Kādının sûfîye cevâb vermesi
36. bölüm / 40 · 1148 kelime · ~6 dk okuma
1766. Kādı dedi: “Eğer acı olan emr olmaya idi ve eğer güzel ve çirkin ve taş ve inci olmasa idi..."
Kādı sûfîye cevâben dedi: "Eğer nefse acı gelen teklîfât ve evâmir-i ilâhiyye olmasa idi ve eğer esmâ-i cemâliyyenin mezâhiri olan güzel sûret ve esmâ-i celâliyyenin mazharı olan çirkin sûret ve kıymetsiz âdî taş ve kıymetli inci olmasa idi..."
1767. "Ve eğer nefis ve şeytan ve hevâ olmasa idi; ve eğer zahm ve nizâ' ve cenk olmasa idi..."
"Zahm", yara ve darbe; "çâlîş", nizâ' ve muhalefet; "vega", cenk ve harb demektir. Ya'ni "Eğer ism-i Mudill'in mazharı olan nefis ve şeytan ve hevâ-yı nefsânî olmasa idi; ve eğer Hâdî ve Mudill ve Nâfi' ve Dârr gibi mütekābil ve mütezâdd olan esmâ-i ilâhiyyenin mazharları arasında birbirine darbe ve yara vurmak ve nizâ' ve cenk olmasa idi..."
1768. "Binâenaleyh melik kendi bendelerini ne nâm ve lakab ile çağırır idi, ey perde yırtıcı?"
"Melik", pâdişâh ve hükümdâr; "müntehik", perde yırtıcı demektir. Ya'ni, yukarıda beyân olunan esmâ-i ilâhiyyenin mezâhiri olmasa idi, pâdişâh-ı hakîkî olan Hak Teâlâ kullarını hangi isimler ile tesmiye ve [hangi] sıfatlar ile tavsîf buyurur idi, ey esrâr-ı ilâhiyye perdesini yırtıcı olan sûfî?"
1769. "Nasıl ey sabûr ve ey halîm derdi? Nasıl ey şüca' ve ey hakîm derdi?"
Ya'ni, "Eğer bu mütekābil ve mütezâdd esmâ-i ilâhiyye ve onların mezâhiri olmasa, Hak Teâlâ nasıl "Ey halîm ve ey şücâ' ve ey hakîm kullarım!" diye hitâb ederdi?" Zîrâ "sabûr" ismini taşımak için mihnetlerin vücûdu ve bu mihnetlere sabr eden lâzımdır; ve "halîm" ismini taşımak için dahi tecellî-i kahrî olmak ve o tecellîye karşı yumuşaklık gösteren ve halkın sû'-i muâmelesine karşı hüsn-i muâmele ile mukābele eden lâzımdır. Ve kezâ düşmanlara karşı harbde şecâat gösteren olmasa, "ey şecî'!" diye hitâb edecek bir kimse bulunmaz idi. Ve umûr-ı muâmelâtta her şeyi tamâm ve yerinde yapan kimse olmasa dahi "hakîm" ismi verilecek bir kimse bulunmaz idi.
1770. "Sâbr ediciler, sâdıklar ve infâk ediciler, yol vurucu ve şeytân-ı laîn ol- [1751] maksızın nasıl olurdu?"
"Eğer Hak yolunda yol vurucu nefis ve fitne ilkā edici şeytân-ı laîn olmasa ve bunlara karşı muhalefet edip bu yolda hâlisâne ve sâdıkāne çalışanlar olmasa "sabr ediciler" ve "sâdıklar" ve "infâk ediciler" isim ve vasıflarını hâiz olan kullar olur mu idi?" Nitekim Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de الصَّابِرِينَ وَالصَّادِقِينَ وَالْقَانِتِينَ وَالْمُنْفِقِينَ وَالْمُسْتَغْفِرِينَ بِالْأَسْحَارِ (Âl-i İmrân, 3/17) ya'ni "O müttakîler musîbetlere sabr edicilerdir ve kavl ve fiil ve niyetlerinde sadâkat edicilerdir ve Allâh'a itâat edicilerdir ve Allah yolunda mallarını müstehak olanlara infâk edicilerdir ve seher vakitlerinde istiğfâr edicilerdir" buyurur.
