Üstâdın o Türk'e merhamete gelmesi
35. bölüm / 40 · 2910 kelime · ~15 dk okuma
1725. Üstâda onun üzerine merhamet geldi. Fenni ve zulmü bâkîde etti.
Üstâd terzinin Türk'e merhameti geldi. Onun dördüncü hikâyeyi talebde ısrârı üzerine acıdı. Artık atlastan parça çalmadı. Hîlesini ve zulmünü, cübbe-yi tamâm biçtikten sonra bâkî kalan çaldığı parçalar hakkında yaptı ve onlara münhasır kıldı.
1726. Dedi: "Bu meftûn buna harîs oldu. Bî-haber ki, bu ne ziyan ve gabîndir!"
"Mûli", harîs demektir; "gabîn", re'yi ve fikri gevşek ve zayıf olan kimse demektir. Terzi içinden kendi kendine dedi: "Bu meftûn olan Türk, bu latîfeye ve hikâyeye harîs oldu. Haberi yoktur ki, bu hikâye dinlemede ne zarar vardır; ve kendisi gevşek ve zayıf fikirli kimsedir, ya'ni ne hasârdan ve ne de kendisinden haberi yoktur!"
1727. O, "Hudâ için bana hikâye söyle!" diye üstâda bûse saçtı.
Türk, "Allah için bana hikâye söyle!" diye üstâd terzinin yüzünü gözünü öperek yalvardı ve öpücükler saçtı.
1728. Ey efsane olmuş ve vücûddan mahv olmuş! Ne vakte kadar efsaneyi tecrübe edeceksin?
Bu beyitlerde kıssadaki işaretler tavzîh buyurulur. Ey kendisi masal olmuş ve vücûd-i izâfiî âleminden anbean mahv olmuş olan kimse! Ne vakte kadar bu feleğin efsâne ve masal mesâbesinde olan ezvâkını tecrübe edeceksin? Şimdiye kadar hangi zevkin sana kaldı? Ettiğin zevklerin hepsi şu ân için masal ve hikâye oldu.
1729. Senden daha ziyade gülünç hiç yoktur. Kendinin harâb mezarının kenârı üzerinde dur!
Gülünç hikâyeler istersen, senin hâlinden daha gülünç hikâye hiç yoktur. Kendi rûhunun harâb mezârı mesâbesinde olan cisminin üzerinde tevakkuf et ve ibretle ahvâl-i cismâniyyene bak! Vakit vakit ne hâle gelmektedir?
1730. Ey cehl ve şekk mezarına batmış! Feleğin latîfesini ve destânını ne ka- [1711] dar istersin?
Ey Hakk'a ve hakîkate karşı cehl ve şekk ve şübhe mezârına gömülmüş olan kimse! Feleğin ve bu âlem-i cismâniyyetin ezvâkını ve bu zevklere dâir olan onun hikâyelerini ne kadar ve ne vakte kadar isteyip durursun?
1731. Sen bu cihanın işvesini ne vakte kadar dinlersin? Senin kânûn üzere ne aklın, ne cânın kaldı!
"İşve", aldatma demektir. Ya'ni, sen bu cismâniyet cihânının işvesini ve aldatmasını ne vakte kadar dinleyip durursun? Hayâlâttan ibaret olan bu âlemin âlâyişine aldandın. Aklın, akla mahsûs olan kânûn ve kâide hâricine çıktı; ve rûhun dahi, rûh-ı insânî tavrından uzaklaştı. Binâenaleyh mer'âda otlayan hayvanlara benzedin.
1732. Gürd ü mürdün nedîmi olan bu feleğin latîfesi, senin gibi yüz binlerce kimsenin ab-ı rûyunu götürdü.
"Gürd", mübariz, dilâver, bahadır demektir; "mürd", burada mübhemâttandır. Nitekim Türkçe'de dahi "bahadır, mahadır" ve "felek, melek" gibi terkîbler kullanılır; ve bu mübhemâta ma'nâsı olan kelimenin nazîrleri ve zıdları dâhil olur. Ya'ni, bahadırın mahadırın nedîmi ve muhasibi olan bu feleğin zevkleri ve latîfeleri senin gibi yüz binlerce kimsenin yüzünün suyunu götürdü ve izâle etti ve onları i'tibarsız ve zelîl bir hâle getirdi. "Mürd", "emred" kelimesinin cem'i olduğu takdirde, "gürd"den murâd, "büyük ve i'tibârlı" ve "mürd"den de murâd dahi, “küçük ve i'tibarsız kimseler" olur. Ma'nâsı "büyüklerin ve küçüklerin nedîmi ve musâhibi olan bu feleğin latîfesi" demek olur.
