Mesel
38. bölüm / 40 · 5150 kelime · ~26 dk okuma
1799. Bir ârif o ihtiyâr keşîşten sordu ki: "Efendi, sen mi daha yaşlısın yahud ki sakalın mı?"
"Keşîş", ilimde ve zühdde hıristiyânların reîs-i rûhânîleridir. “Râhib" ve "papas" derler. Arabîsi "kıssîs"dir.
1800. Dedi: "Hayır, ben ondan evvel doğmuşum. Bir sakalsız olarak çok ci- [1781] hânı görmüşüm."
Papas ârife cevâben dedi: "Hayır, ben sakalımdan evvel doğdum. Bir hay- li müddet sakalsız yaşadım ve birçok ahvâl-i cihânı gördüm. Binâenaleyh ben sakalımdan daha yaşlıyım."
1801. Dedi: "Sakalın beyaz oldu, hâlden döndü, senin çirkin huyun güzele dönmemiştir."
"Veşt", güzel ve hoş ve iyi ma'nâsınadır (Burhân). Ya'ni, ârif papasa dedi: "Senin kara sakalın mürûr-ı zamân ile beyaz oldu ve hâlini değiştirdi. Sen sakalından büyük olduğun hâlde çirkin huyunu güzel huya tebdîl etmedin." silleri olan seni vücûda getirdiler. Gece ve gündüzden dahi ibret almadın. Zîrâ gecenin karanlığı birdenbire ortalığı basmadı. Aydınlık tedrîcî olarak karanlığa tebeddül etti; ve kezâ gündüzün aydınlığı dahi böyle yavaş yavaş peydâ oldu. Senin de ilim ve ma'rifette ve hâlde böyle tedrîcî olarak terakkî etmen matlûb idi. Fakat sırr-ı vahdete dâir sözleri işittiğin vakit kendi mevhûm olan varlığı- nı dünyâda ve âhirette fedâ edemedin. Geri geri gidip tekrar gaflete düştün.
1802. "O senden sonra doğdu ve senden ileri geçti; sen böyle tirit sevdasında kurusun."
"Serîd", Türkçe'de "tirit" dedikleri yemektir ki, ekmekleri doğrayıp üzerine et suyu dökerler ve et koyarlar. Burada yemek ve içmekten kinâyedir. Ya'ni, ey papas efendi! Sakalın senden sonra doğdu ve tebdîl-i hâl hususunda senden ileriye geçti; fakat sen yemek ve içmek sevdâsında olduğun ve hayatında inkılâb vukū'undan korktuğun için böyle dîn ve i'tikād emrinde kupkuru bir hâlde kaldın. Zîrâ okuduğun Tevrât ve İncîl içinde âhir zamân peygamberinin geleceği müjdesi vardır. Sen ise ahvâlinin tebeddülü korkusundan dolayı bunları tasdîk etmeyip te'vîl edersin. Nitekim Tevrât'ın V. kitabının 18. bâbında Cenâb-ı Hak Hz. Mûsâ'ya: "Benî-İsrâîl'e söyle ki: Ben onlara âhir zamanda kendi kardeşleri evlâdından senin gibi bir peygamber ba's ve ikāme edeceğim" buyurmuştur. İncîllerde de Hz. Îsâ'nın göğe suûdu vaktinde havâriyyûna: "Ben pederim ve pederinize ve Allâh'ım ve Allâh'ınıza gidiyorum. Size benden sonra Paraklit isminde bir nebî geleceğini tebşîr ederim" dediği mezkûrdur. Yunânîce olan İncîllerde "Paraklites"dir. Bu isim Yûnânîce olup "Periklitos"tan muharreftir, "en ziyâde hamd eden," ya'ni Arapça "Ahmed" ma'nâsınadır. Ve Kur'ân-ı Kerim'de de وَمُبَشِّرًا بِرَسُولٍ يَأْتِي مِنْ بَعْدِي اسْمُهُ أَحْمَد (Saf, 61/6) ya'ni "Hz. Îsâ kendisinden sonra Ahmed ismiyle bir peygamber geleceğini müjdeleyicidir" buyurulmuştur. Hattâ İspanya papaslarından birisi 544 sene evvel Tevrât'ta ve İncîl'deki bu tebşîrden dolayı müslüman olmuş ve bir de Tuhfetü'l-Erîb fi'r-Redd alâ Ehli's-Salîb isminde bir risâle yazmış ve bu risâle Türkçe'ye tercüme edilip 1291 sene-i hicrîsinde tab' edilmiştir.
1803. "Sen o renk üzerine ki doğmuşsun, ondan bir kadem daha ileriye koymamışsın."
Ya'ni, "Sen evvelen ne hâl ve renk üzerine doğmuş isen o renk ve hâlden daha ileriye geçmek için bir adım bile atmamışsın." Hz. Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 30. faslında Cerrâh-ı Mesîhî'nin: “Biz böyle bulduk ve mezheb ittihâz eyledik" demesine cevâben şöyle buyururlar:
"Eğer babanın terekesinden kalp para ve fâsid altını mîrâs olarak bulsan, onu sahîhu'l-ayâr ve gıll u gıştan sâfî olan altın ile tebdîl etmeyerek "Biz böyle bulduk" diye o kalp altını kabûl eder misin? Yâhud babandan sana çolak olarak kalan bir eli ıslâh edecek bir ilâç ve tabîb bulsan, "Ben elimi böyle çolak buldum tebdîline râgıb değilim" der misin? Veyâhud bir bostanda tuzlu ve acı su buldun ve pederin o bostanda vefat etti; ve sen de onun içinde yaşıyorsun. Ba'dehû sana bir başka bostan hediye olundu ki, suyu lezîz, sebzesi tatlı ve içinde sâkin olanlar sahîhu'l-bünyedir. Sen oraya nakle rağbet etmiyorsun. Halbuki onun lezîz suyunu içsen senden emrâz ve illetler gider. Sen ise "Biz mûris-i ilel olan ve tuzlu suyu bulunan bu bostanı bulduk" deyip imsâk ediyorsun. Hâşâ, akıl ve hiss-i sahîh sahibi olan kimse bunu yapmaz ve demez. Hak Teâlâ sana babanın aklında başka bir hiddet-i akıl ve babanın nazarından başka bir hiddet-i nazar ve bir hiddet-i temyîz ihsân eyledi. İmdi nazarını ve aklını ta'tîl etme! Ve seni irda (اردا) eden ve hidâyetten baîd kılan şeyi aklen tetebbu' et!"
