Kesb vâsıtası olmaksızın rızk taleb edici olan fakîrin kıssası
39. bölüm / 40 · 6681 kelime · ~34 dk okuma
1853. O derdden bir çâresiz müflis ki, bir şeysizlikten binlerce zehir yedi.
Ya'ni, bir çâresiz bir müflis var idi. Fakîrlik derdinden ve ihtiyâc-ı beşerîsini te'mîn edecek bir şeyi olmadıktan nâşî, yaşayışında birçok acılık görür idi.
1854. Namazda ve duâda yalvarır idi. "Ey Hudavend ve otlağın hafızı!"
idi. Zîrâ onlar aklen cismin dâimâ sürûr ve râhat içinde yaşamasını ilm-i hikmet tahsîli için lâzım bilirler ve cisimlerinde dirilik husûlü için nefislerinin arzûlârını tatmîn ederler. Halbuki bu cismâniyet âlemi ters vurulmuş na'ldir. Bu cihânın sürûru ilm-i hakîkatin gamı ve bu âlemin gamı âlem-i hakîkatin sürûru ve nûrudur. Nitekim 1757 numaralı beyitte نعل این بسوزد ای عجب . آن نسوزد [ya'ni “Ey aceb! O yanmaz, bu yanar. Taleb yolunda na'l ma'kûsdür”] buyurulmuş idi.
1855. Muhakkak beni cehdsiz yarattın. Benim fennim olmaksızın bu evden benim rızkımı ver!
Ya'ni, "Yâ Rabbi! Beni, benim cehdim ve çalışmam olmaksızın yarattın. Rız- kımı dahi yine benim cehdim ve sun'um olmaksızın bu dünyâ evinden ver!"
1856. Baş dürcünde bana beş gevheri, müsteter olan diğer beş hissi dahi verdin.
"Dürc", kadınların kendilerine ve zînetlerine mahsûs olan kutu ve çekme- ce. "Beş gevher"den murâd, "işitmek, görmek, koklamak, tatmak, duymak kuvvetleri" ki, bunlara "havâss-ı hamse-i zâhire" derler. Diğer müsteter olan beş his dahi "havâss-ı bâtıne"dir ki, onlar da, "hiss-i müşterek, hayâl, vâhime ve fikriyye (mutasarrıfa) ve hafıza"dır. Bunlara "meşâir-i aşere" dahi derler. Ve "kuvve-i lâmise" ya'ni tutmak kuvveti cemî'-i a'zâya sârîdir. Ya'ni, "Bu başı- mın kutusu içine beş bâtın ve beş zâhir olmak üzere on havâs verdin."
1857. Bu atâ Sen'den lâ-yuad ve lâ-yuhsâdır. Ben yüzü utanmış olarak onun beyanından kelîlim!
"Yâ Rab! Senin bu ihsân ve atâların sayılmaz ve hesaba gelmez. Senin bu ihsânlarına karşı utanırım ve onu beyân etmek hususunda dilsizim!"
1858. Mâdemki benim hallaklığımda yalnız Sensin, benim rezzaklığım işini de Sen müstevî et!
"Müstevî", doğru edilmiş ve doğru olucu ve beraber ve kādir ve galib ma'nâlarınadır. Ya'ni, “Mâdemki benim yaratıcılığımda senin şerîkin ve ortağın yoktur, rezzâklığım işini de hallāklığın ile şerîksizlikte beraber yap ve aradan rızkıma vâsıta olan sebebleri kaldır!" “Riâ”, hayvânâtın otladığı ot (Müntehabü'l-Lügāt) ve öküz ve koyun sürü- rüsü (Şerh-i Velî Muhammed). "Riâ”, “râî'nin cem'idir, çobanlar ve hâkimler [demektir] (Şerh-i Eyyûb). Ya'ni, o müflis namazda ve duâda Hakk'a yalva- rıp derdi ki: "Ey Hudâvend ve rızk-ı mahlûkātın hafızı!"
1859. Senelerce bu duâ ondan çok oldu. Akibet onun zârîsi iş üzerinde oldu.
O fakîr bu duâyı senelerce birçok etti. Akıbet onun yalvarması ve ağlayıp sızlaması makbûl-i ilâhî oldu.
1860. O şahıs gibi ki, Huda'dan helâl rızkı kesbsiz ve yorgunluksuz isterdi.
Bu kıssanın beyânı III. cildin 2298 numaralı beytinden i'tibaren geçti. “Kelâl”, yorgunluk demektir.
1861. Saadet, akıbet ona ma'deleti ledünnî olan Dâvûd'un ahdinde öküz getirdi.
“Ledün”, nezd ve ind ma'nâsınadır; “yâ”, nisbet içindir. “Ledünnî”, “Hak indine mensûb” demek olur. Ya'ni III. cildde kıssası beyân olunan kimse, duâsı Allâh Teâlâ indinde kabul olunmak saâdetine nâil oldu ve bu saâdet ona parasız ve zahmetsiz rızık olmak üzere bir öküz getirdi. Ve bu vak'a Dâvûd (a.s.) zamânında idi ki, o peygamber-i zîşânın adâleti aklî ve zekâî değil, Allâh Teâlâ tarafından idi ve vahy-i ilâhîye müstenid idi.
1862. Bu müteyyem dahi zârîlikler gösterdi. İcâbet meydanında da topu kaptı.
“Müteyyem”, aşkın zelîl ve hor ettiği kimse ve müştâk ve derdli ma'nâlarınadır. Ya'ni, bu kesbsiz rızka müştâk ve derdli olan müflis dahi, kıssası III. cildde geçen şahıs gibi, Hakk'a karşı zârîlikler ve ağlayıp sızlamaklar gösterdi. İcâbet, ya'ni duâ kabûlü meydânından murâdının topunu kaptı, ya'ni nihâyet duâsı müstecâb oldu. “Gû”, top ma'nâsına olan “gûy”un muhaffefidir. Bu top cirit meydânında oynanan toptur.
1863. Mükafat ve cezanın te'hîrinden dolayı ba'zan duâda bed-zan olurdu.
“Pâdâş”, mükâfât, ecr; “cezâ”, iyi ve kötü fiilin mukābili. Ya'ni, müflis, duâsının te'sîri gecikmesinden dolayı ba'zan duâ etmenin fâidesi olmadığını düşünür ve duâ hakkında sû'-i zanna düşerdi.
1864. Tekrar kerîm olan Hudavend'in ircası onun kalbinde müjdeci ve kefil olurdu.
"İrcâ", ümîdli kılınmak; "beşşâr", beşâretten mübâlağa ile ism-i fâil, "müjde verici" demektir; "zaîm", zâmin ve kefil demektir. Ya'ni, duâsının kabûlünden ümidsiz kalan o müflis, kerîm olan Hak Teâlâ'nın tekrar ümîdli kılması, onun kalbinde müjde verici ve duâsının kabûlüne kefil olucu olurdu.
1865. Vaktaki cehdde yorgunluktan ümidsiz olurdu; Cenâb-ı Hak'tan işitirdi ki: "Gel!"
"Teâl", tefâül babından, "yukarıya gel!" diye emirdir; "kelâl", yorulmak ve âciz kalmak demektir. Ya'ni, vaktāki eser-i kabûl zuhûr etmediği için duâya devâm ve cehd etmekte yorgunluktan ve şevksizlikten dolayı ümidsiz olurdu, Cenâb-ı Hak tarafından bâtınında "teâl" "gel, duâna devâm et!" diye da'vet işitirdi.
1866. Bu Kirdigar Hafid ve Râfî'dir. Bu ikisiz hiç iş zâhir olmaz.
"Hâfıd", alçak edici ve "Râfî" yükseltici demektir, ikisi de esmâ-i ilâhiyyedendir. Ya'ni, bu fâil-i mutlak olan Hak Teâlâ hazretleri alçaltıcı ve yükselticidir. Bu iki ismin fa'âliyeti olmasa bu âlem-i sûrette hiçbir iş zâhir olmaz.
1867. Arza mensub hafdı ve göğün ref'ini gör. Bu ikisiz onun devrânı yoktur, ey filân!
Ya'ni, Hak Teâlâ arzı alçaltmış ve yeryüzünü üzerinde gezilecek bir sûrette döşemiştir. Nitekim sûre-i Zâriyât'ta وَالْأَرْضَ فَرَشْنَاهَا فَنِعْمَ الْمَاهِدُونَ (Zâriyât, 51/48) ya'ni "Yeryüzünü döşedik, biz döşeyenlerin ne güzeliyiz!" ve sûre-i Rahmân'da وَالسَّمَاءَ رَفَعَهَا (Rahmân, 55/7) ya'ni "Allâh Teâlâ göğü yükseltti" buyurulur. İmdi, eğer arz bu sûrette alçaltılmış döşenilmiş olmasa ve gök ve eflâk yükseltilmiş olmasa, ey filân, arzın ve eflâkın devrânı olamaz!
