah, terzilerin gizlide merhametsizce yaptıkları hırsızlıkların sûret-i icrâsını söyledi ve îzâh etti.

1685. O cem'iyet içinde Hatâ'dan bir Türk, o perdenin keşfinden pek öfkelendi.

"Hatâ", Asya'da Türkistân-ı Çînî'de bir memleket ismidir; "gıtâ" perde demektir. "Tire şüden", öfkelenmek demektir. Ya'ni, meddâhı dinleyen cem'iyet içinde Hatâ memleketinden gelmiş olan bir de Türk var idi. O terzilerin hırsızlıklarının perdesini açmasından dolayı meddâha i'tirâz edip, içinden "Terziler ehl-i zekâdan bir şey çalamazlar, ahmaklardan çalarlar!" diye öfkelendi.

1686. Gece o sırları kıyamet günü gibi, ehl-i nühadan dolayı keşf ederdi.

"Nühâ", akıllar demektir. Ya'ni, kıyamet günü iyi ve kötü sırlar nasıl keşf olunursa, meddah dahi gece o terzilerin sırlarını söylediği hikâyelerde, akıl sâhiblerini îkāz için keşf ederdi. Hatâ Türk'ü dahi meddâhın ehl-i zekâyı bu hırsızlıklardan istisnâ etmediğine öfkelenir idi.

1687. Her nerede sen bir cenkte âlî gelsen, orada keşf-i râzda iki düşmanı görürsün.

Ya'ni, esâsen herhangi bir mevzû' üzerine sen bir cenkte ve mübâhasede âlî ve galib gelip mes'elenin sırrını meydâna koyar isen, mutlak o mecliste karşında bir iki düşmanı ve muârızı görürsün. kabûl için seçsin de seni bu ezvâk-ı cismâniyye leğeninden kurtarsın ve rûhâniyet âlemine getirsin! Nitekim kıssası sûre-i Kehf'de mezkûr olan ashâb-ı Kehf'in köpeği, tezellülü ve inkıyâdı sebebiyle köpeklikten kurtulup, bâtınında hakîkat-i insâniyyeyi buldu.

1688. O zamanı zikr olunanın mahşeri bil! Ve o sır söyleyicinin boğazını sûr bil!

İşte sen bu mübâhese meclisi zamanını mevzû'-ı bahs olan şeyin mahşeri bil! Ya'ni o meclis muvâfik ve muârız olanların mahşer-i efkârıdır; ve sırrı söyleyen kimsenin boğazını da sûr-ı İsrafil bil ki, o mecliste gizli ve ölü bir hâlde bulunan efkârın dirilmesine sebeb olur.

1689. Zîra Huda, hışma mensub olan sebebleri düzmüştür ve o fazahatları köye atmıştır.

Zîrâ Hak Teâlâ bu âlem-i sûrette hışma ve öfkeye mensûb olan sebebleri halk ve tertîb etmiştir; ve bu sebebler muhteliftir. Ba'zısı kibir ve ucüb gibi sıfât-ı nefsâniyye ve ba'zısı da anlayış noksânıdır. Bunların her birisi hakikatte fazâhat ve rüsvâylıktır. Hak Teâlâ bu fazâhatları hikmetiyle bu köye, ya'ni bu âlem-i cismâniyyete atmıştır. Bu sebeble, mübâheseler esnasında kavga ve nizâ' eksik olmaz.

1690. Terzilerin gadrini çok zikr etti, Türk'e hayıf ve hışım ve derd geldi. [1671]

Velhâsıl o meddah, terzilerin gadrine ve mekrine âid hikâyeleri çok söyledi. O söyledikçe Hatâ Türk'ünün kalbine de teessüf ve öfke ve derd geldi ve kızdıkça kızdı.

1691. Dedi: "Ey kıssa söyleyici! Sizin şehrinizde bu san'atta ve hîlede pek üstâd olan kimdir?"

"Kassâs", mübâlağa ile ism-i fâildir, "çok kıssa söyleyici" demek olur. Nihâyet, Türk tahammül edemeyip dedi ki: "Ey meddah efendi! Sizin bu şehrinizde bu terzilik san'atında ve hîle yapmakta pek ziyâde üstâd ve mâhir olan kimdir?"