İçeriğe atla

Onun beyânında ki, işsizler ve masal isteyiciler, o Türk'ün mislidirler; ve gaddâr olan aldatıcı âlem, o terzi gibidir; ve kadınların şehveti bu dünyanın mudhikeler söylemesidir; ve ömür, bu terzinin önünde bekā cübbesini ve takvâ libâsını düzmek için o atlas gibidir

48. bölüm / 53 · 1867 kelime · ~10 dk okuma

1739. Senin ömrünün atlasını ayların makası ile, garûr terzisi parça parça götürdü.

"Garûr", aldatıcı demektir; "şühûr", "ay" ma'nâsına olan "şehr"in cem'idir. Ya'ni, senin ömrünün atlas gibi kıymetli kumaşını, aldatıcı olan felek terzisi ayların makası ile parça parça çalıyor ve kısaltıyor ve günden güne ecelin yaklaşıyor.

1740. Sen, "Yıldız dâimâ latîfe ede idi, devâm üzere sa'd olaydı!" diye temennî ediyorsun.

Sen ise diyorsun ki: "Ah! bu hayât-ı dünyada seyyârât dâimâ latîfe ede idi ve devâm üzere sa'd olaydı ve uğur saçaydı!" Zîrâ ilm-i nücûma göre seyyârât ehl-i arz üzere gâh sa'd ve gâh nahs üzere te'sîr eder.

1741. Sen onun terbîâtından ve onun delâlinden ve kînesinden ve âfetlerinden pek öfke ile feryad edersin.

"Tûlîden", öfke ile feryâd etmek; "terbî", ilm-i nücûm ıstılâhâtındandır; birisi Hamel ve diğeri Seretân burcunda olmak üzere iki seyyârenin birbirine dördüncü hânede nazar etmesidir ki, bu hâl yarım düşmanlığa delîldir. "Teslîs" ve "tesdîs" ve "kırân" hallerinde de başka başka hükümler vardır. Tafsîli ilm-i nücûm kitablarındadır. "Delâl", naz ve hüsn ve şîve ma'nâlarınadır. Ba'zı nüshalarda "vebâl" vâki'dir; "sıkıntı, zorluk" demektir. "Kîne", buğz ve adâvet ve hıkd demektir. Ya'ni, ey müneccim efendi! Sen feleğin terbîâtından, şîvesinden, yâhud sıkıntısından ve adâvetinden ve âfetlerinden öfke ile feryâd edersin.

1742. Onun sâkitliğinden ve onun nuhûsünden ve kabzından ve kîne sa'y ediciliğinden pek incinirsin.

“Hâmûşî", sâkitlik demektir. Ey müneccim! Seyyârâtın vaz'iyetlerindeki sâkitliklerinden, ya'ni bir hüküm ızhâr etmemelerinden ve uğursuzluğundan ve kabz ahkâmından ve adâvete sa'y ediciliğinden pek incinirsin ve "Keşke onun bu ma'kûs halleri olmasa da bu hayât-ı dünyeviyye hep mes'ûd olarak geçse!" dersin.

1743. Dersin ki: "Niçin tarab Zühresi raks içinde değildir? Onun raks ve sa'dinin suûdü üzerinde durma!"

Ehl-i nücûm indinde Zühre seyyâresi tarab ve sürûra mensûbdur. Onun vaz'iyyet-i felekiyyesi ehl-i arza tarab ve sürür verir. Nitekim buna işâreten Hz. Pîr efendimiz şöyle buyururlar: من طربم طرب منم زهره زند نوای من عشق میان عاشقان شیوه کند برای من "Ben tarabım, tarab da benim! Zühre seyyâresi benim nevâmı ve nağmelerimi çalar! Aşk âşıklar arasında bana mahsûs şîve yapar!" Ya'ni, ey müneccim efendi! Dersin ki: "Taraba mensûb olan Zühre seyyâresi niçin raksda ve kendi te'sîrinde değildir? Sen onun sa'd ve raksının mübârekliği önünde durma!"

1744. Yıldız sana der ki: "Eğer latifeyi ziyade edersem, sonra seni külliyyen mağbûn ederim!"

O seyyâre sana der ki: "Eğer latîfeyi ve sa'di ve raksı çok yaparsam ve sen de Hatâ Türk'ü gibi zevkte ve tarabda müstağrak olursan, sonra seni külliyyen ziyâna uğratmış ve ömrünün atlasından çok çalmış olurum!"