1804. Sen bir ma'den içinde öyle bir ekşi ayransın. Muhakkak ondan bir yağı muhallas etmedin.
"Muhallas", hülâsa olunmuş ve hâlis yapılmış demektir. Ya'ni, senin cismin bir ma'denî kap gibidir; ve rûhun cisminin içinde ekşi bir ayrana benzemiştir. O rûhun yağı ve hülâsası ma'rifet-i Hak'tır. Bu kadar zamandan beri rûhun o cisim kabı içinde ekşi bir ayran mesâbesinde kaldı; ve ma'rifet-i ilâhiyyeden bir şey tahsil edemedin.
1805. Toprak küpceğiz içinde dahi bir hamursun. Gerçi bir ömür ateşe mensub olan fırın içindesin.
"Humre”, küçük küp; "âzer", ateş demektir. Ya'ni, toprak küpceğiz gibi olan bu küre-i arz içinde dahi sen yoğrulmuş bir hamursun. Gerçi bir ömür ve uzun müddet bu arz üzerinde ateşe mensûb olan tabîat fırını içindesin. Fakat hâlâ pişmedin ve çiğ kaldın. Bu beyt-i şerifte خمرت طينة آدم بيدي اربعين صباحا ya'ni "Ben Adem'in çamurunu kırk sabah iki elimle yoğurdum" hadîs-i kudsîsine işaret buyurulur. Cesed-i Adem'in hilkati hakkındaki îzâhât IV. cildin 3622 numaralı beytinden i'tibâren geçti.
1806. Bir tepe üzerinde ayağı çamurda bir nebâtsın. Gerçi heves rüzgârından perîşan olmuşsun.
kalan bir eli ıslâh edecek bir ilâç ve tabîb bulsan, "Ben elimi böyle çolak buldum tebdîline râgıb değilim" der misin? Veyâhud bir bostanda tuzlu ve acı su buldun ve pederin o bostanda vefat etti; ve sen de onun içinde yaşıyorsun. Ba'dehû sana bir başka bostan hediye olundu ki, suyu lezîz, sebzesi tatlı ve içinde sâkin olanlar sahîhu'l-bünyedir. Sen oraya nakle rağbet etmiyorsun. Halbuki onun lezîz suyunu içsen senden emrâz ve illetler gider. Sen ise "Biz mûris-i ilel olan ve tuzlu suyu bulunan bu bostanı bulduk" deyip imsâk ediyorsun. Hâşâ, akıl ve hiss-i sahîh sahibi olan kimse bunu yapmaz ve demez. Hak Teâlâ sana babanın aklında başka bir hiddet-i akıl ve babanın nazarından başka bir hiddet-i nazar ve bir hiddet-i temyîz ihsân eyledi. İmdi nazarını ve aklını ta'tîl etme! Ve seni irda (اردا) eden ve hidâyetten baîd kılan şeyi aklen tetebbu' et!"
1807. Ey sefîh! Mûsa kavmi gibi tíh harâreti içinde kırk sene bir yerde kalmışsın.
Ey sefih ve câhil! Mûsâ (a.s.)ın kavmi olan Benî-İsrâîl, Tih Sahrâsı'nın harâretli güneşi altında nasıl kırk yıl bir yerde kalmış ise, sen de onlar gibi bu âlem-i tabîat ve nefsâniyet sahrâsının kızgınlığı içinde kaldın ve rûhâniyet âlemine bir adım atamadın.
1808. Her gün geceye kadar hervele ile gidiyorsun; kendini evvelki merhalede görüyorsun.
"Hervele", hızlı yürümek; "merhale", menzil ve nüzûl mahalli. Bu beyt-i şerîf ibâdât-ı zâhire ile iktifâ edip, hevesât-ı nefsâniyye ve cismâniyyelerinden geçmemiş olanlara itâbdır. Ey kuru zühd sahibi! Sen her gün geceye kadar ihtiyâcât-ı nefsâniyyen ve cismâniyyen için her gün geceye kadar hızlı yürürsün. Halbuki kendini hâlâ evvelki merhalede görürsün. Rûhâniyet ve ma'rifet sahasına bir adım bile atamadın.
1809. Sen üç yüz yıllık uzaklıktan geçmezsin, tâ ki, sen o buzağının aşkını tutarsın.
"Üç yüz yıllık uzaklık"tan murâd, her birisi Hakk'a hicâb olan sıfât-ı nefsâniyyenin çokluğuna işâret buyurulur. Ya'ni, Benî-İsrâîl, Sâmirî'nin yaptığı buzağıya taptığı gibi, sen de cisminin buzağısına taparsın. Binâenaleyh o cisim buzağısının aşkı oldukça ve "aman cismim zayıf olmasın" diye riyâzât ve mücâhedâttan kaçtıkça, Hak ile senin arandaki birçok hicâbları yırtıp ve uzaklıkları izâle edip ileriye geçemezsin. "Gûsâle" buzağı demektir. "Tepe"den murâd, küre-i arz; "haşîş"den murâd, cisimdir. Ya'ni, ey kimse! Senin cismin bu küre-i arz üzerinde kökü bir tepe üzerinde çamura yapışmış bir ota benzer. Gerçi nefsânî heves ve arzû rüzgârından sersem ve perîşân olmuşsun, fakat kulağına kâmillerin sözü girmediği için hâlâ sersemliğin geçmedi ve bir adım bulunduğun yerden ileriye atamadın.
1810. Onların cânından buzağı hayali gitmedikçe Tîh onların üzerine girdab gibi oldu.
"İcl", buzağı demektir. Nitekim Benî-İsrâîl'in canlarından ve bâtınlarından buzağıya tapmak hayali gitmedikçe, Tîh Sahrâsı onların üzerine bir büyük girdâb gibi oldu. O sahrâ içinde dönüp dolaştılar. Ve senin kalbinde dahi bu cisim ve nefis buzağısının muhabbeti oldukça Tîh Sahrâsına müşâbih olan bu âlem-i tabîatin hâricine çıkamazsın. Beyt-i Hafız Şîrâzî (k.s.): "Sen ki tabîat evinden dışarıya çıkamıyorsun, hakikat mahallesine sefer edebilmen nerede!"