1733. Bu âmm olan terzi, ham çocuk olan yüzlerce sâlikin libasını yırttı ve dikti.
"Terzî-i âmm"dan murâd, felek ve cismâniyet âlemidir. "Sâlikân-ı tıfl-1 hâm"dan murâd, Hak yolunun mübtedî olan sâlikleridir. "Libâs"tan murâd, وَلِبَاسُ التَّقْوَى ذَلِكَ خَيْرٌ (A'raf, 7/26) [ya'ni "Takva elbisesi, işte bu hayırlıdır"] âyet-i kerîmesi mûcibince takvâdır. Ya'ni, bu umûmî terzi mesâbesinde olan felek ve cismâniyet âlemi, mübtedî olan sâliklerin çoğunun libâs-ı takvâsını yırtar ve diker. Zîrâ mübtedî sâlik Hak yoluna girdiği vakit takvâya meyl eder. Fakat bu felek ona ezvâk-ı cismâniyyeden bir zevk gösterir. Sâlik nefsinin hevâsına tabi' olur ve bu takvâ libâsı yırtılır. Eğer o sâlikte fetânet ve dirâyet varsa nefsinin harâreti geçtikten sonra o zevkin altında gizli olan rezâleti ve nıkmeti görür. İstiğfâr ve rücû' edip yine takvâ libâsını giyer; ve bu sûretle felek terzisi onun libâs-ı takvâsını yırtar ve diker. Eğer umûmî ma'nâ alınırsa, "libâs"tan murâd, cisim olmak ve onun yırtılması ve dikilmesi, hastalık ve sıhhat ve gam ve şâdî gibi zıd haller olmak münasib olur. Ve "sâlegân" dahi "sad sâle"nin cem'i olmak îcâb eder. "Ham çocuk olan yüz yıllıkların libâs-ı cismini yırtar ve diker" demek olur.
1734. Onun latîfesi gerçi bâğlara atâ verdi, vaktaki sonbahar geldi, atâyı havaya verdi.
Birinci "dâd", vergi ve atâ; ve ikinci "dâd", "dâden" masdarından fiil-i mâzî; "dey", sonbahar; "dâde", verilmiş ve atâ demektir. Ya'ni, o feleğin latîfesi gerçi bağlara yeşillik ve tarâvet atâsını verdi; fakat vaktâki o feleğin son "Gürd", mübariz, dilâver, bahadır demektir; "mürd", burada mübhemâttandır. Nitekim Türkçe'de dahi "bahadır, mahadır" ve "felek, melek" gibi terkîbler kullanılır; ve bu mübhemâta ma'nâsı olan kelimenin nazîrleri ve zıdları dâhil olur. Ya'ni, bahadırın mahadırın nedîmi ve muhasibi olan bu feleğin zevkleri ve latîfeleri senin gibi yüz binlerce kimsenin yüzünün suyunu götürdü ve izâle etti ve onları i'tibârsız ve zelîl bir hâle getirdi. "Mürd", "emred" kelimesinin cem'i olduğu takdirde, "gürd"den murâd, "büyük ve i'tibârlı" ve "mürd"den de murâd dahi, “küçük ve i'tibarsız kimseler" olur. Ma'nâsı "büyüklerin ve küçüklerin nedîmi ve musâhibi olan bu feleğin latîfesi" demek olur.
1735. Çocukların pîri, onun sa'di ve nahsi ile latîfe etmek için, sa'yden dolayı onun önünde oturmuştur.
