İçeriğe atla

Onun takrîri hakkında hikâyedir ki, “İşin zahmetine sabır ve yârin firâkına sabırdan ehvendir"

37. bölüm / 40 · 1920 kelime · ~10 dk okuma

1777. O bir kadın kendi kocasına dedi: "Hey! Ey mürüvveti bir def'ada tayy etmiş kimse!"

Bu beyitler mihnet-i mâddînin mihnet-i ma'nevîden daha kolay olduğuna misâl olarak îrâd buyurulmuştur. "Hey", edât-ı tenbîh; "mürüvvet”, adamlık ve insanlık; "yek reh", def'aten, birdenbire; "tayy", yolu kat' etmek ve mesâfe kat' etmek. Ya'ni, bir kadın kocasına hitâben dedi ki: "Ey insanlık yolunu bir def'ada kat' edip bitirmiş olan efendi, kendine gel!"

1778. "Niçin beni hiç muhafaza etmezsin? Ne zamâna kadar bu hakîrlikte olayım? Niçin?"

"Tîmâr dâşten", gam yemek ve muhafaza etmek demektir. Ya'ni, "Ey efendi! Beni niçin muhafaza etmiyorsun? Nafakam ve kisvem pek sefildir. Ben ne zamâna kadar böyle hakîrlik ve fakîrlik içinde yaşayacağım? Niçin bu hâlde olayım?" Zîrâ ki âlem-i dünyâ ve tabîat dükkânı kevn ü fesâd âlemi olduğundan bu cefâlar ve zahmetler çabuk geçerler. Fakat Hak'tan uzaklık ve gaflet elemi, bâkî olan rûha âid olduğundan geçmez. O elem seninle beraber âlem-i âhirete intikal eder. Binâenaleyh devlet sahibi olan kimse huzûr-ı ilâhîye o Zât-ı azîmü'ş-şândan âgâh bir cân götüren kimsedir." Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de sûre-i Şuarâ'da buyurulur: يَوْمَ لَا يَنْفَعُ مَالٌ وَلَا بَنُونَ . إِلَّا مَنْ أَتَى اللَّهَ بِقَلْبِ سَلِيمٍ (Şuarâ, 26/88-89) ya'ni "Yevm-i âhirette mal ve evlâd fâide vermez; fâideyi bulan ancak Allâh'a kalb-i selîm ile gelen kimsedir."

1779. Kocası dedi: "Ben nafakaya çâre ediyorum. Gerçi [ûrlum, bir el ve ayak çarpıyorum."

["Ûr", çıplak;]*; "avr" matlabına nail olmadığı için me'yûs ve nâ-murâd olan kimse;" "dest u pâ zeden", sa'y etmek ve çalışmaktan kinâyedir. Kocası cevâben dedi: "Gerçi nâ-murâdım ve fakîr ve müflisim, fakat çalışıyorum. Nafaka tedariki husûsunda tedbîrlere müracaat ediyorum."

Metinde harekeli olarak ("Avr", "cevr" veznindedir) yazılmıştır.

1780. "Ey sanem! Nafaka ve kisve vacibdir. Benden sana her ikisi vardır ve [1761] noksan değildir."

"Sanem", put demektir. Burada sevgiliden ve ma'şûktan kinâyedir. Ya'ni, "Ey sevgili zevcem! Nafaka ve kisve ya'ni yiyecek ve giyecek tedariki âile re-îsi olan erkek üzerine vacibdir; ve benim tarafımdan sana bunların her ikisi de elimden geldiği kadar tedarik olunur ve noksan değildir, ya'ni yiyeceğini getirip, giyeceğini ihmâl etmiyorum."

