Kuşun kendi giriftârlığını zâhidin fiiline ve fikrine ve riyâsına havâle etmesi ve zâhidin kuşa cevâb vermesidir
12. bölüm / 53 · 3260 kelime · ~17 dk okuma
573. O kuş dedi: "Bu onun sezâsı olur ki, zâhidlerin füsûnunu dinleye!"
Kuş tuzağa tutulduktan sonra dedi ki: "Bu tuzağa tutulmak ve hürriyetini kaybetmek zâhidlerin füsûnunu ve hîlesini dinleyenlerin sezâsı ve lâyığıdır."
574. Zâhid dedi: "Hayır, o neşşafın sezâsıdır ki, o yetimlerin malını güzâf olarak yiye!"
"Neşşâf", şeddâd veznindedir; "arkadaşlarını beklemeye sabredemeyip, henüz tencerede bulunan pişmiş yemeğe ekmek batırarak yiyen kimse" demektir (Kāmûs). Bu ma'nâya göre bu kelime beyt-i şerîfte zarûret-i vezn için şeddesiz okunur. "Nişâf", "neşefe"nin cem'idir. Süt sağılırken sütün yüzünde zuhûr eden köpükler demektir (Kamûs). "Neşâf", her şeyden suyu kendisine çekmek ma'nâsınadır (Müntehabü'l-Lügāt). Bu ma'nâların cümlesi hırstan ve celb-i menfaatten kinâye olur. "Güzâf", herze, beyhûde ve çok ve hesabsız ma'nâlarınadır. Burada "beyhûde ve ma'nâsız" demektir. Yetîmlerin malını fuzûlî olarak yemek, nefsin fetvâsı ile hadd-i şer'îyi tecavüz etmekten kinâye olur. Ya'ni avcı kuşa dedi ki: "Hayır, senin bu tuzağa tutulman benim hîlem sebebi ile değildir. Belki hırs ve celb-i menfaat sebebiyle nefsinin verdiği fetvâ üzerine fuzûlî olarak hadd-i şer'îyi tecavüz etmenin cezâ-yı sezâsıdır. Eğer senin bu hırsın olmasa idi, benim hîlemin sana karşı te'sîri olmazdı."
575. Ondan sonra nevha-gerliğe başladı ki, tuzak ve avcı derdden titreyici oldu.
Kuş avcıdan bu sözü işittikten sonra kendi kabâhatini anlayıp feryâda başladı ve öyle şiddetle feryâd edicilik yaptı ki, onun derd ve elemi tuzağa ve avcıya te'sîr edip onlar da titrediler.
576. Dedi ki: "Kalbin tenâkuzlarından sırtım kırıldı. Ey cân, gel, başımın üzerine el sür!"
"Kalbin tenâkuzları"ndan murâd, birbirine zid ve muhâlif olan fikirler ve hâtıralardır. "Cân"dan murâd, ma'şûk-ı hakîkî olan Hak'tır. Ya'ni kuş tuzağa tutulduktan sonra Hak Teâlâ'ya münâcâttan başka çâre bulamayıp, münâcâta başladı ve dedi ki: "Ey ma'şûk-ı hakîkî olan Rabbim! Kalbimin muhtelif fikirlerinden ve hâtıralarından sırtım kırıldı ve belim bükülüp kambur oldum. Pek âciz bir hâlde kaldım. Acizlere ve zelîllere merhamet senin şânındandır. İmdâdıma yetiş! Gel, benim başımı lütfunun eli ile okşa!"
577. "Senin elinin altında benim başıma bir rahat vardır. Senin elin sarhoşluk bağışlayıcılıkta bir âyettir."
"Ey ma'şûkum! Senin lütuf elinin altında muhtelif fikirler ile perîşân olan başım sükût bulup, râhat eder ve senin okşamandan dolayı ben zevk ve sürûrun sarhoşu olurum. Binâenaleyh senin lütuf elin sarhoşluk bağışlayıcılık husûsunda bir alâmet ve nişân olur. Ya'ni senin dest-i lütfunun okşaması sâ- likin makām-ı fenâya vusûlü için bir alâmet ve bir nişân olur." Ba'zı nüsha- larda "sekr-bahşî" yerine "şükr-bahşî" vâki'dir. "Senin elin şükür bağışlayı- cılıkta bir nişân olur" demektir. Ya'ni "Ey benim Rabbim! Sen bir kulunun ba- şını dest-i lütfunla okşar isen, senin elin o kulunu senin her bir tecellîne kar- şı şükür edici yapar ve tab'ına mülayim gelmeyen tecellîlerine karşı aslâ şi- kâyet etmez bir hâle getirir" demek olur.