1811. Bu buzağıdan gayrı ki, bulmuşsun, nihayetsiz lutuf ve ni'met görmüşsün.
"Icl"den murâd, cisim öküzünden doğan ve peyda olan nefis buzağısıdır. Ya'ni, bu nefis buzağısı, bu hayât-ı dünyeviyyede Hakk'ın sana bir ni'metidir. Zîrâ sen şerîatin müsâade ettiği lezâiz-i cismâniyyeyi bu nefis vâsıtasıyla istîfâ edersin. Halbuki sen Hak Teâlâ'dan bu nefis buzağısından başka nihâyetsiz lutuf ve ni'met görmüşsün ki, onlar kuvâ ve sıfât-ı rûhâniyyedir; ve bu rûhânî kuvvetler ve sıfatlar vâsıtasıyla senin için seyr-fillâh hâsıl olur; ve seyr-fillâhtaki tecelliyât-ı Hakk'ın nihâyeti yoktur. Sen bu ni'metlere teveccühü bıraktın, ancak nefis buzağısının muhabbetinde müstağrak oldun ve bu hayât-ı dünyeviyyede ancak Hakk'ın sana olan bu nefis buzağısının ni'metinde saplanıp kaldın.
1812. Öküz tabîatlisin. Ondan dolayı büyük iyilikler bu buzağının aşkında gönülden gitti.
Ya'ni, inek tabîatlisin. İnek nasıl buzağıyı emzirip besler ve onun muhabbetine müteveccih olursa, sen dahi nefis buzağısının muhabbetine müteveccih oldun; ve gece ve gündüz onu emzirip besledin; ve ondan dolayı büyük iyilikler, ya'ni rûhun latîf olan sıfatları bu nefis buzağısının aşkı içinde kalbinden gitti. Bu dalgınlık içinde cisminin ve nefsinin mûcidi olan Hakk'ı ve onun ni'metlerini unuttun.
1813. Bâri şimdi sen her cüz'ünden sor! Bu dilsiz olan cüz'ler yüz dil tutarlar.
"Hurs", "dilsiz" ma'nâsına olan "ahras"ın cem'idir. Ya'ni, ey kimse! Sen Hakk'ın ni'metlerini unuttun ise, bâri şimdi cismini terkîb eden her cüz'ün-den sor! Zîrâ senin nazarında birtakım dilsiz görünen bu cüz'lerin birçok dil-leri vardır. Bu beyt-i şerifte وَإِنْ مِن شَيْءٍ إِلَّا يُسبح بحمدهِ وَلَكِنْ لَا تَفْقَهُونَ تَسْبِيحَهم (İsrâ, 17/44) ya'ni “Allâh'ı hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Fakat siz onların tesbihlerini idrak etmezsiniz" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Ma'lum olsun ki, eczâ-yı cihânın hamd ve tesbihi ehl-i keşf indinde käl ile-dir. Zîrâ âlemde rûh sâhibi olmayan hiçbir zerre yoktur; ve keşfi olmayan er-bâb-ı ukül onların bu tesbih ve hamdlerini hallerine bakıp anlarlar. Zîrâ cis-min her bir hücresi ve her bir zerresi ne vazîfe için yaratılmış ise o dâire dâ-hilinde mutîâne hizmet ederler. Onların bu hâli Hak tarafından kendilerine ih-sân olunan varlık ni'metinin zikridir.
1814. Rezzâk-ı cihânın ni'metlerinin zikri zaman evrâkı içinde ne vakit gizli oldu?
"Zamânın evrâkı"ndan murâd, suver-i eşyâ ve vücûd-i hakîkî-i Hakk'ın mezâhir-i esmâ ve sıfatıdır. Ya'ni, Rezzâk-ı âlem olan Hakk'ın ni'metlerinin zikri vücûd-i hakîkî-i Hakk'ın mezâhir-i esmâ ve sıfatı olan suver-i eşyâ içinde hiç gizli değildir. Zîrâ her birisi her ân-ı gayr-i münkasim içinde kendilerine vârid olan feyz-i rahmânî ile merzûk ve mütena'im olurlar. Beyt-i Şeyh Sa'dî (k.s.):
"Yeşil ağaçların yaprağının her bir varağı âkılin nazarında fâil-i hakîkî olan Hakk'ın ma'rifetine bir kitâbdır."
1815. Gece ve gündüz sen muhkem efsane isteyicisin. Senin cüz'ünün cüz'ü senin efsane söyleyicindir.
"Çüst", çâlâk ve çevik ve muhkem ma'nâlarınadır. “Cüz'ün cüz'ü" terkî-binde "birinci cüz"den murâd, a'zâ-yı beden ve "ikinci cüz"den murâd, a'zâ- yı teşkil eden hüceyrât, "efsâne", masal ve geçmiş zamâna âid hikâye demektir; "cûyânî"deki "yâ” hitâb içindir. Ya'ni, ey gafil! Sen gece ve gündüz geçmiş hadiselerin hikâyelerini muhkem ve musır olarak isteyicisin. Halbuki senin a'zâ-yı vücûdunun huceyreleri ve zerreleri sana masal söyleyicidir. Zîrâ o huceyrelerin dâimâ eskisi gidip yerine adem-i izâfi cânibinden yenisi gelmektedir. Binâenaleyh senin cisminin hey'et-i mecmûası, meselâ dört beş sene evvelki hey'et-i mecmûasının aynı değildir. Cisminin giden huceyreleri ve zerreleri ve binnetîce hey'et-i mecmûası bugün için sana bir masal olmuştur. Binâenaleyh masal ve hikâye istersen kendi cüz'ünün cüz'lerini dinle!
1816. Senin cüz'ünün cüz'ü ademden biteliden beri ne kadar şâdî ve ne kadar gam görmüşlerdir!..
Ya'ni, senin a'zâ-yı vücudunun huceyrâtı böyle adem-i izâfi âleminden neşv ü nemâ buldukça bu hayât-ı dünyeviyyede ve bu âlem-i sûrette ne kadar sıhhat şâdîsi ve ne kadar hastalık gamı görmüşlerdir. Nitekim teceddüd-i emsâl hakkında I. cildin 1164 ve 1165 ve 1166 numaralarına musâdif olan beyitlerde şöyle buyurulmuş idi: پس ترا هر لحظه مرگ و رجعتیست مصطفی فرمود دنیا ساعتیست جمله عالم میشود هر دم فنا باز پیدا می نماید در بقا هست عالم دائما در سیر و جلس نيست خالى يك نفس در خلع و لبس
[Ya'ni, “İmdi sana her lahza ölüm ve ric'at vardır. Ve Mustafa (a.s.): "Dünya bir saattir," buyurdu. Cümle âlem her dem-fânî olur, tekrar bekā içinde zâhir olur. Alem dâimâ yürümek ve oturmak içindedir, bir ân soyunmaktan ve giyinmekten hâlî değildir."]
