Kādının sûfîye cevâb vermesi
49. bölüm / 53 · 1184 kelime · ~6 dk okuma
1766. Kādı dedi: "Eğer acı olan emr olmaya idi ve eğer güzel ve çirkin ve taş ve inci olmasa idi..."
Kādı sûfiye cevâben dedi: "Eğer nefse acı gelen teklîfât ve evâmir-i ilâhiyye olmasa idi ve eğer esmâ-i cemâliyyenin mezâhiri olan güzel sûret ve esmâ-i celâliyyenin mazharı olan çirkin sûret ve kıymetsiz âdî taş ve kıymetli inci olmasa idi..."
1767. "Ve eğer nefis ve şeytan ve hevâ olmasa idi; ve eğer zahm ve nizâ' ve cenk olmasa idi..."
"Zahm", yara ve darbe; "çâlîş", nizâ' ve muhalefet; "vega", cenk ve harb demektir. Ya'ni "Eğer ism-i Mudill'in mazharı olan nefis ve şeytan ve hevâ-yı nefsânî olmasa idi; ve eğer Hâdî ve Mudill ve Nâfi' ve Dârr gibi mütekâbil ve mütezâdd olan esmâ-i ilâhiyyenin mazharları arasında birbirine darbe ve yara vurmak ve nizâ' ve cenk olmasa idi..."
1768. "Binâenaleyh melik kendi bendelerini ne nâm ve lakab ile çağırır idi, ey perde yırtıcı?"
"Melik", pâdişâh ve hükümdâr; "müntehik", perde yırtıcı demektir. Ya'ni, yukarıda beyân olunan esmâ-i ilâhiyyenin mezâhiri olmasa idi, pâdişâh-ı hakîkî olan Hak Teâlâ kullarını hangi isimler ile tesmiye ve [hangi] sıfatlar ile tavsîf buyurur idi, ey esrâr-ı ilâhiyye perdesini yırtıcı olan sûfi?"
1769. Nasıl ey sabûr ve ey halîm derdi? Nasıl ey şüca' ve ey hakîm derdi?
Ya'ni, "Eğer bu mütekābil ve mütezâdd esmâ-i ilâhiyye ve onların mezâ- hiri olmasa, Hak Teâlâ nasıl "Ey halîm ve ey şücâ' ve ey hakîm kullarım!" diye hitâb ederdi?" Zîrâ "sabûr" ismini taşımak için mihnetlerin vücûdu ve bu mihnetlere sabr eden lâzımdır; ve "halîm" ismini taşımak için dahi tecellî-i kahrî olmak ve o tecellîye karşı yumuşaklık gösteren ve halkın sû'-i muâme- lesine karşı hüsn-i muâmele ile mukābele eden lâzımdır. Ve kezâ düşmanla- ra karşı harbde şecâat gösteren olmasa, "ey şecî!" diye hitâb edecek bir kim- se bulunmaz idi. Ve umûr-ı muâmelâtta her şeyi tamâm ve yerinde yapan kimse olmasa dahi "hakîm" ismi verilecek bir kimse bulunmaz idi.
1770. Sabr ediciler, sâdıklar ve infâk ediciler, yol vurucu ve şeytân-ı laîn ol- maksızın nasıl olurdu?
"Eğer Hak yolunda yol vurucu nefis ve fitne ilkā edici şeytân-ı laîn ol- masa ve bunlara karşı muhalefet edip bu yolda hâlisâne ve sâdıkāne çalı- şanlar olmasa "sabr ediciler" ve "sâdıklar" ve "infâk ediciler" isim ve vasıf- larını hâiz olan kullar olur mu idi?" Nitekim Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de الصابرين والصادقين والقانتين والمنفقين والمستغفرين بالأسحار (Âl-i İmrân, 3/17) ya'ni "O müttakîler musîbetlere sabr edicilerdir ve kavl ve fiil ve niyetlerinde sadâ- kat edicilerdir ve Allâh'a itâat edicilerdir ve Allah yolunda mallarını müste- hak olanlara infâk edicilerdir ve seher vakitlerinde istiğfâr edicilerdir" bu- yurur.