578. "Kendi sâyeni başımın üzerinden kaldırma! Kararsızım, kararsızım, kararsız!..
Bu beyt-i şerîfte "kararsızım" ta'bîrinin üç defa zikriyle nefsin üç merte- besindeki telvînine işaret buyurulur. Zîrâ sâlik nefs-i emmâre, levvâme ve mülhime mertebelerinde dâimâ kararsızdır ve telvîn içindedir. Nefs-i mutma- inne makamına gelinceye kadar sâlik bu kararsızlıklardan kurtulamaz. Bu mertebelerin her birinde nefsin türlü türlü tuzaklara tutulması mümkindir. Bi- nâenaleyh sâlik, bu merâtibi ve akabelerini ancak Hakk'ın lütfu ile geçebilir. Yukarıdaki 522 ve 523 numaralı beyitlere de müracaat buyurulsun.
579. "Ey servinin ve yaseminin reşki, senin gamında uykular benim gözümden usandı."
"Ey cemâl-i zâtîsine servi ağacının ve yasemin çiçeğinin güzelliği reşk eden ma'şûkum! Senin gamında uykular gözümden usandı, ya'ni gece uyku- larım kaçtı."
580. "Gerçi lâyık değilim. Eğer bir dem, bir nâ-sezâyı bir gam içinde sorsan ne [564] olur?"
"Ey ma'şûkum! Gerçi ben senin lütfuna lâyık değilim. Fakat iltifatına lâ- yık olmayan bir âşığın hâlini gam içinde sorsan ne olur ve senin şân-ı azîmi- ne noksân ârız olur mu?"
581. Muhakkak ademe ne istihkāk var idi ki, senin lütfun onun üzerine böy- le kapılar açtı?
"Adem"den murâd, abdin ilm-i ilâhîde sabit olan hakîkatidir ki, bu sübût onun bir ameline ve istihkâkına müstenid değildir. Binâenaleyh bu beyt-i şerîfte "istihkâk"dan murâd, amellerden husûle gelen liyâkattır. Yoksa mutlak isti'dâd-ı ezelî değildir. Zîrâ a'yân-ı sâbitenin her birinde mevcûd olan isti'dâd üzerine ifâza-i vücûd vâki' olmuştur ve lutf-ı ilâhî onun üzerine esmâ-i ilâhiyye ahkâm ve âsârının zuhûru için kapılar açmıştır.
582. Uyuz toprağa kerem te'sîr etti. His nûrundan on gevheri der-ceyb etti.
"Gergîn", uyuz demektir. Burada murâd, çorak olan topraktır. "Asîb", çarpmak ve müsâdeme ve te'sîr etmek ma'nâsınadır. "His nûrundan on gevher"den murâd, havâss-ı hamse-i zâhire ve havâss-ı hamse-i bâtınedir. Nitekim âtîdeki beyt-i şerîfte tavzîh buyurulur. Ya'ni, İlâhî! Senin keremin çorak olan toprağa çarptı ve te'sîr etti. O topraktan evvelen nebât, sonra hayvân ve sonra da beş zâhir ve beş bâtın olmak üzere on his nûrunu ceybine koyan beşer zuhûr etti. Ve zuhûr-ı beşer hakkında III. cildin 3887 numaralı beytinde ve IV. cildin 3622 numarasından 3633 numaralarına kadar olan beyitlerde tafsîlât geçti; Ve Fîhi Mâ Fîh'in 27. faslında da cenâb-ı Pîr efendimiz bu ma'nâ hakkında şöyle buyururlar:
"Sen evvelen toprak idin, Hak Teâlâ seni âlem-i nebâta getirdi ve âlem-i nebâttan sefer ettin. Alaka ve mudğa âlemine geldin. Ondan sonra âlem-i hayvânîye ve oradan âlem-i insânîye sefer ettin. Kerâmât, Hak Teâlâ'nın sana böyle bir seferi karîb kılmasıdır. Bu geldiğin yollarda ve menzillerde geleceğin ve hangi tarîkdan vürûd eyleyeceğin hiç hâtırında ve vehminde yok idi. Vaktâki geldin ve seni getirdiler, şimdi âşikâre olarak geldiğini görüyorsun. İşte seni böyle başkaca türlü türlü yüz âleme getireceklerdir. Münkir olma ve ondan haber verirlerse kabûl et!"