1817. Zîra ki hiçbir cüz' lezzetsiz bitmez. Belki cüz' her derdden zayıf olur.
Zîrâ ki sıhhat lezzeti olmaksızın hiçbir cüz' neşv ü nemâ bulmaz. Belki cüz' her derd ve elemden zayıf olur. "Pîç", derd ve dolaşıklık demektir. Ba'zı nüshalarda “pîç" yerine "hîç” vâki'dir. Bu sûrette birinci mısra'daki "hîç”, "aslâ" ve ikinci mısra'daki "hîç", "yok" ma'nâsına olduğundan käfiye tamâm olur. Ve bu sûrette ma'nâ, cüz' aslâ lezzetsiz neşv ü nemâ bulmaz, ya'ni vü- yı teşkil eden hüceyrât, "efsâne", masal ve geçmiş zamâna âid hikâye demektir; "cûyânî"deki "yâ” hitâb içindir. Ya'ni, ey gafil! Sen gece ve gündüz geçmiş hadiselerin hikâyelerini muhkem ve musır olarak isteyicisin. Halbuki senin a'zâ-yı vücûdunun huceyreleri ve zerreleri sana masal söyleyicidir. Zîrâ o huceyrelerin dâimâ eskisi gidip yerine adem-i izâfi cânibinden yenisi gelmektedir. Binâenaleyh senin cisminin hey'et-i mecmûası, meselâ dört beş sene evvelki hey'et-i mecmûasının aynı değildir. Cisminin giden huceyreleri ve zerreleri ve binnetîce hey'et-i mecmûası bugün için sana bir masal olmuştur. Binâenaleyh masal ve hikâye istersen kendi cüz'ünün cüz'lerini dinle!
1818. Cüz' kaldı ve o hoşluk hâtırdan gitti. Belki gitmedi, o beşten ve yediden gizli oldu.
Imdi, senin cisminde sıhhat şâdîsi ile neşv ü nemâ bulan cüz' ve huceyre bir dem kaldı ve o cüz'lerin sıhhat şâdîsi senin hey'et-i mecmûanda hoşluk ve varlık zevki vücûda getirdi. Fakat o hoşluk hâtırından gitti. Hayır, gitti dedin, amma gitmedi. Belki lezzet senin havâss-i hamsenden ve yedi a'zândan gizli kaldı. Zîrâ, havâss-i hamsenin her birisi kendi vazîfelerini îfâda müstağraktırlar. Meselâ göz rü'yet ile ve kulak dinlemek ile meşgül oldukları vakit, sıhhat-i vücûd ni'met ve lezzetini hâtıra getiremez. Halbuki lezzet mevcûddur, fakat havâsten mahfidir. Vaktâki göz kapanır ve kulak tıkanır, bu ni'metler o vakit tahattur olunur. Diğer a'zâ ve havâs dahi böyledir.
1819. Yaz gibi ki, ondan pamuk doğdu; pamuk kaldı, yaz hâtırdan gitti.
Bu hâl ona benzer ki, meselâ yaz mevsimi geldi. O mevsimde pamuk mahsûlü doğdu ve neşv ü nemâ buldu. Pamuk mahsûlüyle meşgüliyetten dolayı yaz hâtırdan gitti ve fikir yaz mevsimi ile meşgül olmadı.
1820. Yahud buz misali ki, kıştan doğdu; kış gizli oldu ve o buz bizim önümüz-[1801] dedir.
Yahud buz gibi ki, kış mevsiminde peydâ oldu. His gözümüz buz ile meşgül olduğu için fikrimiz kış mevsimi ile meşgül olmadı.
1821. O buz o suûbetten yadigardır. Sonbaharda yazın yadigarı yemişlerdir.
Ya'ni, o buz kış mevsiminin güçlüğünden yâdigârdır; ve sonbaharda dahi yazın yâdigârı yemişlerdir. His gözü buz ve meyveler ile meşgül olduğu için onların müvellidi olan kış ve yaz tahattur olunamaz. Fakat kışın hâtırası buz ve yazın hâtırası dahi yemişler olduğundan akıl gözü bu yâdigârlara bakarak onların müvellidlerini bilir. cûd lezzeti olmaksızın bitmez. Belki cüz' vücûdun zıddı olan her yoktan zayıf olur ve vücûd bulmaz, demek olur.
1822. Ey delikanlı! Senin cüz'ünün her cüz'ü senin cisminde böylece bir ni'met efsanesi söyleyicidir.
“Fetâ”, delikanlı demek olup “fetî” bunu imâlesidir. Ya'ni, senin a'zânın her bir hücresi, ey delikanlı, bu zikir olunan misâller gibi senin hey'et-i mecmûanda bir hoşluk vücûda getirmiş ve onların şâdî ile ve lezzet ile neşv ü nemâları senin his nazarından gizli kalmıştır. Akıl gözüyle dikkat edersen, onların her birisi senin cisminde bir ni'met-i ilâhiyyenin hikâyesini söyleyicidir.
1823. Bir kadın gibi ki, onun yirmi evladı olur, her birisi hoş olan hâlin hâkîsi olur.
Meselâ, bir kadının yirmi çocuğu olur. Bu çocukların her birisi, bir muâmele-i zevciyye zevkinden zuhûra geldi, diye ananın ve babanın geçmiş olan zevklerini hikâye edici olur.
1824. Sarhoşluksuz ve latîfesiz haml olmaz. Bir baharsız bağ ne vakit doğurucu olur?
Şehvet sarhoşluğu ve mülâtafe-i zevciyye olmaksızın kadın gebe kalmaz. Bağ bir bahar olmaksızın kendi yeşilliklerini ve meyvelerini doğurucu olmaz.
1825. Hâmiller ve onların kucağında olan yavrular bahar ile aşkbazlığın delîlidir.
Yaprakları hâmil olan ağaçlar ve onların kucaklarında yavruları mesâbesinde olan yemişler, o ağaçların bahar mevsimi ile aşkbâzlıklarının ve birbirine mukārenetlerinin delîlidir.
1826. Her bir ağaç çocuklarını emzirmede gizli bir şahtan hâmil olan Meryem gibidir.
Her bir ağaç çocukları olan yemişleri emzirip beslemekte, gizli bir şâh olan Hz. Cebrâîl'den cenâb-ı Meryem'in Îsâ (a.s.)ı hâmil olması gibidir.