1868. Bu yeryüzünün hafdı ve ref'i bir başka nevi'dir. Senenin yarısı çorak, bir yarısı yeşil ve tâzedir.
Ya'ni, bu alçaltmak ve yükseltmek fiilleri bilcümle suver-i eşyâ hakkında vâki'dir. Hepsinin hafdı ve ref'i başka başkadır. Meselâ bu yeryüzünün hafdı, senenin yarısı kış ve çorak olmak sûretiyledir; ve ref'i dahi senenin yarısı yaz ve bahar mevsimlerinde yeşillik ve tâze nebâtât bitmesi sûretiyle olur.
1869. Kürebli olan zamânın hafdı ve ref'i başka türlüdür. Yarısı gün ve yarısı gecedir.
"Küreb", gam ve gussa ve şiddet ma'nâsına olan "kerb" kelimesinin cem'idir. Ya'ni, şedâidli ve gumûmlu olan zamanın hafdı ve ref'i de başka türlüdür. O zamânın yarısı gün ve yarısı da gece olarak geçer. Hak Teâlâ o zamânın kuvvetiyle gecesini hafd ve gündüzünü ref' ve gündüzünü hafd ve gecesini ref' eder.
1870. Bu mümtezic olan mizacın hafdı ve ref'i gâh sıhhat ve gâh bağırıcı has- [1851] talıktır.
"Mudıcc", "bağırmak ve çağırmak" ma'nâsına olan "dacc" masdarının if'âl bâbının ism-i fâilidir, "bağırıcı" demek olur; "mümtezic", karışıcı ve karışık demektir. Ma'lûm olsun ki, toprak ve su ve hava ve ateş mürekkebât-ı cismiyyenin analarıdır. Her birinin bir sûreti ve bir ma'nâsı vardır. Her birinin sûreti zulmet ve ma'nâsı nûrdur; ve her birinin sûretine "unsur" ve ma'nâsına "tabîat" derler. Binâenaleyh "dört anâsır", "dört tabîat" olur. Bunların hepsine "ümmehât" derler. Bu ümmehât birbirine karıştıkları vakit "mizâc" peydâ olur. Beyt-i şerîfte "mizâc-ı mümtezic" ta'bîriyle bu ma'nâya işâret buyurulur. İmdi, bu mizâc-ı mümtezicte dahi hafd ve ref' vâki'dir. Meselâ cisimde harâret galib olursa, harâret ref' ve bürûdet hafd edilmiş olur; ve bu sûrette hastalık cisimde bağırıp kendisini i'lân eder; ve eğer bu ümmehâtın birbirine karışması mu'tedil olursa cisimde sıhhat olur. Binâenaleyh mizâcın hafdı vâki' olursa hastalık zuhûr eder ve ref' vâki' olursa sıhhat peydâ olur.
1871. Bütün ahval-i cihânı böyle bil! Kıtlık ve cedb ve sulh ve cenk ve iftitândır.
"Cedb", kıtlık ve kıtlık olan yer; "ve "iftitân" fitneye düşürmek. Ba'zı nüshalarda "cedb" yerine kıtlığın zıddı olan ve ucuzluk ma'nâsına olan "hisb" (خصب) vâki'dir. Ya'ni, Hak Teâlâ'nın Hâfid ve Râfî' isimleri bütün suver-i eş- Ya'ni, bu alçaltmak ve yükseltmek fiilleri bilcümle suver-i eşyâ hakkında vâki'dir. Hepsinin hafdı ve ref'i başka başkadır. Meselâ bu yeryüzünün hafdı, senenin yarısı kış ve çorak olmak sûretiyledir; ve ref'i dahi senenin yarısı yaz ve bahar mevsimlerinde yeşillik ve tâze nebâtât bitmesi sûretiyle olur.
1872. Bu cihân bu iki kanat ile havadadır. Bu ikiden canlar havf ü recâ mevtınıdır.
Bu dünyâ bu iki hafd ve ref' kanatlarıyla havada ve fezâda devr etmektedir. Ve dünyânın üstündeki mahlûkātın rûh-ı hayvânîleri bu hafd ve alçaltmadan dolayı korku; ve ref' ve yükseltmeden dolayı da ümîd mevtını ve mahallidir. Meselâ, koyun kurdu gördüğü vakit ölüm hafdından dolayı korkar; ve yemi ve gıdâyı gördüğü vakit yaşamak ref'inden dolayı ümîd içinde olur. İnsanların hafddan korkusunun ve ref'den ümîdinin bu hayât-ı dünyeviyyede birçok nevi'leri vardır ki, her ferd-i beşer kendi hâline göre bunları müdriktir.
1873. Tâ cihana şemâlde ve ba's ve ölüm semûmda yaprak gibi titreyici olur.
“Tâ”, edât-ı ta'lîl; “şemâl”, burada perâkendelik ve teferruk ma'nâsınadır; “semûm”, vücûda te'sîr eden sıcak rüzgâr; "ba's", burada "ölüyü diriltmek" demektir. Ya'ni, bu hafd ve ref' ve onların zımnındaki korku ve ümîd, cihân sûret-i cismâniyyesinin dağılmasında ve ölmek ve öldükten sonra dirilmek semûmunda titreyici olmak içindir.
1874. Ta bizim Îsâmızın birer renkliliğinin küpü, bizim yüz renkli olan küpümüzün revnakını kırsın!
“Tâ”, ta'lîl içindir. “Îsâmızın bir renklilik küpü”nden murâd, rûh-ı insânî; ve “yüz renkli küp”ünden murâd, rûh-ı hayvânîdir. Nitekim, II. cildin 186 numarasında تفرقه در روح حیوانی بود. نفس واحد روح انسانی بود [ya'ni “Tefrika ve ayrılık, rûh-ı hayvânîde olur, rûh-ı insânî ise nefs-i vâhid olur”] ve kezâ IV. cildin 411 numarasında da مؤمنان معدود ليك ايمان یکی . جسمشان معدود لیکن جان یکی [ya'ni “Mü'minler ma'dûddur, fakat îmân birdir; onların cisimleri ma'dûd, fakat cân birdir”] buyurulmuş idi. Binâenaleyh rûh-ı insânîde vahdet ve bir renklilik ve rûh-ı hayvânîde tefrika ve kesret ve birçok renklilik vardır. Rûh-ı hayvânî, rûh-ı insânînin hükmü altında zebûn olduğu vakit onun yüz rengi bir renk olur. Beyt-i şerîfin hulasa-i ma'nâsı: İnsanların havf ü recâ içinde olması rû- hullâh olan Îsâ (a.s.)ın bir renkli küpü mesâbesindeki rûh-ı insânînin yüz renkli olan rûh-ı hayvânînin kıymetini ve revnakını kırması ve vahdet husûle gelip bir renkli olması içindir. "Küp"ün Îsâ (a.s.)a izâfesinde o hazretin bir mûcizesine işaret vardır. Zîrâ Îsâ (a.s.) bir renkli boyayı hâvî küpe elbiseleri vaz' edip, istenilen renkte çıkarmış idi.
1875. Zîra o cihân tuzla gibi gelmiştir. Oraya her ne gitti ise telvînsiz olmuştur.
Zîrâ o rûh-ı vâhid âlemi tuzla gibidir. Oraya rûh-ı hayvânînin te'sîrâtı altında olan her ne gitti ise, kendi renginden soyunmuş ve renksiz olmuştur. Nitekim tuzlaya bir hayvan cesedi düşse, mürûr-ı zamân ile baştan ayağa kadar tuz olur ve o cesedin cîfeliği kalmaz.
1876. Toprağı gör; rengârenk olan halkı mezârlarda bir renk ediyor!
Muhtelif renkte olanların bir renk olmasına misâl olarak toprağı gör! Türlü türlü renklerde ve şekillerde olan halkın cisimlerini mezârlarda bir renge tebdîl ediyor. Hepsi toprak şeklinde oluyor.