"Pîr"den murâd, müneccim; "çocuklar"dan murâd, ehl-i dünyâ; "şiste", "oturmak" ma'nâsına olan "şisten" masdarından ism-i mef'ûl; "kedd", emek, bir şeyin husûlü için çekilen zahmet ve sa'y; "sa'd ü nahs", yıldızların uğur ve uğursuzluk hâssaları. Ya'ni, ehl-i dünyânın pîri olan müneccim efendi, ahvâl-i dünyâyı anlamak sa'yi ve gayretinden dolayı sa'di ve nahsi ile latîfe etmek için o feleğin önünde oturmuş, meşgül bir hâldedir.
Terzinin Türk'e, "Sus! Zîrâ eğer başka mudhike söylersem cübbe dar gelir!" demesi
1736. Terzi dedi: "Ey tavâşî! Geç! Eğer başka bir latîfe edersem vay sana!"
“Tavâşî”, hadım ağaları demek olup, burada Hak yolunda erkeklik gösteremeyen kimselerden kinâyedir. Ba'zı nüshalarda birinci mısrâ' گفت درزی ترکرا زین درگذر ya'ni "Terzi, Türk'e: Bundan geç! dedi" sûretindedir.
1737. "Binâenaleyh senin cübben dar gelir. Muhakkak hiçbir kimse tekrar bunu kendisine yapar mı?"
Ya'ni, "Ey Türk! Eğer bir latîfe söyleyip kumaşından çalarsam, senin cübben bedenine dar gelir. Muhakkak hiçbir kimse kendi hakkında zararlı olan bir şeyi tekrar yapar mı?" "Bâzpes", tekrâr demek olup, ikinci mısra'a râci'dir. baharı geldi, o vermiş olduğu vergiyi ve atâyı havaya verdi ve mahv etti. Bu sûretle o umûmî terzi hem dikti ve hem de yırttı.
1738. "Nenin gülmesidir. Eğer bir remz bilse idin, sen gülme yerine kan ağlardın!"
Ya'ni, "Burası gülme yeri midir? Eğer sen bir remz ve işâret bilse idin, başına gelen zararı anlar ve gülme yerine kan ağlardın!"
1739. Senin ömrünün atlasını ayların makası ile, garûr terzisi parça parça götürdü.
"Garûr", aldatıcı demektir; "şühûr", "ay" ma'nâsına olan "şehr"in cem'idir. Ya'ni, senin ömrünün atlas gibi kıymetli kumaşını, aldatıcı olan felek terzisi ayların makası ile parça parça çalıyor ve kısaltıyor ve günden güne ecelin yaklaşıyor.
1740. Sen, "Yıldız daimâ latîfe ede idi, devâm üzere sa'd olaydı!" diye temennî ediyorsun.
Sen ise diyorsun ki: "Ah! bu hayât-ı dünyâda seyyârât dâimâ latîfe ede idi ve devâm üzere sa'd olaydı ve uğur saçaydı!" Zîrâ ilm-i nücûma göre seyyârât ehl-i arz üzere gâh sa'd ve gâh nahs üzere te'sîr eder.
1741. Sen onun terbîâtından ve onun delâlinden ve kînesinden ve âfetlerinden pek öfke ile feryad edersin.
"Tûlîden", öfke ile feryâd etmek; "terbî'", ilm-i nücûm ıstılâhâtındandır; birisi Hamel ve diğeri Seretân burcunda olmak üzere iki seyyârenin birbirine dördüncü hânede nazar etmesidir ki, bu hâl yarım düşmanlığa delîldir. "Teslîs" ve "tesdîs" ve "kırân" hallerinde de başka başka hükümler vardır. Tafsîli ilm-i nücûm kitablarındadır. "Delâl", naz ve hüsn ve şîve ma'nâlarınadır. Ba'zı nushalarda "vebâl" vâki'dir; "sıkıntı, zorluk" demektir. "Kîne", buğz ve adâvet ve hıkd demektir. Ya'ni, ey müneccim efendi! Sen feleğin terbîâtından, şîvesinden, yâhud sıkıntısından ve adâvetinden ve âfetlerinden öfke ile feryâd edersin.
1742. Onun sakitliğinden ve onun nuhûsünden ve kabzından ve kîne sa'y ediciliğinden pek incinirsin.
“Hâmûşî”, sâkitlik demektir. Ey müneccim! Seyyârâtın vaz'iyetlerindeki sâkitliklerinden, ya'ni bir hüküm ızhâr etmemelerinden ve uğursuzluğundan ve kabz ahkâmından ve adâvete sa'y ediciliğinden pek incinirsin ve "Keşke onun bu ma'kûs halleri olmasa da bu hayât-ı dünyeviyye hep mes'ûd olarak geçse!" dersin.