1781. Kadın gömleğinin yenini gösterdi. Gömlek çok sert ve kir dolu idi.

"Vesah", kir, pas ve murdârlık. Kadın kocasının cevabına karşı giydiği gömleğin yenini gösterdi ki, gömleğin yeni kirden ve pastan muşamma' [:muşamba] gibi kaskatı olmuş idi. Ya'ni, kadın bu işareti ile demek istedi ki: "Evet, getirdiğin nafaka ölmeyecek kadar bir şeydir; ve getirdiğin giyecek dahi ancak arkamdaki bir murdar gömlektir. Diğer bir gömleğim daha yoktur ki, bu gömleği çıkarıp yıkayayım. Binâenaleyh bana baktığın bu mudur? Gömlek bezinin sertliği ve kabalığı da başka!.."

1782. Dedi: "Katılıktan dolayı tenimi yiyor. Bir kimse bir kimseye bu ne-vi'den kisve getirir mi?"

Kadın gömleğini göstermekle beraber dedi ki: "Gömlek bezinin cinsi esâ-sen katı ve kabadır. Kirlendiği için muşamma' hâline geldi, bir kat daha şert- leşti. Sertliğinden ve katılığından dolayı cismimi tırmalıyor ve aşındırıyor. Bir erkek zevcesine böyle giyecek getirir mi? Bu hâl zevcesine bakmak değil, ta'zîb etmektir."

1783. Dedi: "Ey kadın! Sana bir sual edeyim: Fakîr adamım, fennim ancak bu gelir!"

"Fen", burada hîle ve tedbîr demektir. Ya'ni, kocası kadına cevâben dedi: "Ey kadın! Ben sana bir suâl sorayım: Ben fakîr adamım. Benim nafaka ve kisve tedariki husûsundaki tedbîrim ve fennim bu kadar olabiliyor!"

1784. "Bu sert ve galîttir ve nâ-makbûldür. Fakat, ey düşünceli kadın, dü- şün!.."

Ya'ni, "Gerçi bu giydiğin gömleğin bezi sert ve kaba cinstendir; ve nâzik tenli olan kadınların indinde makbûl bir şey değildir. Fakat ey düşünce sâhi- bi olan kadınım! Bir kere düşün: İkimizin arasında samîmî bir muhabbet ve aşk vardır. Kalbinde duyduğun bu muhabbete sor!"

1785. "Bu mu daha sert ve çirkindir, yahud talak mı? Senin için bu mu da- ha mekrûhtur, yahud firâk mı?"

"Bu giydiğin gömlek mi daha sert ve çirkindir, yoksa aramızdaki talâk ve ayrılık mı daha sert ve çirkindir? Mâdemki senin bana muhabbetin vardır, se- nin için bu kisve mi daha mekrûh ve iğrençtir, yoksa benden ayrılık mı iğ- rençtir?"

1786. Beladan ve fakrdan ve rencden ve mihnetlerden, ey böyle teşnî' edici olan efendi!

Bu ve âtîdeki beytler Hz. Pîr efendimiz tarafından sâlikleri irşad içindir. Ya'ni, ey bu hayât-ı dünyeviyyede Hakk'ın tevcîh buyurduğu belâdan ve fakrdan ve zahmet ve mihnetlerden böyle kadının kocasını teşnî' ettiği gibi teşnî' edici olan efendi! leşti. Sertliğinden ve katılığından dolayı cismimi tırmalıyor ve aşındırıyor. Bir erkek zevcesine böyle giyecek getirir mi? Bu hâl zevcesine bakmak değil, ta'zîb etmektir."

1787. Şübhesiz, bu terk-i hevâ acılık vericidir. Fakat Hakk'ın uzaklığı acılığından iyidir.

Şübhe yoktur ki, nefsin hevâsını ve arzûlarını terk etmek insanın nefsi cihetinden olan düşüncelerine acılık vericidir. Fakat bir kere düşün ki, bu nefis ve onun hevâ ve arzûları Hak'la kul arasında hicâb ve perdedir; ve nefsin arzûlarına nâiliyet Hak'tan uzaklık alâmetidir. Hak'tan uzaklık ise, en büyük elemdir. Binâenaleyh hevâ-yı nefsânînin terki acılığı Hakk'ın uzaklığı acılığından iyidir..