1877. Bu zahir olan cisimlerin tuzlasıdır. Ma'naların tuzlası ise başkadır.
Bu toprak mezâr, zâhir ve mahbûs olan cisimlerin tuzlasıdır. Ma'nâların tuzlası ise başkadır. "Ma'nâlar"dan murâd, sıfât ve esmâ-i ilâhiyyedir; ve ma'nâların tuzlası ise vücûd-i vâhid-i hakîkîdir. Nitekim âyet-i kerîmede بيده ملكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ (Yâsîn, 36/83) ya'ni "Her şeyin melekûtü ve bâtını Hakk'ın yed-i kudretindedir ve ona rücû' edersiniz" buyurulur.
1878. O maânî tuzlası ma'nevîdir. O ezelden ebede kadar yenilik içindedir.
Bu ma'nâların tuzlası his gözüyle görülmez, ma'nevîdir. Ezelden ebede kadar onda yenilik vardır. Zîrâ Hakk'ın sıfât ve esmâsı ile tecellîsi, fezâ-yı bî-nihâyede ezelî ve ebedîdir. Bu tecelliyât-ı sıfatiyye ve esmâiyyesi aslâ ta'tîl kabûl etmez. Binâenaleyh Hak Teâlâ ezelen ve ebeden Hâlık'tır. Fezâ-yı bî-nihâyede hilkat keyfiyetinin ne evveli ve ne de âhiri vardır. Ancak, efrâd-ı mahlûkāt ecele tabi'dir. Bir taraftan gelir ve bir taraftan gider. Gelen gidenin hullâh olan Îsâ (a.s.)ın bir renkli küpü mesâbesindeki rûh-ı insânînin yüz renkli olan rûh-ı hayvânînin kıymetini ve revnakını kırması ve vahdet husûle gelip bir renkli olması içindir. “Küp”ün Îsâ (a.s.)a izâfesinde o hazretin bir mûcizesine işâret vardır. Zîrâ Îsâ (a.s.) bir renkli boyayı hâvî küpe elbiseleri vaz’ edip, istenilen renkte çıkarmış idi.
1879. Bu yeniliğe eskilik onun zıddı olur; ve o yenilik zıdsız ve misilsiz ve adedsizdir.
Ya'ni, bu cismâniyet âlemindeki her yeniliğe karşı onun zıddı olarak bir de eskilik vardır. Fakat herhangi bir sıfat-ı ilâhiyyenin lâ-yenkatı' vâki' olan tecellîsinde ne ziddiyet, ne nazîriyet ne de aded ve sayı yoktur. Çünkü Hak ahadiyyü'z-zat ve ahadiyyü'l-esma' ve's-sıfattır. Fakat herhangi bir sun'un her ân-ı gayr-ı münkasimde vâki' olan tecelliyâtında hep yenilik vardır.
1880. Öyleki, nûr-ı Mustafa'nın saklından yüz bin türlü zulmet ziyâ oldu. [1861]
"Sakl", lügatte "ayna ve kılıç ve kılıç vesâireden pas açmak ve cilâ vermek" demektir. Ya'ni zıdsız ve nazîrsiz ve adedsiz olan tecellînin misâlini istersen, Mustafa (s.a.v.) Efendimiz'in nûrunun tecellîsini gör ki, bu nûrun cilâ vermesinden ve pas açmasından dolayı, şek ve şübhe ve cehl ve gaflet ve şirk ve küfür ve ma'siyet ve hayvânî sıfatlar gibi türlü türlü ma'nevî zulmetler ve karanlıklar ziyâ ve aydınlık oldu. Şekler ve şübheler yakîn tuzlasında ve cehiller ilim tuzlasında ve küfürler îmân tuzlasında mahv oldu; ve şekkler nûr-ı yakîn ve cehiller nûr-ı ilm ve küfürler nûr-ı îmân oldu.
1881. Cühûddan ve müşrikten ve kâfirden ve mecûsîden, cümlesi o büyük pehlivandan dolayı bir renk oldu.
"Muğ”, mecûsî papası; "alp", Türkçe'dir, "pehlivân ve şecî' kimse" demektir; "uluğ", ulu ve büyük ma'nâsınadır. "Büyük pehlivân"dan murâd, Hâtem-i Enbiyâ (s.a.v.) Efendimiz'dir. Ya'ni, Sultân-ı Enbiyâ Efendimiz'in nûrunun zulmetlere cilâ vermesinden dolayı, yahûdîler ve putperest olan müşrikler ve kâfirler ve mecûsîler ma'nâda, ya'ni îmânda hep bir renk ve müttehid oldular. aynı olmadığı için hep yenilik vardır. Zîrâ tecellîde aynen tekrar yoktur. Nitekim cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinin 367. bâbında İdrîs (a.s.)dan naklen şöyle buyururlar: "Âlem hâlikan lem-yezeldir; dünyâ ve âhiretçe lâ-yezâldir; ve eceller halk hakkında değil, mahluk hakkında müddetlerin intihâsı iledir. İmdi, halk enfâs ile teceddüd eder."
1882. Kısa ve uzun yüz binlerce gölge o sır güneşinin nûrundan bir oldu.
"Gölge"den murâd, umûmen i'tikādât-ı muhayyeledir. "Uzun gölge"den murâd, feylesofların i'tikādât-ı muhayyeleleri; ve "kısa gölge"den murâd, mahdûdü'l-fikr olan avâmmın i'tikādât-ı muhayyeleleri; "sır güneşi"nden murâd, Resûl-i Ekrem Efendimiz hazretleri. Ya'ni, havâs ve avâmmın birçok ve muhtelif i'tikādât-ı muhayyeleleri, sır güneşi olan Resûl-i Ekrem hazretlerinin telkîn buyurduğu maârif-i ilâhiyye nûrundan hep bir oldu ve hepsinin i'tikādât-ı muhayyeleleri hep bir i'tikāda tahavvül etti.
1883. Ne uzunluk, ne kısa, ne enli kaldı; türlü türlü gölge güneşte rehin oldu.
"Rehin", mahbûs demektir. Ya'ni, türlü türlü olan gölge mesâbesindeki o i'tikādât-ı muhayyele o sır güneşinin nûrunda merhûn ve mahbûs olup, o uzun ve kısa ve enli gölgelerin hiçbirisi kalmadı.
1884. Fakat bir renklik ki, mahşerde vardır, kötü uzuna ve iyi uzuna zahirdir.
Ya'ni, ma'nâlardan ibaret olan i'tikādât-ı muhayyelenin bu dünyâ hayâtındaki vahdeti, Hâtem-i Enbiya'ya îmân edenlere mahsûs olmak üzere bu zikr olunan sûrette ya'ni îmân-ı gaybîde vahdettir. Fakat bu dünyâ hayâtının gayrı olan mahşer hayatında da bir renklik vardır ki, o bir renklik îmân etmeyen kötüler ile îmân eden iyiler üzerine alesseviyye zâhir olur.
Bu da îmân-ı şühûdîde vahdettir. Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz Fihi Mâ Fih'lerinin 8. faslında şöyle buyururlar:
"Vahdet kıyamette olur. Fakat bu dünyâda mümkin değildir. Zîrâ burada her birinin türlü türlü murâdı ve hevâsı vardır. Vahdet burada mümkin olmaz, ancak kıyâmette hep bir olurlar ve bir mahalle nazar ederler; ve bir kulak ve bir dil olurlar. İnsanda çok şeyler vardır. Fâre vardır, kuş vardır. Bir kere kuş kafesi bâlâya götürür; ve yine fâre aşağıya çeker; ve insanda yüz binlerce vuhûş-i muhtelife mevcuddur. Fâre fâreliğini ve kuş kuşluğunu ancak oraya gidince terk edip, hepsi bir olurlar. Zîrâ matlûb ne yukarıda, ne aşağıdadır. Matlûb zâhir olunca, ne yukarı uçar ve ne de aşağıya çeker. Bir şeyini kaybeden kimse sağını, solunu, önünü arkasını arár. O şeyi bulunca ne yukarıyı, ne aşağıyı, ne sağını, ne solunu, ne önünü, ne de ardını aramaz; cem' olur. Binâenaleyh yevm-i kıyamette hep bir göz, bir dil, bir kulak, bir akıl olurlar. Nitekim on kişi bir bağa veya dükkâna ortak olunca sözleri ve gamları bir olur ve bir şeyle meşgûl olurlar. Çünkü matlûbları birdir. İmdi, yevm-i kıyâmette cümlenin işi Hak ile olunca, hepsi bir olurlar ilh..."
1885. Öyleki, o cihanda ma'nalar sûret olur; bizim nakışlarımız hasletin lâyığında olur.