1771. Rüstem ve Hamza ve muhannes bir olur idi. İlim ve hikmet bâtıl ve mündek olur idi.
"Rüstem", meşhûr Acem pehlivânlarından birinin ismidir; "Hamza", Resûl-i Ekrem Efendimiz'in amcasının ism-i şerîfidir. Mümtâz kahramanlardan idi (razıyallâhu anh); "mendek", kâsid ve geçmez metâ' ve parça parça demektir (Velî Muhammed Ekberâbâdî Şerhi'nden). "Muhannes", kadın tabiatlı ve korkak kimse. Ya'ni, "Eğer hâssıyetli ve mütekābil ve mütezâdd olan esmâ-i ilâhiyye ve bu âlem-i sûrette onların mezâhiri olmasa idi, Rüstem Peh- livân ve Hz. Hamza (r.a.) ile korkak kimseler sûrette birbirlerine müsâvî olur idi; ve ilim ve hikmet insanlar arasında bâtıl ve geçmez bir metâ' olur idi.
1772. "İlim ve hikmet bir yolsuzun yolundan dolayıdır. Vaktaki hep yol ola, o hikmet boştur."
Ya'ni, "Yol ikidir. Birisi hidâyet ve diğeri de dalâlet yoludur. Hidâyet yolunun nihâyeti Hakk'a ve hakîkate îsâl edicidir; ve dalâlet yolu ise Hak ve hakîkatten uzaklaştırıcıdır; ve bu yollardan birisi Hâdî ve diğeri onun zıddı olan Mudill isminin mazharıdır. İlim ve hikmet ise, bu iki yolu birbirinden ayırmak içindir; ve eğer ihtilaf ve tezâdd-ı esmâ olmayıp yol bir yoldan ibâret olsa, ortada insanlar için ayırt edilecek bir şey kalmaz. Binâenaleyh ilim ve hikmet dahi boş ve fâidesiz olur ve insanların seyri de cemâd ve nebât ve hayvanların seyri gibi bir dâireye mahsûr kalır idi. Ma'lûm olsun ki, ilm-i hayât (biyoloji) ile meşgül olan hükemânın tedkîkine göre cemâdât ve nebâtât ve hayvânâtın halkaları kapanmıştır. Onlar kendi mertebelerindeki seyrlerinde bu dâirenin hâricine çıkamazlar. Yalnız insâniyet mertebesinin halkası açık kalmıştır. Binâenaleyh insanlar kendi mertebelerinin îcâbı olan seyrin hâricine çıkabilirler. Hayâtiyât ulemâsı bu bilgilerinin daha ilerisine çıkamazlar. Zîrâ onlar tabîat sahasında mahsûr ve mahbûs kalmışlardır. Halbuki tabîat ulûhiyetin zâhiriyetidir; ve ulûhiyet mertebesinin lâ-yuad ve lâ-yuhsâ esmâ ve sıfatı vardır. Bu esmâ ve sıfât cem'iyetini hâiz olan mahlûk ancak insandır. Binâenaleyh halka-i seyri açık kalmış olan insan insanlığı ve hidâyet yolunu bırakıp dalâlet yolu olan hayvanlık mertebesine sukūt edebileceği gibi, dalâlet yolu olan hayvanlığı bırakıp hidâyet yolu olan insanlığın kemâli mertebesine de terakkî edebilir; ve insanlığın mertebe-i kemâli ise cem'iyyet-i esmâiyyeyi hâiz olması i'tibariyle melekiyet mertebesinden daha âlîdir. Beyt-i Sâib:
"Ey Sâib! Mertebe-i insâniyyeyi meleklerden isteme! Onlar sırsız aynaya benzerler; sırsız ayna ise ne sûret gösterir?"