1827. Gerçi suda bir ateş mestûr oldu; yüz binlerce köpük onun üzerinde kaynamış oldu.
Gerçi tencere içinde kaynayan su içinde bir ateş ve harâret örtülmüş ve gizlenmiş oldu; ve bu gizli ateş sebebiyle o suyun üzerinde birçok köpükler kaynayıp peyda olmuş oldu.
1828. Gerçi ateş pek gizli etrafında dolaşır, köpük on parmağı ile işaret eder.
“Tenîden” masdarının müteaddid ma'nâsı vardır. Gıyâsü'l-Lügāťta “bir şeyin etrafını dolaşmak” ma'nâsı da gösterilmiştir. Burada bu ma'nâ münâsibdir. Ya'ni, gerçi ateş suyun etrafında pek gizli dolaşır. Fakat köpükler o ateşin ve harâretin vücuduna on parmakla şehadet ederler; ve bu ateşin suyun zerrâtı arasında dolaştığını his gözüne gösterirler.
1829. Visal sarhoşlarının cüz'leri böyle hâl ve kal timsallerinden hamildir.
“Hâl”, abd üzerindeki evsâfın tagayyürüdür; “Kāl”, söz ve kelâm. Ya'ni, ateş ve harâret suyun etrafında gizli dolaştığı için görünmez. Fakat suyun üzerinde zahir olan köpükler bu ateş sebebiyle suyun kaynadığına delîl olur. Bunun gibi, Hakk'a vâsıl olan sarhoşların ve âşıkların eczâ-yı cisimleri hâl ve kāl timsâllerini ve sûretlerini yüklenmiş olduklarından bu hâl ve kāl sûretleri onların cisimlerinde gizli bir ateş ve harâret-i aşk dolaştığına delîl olur. Zîrâ onların halleri ve sözleri ehl-i gafletin hallerine ve sözlerine benzemez. Nitekim sözlerinin ehl-i gaflet olan ulemânın ve hükemânın ve şuarânın sözlerine benzemediği bu Mesnevî-i Şerîf teki sözlerin ve şiirlerin sûretlerinden zâhirdir.
1830. Hâlin cemâlinde ağzı açık kalmış, göz cihanın nakşından kaybolmuştur.
Visâl-i ilâhî sarhoşlarının ağızları kendilerine müstevlî olan hâlin cemâlinde açık kalmış ve onlar bu cemâlin temâşâsında hayret-i mahmûdeye düşmüşlerdir; ve bu hayret ve istiğrâk içinde gözleri dünyânın sûretlerinden kaybolmuştur, ya'ni his gözleriyle baktıkları eşyayı görmezler. Bu hâle işâreten cenâb-ı Pîr efendimiz Dîvân-ı Kebîrlerinde şöyle buyururlar: Acabâ, Hak sarhoşlarının namazı, sen söyle doğru mudur? Zîrâ o bir zaman bilmez ve o bir mekân tanımaz. Acabâ bu ikinci rek'at midir? Acabâ ne sûreyi okudum? Çünkü bir dilim yoktur. Ne söyleyeyim ki, Hak kapısında ne el kaldı, ne de gönül! İlâhî gönlümü ve elimi sen götürdün. Hifz ve emân ver! Hudâ hakkı için namaz kıldığım vâkit rükû' tamâm oldu mu, filân mı imâm oldu? Haberim yoktur.
1831. O mevâlîd bu dört yoldan değildir; şübhesiz bu basarların manzūru değildir.
“Mevâlîd", ["mevlûd"] ism-i mef'ûlün[ün] cem'-i mükesseridir, "doğmuşlar" demektir. "Dört"ten murâd, anâsır-ı basîtanın ecsâm âlemindeki sulb, mâyi', gazdan ibaret olan üç "rükn" ile bir de "harâret"ten ibarettir ki, ehl-i tasavvuf bunlara "toprak" ve "su" ve "hava" ve "ateş" demişlerdir. Bunlar âlem-i kesâfetten olduklarından his gözüyle göründükleri gibi bunların mevâlîdi olan ecsâm dahi mahsûstürler. Fakat Hak sarhoşlarına gelen hâl-i latîf ve vârid-i şerîf bu âlem-i kesâfetin doğmuşlarından olmadığı için his gözüyle görünmezler. Ancak, onların cisimlerindeki hâl ve kâl timsâlleri ve sûretleri bu vâridlerin delîli olur.
1832. O mevâlîd tecellîden doğmuşlardır. Şübhesiz sâde olan perdenin mestûrudurlar.
"Perde-i sâde"den murâd, gayb perdesidir. Zîrâ bu perde nukūş-ı kevniyyeden ârî ve sâdedir. Ya'ni, o mevâlîd olan hâl-i latîf ve vârid-i şerîf Hakk'ın evliyâsına muhabbetle tecellîsinden doğmuş olduklarından şübhesiz nukūş-ı kevniyyeden ârî olan gayb perdesi arkasında gizli ve mestûrdurlar. Binâenaleyh his gözleriyle görülmezler. Acabâ, Hak sarhoşlarının namazı, sen söyle doğru mudur? Zîrâ o bir zaman bilmez ve o bir mekân tanımaz. Acabâ bu ikinci rek'at midir? Acabâ ne sûreyi okudum? Çünkü bir dilim yoktur. Ne söyleyeyim ki, Hak kapısında ne el kaldı, ne de gönül! İlâhî gönlümü ve elimi sen götürdün. Hifz ve emân ver! Hudâ hakkı için namaz kıldığım vâkit rükû' tamâm oldu mu, filân mı imâm oldu? Haberim yoktur.
1833. Doğmuş dedin; halbuki hakîkatte doğma değildir; ve bu ibâre irşadın gayrı için değildir.
“Zâd”, “zâden” masdarının tahfifidir, “doğma” demektir. Ya'ni, biz “doğmuş” ta'bîrini kullandık; halbuki hakîkatte ahvâl-i latîfe ve vâridât-ı şerîfe “doğma” değildir; ve bu ibâre ve lafz ancak idrâk ehlini irşâd için söylenmiştir. Zîrâ bu hâlin husûlü doğma nev'inden değildir. Belki onun husûlü Hakk'ın tecellî-i hubbîsine müterettebdir; ve bir şeyin bir şeye müteretteb olması bir şeyin bir şeyden doğması kabîlinden değildir. O başka, o başkadır. Meselâ doğan çocuk babanın cüz'üdür. Müterettib ile müteretteb-aleyh arasında böyle cüz'iyet nisbeti yoktur. Binâenaleyh “doğmak” ta'bîri burada hakîkat değil, akla takrîb için mecâzen söylenmiştir.
