İçeriğe atla

Terzinin benden bir şey çalması mümkin değildir!" diye Türk'ün da'vâ etmesi ve onun rehin bağlaması, ya'ni bahis tutuşması

34. bölüm / 40 · 1466 kelime · ~8 dk okuma

1692. Dedi: "Bir terzi vardır, onun adı Pür-i Şüştür. Bu hırsızlıkta ve çeviklikte halk öldürücüdür."

1693. Dedi: "Ben zâminim ki, o benim önümde yüz ıztırab ile iplik bükümünü götürmeye kādir değildir!"

"Tâb", kıvrım ve büklüm. Ya'ni, Türk dedi ki: "Ben bahis tutuşurum ve bahse koyduğum şeyi de zâmin olurum ki, o terzi benim önümde götürdüğüm kumaştan yüz ıztırâb ve birçok hîle ve mekr ile iplik bükümü bile çalmaya kadir olmaz."

1694. Sonra ona dediler ki: "Senden daha çevik kimseler onun matı oldular; da'vada uçma!"

Ya'ni, Türk bu da'vâyı ettikten sonra orada olan kimseler ona dediler ki: "Bu da'vâda yükseklerde uçma! Senden daha çevik ve zekî olan kimseler o "Pûr-i Şüş"ün (Ciğer Oğlu'nun) matı ve mağlûbu oldular."

1695. "Git, böyle aklına mağrûr olma ki, onun tezvîrlerinde yave olursun!"

"Yâve”, gāib, zâil, boş, bâtıl ve hezeyân söz ma'nâlarınadır. Ya'ni, "Ey Hatâ Türk'ü! Git, kendi aklına ve zekâvetine mağrûr olma! Zîrâ onun tezvîrinde ve hîlesinde kaybolursun; ve onun hîlesi senin akıl ve zekâvetini ibtâl eder.

1696. Türk daha kızdı ve "Orada ne eskiyi, ne yeniyi götüremez!" diye rehin bağladı.

Türk onların bu sözlerine daha ziyâde kızdı ve "O terzi benim kendisine götüreceğim eski ve yeni kumaşlardan benim önümde hiçbir şey çalamaz!" diye iddia edip, bu sözü söyleyen kimseler ile rehin bağladı, ya'ni bahis tutuştu.

1697. Mutmı'ları onu çabuk daha harâretlendirdi. O rehin bağladı ve ağzını açtı.

"Mutmı", ıtmâ' edici ve tama'landırıcı demektir. Ya'ni, bu bahiste onu tama'a getiriciler, terzinin hırsızlıktaki mahâreti hakkında mübâlağa edip, Türk'ü daha ziyâde kızdırdılar ve teşvik ettiler. Türk hemen bahis tutuştu ve ağzını açıp dedi:

1698. Ki: "Eğer o benim kumaşımı fen ile çalarsa, ben bu Arab atımı veririm!"

Ya'ni, "Eğer o terzi benim götüreceğim kumaştan bir mikdârını fen ve hî-le ile çalarsa, ben size bu bindiğim a'lâ Arab atını veririm!"

1699. "Ve eğer götürmeye kādir olmazsa, rehin için sizden ibtidâdan bir at alırım!"

Ya'ni, "Sizde ibtidâdan ortaya rehin ve öndil (اوكدل) olarak bir at koyu-nuz. Eğer o terzi çalamazsa, ben de sizden bu koyduğunuz atı alayım!"

1700. Türk'ü o gece gussadan uyku götürmedi. Hırsızın hayali ile o muhâre-[1681] be etti.

"Hırâb", müfâale bâbının ikinci masdarıdır, “muhârebe" demektir. Tutuş-tuğu bu bahis üzerine Türk'ün gussadan uykusu kaçtı. Sabaha kadar hırsız terzinin hayâli ile muhârebe etti.

1701. Sabahleyin koltuğunun altına bir atlas vurdu; pazara ve o hîlekârın dük-kânına gitti.

"Fârisî'de "zeden" masdarı "vurmak" ma'nâsınadır. Fakat ibârenin îcâbı- na göre türlü ma'nâlarda dahi kullanılabilir. Meselâ burada "atlasî zed der be-gal" ibâresi "koltuğuna bir atlas sıkıştırdı" diye tercüme olunur.

1702. Müteakiben ona harâretle selâm etti ve o üstâd yerinden sıçradı; ve onun terhibine dudak açtı.

"Terhîb", "merhaba, hoş geldin!" demektir. Ya'ni, Türk terzinin dükkânına geldiği vakit ona harâretle selâm verdi ve o üstâd olan terzi dahi derhal yerinden kalkıp ona, "Merhaba, hoş geldin, safâ geldin!" dedi.