1745. Sen bu yıldızların kallablığını görme, ey hakîr! Kalb-zen üzerine olan kendi aşkını gör!

"Kallab", kalp para kesen, sâhtekâr; "kalb-zen", kezâ kalp para yapan kimse demektir."Kallâb" ta'bîriyle yıldızların te'sîrinden gelen zevkin ve tarabın kalp ve sahte olduğuna işâret buyurulur. Ya'ni, ey müneccim! Sen yıldızların kalb-zenliğini görme! Onların felekte vazîfesi budur. Ey hakîr! Sen bu kalb-zen olan feleğin üzerine olan kendi aşkını ve muhabbetini gör! Ondan bu kadar acı te'sîrler gördüğün hâlde, yine ona dört el ile sarılmış ve onun muhabbetinde müstağrak olmuşsun. Asıl garâbet senin bu hâlindedir. Zevk-i hakîkî ve ma'nevî var iken, sen kâzib ve fânî olan feleğin zevk ve tarabına meyl etmişsin ve kalb-zeni sevmişsin.

1746. O birisi yolda dükkân tarafına giderdi; yolun önünü kadınlardan bağlanmış gördü.

Bu ve âtîdeki ebyât-ı şerîfe zevk-i hakîkîyi bırakıp, zevk-i kâzibe meyl etmiş olmanın misâl-i zâhirîsidir. Ya'ni, meselâ bir kimse yolda yürür ve ticaret için kendi dükkânı tarafına giderdi. Yolun önünü kadınların kalabalığından bağlanmış gördü.

1747. Onun ayağı ta'cîlden yandı. Halbuki yol ay gibi olan kadınlar taifesinden bağlanmış idi.

O kimse bir ân evvel dükkânına gitmek için acele acele yürüdüğünden ayağı harâretten kızdı ve yandı; ve yürüdüğü yol ay gibi güzel yüzlü kadınlar tâifesinden bağlanmış idi.

1748. Yüzünü bir kadına döndü ve dedi: "Ey hakîr, hey! Ne çoksunuz, ey kızcağızlar?"

"Müstehân", hor ve hakîr demektir. Ya'ni, o kimse yüzünü o kadınlar arasından bir kadına döndü ve dedi ki: "Ey hakîr kadın, hey! Siz ne kadar çoksunuz, ey kızcağızlar?" Zîrâ bu kimsenin kadınlara meyli olmadığı için bu sözleri onlara tahkîran söyledi.

1749. Kadın yüzünü ona döndü ve dedi: "Ey emîn! Hiç bizim çokluğumuza bakma ve görme!"

Kadın cevâben o kimseye dedi: "Ey bizim şehvetimizden ve muhabbetimizden emîn olan kimse! Bizim çokluğumuzdan sana ne fâide vardır? Bizim çokluğumuza bakma ve bizi görme!"

1750. "Gör ki, bisatta bizim çokluğumuz ile beraber, size inbisat dar geliyor."

"Bisât", döşeme; burada "ferş-i zemîn", yeryüzü demektir. "İnbisât", yayılmış ve mesrûr olmuş ve genişlik demektir. Ya'ni, "Gör ki, yeryüzünde biz kadın tâifesinin çokluğu ile beraber, siz erkeklere kazâ-yı şehvet dâiresindeki genişlik ve yaygınlık dar geliyor."

1751. "Kadın kıtlığından livātaya düştünüz; fâil ve mefûl zamanın rezilidir!"

"Gûyâ kadın kıtlığından livâtaya düştünüz ve kadınları gözünüz görmeyip erkek tasarrufuna teveccüh ettiniz; ve bu sûretle hem fâil ve hem de mefûl zamânın rezîli oldu. Zevkte zevk-i sahîhi ve tabîîyi bırakıp zevk-i kâzibi ve gayr-i tabîîyi ihtiyâr ettiniz. Hayât-ı dünyeviyyede rezîl ve hayât-ı uhreviyyede Hakk'ın mel'ûnu ve matrûdu oldunuz." Nitekim hadîs-i şerîfte لعن الله من عمل عمل قوم لوط ya'ni "Lût kavminin fiili ile amel eden kimseye Allâh Teâlâ la'net etti" buyurulur.

1752. Burada felekten nâ-güvâr oluyor diye sen zamanın bu vakıalarını görme!

"Nâ-güvâr", acı ve hazm olunmayan şey. Ya'ni, ey müneccim! Senin hâ-lin dahi bu lûtînin hâline benzer; lûtî hâl-i livâtanın şenâati ve rezâleti ile be-râber, ona âşık ve mübtelâ olduğu gibi, sen dahi feleğin bu nâ-güvâr ve acı olan vâkıâtı ile beraber ona âşık ve mübtelâ olmanı gör! Hâdisât-ı felekiyye-nin acılığını ve hazmı güç olan ahvâlini görme!