1834. Agah ol! Sakit et, tâ ki, şâh “Söyle!" desin. Bu cins güle bülbüllük satma!
“Hamuş kün”deki “kün” Arabî olursa “ol!” demektir, “sâkit ol” demek olur; ve eğer Fârisî olursa “et” demek olup “hamuş kün!” “dilini sâkit kıl!” takdîrinde olur. Ba'zı nüshalarda “hamuş şüd” vâki'dir, “sâkit ol ve sus!” demektir. Ya'ni, ey ehl-i hakāyıkın kitablarını okuyup henüz hâl sahibi olamamış kimse! Şâh-ı hakîkî olan Hak senin kalbine tecellî edip “Söyle!” demedikçe dilini sâkit kıl veyâhud sus, söyleme! Husûsiyle tecellî-i hubbîye nâil ve hakîkat bahçesinin gülü olan insân-ı kâmile karşı ezberlediğin maârif ve hakāyık-ı evliyâyı söyleyip bülbüllük satma!
1835. Bu gül pür-cûş ve hurûş olarak söyleyicidir. Ey bülbül! Zebânı terk et, kulak ol!
Bu hakîkat bahçesinin gülü olan insân-ı kâmil kendisine vârid olan tecellî-i ilâhî sâikasıyla pür-cûş ve hurûş olarak söyleyicidir. Ey bülbül! Dil dökmeyi bırak, o insân-ı kâmilin hâlden mütevellid olan kālini dinlemek için kulak ol!
1836. Her iki türlü latif misalin timsali sırrı visal üzerine şâhid-i adldirler.
Âriflerin hâlleri ve kālleri ki, iki türlü latîf misâlin timsâli ve sûretidir. His gö- züyle onların cisimlerine bakıldığı vakit, bu hâlin eseri cisimlerinde görülür ve sözlerinden dahi hâlleri belli olur. Binâenaleyh bu iki türlü timsâl ve sûret on- ların sırr-ı visâllerine ve gizlice Hakk'a vâsıl olduklarına birer şâhid-i âdildirler.
1837. Her iki türlü makbul olan hüsn-i latîf, geçmiş olan haşrın ihbalinin şahididir.
"İhbâl", yüklenmek ve gebe bırakmak ma'nâlarınadır. "İki türlü makbûl olan hüsn-i latîf"ten murâd, Hakk'ın visâl sarhoşlarının hâli ve kālidir. "Haşr", cem' olmak ve ölüp eczâ-yı bedeni dağıldıktan sonra tekrar yevm-i kıyâmette cem' olup dirilmek ma'nâlarınadır. Ya'ni, visâl-i Hak sarhoşlarının makbûl-i ilâhî olan hâl-i latîfleri ve güzel ve latîf sözleri, evvelce kendilerinin موتوا قبل ان تموتوا ya'ni Ölmezden evvel ölünüz!" hadîs-i şerîfindeki emre imtisâlen ölmüş olduklarının ve ba'dehû vücûd-i Hakkānî ile kāim olup, bu iki türlü latîf ve güzel hâl ve kāl yükünü yüklendiklerinin şâhididir ki, evvelki hâle "fenâ-fillâh" ve ikinci hâle "bekā-billâh" derler. Ba'zı nüshalarda "ihbâl" yerine "ihyâ" vâki'dir. Bu sûrette ikinci mısrâ'in ma'nâsı “Bu iki türlü hüsn-i latîf geçmiş haşrin diriltmesinin şâhididir" demek olur. Bu da yukarıki ma'nâyı müeyyiddir. Menâkıb-ı Sipehsâlârda şöyle buyurulur:
"Menküldür ki: Tirmîz'in şeyhülislâmı demiştir ki: "Seyyid Burhaneddîn kütüb-i meşâyihi ve onların makālât ve esrârını mütâlaa etmiş olduğundan hakāyıka müteallık sözleri güzel edâ buyururlar." Birisi dedi: "Nihâyet sen de mütâlaa ediyorsun, niçin öyle söz söylemiyorsun?" Şeyhülislâm dedi ki: "O mücâhede ve amel arkasındadır." O kimse dedi: "Niçin sen de o kapıyı çalmıyorsun?"
Ma'lûm dur ki, Seyyid Burhâneddîn (k.s.) hazretleri, cenâb-ı Pîr'in peder-i âlîleri Sultânü'l-Ulemâ hazretlerinin halîfesi ve Hz. Pîr efendimizin mürşid-i âlîleri idi; ve onların bu latîf sözleri de Hakk'a vâsıl olduklarının şâhidi idi.
1838. Buz gibi ki, müsteced olan temmuzda her dem kışın hikâyesini eder.
“Müsteced”, yenilenmiş demektir. Ya'ni, kış mevsiminden sonra yeni ge- len temmuz ayındaki buz gibi ki, geçmiş olan kışın ahvâlini hikâye eder. Bu beyt-i şerîf yukarıdaki "haşr-ı mâ maza"nın temsîlidir. Âriflerin hâlleri ve kālleri ki, iki türlü latîf misâlin timsâli ve sûretidir. His gözüyle onların cisimlerine bakıldığı vakit, bu hâlin eseri cisimlerinde görülür ve sözlerinden dahi hâlleri belli olur. Binâenaleyh bu iki türlü timsâl ve sûret onların sırr-ı visâllerine ve gizlice Hakk'a vâsıl olduklarına birer şâhid-i âdildirler.
1839. O güç günlerde ve zamanlarda olan o soğuk rüzgârların ve zemherîrin zikrini eder.
Ya'ni o temmuz ayının sıcaklıklarında elde bulunan buz o kış mevsiminin asîr ve güç olan günlerinde ve zamanlarındaki o soğuk esen rüzgârların ve dondurucu soğukların zikrini ve hikâyesini eder ve bunları hâtıra getirir.
1840. O meyve gibi ki, kış vaktinde lutf-ı Huda'nın hikâyesini eder.
[1821] Ya'ni, yazın neşv ü nemâ bulup kışa kadar saklanan meyveler gibi ki, o meyveler kış vaktinde, yazın olan lutf-ı Hakk'ın ve niam-i ilâhiyyenin hikâyesini söyler ve lisân-ı hâl ile "Hak Teâlâ bizi sizlere yaz mevsiminde bir ni'met olmak üzere ihsân etti" derler.