"Ki", edât-ı beyândır; "ân cihân", "der ân cihân" takdîrindedir. Ya'ni, dünyâ hayâtındaki îmân-ı gaybîdeki vahdette, Hak hakkında hayâlât-ı kesîre vardır ve herkes kendi hayâlindeki ma'bûda ibâdet eder. Bu hayâlât ise ma'nâ mertebesindedir; ve kezâ herkesin ahlâkı ve sîreti de muhteliftir. Bunlar dahi birtakım ma'nâlardan ibarettir. Mahşerde iyiye ve kötüye, îmân-ı şühûdîde vahdet hâsıl olmakla beraber, bu vahdet içinde suver-i kesîre zuhûra gelir. Öyleki, dünyadaki ma'nâlar bu mahşer âleminde ve yevm-i kıyâmette sûret olurlar. Bizim nakışlarımız ve sûretlerimiz kendi ahlâkımızın ve i'tikādâtımızın lâyığına göre olurlar. Ya'ni bir kimsede sıfât-ı hayvaniyyeden hangisi galib ise, o kimse o sûret üzere haşr olur. Nitekim II. cildin 959 numarasında: [Ya'ni "Vakt-i mahşerde her araza bir sûret vardır; her arazın sûretine bir nöbet vardır"] ve 1408 numarasında dahi: [Ya'ni "Bir sîret ki, o senin vücudunda galibdir, o tasvîr üzerine de haşrin vacibdir"] ve V. cildin 2211 numarasında dahi: [Ya'ni "Mahşer günü her gizli âşikâr olur; her bir mücrim dahi kendinden rüsvây olur"] buyurulmuştur. Ve hadîs-i şerîfte dahi يبعث الناس على ما ماتوا عليه ya'ni "Nâs öldükleri hâl üzerine ba's olunur" buyurulur. Binâenaleyh bu dünyâda nefsi ile mücâhede ederek hayvanlık sıfatlarından kurtulmuş olan kimselerin mahşerde dahi insan sûretinde ba's oluncağı zâhirdir.
1886. O vakit fikir, nâmelerin nakşı olur; bu astar elbiselerin yüzüdür.
"Bitâne", elbisenin astarı; "rûy-i kâr", elbisenin yüzü demektir (Bahâr-ı Acem). Ya'ni, vakt-i mahşerde insanların bâtını zâhir olacağından, bu dünyâda bâtın olan fikirler ve niyetler herkesin kendi kitabının nakşı ve yazısı olur; ve bu cisim elbisesinin içi dışına çıkarılıp, astarı yüzü olur. Eğer astar pejmürde ve yamalı ve mülevves ise, meydana çıkar. Yüzünün ya'ni zâhirinin parlaklığı fâide vermez ve elbisenin sahibi rüsvây olur; ve eğer ipekli ve parlak bir kumaş cinsinden ise sahibi ma'yûb olmaz. Nitekim hadîs-i şerifte يبعث الناس على نياتهم ya'ni "Nâs niyetleri üzerine ba's olunur" buyurulur. Bu ma'nâ hakkında Hz. Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 43. faslında şöyle buyururlar:
"Derler ki: O âlemde kiminin sağ eline ve kiminin sol eline nâmeler uçar. Ve melâike ve izz ü nâz ve cennet ve mîzân ve hesâb ve kitâb vardır ki, bunların misâli beyân olunmadıkça ma'lûm olmaz. Gerçi bu âlemde onların misâli yoktur. Ancak misâl ile muayyen olurlar; ve bu âlemde onun misâli odur ki, gece bütün halk uyurlar. Fakîrin ve pâdişâhın ve âkılın ve gāfilin ve bilcümle ehl-i san'atın düşünceleri mürtefi' olur ve hiç kimsede endîşe kalmaz. Subh-ı sefid, sûr-ı İsrafil gibi nefhasını üfürür. Onların zerrât-ı ecsâmını ihyâ eyler. Yine her birinin düşüncesi uçan nâmeler gibi, herkes tarafına gelir. Hiç yanlışlık vâki' olmaz. Terzinin düşüncesi terziye ve fakîhin düşüncesi fakîhe, zâlimin düşüncesi zâlime ve âdilin endîşesi âdile gelir. Hiç, terzinin uyuyup sabâhleyin kunduracı kalktığı vâki' oldu mu? Hayır! Bil ki, o âlemde dahi böyle olur; ve bu muhâl değildir; ve bu âlemde de vâki'dir. كما تعيشون تموتون وكما تموتون تحشرون ya'ni "Yaşadığınız gibi ölürsünüz ve öldüğünüz gibi haşr olursunuz." İmdi, bir kimse bu misâle meşgûl olup ser-rişteyi elde ederse, o âlemin kâffe-i ahvâlini bu âlemde müşâhede eyler ve o ahvâl ona mekşûf olur. Nihâyet kudret-i Hakk'ın her şeyi ihâta ettiğini bilir."
1887. Bu zaman sırlar alaca öküz misalidir. Nutuk iği, milletlerde yüz renkli iplik bükücüdür.
"În zamân”dan murâd, bu hayât-ı dünyeviyyedir; "pîs", ablak ve iki renkli ma'nâsınadır, "alaca" demek olur; "gâv-ı pîs", "alaca öküz" demektir; "dûk”, iplik bükmeye mahsûs olan "iğ" dedikleri âlettir. Ya'ni, şimdi bu hayât-ı dünyeviyyede esrâr-ı ilâhiyye alaca öküz gibidir. Sebebi budur ki: Esrâr-ı ilâhiyye evliyâ-yı Hak nazarında zâhirdir. Fakat başkalarının nazarında mahfidir. Halbuki insanlar türlü türlü fikirler ve niyetler ve akîdeler sahibidirler. Her birisi kendi fikrine ve i'tikādına göre esrâr-ı ilâhiyye hakkında sözler "Bitâne", elbisenin astarı; "rûy-i kâr", elbisenin yüzü demektir (Bahâr-ı Acem). Ya'ni, vakt-i mahşerde insanların bâtını zâhir olacağından, bu dünyâda bâtın olan fikirler ve niyetler herkesin kendi kitabının nakşı ve yazısı olur; ve bu cisim elbisesinin içi dışına çıkarılıp, astarı yüzü olur. Eğer astar pejmürde ve yamalı ve mülevves ise, meydana çıkar. Yüzünün ya'ni zâhirinin parlaklığı fâide vermez ve elbisenin sahibi rüsvây olur; ve eğer ipekli ve parlak bir kumaş cinsinden ise sahibi ma'yûb olmaz. Nitekim hadîs-i şerifte يبعث الناس على نياتهم ya'ni "Nâs niyetleri üzerine ba's olunur" buyurulur. Bu ma'nâ hakkında Hz. Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 43. faslında şöyle buyururlar:
"Derler ki: O âlemde kiminin sağ eline ve kiminin sol eline nâmeler uçar. Ve melâike ve izz ü nâz ve cennet ve mîzân ve hesâb ve kitâb vardır ki, bunların misâli beyân olunmadıkça ma'lûm olmaz. Gerçi bu âlemde onların misâli yoktur. Ancak misâl ile muayyen olurlar; ve bu âlemde onun misâli odur ki, gece bütün halk uyurlar. Fakîrin ve pâdişâhın ve âkılın ve gāfilin ve bilcümle ehl-i san'atın düşünceleri mürtefi' olur ve hiç kimsede endîşe kalmaz. Subh-ı sefid, sûr-ı İsrafil gibi nefhasını üfürür. Onların zerrât-ı ecsâmını ihyâ eyler. Yine her birinin düşüncesi uçan nâmeler gibi, herkes tarafına gelir. Hiç yanlışlık vâki' olmaz. Terzinin düşüncesi terziye ve fakîhin düşüncesi fakîhe, zâlimin düşüncesi zâlime ve âdilin endîşesi âdile gelir. Hiç, terzinin uyuyup sabâhleyin kunduracı kalktığı vâki' oldu mu? Hayır! Bil ki, o âlemde dahi böyle olur; ve bu muhâl değildir; ve bu âlemde de vâki'dir. كما تعيشون تموتون وكما تموتون تحشرون ya'ni "Yaşadığınız gibi ölürsünüz ve öldüğünüz gibi haşr olursunuz." İmdi, bir kimse bu misâle meşgül olup ser-rişteyi elde ederse, o âlemin kâffe-i ahvâlini bu âlemde müşâhede eyler ve o ahvâl ona mekşûf olur. Nihâyet kudret-i Hakk'ın her şeyi ihâta ettiğini bilir."