1753. Sen rızkın ve maaşın tahşîrini görme! Sen bu kıtlığı ve korkuyu ve tit-remeyi görme!

"Tahşîr", "huşâre"den masdardır; "noksanlık, bir şeyin kötüsü ve hakîri" demektir. Ya'ni, ey müneccim! Yıldızların vaz'iyeti şöyledir ve bu vaz'iyet rız-kın ve maîşetin noksanlığını ve memleketlerde kıtlık vâki' olacağını veyâhud harb vesâir âfât-ı semâviyye zuhûr edeceğini gösterir, deyip nefse acı gelen bu kıtlığı ve korkuyu ve titremeyi görme! Bu haller ile beraber feleğe olan sen kendi aşkını gör!

1754. Gör ki, onun bütün bu acılıklarıyla beraber, onun ölmüşü ve onun nâ-per-vâsısınız.

Sen bunu gör ki, feleğin bütün bu acılıklarıyla beraber, ona karşı olan mu-habbet ve aşkınızdan ölüsünüz ve hiç çekinmeksizin o feleğin meftûnusu-nuz. Bu beyt-i şerîf yukanda 1745 numarada geçen تو مبین قلابی این اختران عشق [ya'ni "Sen bu yıldızların kallâblığını görme, ey hakîr! Kalb-zen üzerine olan kendi aşkını gör!"] beytine merbûttur.

1755. Acının imtihanını bir rahmet bil! Merv'in ve Belh'in mülkünü bir nikmet bil!

"Merv" ve "Belh", Asya'da iki şehrin adıdır. Cenâb-ı Hakk'ın kullarını acı ve kahr ile imtihân etmesini rahmet bil! Zîrâ bu acılığın mukābilinde tatlılık ve kahr mukābilinde lutuf vardır. Binâenaleyh nefsine tatlı ve hoş gelen Merv ve Belh şehirleri mülkünün hükümdârlığını bir nıkmet ve kahr-ı ilâhî bil! Sûrette bu makäm ve mansıb tatlı ve latîf görünür ise de iç yüzü acı ve kahırdır.

1756. O İbrâhîm teleften kaçmadı ve kaldı; ve bu İbrâhîm şereften kaçtı ve kovdu.

Nitekim bu âlem-i sûretin böyle ters tecellisini görmek istersen bak ki, o İbrâhîm Halilullâh (a.s.) gurûrun ateşinde telef olmaktan kaçmadı ve Hakk'ın bu tecellî-i kahrî ile imtihanına inkıyâd etti ve netîcede ateş gülistâna tahavvül edip, hıfz-ı ilâhî içinde kaldı; ve bu kahrın zımnında lutf-ı ilâhîye mazhar oldu. Ve Belh şehrinin hükümdarı olan İbrâhîm Edhem (k.s.) pâdişâhlığın şeref-i sûrîsinden kaçtı ve bu şerefi kendisinden sürdü ve kovdu; ve ma'nâ âleminin sultânı oldu. Hind şârihlerinden Bahru'l-Ulûm ve İmdâdullâh ve Velî Muhammed Ekberâbâdî (kaddesallâhu esrârahum) bu beytin ikinci mısrâ'ındaki "İbrâhîm”in İbrâhîm-i Zerdüşt olduğunu beyân ediyorlar. Meâlen tercümesi şöyledir:

"İkinci mısra'daki "İbrâhîm"den murâd, mecûsîlerin mürşidi olan İbrâhîm-i Zerdüşt'tür. Mecûsîler onda nübüvvet olduğunu zu'm ederler. Ve onların bâtıl olan dînleri, ateşe tapmak ve kadınları helâl görmek vesâiredir. Zerdüşt Îrân şâhlarından Güştâsb zamânında Belh şehrinde bulunup mansıb ve şeref ile mümtâz idi. Şeref-i İslâm'dan kaçtı ve dalâlet yolunu tuttu ve Jend isminde bir kitâb yaptı. "Bu kitâb bana "Hak'tan geldi!" dedi. Onun ismine "Zârdüşt, Zârdümüşt, Zârhüşt, Zerâteşt, Zerâdiheşt, Zerdühüşt, Zertüşt, Zeredüşt, Zerdüşt ve Zertüşt" derler."

Bu şârihler beyt-i şerîfe şu ma'nâyı veriyorlar: Bu İbrâhîm (a.s.) Nemrûd'un ateşinin telefinden kaçmadı, hıfz-ı ilâhîde kaldı. Fakat İbrâhîm-i Zerdüşt şeref-i İslâmiyet'ten kaçtı ve huzûr-ı ilâhîden kovuldu.

1757. Ey aceb! O yanmaz, bu yanar! Taleb yolunda na'l ma'kûsdür!

Yukarıdaki birinci veche göre ma'nâ: Acîb şeydir ki, bu İbrâhîm (a.s.) bu sûrî ateşte yanmaz; ve o İbrâhîm Edhem hazretleri şeref-i sûrîden kaçıp ilticâ ettiği aşk-ı ilâhî ateşi içinde yanar. Taleb-i Hak yolunda na'l ma'kûsdür. Ya'ni kahır tarafına gidiş lutuf tarafına gidiştir ve lutuf tarafına gidiş ise kahır tarafına gidiştir.