Binâenaleyh ilim ve hikmet insanlara bu hakîkati telkîn ettiği için elzem ve fâidelidir. İşte bu beyt-i şerîfin zımnında bu hakikatler beyân buyurulmuştur.
1773. Bu acı sulu tabiat dükkânı için her iki alemin harab olmasını revâ tutar mısın?
Ma'lûm olsun ki, tabîat dört esâsın hey'et-i mecmûasından ibarettir ki, onlar da "harâret, bürûdet, yübûset, rutûbet"tir. Gerçi "yübûset" harâretten ve rutûbet dahi bürûdetten neş'et ederse de, yübûset harâretin ve rutûbet dahi bürûdetin aynı değildir. Her birinin kendi mertebelerindeki iktizâları ve ahkâmı başka başkadır. Ve tabîat ulûhiyetin zâhiriyeti olup esmâ-i ilâhiyyenin mezâhiri olan suver-i eşyânın tekevvün ettiği bir dükkân ve destgâhdır; ve olmak ve bozulmak bu tabîat dükkânının îcâbıdır; ve suver-i eşyâ ilm-i ilâhî mertebesinden bu tabîat dükkânına gelir. Burada vazîfesi bittikten sonra âlem-i âhirete intikal eder. Binâenaleyh tabîat beşerin mizâcına mülayim gelmeyen bozulmak hâssasını da hâiz olduğundan acı sulu bir dükkân mesâbesindedir. Ve bu tabîat dükkânının alesseviyye bir tecellî dâiresinde kāim olmasını istemek, hem dünyanın ve hem de âhiretin harâblığını istemek olur. Zîrâ böyle bir taleb istihâlâtın olmamasını istemek demektir. Bu ise âlem-i tabîat olan dünyâ umûrunun harâblığıdır; ve suver-i eşyanın âlem-i tabîatta bekāsını istemek dahi âhiretin harâblığını ve olmamasını istemektir. Binâenaleyh bu taleb hikmet-i hilkate mugāyirdir.
1774. Ben bilirim ki, sen pâksin, ham değilsin; ve senin sualin avâm içindir.
"Ey sûfi! Ben bilirim ki, sen efâl-i Hakk'a i'tirâzdan pâksin! Ma'rifet-i ilâhiyyede ham ve câhil değilsin; ve senin bu yukarıdaki suâllerin avâmmın idrâkini tenvîr içindir."
1775. Devranın cevri ve her o renc ki vardır, Hakk'ın uzaklığından ve gafletinden daha kolaydır.
"Devrân-ı feleğin cevri ve bu âlem-i tabîatın cefâsı ve insana isabet eden her bir zahmeti ve meşakkati, Hak'tan uzak ve gāfil olmak eleminden daha ehvendir."
1776. Zîra ki bunlar geçerler, o geçmez. Devleti o tutar ki, âgâh olan cân götürür!
“Zîrâ ki âlem-i dünyâ ve tabîat dükkânı kevn ü fesâd âlemi olduğundan bu cefâlar ve zahmetler çabuk geçerler. Fakat Hak'tan uzaklık ve gaflet elemi, bâkî olan rûha âid olduğundan geçmez. O elem seninle beraber âlem-i âhirete intikal eder. Binâenaleyh devlet sahibi olan kimse huzûr-ı ilâhîye o Zât-ı azîmü'ş-şândan âgâh bir cân götüren kimsedir." Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de sûre-i Şuara'da buyurulur: يَوْمَ لَا يَنْفَعُ مَالٌ وَلَا بَنُونَ . إِلَّا مَنْ أَتَى اللَّهَ بِقَلْبِ سَلِيمٍ (Şuarâ, 26/88-89) ya'ni "Yevm-i âhirette mal ve evlâd fâide vermez; fâideyi bulan ancak Allâh'a kalb-i selîm ile gelen kimsedir."