1888. Yüz renklilik ve yüz gönüllülük nöbetidir. Bir renk âlemi ne vakit celî olur?
"Yüz renklilik"ten murâd, keserât-ı sıfâtiyye ve esmâiyyedir; ve "yüz gönüllülük"ten murâd, tereddüddür. Ya'ni, bu hayât-ı dünyeviyye keserât-ı sıfatiyye ve esmâiyyenin hüküm sürdüğü âlem-i kesâfettir. Bu kesâfet perdesi altında gizlenen hakîkat görünmediği için tereddüd âlemidir. Binâenaleyh bir renk âlemi olan rûhâniyet âlemi bu keserât ve kesâfet âleminde ne vakit zâhir olur?
1889. Bir zengînin nöbetidir, Rumî nihân oldu. Bu gecedir ve güneş rehini-mizdedir.
"Zengî", zenci ve kara renkli insanlar demektir; ve bundan murâd, âlem-i kesâfetin zulmetidir; "Rûmî"den murâd, beyaz insanlar olup, bundan murâd, âlem-i rûhâniyyetin nûrâniyetidir; "rihân", müfâale bâbının masdarı olmak münasibdir. Ya'ni, bu dünyâda icrâ-yı hükm etmek nöbeti zulmet-i kesâfetin ve cismindir; ve âlem-i rûhâniyetin nûrâniyeti mestûr ve gizlidir; ve bu âlem karanlık gecedir; ve güneş gibi olan rûhâniyet âlemi o karanlık gecenin hükmü altında ve rehinde ve habs olmaktadır.
1890. Kurdun nöbetidir ve Yûsuf kuyu dibindedir; Kibt'ın nöbetidir, şah [1871] Fir'avn'dır.
Bu dünyâda kurt gibi olan nefis hüküm sürer; ve Yûsuf (a.s.) gibi latîf ve güzel olan rûh cisim kuyusunda mahbûstur; ve Kıbtî mesâbesinde olan sıfât-ı hayvâniyye, Fir'avn mesâbesinde olan nefsin tebeasıdır; ve onların şâ- söylerler; ve bunların her birisi o esrârı kendi fikirlerinin ve i'tikādlarının rengine boyarlar. Binâenaleyh o esrâr evliyâ-yı Hak nazarında bir alaca öküz mesâbesinde görünür; ve yetmiş iki millet kendi i'tikādlarına revâc vermek için sözler söylerler. Bunların bu nutku da yüz renkli iplik bükücü olan bir iğ âletine benzer. Beyt-i Hafız-ı Şîrâzî: "Bütün yetmiş iki millet nizâ'ını ma'zûr tut! Hakikati göremediklerinden efsâne yolunu tuttular."
1891. Tâ ki, boş gülücü olan bî-dirîğ rızıktan bu köpeklere birkaç gün hisse ola!
"Tâ", edât-ı ta'lîldir; "hîre", müteaddid ma'nâsı vardır, burada "beyhûde" demektir, "hîre-hand", vasf-ı terkîbîdir, "boş gülücü" demek olup rızkın sıfatıdır. Zîrâ niam-i dünyeviyye fânî olduğundan rü'yâda görülen boş ve beyhûde ezvâk ve niam mesâbesindedir. Nitekim Hz. Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fih'lerinin 48. faslında şu rubâî ile bu hâle işâret buyururlar. Rubâî: "Eğer bu dünyada meyin sâf ve a'lâsını içip üzerine meze ve kebab yemekte isen, bil ki, rü'yâda su içmektesin. Uykudan uyandığın vakit niye susuz olursun? Rü'yâda içtiğin su sana fâide etmez!"
"Köpekler"den murâd, sıfât-ı hayvâniyye ile muttasıf olan nefsânî ve cismânî kimselerdir. "Rızık”dan murâd, mâddî rızıklar ve cismânî ni'metlerdir. Ya'ni, bu hayât-ı dünyeviyyede zencînin hüküm sürüp Rûmî'nin nihân olması ve nefis kurdunun nöbeti olup, rûh Yûsuf'unun kuyuda olması ve Kıbt'ın gālib olup Fir'avn'ın şâh olması, köpek tab' ve meşrebinde olan nefsânî ve cismânî kimselerin Hakk'ın bu dünyâda esirgemediği boş gülücü olan rızk-ı maddîden ve niam-i cismâniyyeden birkaç gün hisse almaları içindir. Zîrâ Hakk'ın Mün'im ism-i şerîfi dahi diğer esmâsı gibi, ne dünyâda ve ne de âhirette ta'tîl kabûl etmez. Nefsânîler bu ezvâk-ı fâniyeye âhiretin ezvâk-ı bâkıyesini fedâ ederler ve âhirette niam-i ilâhiyyeden nasîbsiz kalırlar. Nitekim sûre-i Şûrâ'da buyurulur: ﴿وَمَنْ كَانَ يُرِيدُ حَرْثَ الدُّنْيَا نُؤْتِهِ مِنْهَا وَمَا لَهُ فِي الآخِرَةِ مِنْ نَصيب﴾ (Şu-arâ, 42/20) ya'ni “Kim ki, dünyanın harsini isterse biz ona onu veririz ve âhirette onun için nasîb yoktur."
1892. Orman içinde arslanlar muntazırdır, tâ ki, "Geliniz!" emri münteşir ola!
Cismâniyet ormanı içinde arslanlar gibi mahfî olan Hakk'ın evliyâsı, “Geliniz!” emri umûm mahlûkâta münteşir olmak için beklerler. Ya'ni, kıyâmet-i kübrâya muntazır olurlar. Zîrâ bu kıyâmet-i kübrâ, Hakem ve Adl isimlerinin ahkâmı galiben cârî olmak üzere “Bu tarafa geliniz!” diye Hakk'ın mahlûkâtına hitâbıdır.
1893. Binaenaleyh o arslanlar mer'âdan dışarıya gelirler. Hak hicabsız îrâdı ve masrafı gösterir.
Binâenaleyh ya'ni bu "Geliniz!" emri üzerine, o Hakk'ın evliyâsı olan arslanlar dahi dünyâ mer'âsından veyâhud berzah mer'âsından dışarıya çıkarlar. Hak Teâlâ bu tecellî-i adlî olan yevm-i kıyâmette insanlara hicâbsız olarak hayât-ı dünyeviyye mesâîsindeki îrâdı ve masrafi ya'ni fiillerinin ve kavillerinin netâyicini açık bir sûrette gösterir. "Dahl", îrâd ve "harc", masraf demektir; "merc", mer'â ma'nâsınadır.
1894. Onların cevheri karayı ve denizi tutar. Alaca öküzler nahr gününün bismilleridir.
“Bismil”, mezbûh, kurbân demektir; “rûz-i nahr”, kurbân bayramında kurbân kesilmesi câiz olan günlerdir. Ya'ni, evliyâ-yı Hakk'ın cevherleri ve hakîkatleri suver-i uhreviyye karasını ve maânî-i uhreviyye denizini istîlâ eder. Fakat insanlıkları sıfât-ı hayvâniyye renklerine boyanmış ve alaca öküzze benzemiş olan kimseler, kurbân gününün mezbûhları ve kurbânlarıdır.
1895. Korkunç olan kıyâmetin kurbân günü, mü'minlere bayram ve öküzlere helâktir.
1896. Bütün su kuşları o nahr günü gemiler gibi rûy-ı bahr üzere revân olurlar.
“Su kuşları”ndan murâd, kendi varlıklarından geçmiş ve Hakk'ın varlığında müstağrak olmuş olan kâmillerdir; “bahr”den murâd, vücûd-i hakîkî-i Hak'tır. Ya'ni, kâmiller, o kurbân günü olan yevm-i kıyâmette gemiler gibi, vücûd-i hakîkî deryâsında hür ve serbest bir sûrette seyr ve hareket ederler. Cismâniyet ormanı içinde arslanlar gibi mahfi olan Hakk'ın evliyâsı, "Geliniz!" emri umûm mahlûkāta münteşir olmak için beklerler. Ya'ni, kıyâmet-i kübrâya muntazır olurlar. Zîrâ bu kıyamet-i kübrâ, Hakem ve Adl isimlerinin ahkâmı galiben cârî olmak üzere "Bu tarafa geliniz!" diye Hakk'ın mahlûkātına hitâbıdır.