1743. Dersin ki: "Niçin tarab Zühresi raks içinde değildir? Onun raks ve sa'dinin suûdü üzerinde durma!"
Ehl-i nücûm indinde Zühre seyyâresi tarab ve sürûra mensûbdur. Onun vaz'iyyet-i felekiyyesi ehl-i arza tarab ve sürür verir. Nitekim buna işâreten Hz. Pîr efendimiz şöyle buyururlar:
"Ben tarabım, tarab da benim! Zühre seyyâresi benim nevâmı ve nağmelerimi çalar! Aşk âşıklar arasında bana mahsûs şîve yapar!"
Ya'ni, ey müneccim efendi! Dersin ki: "Taraba mensûb olan Zühre seyyâresi niçin raksda ve kendi te'sîrinde değildir? Sen onun sa'd ve raksının mübârekliği önünde durma!"
1744. Yıldız sana der ki: "Eğer latîfeyi ziyade edersem, sonra seni külliyyen mağbûn ederim!"
O seyyâre sana der ki: "Eğer latîfeyi ve sa'di ve raksı çok yaparsam ve sen de Hatâ Türk'ü gibi zevkte ve tarabda müstağrak olursan, sonra seni külliyyen ziyâna uğratmış ve ömrünün atlasından çok çalmış olurum!"
1745. Sen bu yıldızların kallablığını görme, ey hakîr! Kalb-zen üzerine olan kendi aşkını gör!
"Kallab", kalp para kesen, sâhtekâr; "kalb-zen", kezâ kalp para yapan kimse demektir."Kallab" ta'bîriyle yıldızların te'sîrinden gelen zevkin ve tarabın kalp ve sahte olduğuna işâret buyurulur. Ya'ni, ey müneccim! Sen yıldızların kalb-zenliğini görme! Onların felekte vazîfesi budur. Ey hakîr! Sen bu kalb-zen olan feleğin üzerine olan kendi aşkını ve muhabbetini gör! Ondan bu kadar acı te'sîrler gördüğün hâlde, yine ona dört el ile sarılmış ve onun muhabbetinde müstağrak olmuşsun. Asıl garâbet senin bu hâlindedir. Zevk-i hakîkî ve ma'nevî var iken, sen kâzib ve fânî olan feleğin zevk ve tarabına meyl etmişsin ve kalb-zeni sevmişsin.
1746. O birisi yolda dükkân tarafına giderdi; yolun önünü kadınlardan bağlanmış gördü.
Bu ve âtîdeki ebyât-ı şerîfe zevk-i hakîkîyi bırakıp, zevk-i kâzibe meyl etmiş olmanın misâl-i zâhirîsidir. Ya'ni, meselâ bir kimse yolda yürür ve ticâret için kendi dükkânı tarafına giderdi. Yolun önünü kadınların kalabalığından bağlanmış gördü.
1747. Onun ayağı ta'cîlden yandı. Halbuki yol ay gibi olan kadınlar taifesinden bağlanmış idi.
O kimse bir ân evvel dükkânına gitmek için acele acele yürüdüğünden ayağı harâretten kızdı ve yandı; ve yürüdüğü yol ay gibi güzel yüzlü kadınlar tâifesinden bağlanmış idi.
1748. Yüzünü bir kadına döndü ve dedi: "Ey hakîr, hey! Ne çoksunuz, ey kızcağızlar?"
"Müstehân", hor ve hakîr demektir. Ya'ni, o kimse yüzünü o kadınlar arasından bir kadına döndü ve dedi ki: "Ey hakîr kadın, hey! Siz ne kadar çoksunuz, ey kızcağızlar?" Zîrâ bu kimsenin kadınlara meyli olmadığı için bu sözleri onlara tahkîran söyledi.