1788. Gerçi cihad ve oruç şedîd ve serttir. Fakat bu imtihan edici uzaklıktan daha iyidir.

Ya'ni, gerçi nefse hoş görünen lezzât-ı cismâniyyeye muhalefet sûretiyle mücâhede ve oruç tutarak aç kalmak şiddetli ve sıkıntılı bir haldir, fakat Hak Teâlâ bu kesâfet âlemini zât-ı latîfine perde ve hicâb olmak üzere îcâd etti ve zât-ı latîfinden uzaklaştırdı; ve bu perde ve hicâbı kullarını imtihân için vaz' etti. Zîrâ her kul Hakk'ı sevmek da'vâsındadır. Bu sevgi da'vâlarında kullarından hangisinin sâdık ve hangisinin kâzib olduğunu imtihân etmek ile belli olur. Nitekim sûre-i Muhammed'de Hak Teâlâ وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ حَتَّى نَعْلَمَ الْمُجَاهِدِينَ مِنكُمْ وَالصَّابِرِينَ (Muhammed, 47/31) ya'ni "Biz sizden mücahidleri ve sabr edenleri bilmek için sizi imtihân ederiz" buyurur. İmdi, mâdemki hevâ-yı nefsânînin terki ile mücâhede ve riyâzat sıkıntıları Hakk'a yakınlığı intâc ediyor, binâenaleyh bu sıkıntılar elbette bu imtihân edici olan âlem-i kesâfet ve cismâniyet uzaklığının acılığından daha iyi olur. "Haşin", "huşûnet"ten sıfat-ı müşebbihedir, "pek sert" demek olur; "mümtehin", "imtihan edici" demektir.

1789. Renc ne vakit bir demde kalır ki, ihsanlar sahibi sana "Ey benim hastam! Nasılsın? der.

Ey sâlik! Hakk'a yakınlık için mücâhede ve riyâzat sebebiyle cismin zayıf olur ve ihsânlar sahibi olan Hak Teâlâ hazretleri de "Ey benim aşkım ile cismi nahîf olan hastam! Nasılsın?" diye hâtırını sorsa, bu hâtırın sorulduğu vakit içinde senin mücâhede ve riyazat renc ve zahmetin kalır mı?

1790. Ve eğer ki söylemez, zîrâ sana o fehm ve fen yoktur; fakat senin o zev- kin suâl etmektir. [1771]

Gerçi Hak Teâlâ bu cismâniyet âleminde harf ve savt ile "Ey benim has- tam, nasılsın?" diye söylemez; senin onun söylemesine şimdiki hâlde anla- yışın ve hünerin yoktur; fakat sülükün içinde sende bir zevk hâsıl olur ki, iş- te o zevk Hakk'ın senin hâtırını sormasıdır. Nitekim bu bâbdaki îzâhât III. cil- din 199 numarasına musadif olan گفت آن الله تو لبيك ماست. و آن نیاز و درد و سوزت پيك ماست ya'ni "Dedi: O senin 'Allah!'ın bizim 'lebbeyk!'imizdir; ve o senin niyâzın ve derdin ve harâretin bizim peykimizdir"] beytinde geçti. Ma'lûm olsun ki, kullara olan hitâbât-ı ilâhiyye her birinin kendi mertebesine göre olur. Bu da umumiyetle üç nevi'dir. Ef'âlî ve sıfatî ve zâtîdir. Hitâbât-ı ef'âliyyede saîd ve şakî olanların cümlesi müşterektir. Saîd bu âlem-i sûret- te tab'ına mülayim olan ef'âl ile ve şakî tab'ına muhâlif olan ef'âl ile muhâ- tab olur. بشروا القاتل بالقتل ya'ni "Katili katl ile müjdeleyin!" hadîs-i şerîfi bunun delîlidir. Hitâbât-ı sıfâtiyye ehl-i sülûkedir ki, bu hitâbât dahi ya celâlî veyâ cemâlî olur. Sâlikin isti'dâdı bu hitâbâtı câzibdir. Hitâbât-ı zâtiyye kâmillere olur. Nitekim IV. cildin 3057 numaralı beytinde .اذْكُرُوا الله كار هر اوباش نیست ارجعي بر پای هر قلاش نیست ya'ni "Üzkurullâhe zikran, emrine ittibâ' her evbâ- şın ve erzel kimsenin işi değildir. Ve ارجعي إلى ربك (Fecr, 89/27) ya'ni "Rab- bine rücû' et!" hitâbı dahi her ipsiz, sapsız, kalleş kimsenin ayağına vâki' de- ğildir"] buyurulmuştur.