1897. Tâ ki, beyyineden helâk olan helâk ola! Tâ ki, necât bulan ve müsteykın olan kimse necât bula.
“İstîkān”, şübhesiz olmak ve yakîn sahibi olmak; “beyyine” açık hüccet demektir. Bu beyt-i şerîfte sûre-i Enfâl'de olan لِيَقْضِيَ اللَّهُ أَمْرًا كَانَ مَفْعُولًا لِيَهْلِكَ مَنْ هَلَكَ عَنْ بَيِّنَةٍ وَيَحْيَا مَنْ حَيَّ عَنْ بَيِّنَةٍ (Enfal, 8/42) ya'ni "Tâ ki, Allâh Teâlâ ezelde işlenmesi lâyık olan emre hükm ede! Zîrâ helâk olan kimse beyyineden helâk olur ve hayât bulan kimse de beyyineden diri olur" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Bu âyet-i kerîme Bedr gazâsı hakkında ise de cenâb-ı Mevlânâ efendimiz ma'nâ-yı bâtınîsi i'tibariyle yevm-i kıyâmete de teşmîl buyurmuşlardır; ve bu ma'nâ-yı bâtınînin dahi فَاللَّهِ الْحُجَّةُ الْبَالِغَةُ فَلَوْ شَاءَ لَهَدَاكُمْ أَجْمَعِينَ (En'âm, 6/149) ya'ni "Allah için hüccet-i bâliğa sâbittir; ve eğer murâd ede idi, sizin hepinize hidâyet ederdi" âyet-i kerîmesi ile irtibâtı vardır. "Beyyine"den ve "hüccet-i bâliğa"dan murâd, abdin lisân-ı isti'dâd ile Hak'tan taleb ettiği şeydir ki, onun ayn-ı sâbitesi ilm-i ilâhîde o sûrette zâhir oldu; ve kazâ-yı ilâhî dahi abdin bu talebi üzerine vâki' olmuş ve kul hakkında onun vukū'unu murâd etmiştir. Binâenaleyh her bir kimseye hayr ve şerden ne gelirse kendinden gelir ve bu husûsta hiçbir müessir-i hâricî yoktur. Hakk'ın kulları üzerine olan hükmü, onların kabiliyetleri iktizâsınca ve isti'dâdları mûcibincedir. Cevâd-ı mutlak olan Hz. Hak'tan lisân-ı isti'dâd ile her ne taleb etmişler ise, ister derekât-ı şekāvetten olsun, ister derecât-ı saâdetten olsun, onların lâyık oldukları şey bilâ-ziyâde ve lâ-noksân kendilerine atâ ve in'âm olunur. Fakat ehl-i gaflet bunun böyle olduğunu bilmezler. Onlar zannederler ki, kendilerine isâbet eden, nefislerinin hâricinden gelmiştir. Fakat kâmiller herkesin kendi nefsinde bilkuvve mevcûd olan şeyin fiilen yine kendisinden husûle geldiğini bilir.
1898. Tâ ki, doğanlar sultan tarafına gideler! Tâ ki, kargalar mezarlık tarafına gideler.
"Doğan"lardan murâd, kâmiller; "sultân"dan murâd, Hak Teâlâ; “kargalar"dan murâd, ehl-i nefs olan kimseler; "mezârlık"tan murâd, hicâb-ı azâb-dır. Ya'ni, "Geliniz!" emrinin umûma intişârını ve kıyâmetin vukū'unu kâmil- ler bunun için beklerler ki: Doğan kuşu mesâbesinde olan o kâmiller bir ân evvel hicâb-ı cismânîden kurtulup, sultân-ı hakîkî olan Hakk'ın huzûruna gideler; ve kargalar mesâbesinde olan nefsânî kimseler dahi, haklarında sabit olan hüccet-i bâliğa mûcibince, mezârlık mesâbesinde olan azâb-ı hicâbî tarafına gideler.
1899. Zîrâ kemik ve gübrenin eczâsı, ekmek gibi cihanda kargaların mezesi gelmiştir.
Zîrâ bu dünyâ âleminde karga mesâbesinde olan nefsânî kimselerin mezesi ve zevki, kemik ve gübre mesâbesinde olan ezvâk-ı mâddiyye ve cismâniyyeden ibaret olmuş ve rûhâniyet âleminin ekmeği ve gıdâsı olan maârif-i ilâhiyyeden asla zevk almaz bir hâlde bulunmuşlardır. Binâenaleyh bu hâl içinde mahşere intikal edenler, orada da kendilerine münasib ve lâyık olan tecellî-i Hakk'ın mazharı olurlar.
1900. Hikmet şekeri nereden, karga nereden? Gübre kurdu nereden, bağ ne-[1881] reden?!
Ya'ni, hikmet-i ilâhî ve ma'rifet-i rabbânî şekeri nerede, karga nerede? Şeker dudu kuşunun lâyığı ve cîfe ve leş de karganın lâyığıdır. Ve kezâ, gübre kurdu nerede, bağ nerede? Kurt gübre içinde yaşamaktan zevk alır. Baharın bülbülü ise bağın letâfeti içinde terennümsâz olur.
1901. Nefis gazası ve merd-i kahbe layık değildir. Öd ve müşk ve eşeğin kıçı lâyık değildir!
"Gazv", harb ve cihâd; "gar" fahişe; "merd-i gar", muhannes ve fahişe tabîatli erkek demektir. Ya'ni, nefs ile mücâhede keyfiyeti ile fahişe tabîatli erkek bir yerde olmak münasib değildir; ve kezâ öd ağacı ve misk ile eşeğin kıçı bir yerde müctemi' olmak lâyık değildir.
1902. Mâdemki gazâ kadınlara hiç el vermez, o ki cihad-ı ekberdir, ne vakit el verir?
ler bunun için beklerler ki: Doğan kuşu mesâbesinde olan o kâmiller bir ân evvel hicâb-ı cismânîden kurtulup, sultân-ı hakîkî olan Hakk'ın huzûruna gideler; ve kargalar mesâbesinde olan nefsânî kimseler dahi, haklarında sabit olan hüccet-i bâliğa mûcibince, mezârlık mesâbesinde olan azâb-ı hicâbî tarafına gideler.
1903. Kadın cisminde bir Rüstem gizli olmuş olsa, bir Meryem gibi, ancak nâdirdir.
Hattâ kadın cisminde ve kadın sûretinde bir Rüstem pehlivânın sîreti gizlenmiş olabilir. Nitekim Hz. Meryem (r.a.) kadın sûretinde ve erkek sîretinde idi. Fakat bu nâdiren vâki' olur; ve bunlara "ricâl-i nisâ" derler ki, Mevlânâ Câmî hazretleri Nefahâtü'l-Üns'de otuz beş kadının isimlerini ve hallerini göstermiştir.
1904. Nitekim erkeklerin cisminde kadınlar gizlidirler ve kalb za'fından dolayı dişidirler.
Nitekim pek çok erkeklerin cisimlerinde kadın sîretleri ve tabîatları gizlidirler. Sûrette erkek görünürler, fakat kalblerinin za'fından dolayı ma'nen dişidirler. Kadınlar, tecavüz eden düşmana cân korkusuyla ırzlarını teslîme mecbûr oldukları gibi, bu erkekler de cân korkusuyla nefis düşmanına ırz ve nâmûs-ı ma'nevîlerini teslîm etmişlerdir.
1905. O cihanda o dişilik sûret olur, her kim ki erkeklikte âmâdelik görmedi..
Ya'ni her kim ki bu dünyâ âleminde erkeklik emrinde âmâdelik ve hâzırlık görmedi ve kadınlık meşrebi ve sîreti ile iktifâ etti ise, o cihânda ya'ni mahşer gününde o kadınlık ve dişilik sûret iktisab eder ve onun bu âlemde bâtın olan sîreti o âlemde zâhir olur. Nitekim II. cildin 959 numaralı beytinde şöyle buyurulmuş idi: [Ya'ni "Vakt-i mahşerde her araza bir sûret vardır; her arazın sûretine bir nöbet vardır"] ve yine o cildin 1408 numaralı beytinde de şöyle buyurulmuştur: [Ya'ni "Bir sîret ki, o senin vücûdunda gālibdir, o tasvîr üzerine de haşrin vâcibdir"] Mâdemki cihâd-ı asgar olan düşman-ı sûrî ile muhârebeye kadınların tâkati yoktur, cihâd-ı ekber olan nefis düşmanı ile harbe, erkek sûretinde ve kadın sîretinde olan kimse nasıl tâkat getirebilir? Binâenaleyh mu'teber olan sûret değil, sîrettir.
1906. Adl günüdür ve adl lâyığı vermektir. Pabuç ayağın ve külah başın layığıdır.
Zîrâ mahşer günü adı günüdür; ve "adl"in ma'nâsı bir kimseye lâyık olduğu şeyi vermektir. Meselâ, pabuç ayağın ve külâh başın lâyığıdır. Külâh ayağa ve pabuç başa konur ise, adlin zıddı olan zulüm olur.