1749. Kadın yüzünü ona döndü ve dedi: "Ey emîn! Hiç bizim çokluğumuza bakma ve görme!"
Kadın cevâben o kimseye dedi: "Ey bizim şehvetimizden ve muhabbetimizden emîn olan kimse! Bizim çokluğumuzdan sana ne fâide vardır? Bizim çokluğumuza bakma ve bizi görme!"
1750. "Gör ki, bisatta bizim çokluğumuz ile beraber, size inbisat dar geliyor."
[1731] "Bisât", döşeme; burada "ferş-i zemîn", yeryüzü demektir. "İnbisât", yayılmış ve mesrûr olmuş ve genişlik demektir. Ya'ni, "Gör ki, yeryüzünde biz kadın tâifesinin çokluğu ile beraber, siz erkeklere kazâ-yı şehvet dâiresindeki genişlik ve yaygınlık dar geliyor."
1751. "Kadın kıtlığından livātaya düştünüz; fail ve mef'ûl zamanın rezilidir!"
“Gûyâ kadın kıtlığından livâtaya düştünüz ve kadınları gözünüz görmeyip erkek tasarrufuna teveccüh ettiniz; ve bu sûretle hem fâil ve hem de mef'ûl zamânın rezîli oldu. Zevkte zevk-i sahîhi ve tabîîyi bırakıp zevk-i kâzibi ve gayr-i tabîîyi ihtiyâr ettiniz. Hayât-ı dünyeviyyede rezîl ve hayât-ı uhreviyyede Hakk'ın mel'ûnu ve matrûdu oldunuz." Nitekim hadîs-i şerîfte لعن الله من عمل عمل قوم لوط ya'ni "Lût kavminin fiili ile amel eden kimseye Allâh Teâlâ la'net etti" buyurulur.
1752. Burada felekten nâ-güvâr oluyor diye sen zamanın bu vakıalarını görme!
"Nâ-güvâr", acı ve hazm olunmayan şey. Ya'ni, ey müneccim! Senin hâlin dahi bu lûtînin hâline benzer; lûtî hâl-i livâtanın şenâati ve rezâleti ile berâber, ona âşık ve mübtelâ olduğu gibi, sen dahi feleğin bu nâgüvâr ve acı olan vâkıâtı ile beraber ona âşık ve mübtelâ olmanı gör! Hadisât-ı felekiyye-nin acılığını ve hazmı güç olan ahvâlini görme!
1753. Sen rızkın ve maaşın tahşîrini görme! Sen bu kıtlığı ve korkuyu ve titremeyi görme!
"Tahşîr", "huşâre"den masdardır; "noksanlık, bir şeyin kötüsü ve hakîri" demektir. Ya'ni, ey müneccim! Yıldızların vaz'iyeti şöyledir ve bu vaz'iyet rızkın ve maîşetin noksanlığını ve memleketlerde kıtlık vâki' olacağını veyâhud harb vesâir âfât-ı semâviyye zuhûr edeceğini gösterir, deyip nefse acı gelen bu kıtlığı ve korkuyu ve titremeyi görme! Bu haller ile beraber feleğe olan sen kendi aşkını gör!
1754. Gör ki, onun bütün bu acılıklarıyla beraber, onun ölmüşü ve onun nâpervâsısınız.
Sen bunu gör ki, feleğin bütün bu acılıklarıyla beraber, ona karşı olan muhabbet ve aşkınızdan ölüsünüz ve hiç çekinmeksizin o feleğin meftûnususunuz. Bu beyt-i şerîf yukarıda 1745 numarada geçen تو مبین قلابی این اختران عشق خود بر قلب زن بین ای مهان ya'ni Sen bu yıldızların kallablığını görme, ey hakîr! Kalb-zen üzerine olan kendi aşkını gör!"] beytine merbûttur.