1771. Rüstem ve Hamza ve muhannes bir olur idi. İlim ve hikmet bâtıl ve mündek olur idi.
"Rüstem", meşhûr Acem pehlivânlarından birinin ismidir; "Hamza", Re- sûl-i Ekrem Efendimiz'in amcasının ism-i şerîfidir. Mümtâz kahramanlardan idi (razıyallâhu anh); "mendek", kâsid ve geçmez metâ' ve parça parça de- mektir (Velî Muhammed Ekberâbâdî Şerhi'nden). "Muhannes", kadın tabiat- lı ve korkak kimse. Ya'ni, "Eğer hâssıyetli ve mütekābil ve mütezâdd olan es- mâ-i ilâhiyye ve bu âlem-i sûrette onların mezâhiri olmasa idi, Rüstem Peh- livân ve Hz. Hamza (r.a.) ile korkak kimseler sûrette birbirlerine müsâvî olur idi; ve ilim ve hikmet insanlar arasında bâtıl ve geçmez bir metâ' olur idi."
1772. "İlim ve hikmet bir yolsuzun yolundan dolayıdır. Vaktaki hep yol ola, o hikmet boştur."
Ya'ni, "Yol ikidir. Birisi hidâyet ve diğeri de dalâlet yoludur. Hidâyet yo- lunun nihâyeti Hakk'a ve hakîkate îsâl edicidir; ve dalâlet yolu ise Hak ve hakîkatten uzaklaştırıcıdır; ve bu yollardan birisi Hâdî ve diğeri onun zıddı olan Mudill isminin mazharıdır. İlim ve hikmet ise, bu iki yolu birbirinden ayırmak içindir; ve eğer ihtilaf ve tezâdd-ı esmâ olmayıp yol bir yoldan ibâ- ret olsa, ortada insanlar için ayırt edilecek bir şey kalmaz. Binâenaleyh ilim ve hikmet dahi boş ve fâidesiz olur ve insanların seyri de cemâd ve nebât ve hayvanların seyri gibi bir dâireye mahsûr kalır idi. Ma'lûm olsun ki, ilm-i ha- yât (biyoloji) ile meşgül olan hükemânın tedkîkine göre cemâdât ve nebâtât ve hayvânâtın halkaları kapanmıştır. Onlar kendi mertebelerindeki seyrlerin- de bu dâirenin hâricine çıkamazlar. Yalnız insâniyet mertebesinin halkası açık kalmıştır. Binâenaleyh insanlar kendi mertebelerinin îcâbı olan seyrin hâricine çıkabilirler. Hayâtiyât ulemâsı bu bilgilerinin daha ilerisine çıkamaz- lar. Zîrâ onlar tabîat sahasında mahsûr ve mahbûs kalmışlardır. Halbuki ta- bîat ulûhiyetin zâhiriyetidir; ve ulûhiyet mertebesinin lâ-yuad ve lâ-yuhsâ esmâ ve sıfatı vardır. Bu esmâ ve sıfât cem'iyetini hâiz olan mahlûk ancak insandır. Binâenaleyh halka-i seyri açık kalmış olan insan insanlığı ve hidâ- yet yolunu bırakıp dalâlet yolu olan hayvanlık mertebesine sukūt edebilece- ği gibi, dalâlet yolu olan hayvanlığı bırakıp hidâyet yolu olan insanlığın ke- mâli mertebesine de terakkî edebilir; ve insanlığın mertebe-i kemâli ise cem'iyyet-i esmâiyyeyi hâiz olması i'tibâriyle melekiyet mertebesinden daha âlîdir. Beyt-i Sâib: "Ey Sâib! Mertebe-i insâniyyeyi meleklerden isteme! Onlar sırsız aynaya ben- zerler; sırsız ayna ise ne sûret gösterir?" Binâenaleyh ilim ve hikmet insanlara bu hakîkati telkîn ettiği için elzem ve fâidelidir. İşte bu beyt-i şerîfin zımnında bu hakîkatler beyân buyurul- muştur.