1791. O melîhler ki, gönül tabîbleridir, hastalar tarafını sormaya mâildirler.

"Melîh", güzel ma'nâsınadır; "hastalar"dan murâd, âşıklardır. Ya'ni, gö- nül tabîbleri olan sûrî güzeller ve ma'şûklar kendi âşıklarının tarafını ve hal- lerini sormaya mâildirler.

1792. Ve eğer ârdan ve nâmdan hazer ederlerse, bir çare düzerler ve haber ve- rirler.

Ve eğer o ma'şûklar nâsdan utandıklarından ve kötü adları çıkmaktan ha- zer ederler ve çekinirler ise, âşıklarının ahvâlinden haber almak için gizli bir tedbîre müracaat ederler ve onlara haber gönderirler. Velhâsıl âşık ile ma'şûk arasında râbıta ve muhabere munkatı' olmaz.

1793. Yoksa o düşünülen onların gönlünde olur. Bir ma'şûk âşıktan habersiz değildir.

"Müfteker", "iftikâr" masdarından ism-i mefûl olup "düşünülen" demektir. Bundan murâd, aşk hastası olan âşıktır. Ya'ni, o düşünülmüş olan âşık ma'şûkların gönlünde yer tutmuştur. Bir ma'şûk kendi âşığının ahvâline karşı kayıdsız ve habersiz değildir. Zîrâ âşığın gönlündeki aşk ateşi ma'şûkun aşkından parlamıştır. Beyt:

Aşk odu evvel düşer ma'şûka, ondan âşıka Şem'i gör ki yanmadan yandırmadı pervâneyi!

Binâenaleyh bir kimsenin ma'şûku Hak olursa bilmelidir ki, muhabbette sabık olan Hak Teâlâ'dır. Nitekim âyet-i kerimede يحبهم ويحبونه (Mâide, 5/54) ya'ni "Allâh Teâlâ onları sever ve onlar da Allâh Teâlâ'yı severler" buyurulmuş ve muhabbet-i ilâhî kulun muhabbetinden evvel zikr olunmuştur. İmdi, sûrî ma'şûklar ile âşıklar arasında râbıta münkatı' olmazsa, ma'şûk-ı hakîkî olan Hak ile kul arasında râbıta münkatı' olur mu?

1794. Ey acıb hikâyeler isteyici olan sen! Aşk-bazların hikâyesini dahi oku!

"Nevâdir", nâdireler ve acîb olan şeyler demektir. Tercüme bu ma'nâya göre yazıldı. Ya'ni, ey acîb hikâyeler dinlemek ve okumak merâkında olan kimse! Aşk-ı ilâhî âşıklarının hikâyelerini ve onların ahvâlini de dinle ve oku!

"Nevâ", ayrı ve "der" edât-ı zarf olmak da mümkindir; ve "nevâ", sadâ, nağme, âhenk, intizâm-ı hâl, revnak, refah, mühimmât, levâzım, zâd ü zahîre, yol azığı ma'nâlarına gelir. Ya'ni, ey hikâyede kalbin revnakını ve kendinin intizâm-ı hâlini arayan ve isteyen kimse! Aşıkların hikâyesini de oku!