1703. Onun gönlüne o, kendi muhabbetini ilkā için Türk'ün haddinden ziyade onu harâretli sordu.

Terzi, Türk'e kendini sevdirmek için, haddinden ve mertebesinden ziyâde iltifat ederek hâlini ve hâtırını sordu. Nitekim riyâkârlar umdukları menfaate nâil olmak için bir kimseye haddinden fazla temelluk ve müdâhene ederler.

1704. Vaktaki ondan bir bülbül nevâsını gördü, İstanbul'a mensub olan atlası öne bıraktı.

"İstenbul", İstanbul şehrinin ismidir; "ya" nisbet içindir. Ya'ni, Türk vaktâki terziden bir bülbülün latîf ötmesine benzeyen güzel sözleri dinledi, İstanbul şehri ma'mûlâtından olan kıymetli atlas kumaşı terzinin önüne bıraktı ve onun tatlı diline meclûb oldu.

1705. Dedi: "Bunu cenk gününün bir cübbesi olmak üzere göbeğimin aşağısı geniş ve yukarısı dar olarak kes!"

Türk terziye dedi ki: "Bu kumaştan bana cenk ve muhârebe gününde giyilmek üzere bir cübbe biç! Cübbenin göbeğinden yukarı kısmı dar ve aşağı kısmı da geniş olsun!

1706. "Yukarının dar olması cismi süslemek içindir; aşağısı geniş, ayağı tutmamak içindir."

Cübbenin yukarı kısmının dar olması, cismimin yukarı kısmını süslemek ve güzel göstermek içindir; ve aşağı kısmının geniş olması da muhârebe esnâsında ayakların hareketi serbest kalmak içindir.

1707. Dedi: "Yüz hizmet edeyim, ey sevgili! Onun kabûlünde elini göz üzerine koydu.

Terzi, "Ey sevgili müşterîm! Sana istediğin gibi birçok hizmetler edeyim!" dedi; ve Türk'ün murâdını kabûl hususunda "emrin baş göz üzerinedir" demek işaretini mutazammın olmak üzere elini gözü üzerine koydu.

1708. Müteakiben ölçtü ve işin yüzünü gördü. Ondan sonra dudağı feşâra açtı.

"Dîden rûy-i kâr", işin çıkar tarafını görmekten kinâyedir. Bundan murâd, cübbeyi yapmakla beraber çalmak işinin çıkar tarafını görmektir. “Feşâr", hezeyân ve ma'nâsız sözler. Ya'ni, müteâkıben terzi atlası ölçtü ve bu kumaştan ne kadar çalmak mümkin olduğunu gördü ve anladı. Ondan sonra da birtakım ma'nâsız ve zâid sözler söylemeye ve Türk'ün fikrini bunlar ile meşgûl etmeye başladı.

1709. Diğer beylerin hikâyelerinden ve o cemaatin keremlerinden ve atalarından bahsetti.

Ya'ni, zamânındaki beylerin hallerinden değil, geçmiş zamanda olan diğer beylerin hikâyelerinden ve o beyler cemaatin keremlerinden ve atâlarından bahsederek onları medh etti.

1710. Ve bahîllerden ve onların tahşîrlerinden dahi gülme için o nişan verdi. [1691]

"Tahşîr", "her şeyin kötüsü" ma'nâsına olan "huşâre"den masdar olup, "kötülemek ve aşağılamak" demek olur. Ba'zı nüshalarda "tahsîr" vâki'dir; "helâk ve noksan" demektir. Ba'zı nüshalarda da "taksîr" vâki'dir. Ya'ni, hasîs olanlardan ve onları kötülemekten veyâhud onların ziyâna ve noksâna "Cübbenin yukarı kısmının dar olması, cismimin yukarı kısmını süslemek ve güzel göstermek içindir; ve aşağı kısmının geniş olması da muhârebe esnâsında ayakların hareketi serbest kalmak içindir."

1711. Ateş gibi makası dışarıya çıkardı; dudağı efsane ve füsûn ile dolu olarak keserdi.

"Müşterîyi ateş gibi yakıcı olan makası dışarıya çıkardı. Bir taraftan kumaşı keser ve biçerdi, bir taraftan dahi, ağzı masallar ve efsûnlar ile dolu idi.

"Medâhik", "gülme" ma'nâsına olan "dıhk" kelimesinin cem'idir. "Çeşm-i teng"den murâd, göz çukurunun darlığıdır. Zîrâ Moğol tâifesinden olan Türklerin gözleri küçük ve dar olur.

1712. Türk'ü hikâyeden gülme tuttu; o zaman onun dar gözü bağlanmış oldu.

Terzinin gülünç hikâyesinden dolayı Türk'ü gülme tuttu. Zâten gözü küçük ve dar idi. Gülerken yanaklarının kabarması üzerine gözleri büsbütün kapandı.