1841. Güneşin tebessümlerinin devri kıssası, o çimenin gelinlerine olan lems ve tamsını söyler.
"Lems", yapışmak ve tutmak; "tams", "eskimek ve mahv olmak" ma'nâsıdır; bu “lâzım" [:geçişsiz fiil] ma'nâsıdır. “Müteaddî" [:geçişli fiil] de olup, "eskitmek ve mahv etmek" ma'nâlarına da gelir. "Arûs", gelin demektir. Bundan murâd, "güller ve çiçekler"dir. Ya'ni, o kış mevsiminde yazdan kalan meyveler yaz güneşinin tebessümlerini, ya'ni bulutsuz olarak harâret ve ziyâsını neşr etmesi devrinin hikâyesini ve çimenlerin gelinleri olan güllere ve çiçeklere yapışarak onları eskitmesi ve sarartıp mahv etmesi devrini hikâye eder.
1842. Hâl gitti ve senin cüz'ün yadigar kaldı. Ya ondan sor veyahud yada getir.
Bu beyt-i şerîf yukarıda 1818 numarada mezkûr olan جزو ماند و آن خوشی از یاد رفت . بل نرفت آن خفیه شد از پنج و هفت [ya'ni “Cüz' kaldı ve o hoşluk hâtırdan gitti. Belki gitmedi, o beşten ve yediden gizli oldu"] beytine merbûttur. Ya'ni senin cisminin cüz'lerine olan tecellî-i lutfî yaz mevsimi gibi gitti ve his gözlerinden kayboldu. Fakat yaz meyveleri kış mevsimine kadar his gözlerinin önünde kaldığı gibi, senin cüz'lerin dahi o tecellî-i lutfinin bir hatırası olarak cisminde mahbûs bir hâlde kaldı. Yukarıda 1813 numaradaki باری اکنون تو ز هر جزوت بپرس. صد زبان دارند این اجزای خرس [ya'ni "Bâri şimdi sen her cüz'ünden sor. Bu dilsizler olan cüz'ler yüz dil tutarlar"] beytinde tavsiye olunduğu üzere, sen Rezzâk-ı cihânın ni'metlerini ve tecellî-i lutfiden duydukları lezzât-ı hâliyyeyi bu cüz'lerden sor veyâhud tefekkür vâsıtasıyla hâtırına getir!
1843. Seni gam tuttuğu vakit, eğer çevik isen, o ümidsiz edici olan demden sıçrar idin.
"Nevmîd kerden", vasf-ı terkîbîdir; "ümidsiz edici" demektir. Ya'ni, seni bir tecellî-i kahrî ile bir gam tuttuğu vakit, eğer idrâkte çevik ve çâlâk isen, sen ümîdsiz edici olan o gam zamânından ve tecellî-i kahrî deminden geriye sıçrar idin ve senin eczâ-yı vücuduna olan tecellî-i lutfiyi düşünür idin.
1844. Ona derdin ki: "Ey hâl! O kemâlden in'amların ratibesine münkir olan gussa!"
"Râtibe", maâş, aylık, ta'yîn ve tahsîsât demektir. Ya'ni, ey tecellî-i lutfi hâlini ve Hakk'ın bu tecelli-i lutfisinin kemâlinden lâ-yenkatı' vârid olan tahsîsât-ı muayyene in'âmlarını inkâr eden ve bu ni'metlerin semerât-ı mahsûselerine gāfil olan gussa!" Cümle âtîdeki beyit ile tamâm olur.
1845. "Eğer her dem sana bahar ve hürremlik yok ise, gül yığını gibi, senin cismin neyin anbarıdır?"
"Hurrem", mesrûr, şâdân ve hoş-hâl demektir. Ya'ni, o gussaya derdin ki: "Eğer her ân sana bahar mevsimi gibi tecellî-i lutfi ve hürremlik ve sürûr yok ise, senin cismin gül yığını gibi neyin anbarıdır?" Ya'ni, ey gam ve gussa! Senin taalluk ettiğin cismin huceyrâtı ve zerrâtı her ân-ı gayr-ı münkasimde Hakk'ın tecellî-i lutfisi ile kāim olup, vücûd ve varlık lezzetini duyar; ve bu huceyrât bahar mevsiminde neşv ü nemâ bulan gül yığınları gibidir; ve senin cismin dahi bunların anbarıdır. "Çâş", "buğday yığını" demektir. Burada mutlak "yığın" ma'nâsındadır.
1846. Cismin gül yığını, fikrin gül suyu gibidir. Gül suyu gülün münkiri olsun, işte bu acibdir!
Huceyrâttan mürekkeb olan cismin gül yığını ve bu yığınlardan hâsıl olan fikrin dahi gül suyu gibidir. Gül suyu gülün vücûdunu münkir olsun ha! İşte bu inkâr acîb bir şeydir. Ya'ni, ey insan! Bu zâhir bir şeydir ki, cisminin huceyrâtı ve zerrâtı Hakk'ın lâ-yenkatı' sana gelen lutuflarından ve ni'metlerinden neşv ü nemâ bulur ve binnetîce sende de düşünmek kuvveti hâsıl olur; ve inkâr ise fikir vâsıtasıyla olur. İmdi, fikrin ve düşüncenin menşei bu ni'metler ve lutuflar iken, nasıl olur da fikir kendi menşeini inkâr eder ve bu ni'metlere şükr etmez? İşte bu inkâr acîb bir şeydir.
1847. Şükürsüz olan maymun huylulardan saman dirīğdir. Peygamber huylular üzerine güneş ve bulut nisardır.