1795. Bu ahd-i medîd içinde çok kaynadın. Ey, et kurusu! Bir Türk kaynaması da olmadın!

"Ahd-i medîd", uzun zaman; "Türk-cûş", vasf-ı terkîbî olup "Türk kaynaması" demektir. Moğol Türkleri etleri yarı pişmiş, yarı çiğ bir hâlde yedikle- rinden "Türk-cûş", bunların kaynattıkları yarı çiğ etten kinâyedir. Ya'ni, [ey] kimse, sen bu dünyâda uzun zaman yaşadın, hayâtın tatlılığını ve acılığını gördün, fakat hâlâ kuru et mesâbesindesin, yarı pişmiş bir et hâline bile gelemedin.

1796. Bir ömür dâverlik dâdını görmüşsün. Ondan sonra görmemişlerden daha nâşîsin!

“Dâver”, hâkim; “dâverî”, hâkimlik ve hükûmet; "nâşî", "hâdis olmak, genç olmak, mürtefi' olmak" ma'nâlarına olan "neş"den ism-i fâildir. Burada "hâdis ve genç oluću" ma'nâsınadır; "nâ-dîdegân", tecrübe görmemiş olan gençlerden kinâyedir. Ya'ni, ey çok yaşamış olan kimse! Bu hayât-ı dünyeviyyede bir ömür Hakk'ın hâkimliğinin dâdını ve adâletini görmüşsün. Bu halleri gördükten sonra, yine hayâtın bu gibi tecrübelerini görmemiş olan gençlerden daha tecrübesiz bir genç hâlinde olucusun. Ba'zı nüshalarda “nâ-şî" yerine “nâsî" vâki'dir. "Gördüklerini gençlerden daha ziyâde dikkat etmeyip unutucusun" demektir.

1797. Her kim ki o şakirdlik etti, üstâd oldu. Ey cedel edici olan kör! Sen pek geri gitmişsin!

“Lüdd”, cedel edici (Müntehabü'l-Lûgāt). Ba'zı nüshalarda “kûr" yerine "ahmak" ma'nâsına olan "gûl" yazılmıştır. Ya'ni, her kim ki bir san'atta bir üstâda şâkirdlik ve çıraklık etti, çalışa çalışa nihâyet o san'atta üstâd oldu. Ey üstâdına karşı ilm-i hakîkatte mübâhase ve mücadele edici olan kör veyâ ahmak! Sen bu i'tirazların ve mücadelelerin sebebiyle pek geri gitmişsin! Nitekim sâliklerden bir kısmı mürşidlerinden sırr-ı vahdete dair bir söz işittikleri vakit, "Bu sözleri benim havsalam almadı!" diye i'tirâz ederler. Bunlar sülûklerinde aslâ terakkî edemeyen ve geri giden tâifedendirler.

1798. Sana valideynden ibret almak olmadı. Gece ve gündüzden dahi sana ibret olmadı.

Ya'ni, ey ilim ve ma'rifette geri geri giden sâlik! Sen anandan babandan ibret almadın. Zîrâ onlar çocuk idiler, sonra büyüdüler. Nihâyet sûrette kendi mi- silleri olan seni vücûda getirdiler. Gece ve gündüzden dahi ibret almadın. Zîrâ gecenin karanlığı birdenbire ortalığı basmadı. Aydınlık tedrîcî olarak karanlığa tebeddül etti; ve kezâ gündüzün aydınlığı dahi böyle yavaş yavaş peydâ oldu. Senin de ilim ve ma'rifette ve hâlde böyle tedrîcî olarak terakkî etmen matlûb idi. Fakat sırr-ı vahdete dâir sözleri işittiğin vakit kendi mevhûm olan varlığını dünyâda ve âhirette fedâ edemedin. Geri geri gidip tekrar gaflete düştün.