1755. Acının imtihanını bir rahmet bil! Merv'in ve Belh'in mülkünü bir nikmet bil!
"Merv" ve "Belh", Asya'da iki şehrin adıdır. Cenâb-ı Hakk'ın kullarını acı ve kahr ile imtihân etmesini rahmet bil! Zîrâ bu acılığın mukābilinde tatlılık ve kahr mukābilinde lutuf vardır. Binâenaleyh nefsine tatlı ve hoş gelen Merv ve Belh şehirleri mülkünün hükümdârlığını bir nıkmet ve kahr-ı ilâhî bil! Sûrette bu makām ve mansıb tatlı ve latîf görünür ise de iç yüzü acı ve kahırdır. "Nâ-güvâr", acı ve hazm olunmayan şey. Ya'ni, ey müneccim! Senin hâ-lin dahi bu lûtînin hâline benzer; lûtî hâl-i livâtanın şenâati ve rezâleti ile be-râber, ona âşık ve mübtelâ olduğu gibi, sen dahi feleğin bu nâ-güvâr ve acı olan vâkıâtı ile beraber ona âşık ve mübtelâ olmanı gör! Hadisât-ı felekiyye-nin acılığını ve hazmı güç olan ahvâlini görme!
1756. O İbrâhîm teleften kaçmadı ve kaldı; ve bu İbrâhîm şereften kaçtı ve kovdu.
Nitekim bu âlem-i sûretin böyle ters tecellîsini görmek istersen bak ki, o İbrâhîm Halilullâh (a.s.) gurûrun ateşinde telef olmaktan kaçmadı ve Hakk'ın bu tecellî-i kahrî ile imtihanına inkıyâd etti ve netîcede ateş gülistâna tahavvül edip, hıfz-ı ilâhî içinde kaldı; ve bu kahrın zımnında lutf-ı ilâhîye mazhar oldu. Ve Belh şehrinin hükümdârı olan İbrâhîm Edhem (k.s.) pâdişahlığın şeref-i sûrîsinden kaçtı ve bu şerefi kendisinden sürdü ve kovdu; ve ma'nâ âleminin sultânı oldu. Hind şârihlerinden Bahru'l-Ulûm ve İmdâdullâh ve Velî Muhammed Ekberâbâdî (kaddesallâhu esrârahum) bu beytin ikinci mısrâ'ındaki "İbrâhîm”in İbrâhîm-i Zerdüşt olduğunu beyân ediyorlar. Meâlen tercümesi şöyledir:
"İkinci mısra'daki "İbrâhîm"den murâd, mecûsîlerin mürşidi olan İbrâhîm-i Zerdüşt'tür. Mecûsîler onda nübüvvet olduğunu zu'm ederler. Ve onların bâtıl olan dînleri, ateşe tapmak ve kadınları helâl görmek vesâiredir. Zerdüşt Îrân şâhlarından Güştâsb zamânında Belh şehrinde bulunup mansıb ve şeref ile mümtâz idi. Şeref-i İslâm'dan kaçtı ve dalâlet yolunu tuttu ve Jend isminde bir kitab yaptı. "Bu kitab bana "Hak'tan geldi!" dedi. Onun ismine "Zârdüşt, Zârdümüşt, Zârhüşt, Zerâteşt, Zerâdiheşt, Zerdühüşt, Zertüşt, Zeredüşt, Zerdüşt ve Zertüşt" derler."
Bu şârihler beyt-i şerîfe şu ma'nâyı veriyorlar: Bu İbrâhîm (a.s.) Nemrûd'un ateşinin telefinden kaçmadı, hıfz-ı ilâhîde kaldı. Fakat İbrâhîm-i Zerdüşt şeref-i İslâmiyet'ten kaçtı ve huzûr-ı ilâhîden kovuldu.
1757. Ey aceb! O yanmaz, bu yanar! Taleb yolunda na'l ma'kûsdür!
Yukarıdaki birinci veche göre ma'nâ: Acîb şeydir ki, bu İbrâhîm (a.s.) bu sûrî ateşte yanmaz; ve o İbrâhîm Edhem hazretleri şeref-i sûrîden kaçıp ilticâ ettiği aşk-ı ilâhî ateşi içinde yanar. Taleb-i Hak yolunda na'l ma'kûsdür. Ya'ni kahır tarafına gidiş lutuf tarafına gidiştir ve lutuf tarafına gidiş ise kahır tarafına gidiştir.
İkinci veche göre ma'nâ: Acîb şeydir ki, bu İbrâhîm (a.s.) Nemrûd'un sûrî ateşinde yanmaz; Ve bu İbrâhîm-i Zerdüşt ise, şeref-i İslâmiyet'ten kaçıp ateşi ilâh ittihâz ettiği hâlde kendi ilâhı olan o sûrî ateşte ve cehennem ateşinde yanar.