İkinci veche göre ma'nâ: Acîb şeydir ki, bu İbrâhîm (a.s.) Nemrûd'un sûrî ateşinde yanmaz; Ve bu İbrâhîm-i Zerdüşt ise, şeref-i İslâmiyet'ten kaçıp ateşi ilâh ittihâz ettiği hâlde kendi ilâhı olan o sûrî ateşte ve cehennem ateşinde yanar.

Sûfînin suâli yine mükerrer etmesi

1758. Sûfî dedi: "O Müsteân kādirdir ki, bizim sevdamızı ziyansız ede!"

Sûfi, kādıdan yukarıdaki cevabları aldıktan sonra tekrar suâle başlayıp de-di ki: "Kendisinden yardım taleb olunan Hak Teâlâ hazretleri bizim sevdâmızı ve arzûmuzu ziyânsız olarak bizlere ihsân etmeye kādirdir" "Müsteân", kendi-sinden yardım taleb olunan. "Sevda", aşk, hırs, tama' ve arzû ma'nâlarınadır.

1759. "O ki, ateşi gül ve ağaç yapar, bunu da zararsız etmeye kadirdir."

"O Hak Teâlâ hazretleri ki, Nemrûd'un yaktığı ateşi İbrâhîm (a.s.) hakkında gül ve gül ağacı yapar. Bu bizim sevdalarımızı da zararsız yapmaya kādirdir."

1760. "O ki, dikenin aynından gülü dışarıya çıkarır, bu sonbaharı da bahar yapmaya kādirdir."

"O Hak Teâlâ hazretleri ki, katı bir dikenli ağacın "ayn"ından ve zâtından latîf ve ter ü tâze gülü meydana çıkarır. Bu sonbaharın harablığını da ilkba-harın ma'mûriyetine döndürmeye kādirdir."

1761. "O ki, ondan her servi âzâdlık eder, eğer gussayı şâdî ederse kadirdir."

"O Hak Teâlâ hazretleri ki, ondan her servi ağacı âzâdlık eder, ya'ni yaz ve kış yaprakları kurumaktan âzâd olup yemyeşil bir hâlde durur. Eğer o Hak Teâlâ gussayı ve gamı şâdî ve sürür yaparsa buna da kādirdir."

1762. O ki, her adem ondan mevcud oldu, eğer onu bâkî tutarsa ona ne noksan vardır?

"Adem"den murâd, adem-i izâfidir. Nitekim ağaç çekirdeğin içindedir ve âlem-i sûrette ma'dûmdur; ve kezâ buzun esâsı sudur ve incimâddan evvel âlem-i sûrette ma'dûmdur. Ya'ni, "O Hak Teâlâ hazretleri ki, bu eşyâ ve vücûd-i izâfi-i beşer âlem-i sûrette ma'dûm iken O'nun varlığından mevcûd oldu ve zuhûra geldi. Eğer onları mahv etmeyip bâkî tutarsa onun varlığına ne noksan gelir?"

1763. O ki, cisme cân verdi; nihayet diri olur. Eğer öldürmezse ne vakit ona ziyân olur?

O Hak Teâlâ hazretleri ki, cemâd olan cisme cân verir; ve bu cân vâsıtasıyla o cemâd olan cisim diri olur ve harekete gelir. Eğer o rûhu ondan izâle edip öldürmezse onun kudretine ve san'atına bir ziyân olur mu?

1764. Eğer o cûd bendeye cânın maksûdunu ictihadsız bahş ederse ne olur?

"Cânın maksûdu"ndan murâd, Hakk'a vuslattır. Ya'ni, eğer o vücûd-i mutlak hazretleri bir kuluna cânının maksûdu olan zât-ı şerîfine vuslat devletini riyâzatsız ve mücâhedesiz ve sülük zahmetini ihtiyâr etmeksizin bahş ve ihsân ederse onun şân-ı ulûhiyyetine ne noksân gelir?

1765. Pusuda olan nefsin mekrini ve şeytân-ı matrûdun fitnesini zayıflardan uzak tutarsa ne olur?

Yukarıki beyitte olan "hod çi bâşed? [ne olur?]" bu beyte de râci'dir. Ya'ni, Hak yolunun düşmanı olan pusudaki nefsin mekrini ve huzûr-ı izzetten kovulmuş olan şeytanın fitnesini riyazat ve mücâhede emrinde zayıf olan sâliklerden uzak tutar ve onları kolaylık ile insân-ı kâmil yaparsa Hak Teâlâ hazretlerine ne ziyân olur?