1907. Tâ ki, her bir talib matlaba erişe! Tâ ki, her bir gārib kendi garbına gide!
Ya'ni, bu adl günü olan yevm-i mahşer, kişi bu hayât-ı dünyeviyyede lutuf ve kahırdan her neyi tâlib olmuş ise, o matlûba erişmek ve taleb ettiği mahalle yetişmek ve bu hayât-ı dünyâdan gurûb edici olan rûh, kezâlik lutuf ve kahırdan kendisine lâyık olan mağrib tarafına gitmek içindir.
1908. Her matlûb tâlibden dirīğ değildir. Tâbişin çifti güneş ve suyun çifti buluttur.
"Tâbiş”, ziyâ ve harâret; "mîğ", bulut demektir. Ya'ni, her tâlibin matlûbu kendi isti'dâdına göredir; ve bu matlûb tâlibden esirgenmiş değildir. Zîrâ tecellî-i Hak isti'dâda göre olur. Nitekim ziyâ ve harâret güneşin mukārini ve çiftidir; ve su dahi bulutun mukārini ve eşidir.
1909. Dünya Kirdigar'ın kahr evidir. Mâdemki kahrı ihtiyar ettin, kahrı gör!
Bu dünyâ fail-i hakîkî olan Hakk'ın kahr evidir. Zîrâ bu âlem sûrette yiyici ve yenilmiştir ve hem âkil ve hem de me'kûldür; ve devâm üzere kahr ve fenâ içindedir. Nitekim ayet-i kerimede كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَان (Rahman, 55/26) ya'ni "Arz üzerinde olan her bir kimse fanîdir” buyurulur. Dünyânın bu hâli ile beraber mâdemki ona muhabbet ettin المرء مع من احب ya'ni "Kişi sevdiği ile beraberdir" hadîs-i şerîfi mûcibince mahall-i kahr olan dünyâ ile beraber ve yoldaş olur. Binâenaleyh Hakk'ın tecellî-i kahrîsini de gör!
1910. Makhurların kemiklerine ve kıllarına bak! Kahır kılıcı, denize ve karaya bıraktı.
Dünyâ muhibleri olan makhûrların kemiklerine ve saçlarına ve sakallarına bak! Kahr-ı ilâhî kılıcı onların kimini denizlerde boğdu ve kimini karalarda muhârebelerde ve türlü türlü hastalıklar içinde öldürdü; ve eczâ-yı cismânîlerini denizlerde ve karalarda darmadağınık etti.
1911. Tuzağın etrafında kuşun per ü bâlini gör! Kelâmsız, Hakk'ın kahrının şerhini edicidir.
Bu dünyâ tuzağının etrafında bu tuzağa tutulan kuşların parçalanan kanatlarını gör! Onlar söz söylemeksizin, lisân-ı hâl ile Hakk'ın tecelliyât-ı kahriyyesini şerh edip duruyorlar.
1912. O öldü, yerine mezarın toprak yığınını dikti; ve o ki, eski oldu, tepe dahi kalmadı.
"Harpuşte", kabir ve tâk-ı eyvân ve mezârlık üzerine yapılan kubbe ve mezârların toprak yığınları ma'nâsınadır. Ya'ni, o makhûr olan dünyâ muhibbi öldü ve kendi cisminin yerine bir nişân olmak üzere mezârın toprak yığınını dikti; ve o mezâr eskidikçe o toprak yığını da düzlendi ve o nişân dahi kalmadı.
1913. Hakk'ın adli her bir kimseyi eş etmiştir; fili file ve sivrisineği sivrisineğe...
Hakk'ın adli her bir kimseyi kendi lâyığına ve cinsine eş yapmış ve mukārin kılmıştır. Meselâ, fili file ve sivrisineği de sivrisineğe eş ve arkadaş yapmıştır.
1914. Ahmed'in mûnisi mecliste dört yârdir. Ebû Cehl'in mûnisi Utbe ve Zü'l-hımar'dır.
"Utbe", eşkıyâ-yı Kureyş'ten bir müşriğin adıdır ki, bunu Bedr gazâsında Hz. Hamza (r.a.) öldürmüştür. "Zü'l-hımâr", Esved b. Ka'b isminde olan bir kâhinin lakabıdır. Başını ve yüzünü örttüğü için kendisine bu lakab verilmiştir. Zîrâ "hımâr", kadınların baş örtüsü ma'nâsına gelir. "Zü'l-hımâr", başörtülü demek olur. Ya'ni Ahmed (a.s.v.) Efendimiz'in mûnisi meclis-i sohbette Ebû Bekr-i Sıddîk ve Ömerü'l-Fârûk ve Osmân-ı Zi'n-nûreyn ve Alî b. Ebî Tâ- Dünyâ muhibleri olan makhûrların kemiklerine ve saçlarına ve sakallarına bak! Kahr-ı ilâhî kılıcı onların kimini denizlerde boğdu ve kimini karalarda muhârebelerde ve türlü türlü hastalıklar içinde öldürdü; ve eczâ-yı cismânîlerini denizlerde ve karalarda darmadağınık etti.
1915. Canlar Cibril'inin Ka'be'si Sidre'dir. Karınların bendesinin kıblesi sofra oldu.
"Sidre" ile Sidretü'l-mintehâ'ya işâret buyurulur; ve "Sidretü'l-müntehâ" idrâkât-ı rûhiyyenin nihâyet bulduğu bir haddir ki, idrâkât-ı ervâh ondan ileriye geçemez. Zîrâ bu râdde ilerisinde ikilik âlemi yoktur; ve Rûhu'l-emîn olan Cibrîl (a.s.)ın makāmıdır. "Butûn", "karın" ma'nâsına olan "batn"ın cem'idir; "abdü'l-butûn" ya'ni "karınların kölesi" yiyip içmeye mübtelâ olan kimselerin bendesi demektir ki, bundan murâd, kendi karnını doyurmak için bol bol yiyip içen ve dünyâ ehli olan zenginlerin kulu ve dalkavuğu demek olur. Ya'ni, Cibrîl (a.s.) meşrebinde olan rûhların Ka'be'si ve teveccüh mahalli idrâkât-ı ervâhın nihâyeti olan Sidre'dir; ve bol bol yeyip içen zenginlerin kulu olan kimselerin kıblesi ve teveccüh mahalli dahi onların türlü türlü gıdâlar ile müretteb olan sofrasıdır.
1916. Arifin kıblesi nûr-ı visal olur. Müfelsefin aklının kıblesi hayal oldu.
Birinci mısra'da, evvelki beytin birinci mısrâ'ının ma'nâsından terakkîye işâret vardır. Zîrâ orada ikilik âlemi olan rûhun müntehâ-yı idrâkine ve burada ise bu ikiliği izâle eden nûr-ı visâle işâret buyurulur. Ya'ni, ervâhın kıblesi Sidre'dir ve belki âriflerin kıblesi onun ilerisi olan nûr-ı visâldir. Nitekim Süleymân Efendi (k.s.) Mevlid'inin Mi'râc-1 Nebevî bahsinde bu ma'nâyı âtîdeki beyitler ile latîf bir sûrette beyân buyurmuştur: Dedi Cibrîl Resûl'e: Ey Habib! Senin için yaratıldı nüh felek, Bunda hatm oldu benim seyrângehim, Bana böyle emr idübdür Zü'l-Celâl, Ger geçem bir zerre denlü ilerü, Dedi Cebrâîl'e ol Şâh-ı cihân: Râh-ı aşkta kim sakınmaz cânını Çün ezelde bana aşk oldu delîl, Sanma-gil bu yerde sen seni garîb. Ins ü cinn ü hûr-i cennet hem melek. Mâverâsından dahi yok âgehim. Açmayım ben bundan öte perr ü bâl. Yanarım baştan ayağa ey ulu! Pes makāmında dur imdi sen hemân, Ol kaçan görse gerek cânânını.. Yanar isem ben yanayım, ey Halil!.. "Müfelsef", rubâî fiillerden "dahrece" bâbından ism-i mef'ûldür, "feylesoflaşmış" demektir. Ya'ni, feylesofun aklı kendi hayâline müteveccihtir. Zîrâ akıl ayn-ı hayâl olan bu âlem-i keserâtın havâss-ı zâhire ve bâtıneye verdiği ilim dâiresinde dönüp dolaşır. Binâenaleyh feylesofların sırr-ı vücûd hakkındaki ilimleri hep hayâlâttan ibarettir. Ömer Hayyâm bu hâle işâreten bir rubâîsinde şöyle söyler: "Felek hakkında türlü sözler söylediler. Bu bî-haber olan feylesoflar ilim cevherini deldiler. Vaktâki feleğin esrârına vakıf olamadılar; evvelen çene çaldılar ve sonra uykuya yattılar."