1713. Bir parça çaldı ve onu baldırının altında Hak'dan gayrı bütün dirilerden gizli etti.

Terzi, Türk'ün gözünün kapanmasından bilistifâde kumaşın bir parçasını kırpıp çaldı ve derhâl eteğini açıp baldırının altına sıkıştırdı. Dâimâ hay olan Hak Teâlâ hazretlerinden gayrı diri olan kimselerin gözlerinden sakladı. düşmelerinden veyâhud taksîrlerinden hikâye ederdi. Gülmek için dahi onların gülünç hallerinden nişân verir idi.

1714. Hak onu görür idi; fakat Settar huyludur. Lakin hadden götürür isen gammaz odur.

Hak Teâlâ إِنَّ اللَّهَ بَصِيرٌ بِالْعِبَادِ (Mü'min, 40/44) ya'ni "Muhakkak Allâh Teâlâ kul-larını görücüdür" âyet-i kerîmesinde beyân buyurulduğu üzere, terzinin bu fiilini ve terziyi görür idi. Fakat "Settâr" ism-i şerîfinin îcâbı olarak örter idi; ve bilcümle kulların ef'âli hakkında da tecellî-i Settârî'si böyledir. Fakat zulüm ve tecâvüzü hadden ziyâde yapar isen, gammâz da odur; ve o fiili bir sûretle meydâna çıkarıp kulları terzîl eden de yine Hak Teâlâ'dır. Nitekim III. cildin 2477 numaralı beytinde de حلم حق گر چه مواساها كند. ليك چون از حد بشد پيدا كند [ya'ni "Hakk'ın hilmi muvâsâlar eder, lâkin hadden gittiği vakit ızhâr eder"] buyurulmuş idi.

1715. Türk onun efsanesinin lezzetinden, onun evvelce olan da'vâsı gönülden gitti.

Ya'ni, Türk, terzinin söylediği gülünç hikâyenin lezzetinden mest oldu ve evvelce, “Bu terzi benden bir şey çalamaz, bahis tutuşurum!" diye da'vâ etmesi gönlünden gitti ve Arab atını bahse koyduğunu unuttu.

1716. Nenin atlası, nenin da'vâsı, nenin rehini? Ey büyük kardeş, Türk latîfe içinde sermesttir.

Ba'zı nüshalarda birinci mısra'daki ibâreler terkîb-i izafi olmayıp اطلسی چه دعوی چه رهن چه sûretinde vaki'dir. Ma'nâsı "Ey büyük kardeş, bir atlas nedir? Bir da'vâ nedir? Rehin nedir?" Bu hikâyelerin zevki esnasında bunların hiçbir kıymeti kalmamıştır. Türk latîfenin zevki içinde sarhoş olmuş, bunları kâmilen unutmuştur. "Eçî", büyük kardeş ma'nâsınadır.

1717. Türk, “Hudâ için latîfe söyle ki, o bana muğtedâ oldu!" diye ona yalvardı.

"Muğtedâ", ism-i mef'ûl olup, "gıdâ olunmuş” demektir. Ya'ni, Türk, terziye "Allah için latîf hikâye söyle! Zîrâ bu hikâye bana vaktin gıdâ-yı fikri oldu ve gönlüm açıldı!" diye yalvardı.

1718. O hílekâr gülünç bir latîfe söyledi ki, o kahkahadan arkası üzerine düştü.

1719. Atlasın bir parçasını çabuk şalvarın uçkurluğuna soktu. Gafil olan Türk latif mudhikeler emerdi.

"Sebük", hafif ve çabuk ma'nâlarınadır. "Nife", don ve şalvar uçkurluğu demektir (Burhân). Ya'ni, Türk kahkahadan arkası üstüne düştüğü vakit, terzi atlastan bir parça daha kesip çabuk donunun uçkurluğuna sıkıştırıp sakladı. Halbuki gafil olan Türk latîf mudhikeleri emerdi. "Mezîden", emmek demektir.

1720. Hata Türk'ü böylece üçüncü def'a, "Huda için bir latîfe söyle!" dedi. [1701]

Hatâ memleketinin Türk'ü terziye yine böylece üçüncü defa olarak, "Allah için bir latîfe söyle!" diye yalvardı.

1721. O iki def'adan daha gülünç bir latîfe söyledi. O bu Türk'ü külliyyen şikâr etti.

Terzi evvelce söylediği iki gülünç hikâyeden daha gülünç bir latîfe söyledi ve bu Türk'ü tamâmiyle avladı ve gönlünü kendine celb etti.

1722. Gözü bağlanmış, aklı sıçramış, hayrete düşürülmüş; müddaî olan Türk kahkahadan sarhoş!

Gözü kapanmış, aklı yerinden gitmiş, terzi tarafından hayrete düşürülmüş olan ve avlanmayacağını da'vâ eden Türk kahkahadan sarhoş bir hâle gelmiştir.

1723. Müteakiben cübbeden üçüncü def'a parça çaldı. Zîrâ onun gülmesinden geniş meydân buldu.

1724. Vaktaki Hatâ Türk'ü dördüncü def'a o üstâddan latîfe diledi.

"İktiza", dilemek demektir.