Sûfînin suâli yine mükerrer etmesi
1758. Sûfî dedi: "O Müsteân kādirdir ki, bizim sevdamızı ziyânsız ede!"
Sûfi, kādıdan yukarıdaki cevabları aldıktan sonra tekrar suâle başlayıp dedi ki: "Kendisinden yardım taleb olunan Hak Teâlâ hazretleri bizim sevdâmızı ve arzûmuzu ziyânsız olarak bizlere ihsân etmeye kādirdir" "Müsteân", kendisinden yardım taleb olunan. "Sevda", aşk, hırs, tama' ve arzû ma'nâlarınadır.
1759. "O ki, ateşi gül ve ağaç yapar, bunu da zararsız etmeye kadirdir."
"O Hak Teâlâ hazretleri ki, Nemrûd'un yaktığı ateşi İbrâhîm (a.s.) hakkında gül ve gül ağacı yapar. Bu bizim sevdalarımızı da zararsız yapmaya kādirdir."
1760. "O ki, dikenin aynından gülü dışarıya çıkarır, bu sonbaharı da bahar yapmaya kādirdir." [1741]
"O Hak Teâlâ hazretleri ki, katı bir dikenli ağacın "ayn"ından ve zâtından latîf ve ter ü tâze gülü meydana çıkarır. Bu sonbaharın harablığını da ilkbaharın ma'mûriyetine döndürmeye kadirdir."
1761. "O ki, ondan her servi âzâdlık eder, eğer gussayı şâdî ederse kādirdir."
"O Hak Teâlâ hazretleri ki, ondan her servi ağacı âzâdlık eder, ya'ni yaz ve kış yaprakları kurumaktan âzâd olup yemyeşil bir hâlde durur. Eğer o Hak Teâlâ gussayı ve gamı şâdî ve sürür yaparsa buna da kadirdir."
1762. "O ki, her adem ondan mevcud oldu, eğer onu bâkî tutarsa ona ne noksan vardır?"
"Adem"den murâd, adem-i izâfidir. Nitekim ağaç çekirdeğin içindedir ve âlem-i sûrette ma'dûmdur; ve kezâ buzun esâsı sudur ve incimâddan evvel âlem-i sûrette ma'dûmdur. Ya'ni, "O Hak Teâlâ hazretleri ki, bu eşyâ ve vücûd-i izâfi-i beşer âlem-i sûrette ma'dûm iken O'nun varlığından mevcûd oldu ve zuhûra geldi. Eğer onları mahv etmeyip bâkî tutarsa onun varlığına ne noksan gelir?"
1763. O ki, cisme cân verdi; nihayet diri olur. Eğer öldürmezse ne vakit ona ziyân olur?
O Hak Teâlâ hazretleri ki, cemâd olan cisme cân verir; ve bu cân vâsıtasıyla o cemâd olan cisim diri olur ve harekete gelir. Eğer o rûhu ondan izâle edip öldürmezse onun kudretine ve san'atına bir ziyân olur mu?
1764. Eğer o cûd bendeye cânın maksûdunu ictihadsız bahş ederse ne olur?
"Cânın maksûdu"ndan murâd, Hakk'a vuslattır. Ya'ni, eğer o vücûd-i mutlak hazretleri bir kuluna cânının maksûdu olan zât-ı şerîfine vuslat devletini riyâzatsız ve mücâhedesiz ve sülûk zahmetini ihtiyâr etmeksizin bahş ve ihsân ederse onun şân-ı ulûhiyyetine ne noksân gelir?
1765. Pusuda olan nefsin mekrini ve şeytan-ı matrûdun fitnesini zayıflardan uzak tutarsa ne olur?
Yukarıki beyitte olan "hod çi bâşed? [ne olur?]" bu beyte de râci'dir. Ya'ni, Hak yolunun düşmanı olan pusudaki nefsin mekrini ve huzûr-ı izzetten kovulmuş olan şeytanın fitnesini riyâzat ve mücâhede emrinde zayıf olan sâliklerden uzak tutar ve onları kolaylık ile insân-ı kâmil yaparsa Hak Teâlâ hazretlerine ne ziyân olur?