1917. Zâhidin kıblesi muhsin olan Yezdân'dır. Tama' sahibinin kıblesi altın kese olur.
"Zâhid", mev'ûd olan niam-i uhreviyyeye nâiliyet için niam-i dünyeviyyeden perhîz eden kimse demektir; "Berr", esmâ-i hüsnâdandır; "matma'" masdar-ı mîmî olursa tama' ma'nâsına gelir; ism-i mekân olursa mahall-i tama' demek olur. İf'âl bâbının ism-i fâili olursa "mutmı'" okunur ve "tama' sâhibi" demek olur. Ba'zı nüshalarda "tâmi'" "tama' edici" vâki'dir. Ya'ni, zâhidin kıblesi ve mahall-i teveccühü dahi, âhirette mü'minlere gözler görmedik ve kulaklar işitmedik ni'metler ihsân edici olan Hâlık Teâlâ hazretleridir. Zîrâ zâhid, dünyâ ni'metlerinden perhîz ederse de niam-i uhreviyyeye karşı perhizkâr değildir. Tama' edici olan kimsenin kıblesi ve teveccüh mahalli dahi bu dünyâda altın kesesidir.
1918. Ma'nâ sahiblerinin kıblesi sabır ve teemmüldür. Sûrete tapıcıların kıblesi taşın nakşıdır.
Ma'nâ sahibi olan sâliklerin kıblesi, husûl-i ma'nâ için çalışıp sabır ve teemmül etmektir; ve sûrete tapanların kıblesi ise süslü binâlara vaz' olunan nakışlı ve oymalı taşlardır.
1919. Bâtın-nişînlerin kıblesi minnetler sahibidir. Zâhir-perestlerin kıblesi kadının yüzüdür.
“Müfelsef”, rubâî fiillerden “dahrece” bâbından ism-i mef'ûldür, “feylesoflaşmış” demektir. Ya'ni, feylesofun aklı kendi hayâline müteveccihtir. Zîrâ akıl ayn-ı hayâl olan bu âlem-i keserâtın havâss-i zâhire ve bâtıneye verdiği ilim dâiresinde dönüp dolaşır. Binâenaleyh feylesofların sırr-ı vücûd hakkındaki ilimleri hep hayâlâttan ibarettir. Ömer Hayyâm bu hâle işâreten bir rubâîsinde şöyle söyler: Felek hakkında türlü sözler söylediler. Bu bî-haber olan feylesoflar ilim cevherini deldiler. Vaktâki feleğin esrârına vakıf olamadılar; evvelen çene çaldılar ve sonra uykuya yattılar.
1920. Böylece yeniyi ve eskiyi say; ve eğer melûl isen git kendi işini yap!
Ey sâlik! İşte efrâd-ı beşerin türlü türlü kıblelerini sana gösterdim. Sen de bunlara bakıp geçmişleri ve o zamanda olanları böyle say ve mukāyese et!
Ve eğer bu sıfatları sayıp bunlar arasında kendi kıbleni ta'yîn etmekten melûl isen ve için sıkılıyor ise, git, ne hâl içinde isen kendi işin ile meşgül ol ve bizden ayrıl!
1921. Bizim rızkımız zerrîn kâsede şarab oldu; ve o köpeklere çanaktan tutmaç suyu oldu.
“Ukār”, şarâb; “tutmâc”, bir taâmın ismidir; “tegār”, köpeklere gıda verilen çanak ve yalak. “Zerrîn kâse”den murâd, ulûm-i ledünniyye ve maârif-i rabbâniyyedir. Ya'ni, bizim rızkımız altın yaldızlı kâse mesâbesinde olan ulûm-i ledünniyye ve maârif-i rabbâniyyede aşk-ı ilâhî şarabıdır; ve o cismânî ve nefsânî olan kimselerin rızkı ise çanaktan ve yalaktan tutmaç suyu içmektir. “Çanak”tan murâd, elfaz-ı zâhire ve “tutmaç suyu”ndan murâd, bu Mesnevî-i Şerîf hikâyelerinin ve kıssalarının sûretidir. Nitekim bu cildin 161 numaralı beytinde: کی چشد درویش صورت زان زکات معنیست آن نی فعولن فاعلات [Ya'ni “Sûret dervîşi, o zekâttan ne vakit tadar? O [Mesnevi] ma'nadır. Feûlün failât değildir”] buyurulmuş idi.
1922. Onun lâyığını ki, muhakkak ona vermişiz, onun lâyığında rızık göndermişiz.
Bu ve âtîdeki beyitlerde Hz. Pîr efendimizin kutbiyetlerine işaret vardır. Zîrâ kutub yeryüzünde hazîne-i ilâhiyyenin emînidir. Herkesin lâyık olduğu ahvâl ve erzâk kutub eliyle tevzî' olunur. Bâtın-nişînlerin ya'ni ahvâl-i kalbiyyeleriyle meşgül olan kimselerin kıblesi minnetler ve ihsânlar sahibi olan Hak Teâlâ hazretleridir. Zâhire tapanların kıblesi ise, güzel kadınların yüzüdür. Zîrâ ehl-i sûret lezâiz-i cismâniyyelerini kadınlar vâsıtasıyla elde ettiklerinden akılları ve fikirleri dâimâ kadınların cisimleri ve endâmları ile meşgüldürler.
1923. Onun huyunu ekmeğin âşığı etmişiz; bunun huyunu cânânın sarhoşu etmişiz.
İsti'dâdı, cismâniyeti kıble ittihâz etmeye müsâid olan o kimsenin kendisine münasib huy ve ahlâk ve onu ekmeğin ya'ni ezvâk-ı cismâniyyenin âşığı ettik; ve isti'dâdı, rûhâniyeti kıble ittihâz etmeye müsaid olan bu kimseye dahi, kezâlik münasib huy ve ahlâk verdik ve onun ruhunu cânân-ı hakîkî olan Hakk'ın sarhoşu ettik.
1924. Mâdemki kendi huyun ile hoşsun ve hürremsin, binâenaleyh kendi huyunun lâyığından niçin ürkersin?
Binâenaleyh ey sâlik! Kendi ahlâkına ve huyuna bak! Mâdemki kendi huyun ve ahlâkın ile hoşsun ve mesrûrsun, ahlâkının semeresi ve lâyığı olan hâlden niçin ürkersin? Meselâ, ahlâkın kibir ve ucüb ve tefâhur gibi sıfât-ı nefsâniyyenin ızhârından ve ezvâk-ı cismâniyye ve mâddiyyeden hoşlanmak olduğu hâlde, "Ben bu kadar zamandan beri evliyâullâhın maârifi ile meşgülüm, bende aslâ nûr hâli vâki' olmadı!" diye şikâyet etme! Bu fenâ netîce senin ahlâkının semeresi ve lâyığıdır.
1925. Sana dişilik hoş geliyorsa çarşaf al! Sana Rüstemlik hoş geliyorsa hançer al!
Zîrâ tarîk-ı Hak erkeklerin yoludur. Eğer sana dişilik ya'ni kibir ve tefähur ve ucüb ve hubb-i nefs ve süslenmek gibi kadınlara mahsûs olan meşârib hoş geliyorsa, kadınlar erkeklerden tesettür edip kadınlar ile ihtilât ettikleri gibi, sen de bu yolun kahramanları ve erleri olan evliyâ-yı Hak'tan tesettür edip kendin gibi nefsânî ve kadın meşrebinde olanlar ile ihtilât et! Ve eğer sana Rüstem pehlivân gibi erkeklik hoş geliyorsa, nefis ve şeytan düşmanlarıyla harb etmek için eline mücâhede ve riyâzat hançerini al!
1926. Bu sözün nihayeti yoktur; ve o fakîr fakîrliğin zahmetinden akîr olmuştur.
Bu huy ve mücâhede sözlerinin nihâyeti yoktur. Halbuki kıssasını beyâna başladığımız fakîr, fakîrliğin zahmından ve darbesinden yaralanmış bir hâldedir. Onun ahvâlini beyân edelim. "Akîr", yaralanmış demektir.
"Genc-nâme", definenin yerini haber veren mektûb demektir. Ya'ni, bu kıssa definenin bulunduğu mahalli haber veren bir mektûbun kıssasıdır ki, o mektûbun içinde yukarıda zikrolunan ma'lumât münderic idi.