"Kepî", maymun; “küfrân”, şükürsüz; "keh", saman"; "dirîğ", yazık ve esirgenmiş; "nisâr", saçmak; "mihr", güneş; "mîğ", bulut. Ya'ni, Hakk'ın ni'metlerini inkâr edip şükr etmeyen maymun tabîatlılara saman vermek bile yazıktır. Fakat Hakk'ın ni'metlerini bilip şükr eden peygamber tabîatlı kimseler üzerine güneş ve bulutun saçması ve nisârı vardır. "Güneş"ten murâd, tecellî-i zâtî; ve "bulut"tan murâd, tecellî-i sıfatîdir. Hz. Pîr, Fihi Mâ Fih'lerinin 47. faslında şöyle buyururlar:
"Şükür, ni'metleri avlayıp bağlamaktır. sadâ-yı şükr işittiğin vakit tezyîd-i ihsâna âmâde olursun. Hak Teâlâ hazretleri bir kulunu sevdikte ona belâ verir. Eğer sabr ederse, derecesini âlî eder; ve eğer şükr ederse onu bergüzîde kılar. Ba'zıları Allah'ın lutfuna ve ba'zıları da Allah'ın kahrına şükr ederler. Onların her birisi de hayırlıdır. Zîrâ şükr bir tiryaktır ki, kahrı lutfa tebdîl eder. Akıl ve kâmil huzûr ve belâ içinde Huda'ya şükr eden kimsedir. Eğer murâdı derek-i nâr bile olsa, bu kimse Hakk'ın ıstıfâ ettiği kimsedir. İmdi şükr, maksûda îsâli ta'cîl eder. Zîrâ şikâyet-i zâhire şikâyet-i bâtıneyi tevlîd eder."
1848. O inâd ve küfür maymun kānûnudur; ve o hamd ve şükür peygamberin yoludur.
"Lecâc", inâd demektir; "kānûn", resm ve käide-i kadîm ve her şeyin aslı; "minhâc” açık ve geniş ve doğru yol. Huceyrâttan mürekkeb olan cismin gül yığını ve bu yığınlardan hâsıl olan fikrin dahi gül suyu gibidir. Gül suyu gülün vücûdunu münkir olsun ha! İşte bu inkâr acîb bir şeydir. Ya'ni, ey insan! Bu zâhir bir şeydir ki, cisminin huceyrâtı ve zerrâtı Hakk'ın lâ-yenkatı' sana gelen lutuflarından ve ni'metlerinden neşv ü nemâ bulur ve binnetîce sende de düşünmek kuvveti hâsıl olur; ve inkâr ise fikir vâsıtasıyla olur. İmdi, fikrin ve düşüncenin menşei bu ni'metler ve lutuflar iken, nasıl olur da fikir kendi menşeini inkâr eder ve bu ni'metlere şükr etmez? İşte bu inkâr acîb bir şeydir.
1849. Maymun huylulara perde yırtılmak ne yaptı? Peygamber yüzlülere taabbüd ne yaptı?
"Tehettük", tefa'ul bâbından, "rüsyây olmak ve perde yırtılmak"; "tenessük", kezâ tefa'ul bâbından, "Hak Teâlâ'ya ibadet etmek" demektir. Ya'ni, küfrân-ı ni'met eden maymun huylulara rüsvây olmak ne yaptı? Ya'ni nânkörlüklerinden dolayı ellerinden ni'met zâil olup rezîl ve hakîr oldular. Fakat her bir hallerine şükür eden peygamber yüzlülere Hakk'a teveccüh ve taabbüdleri ne yaptı? Hak Teâlâ onlar hakkında zâhir ve bâtın olan ni'metlerini ibzâl buyurdu. Nitekim III. cildin 2661 numaralı beytinde شكر منعم واجب آید در خرد. ورنه بگشاید در خشم ابد ya'ni "Mün'imin şükrü akılda vâcib gelir. Yoksa hışm-ı ebed kapısı açılır" buyurulmuş idi; ve ayet-i kerîmede لَئِنْ شكرْتُم لأزيدنكم وَلَئِن كفرتم إن عذابي لشديد (İbrahim, 14/7) ya'ni "Eğer şükür ederseniz size ni'metimi ziyâde ederim; ve eğer küfrân-ı ni'met ederseniz muhakkak azabım şedîddir" buyurulur.
1850. Ma'mûrelerde köpekler ve ısırıcılar vardır. Harâblıklarda izzet ve nûr [1831] hazînesi vardır.
Bu beyt-i şerîf yukarıdaki 1843 numaralı beyt-i şerîfe merbûttur. Ya'ni, eğer seni gam tutarsa Hakk'ın lutuflarını der-hâtır edip hamd ve şükürden gâfil olma! Zîrâ dâimâ sürûr ve şâdî ile ma'mûr olan cisimlerde köpek mesâbesinde olan nefisler ve onun ısırıcı olan sıfatları fa'âliyet-tedir. Mağmûm olan cisimlerde nefislerin kuvveti ve şiddeti kırılmış ve harâbeye dönmüştür. Binâenaleyh öyle cisimlerde izzet ve nûr-ı rûh hazînesi ve defînesi vardır. "Akûr" ısırıcı demektir.
1851. Eğer husûf içinde bu tulû' olmasa idi bu kadar feylesof yolu kaybetmezler idi.
"Büzûğ", ayın ve güneşin doğması; "husûf", ayın tutulması; "feylesof", delâil-i akliyye vâsıtasıyla idrâk-i hakîkate sa'y eden âlimler demektir. Ya'ni, ay gibi olan meserret ve şâdînin gam ve gussa içinde vâki' olan husûfunda eğer bu nûr-ı rûhun tulû'u olmasa idi, bu kadar feylesof yolu kaybetmezler idi. idi. Zîrâ onlar aklen cismin dâimâ sürür ve râhat içinde yaşamasını ilm-i hikmet tahsîli için lâzım bilirler ve cisimlerinde dirilik husûlü için nefislerinin arzûlarını tatmîn ederler. Halbuki bu cismâniyet âlemi ters vurulmuş na'ldir. Bu cihânın sürûru ilm-i hakîkatin gamı ve bu âlemin gamı âlem-i hakîkatin sürûru ve nûrudur. Nitekim 1757 numaralı beyitte آن نسوزد این بسوزدای عجب نعل معکوس است در راه طلب ya'ni "Ey aceb! O yanmaz, bu yanar. Taleb yolunda na'l ma'kûsdür"] buyurulmuş idi.
1852. Kıl yarıcı olan zekîler dalâlet cihetinden burun üzerinde ahmaklık damgasını görmüşlerdir.
"Hurtûm", burun demektir. Ya'ni, ulûm-i zâhiriyyede kılı kırk yaran zekîler ve feylesoflar bu cihânın ters vurulmuş na'l mesâbesinde olduğunu idrâk edemeyip, âlem-i cismânînin ahkâmına tabi' olan ukul-i cüz'iyyeleriyle hakîkati idrake çalışmış ve yollarını şaşırmış olduklarından, netîcede, bunun böyle olmadığını anlamışlar ve burunları üzerinde ahmaklık damgasını ve nişânını görmişlerdir; ve son nefeslerinde hakîkat nâmına hiçbir şey anlamadan gittiklerini i'tiraf etmişlerdir.