1773. "Bu acı sulu tabîat dükkânı için her iki âlemin harab olmasını revâ tu- tar mısın?"
Ma'lûm olsun ki, tabîat dört esâsın hey'et-i mecmûasından ibârettir ki, onlar da "harâret, bürûdet, yübûset, rutûbet"tir. Gerçi "yübûset" harâretten ve rutûbet dahi bürûdetten neş'et ederse de, yübûset harâretin ve rutûbet da- hi bürûdetin aynı değildir. Her birinin kendi mertebelerindeki iktizâları ve ah- kâmı başka başkadır. Ve tabîat ulûhiyetin zâhiriyeti olup esmâ-i ilâhiyyenin mezâhiri olan suver-i eşyânın tekevvün ettiği bir dükkân ve destgâhdır; ve olmak ve bozulmak bu tabîat dükkânının îcâbıdır; ve suver-i eşyâ ilm-i ilâhî mertebesinden bu tabîat dükkânına gelir. Burada vazîfesi bittikten sonra âlem-i âhirete intikal eder. Binâenaleyh tabîat beşerin mizâcına mülayim gel- meyen bozulmak hâssasını da hâiz olduğundan acı sulu bir dükkân mesâbe- sindedir. Ve bu tabîat dükkânının alesseviyye bir tecellî dâiresinde kāim ol- masını istemek, hem dünyânın ve hem de âhiretin harâblığını istemek olur. Zîrâ böyle bir taleb istihâlâtın olmamasını istemek demektir. Bu ise âlem-i ta- bîat olan dünyâ umûrunun harâblığıdır; ve suver-i eşyânın âlem-i tabîatta bekāsını istemek dahi âhiretin harâblığını ve olmamasını istemektir. Binâena- leyh bu taleb hikmet-i hilkate mugāyirdir.
1774. "Ben bilirim ki, sen paksin, ham değilsin; ve senin sualin avâm içindir."
"Ey sûfi! Ben bilirim ki, sen ef'âl-i Hakk'a i'tirâzdan pâksin! Ma'rifet-i ilâ- hiyyede ham ve câhil değilsin; ve senin bu yukarıdaki suâllerin avâmmın id- râkini tenvîr içindir."
1775. "Devranın cevri ve her o renc ki vardır, Hakk'ın uzaklığından ve gaf- letinden daha kolaydır.
"Devrân-ı feleğin cevri ve bu âlem-i tabîatın cefâsı ve insana isabet eden her bir zahmeti ve meşakkati, Hak'tan uzak ve gāfil olmak eleminden daha ehvendir."
1776. "Zîrâ ki bunlar geçerler, o geçmez. Devleti o tutar ki, âgâh olan cân gö- türür!"
"Zîrâ ki âlem-i dünyâ ve tabîat dükkânı kevn ü fesâd âlemi olduğundan bu cefâlar ve zahmetler çabuk geçerler. Fakat Hak'tan uzaklık ve gaflet elemi, bâkî olan rûha âid olduğundan geçmez. O elem seninle beraber âlem-i âhirete intikal eder. Binâenaleyh devlet sahibi olan kimse huzûr-ı ilâhîye o Zât-ı azîmü'ş-şândan âgâh bir cân götüren kimsedir." Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de sûre-i Şuara'da buyurulur: إِلَّا مَنْ أَتَى اللَّهَ بِقَلْبٍ سَلِيمٍ . يَوْمَ لَا يَنْفَعُ مَالٌ وَلَا بَنُونَ (Şu-arâ, 26/88-89) ya'ni "Yevm-i âhirette mal ve evlâd fâide vermez; fâideyi bulan ancak Allâh'a kalb-i selîm ile gelen kimsedir."