583. Beş hiss-i zahir ve beş bâtın ki, murdar olan nutfe ondan beşer oldu.
Beş hiss-i zâhir ki: Görme, işitme, koklama, tatma ve tutma kuvvetlerinden ibârettir; ve beş hiss-i bâtın ki: Hiss-i müşterek, hayâl, hâfıza, vâhime ve mutasarrıfa kuvvetlerinden ibârettir. Vücûd-i insânîde mündemiç olan pis nutfe bu on hissin fa'âliyetinden "beşer" mertebesine terakkî etti. Zîrâ nutfe galebe-i şehvetten dolayı akar ve şehvetin muharriki ise bu kuvvetlerdir. Ba'zı nüshalarda "nutfe-i murdâr" yerine "nutfe-i mürde" vâki'dir. "Ölü ve câmid olan nutfe o kuvvetlerden beşer oldu" demek olur.
584. Ey âlî olan nûr! Senin tevfîkın olmaksızın tövbe, tövbenin sakalına istihzâdan başka nedir?
"Tevfik", Allâh Teâlâ hazretlerinin kulların fiilini sevdiği ve râzı olduğu şeye muvâfık kılması, demektir. "Nûr", esmâ-i ilâhiyyedendir. "Nûr-ı bülend"den murâd, Hak Teâlâ'dır. Bu beyt-i şerifte ثُمَّ تَابَ عَلَيْهِمْ لِيَتُوبُوا (Tevbe, 9/118) ya'ni "Hak Teâlâ onlara rücû' etmeleri için, rücû' etti" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Bu âyet-i kerîme mûcibince kulun tövbesi ve rücû'u evvelen Hakk'ın tövbesine ve rücû'una muallaktır ki, bu da Hakk'ın kuluna tövbeye muvaffakıyyet ihsânıdır. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber efendimiz buyururlar ki: "Bu âyet-i kerîme tövbeyi terk edenler için bir özür ta'lîmidir. Vaktâki "Niçin tövbe etmedin?" diye kendilerine suâl vâki' olur, onlar bu suâli müteâkıben i'tizâr edip derler ki: "Yâ Rab! Sen bizlere tâib ve râci' olmadın, binâenaleyh biz de tövbe edemedik." Bu tefsîr Hz. Şeyh-i Ekber'in âsîlere verdiği bir müjdedir. Ya'ni, ey âlî olan Nûr! Senin tevfîkın olmaksızın yapılmış olan tövbe ve rücû' esassız ve temelsiz bir tövbe ve rücûdur. Öyle bir tövbe, tövbe dediğimiz ma'nâ ile istihzâ etmekten başka nedir!..
585. Tövbenin bir bir bıyıklarını koparırsın; tövbe gölgedir ve sen parlak aysın!
"Seblet ber-kenden", bıyık yolmak; âciz ve zelîl bırakmaktan kinâyedir (Bahâr-ı Acem). Ya'ni, yâ Rab! Kul hakkındaki lütfun mutlaka tövbeye muallak değildir. Binâenaleyh sen tövbeyi âciz ve kıymetsiz bir hâlde de bırakırsın. Zîrâ Kur'ân-ı Kerîm'inde sûre-i Fetih'de وَلِلَّهِ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ يَغْفِرُ لِمَنْ يَشَاءُ (Fetih, 48/14) ya'ni "Göklerin ve yerlerin mülkü Allâh Teâlâ'nındır, dilediği kimseyi mağfiret eder" buyurdun. Kulun tövbesi olmasa da onun mağfireti lütfunun bileceği iştir. Zîrâ tövbe senin "Tevvâb" ism-i şerîfinin sâyesi ve zıllıdır. O ism-i şerîfin müsemmâsı olan zât-ı latîfin ise, zulmet-i isyân üzerine mütecellî olan parlak ay gibidir. Ay ışığının vâsıl olduğu yerlerde nasıl, gölge kalmazsa, senin zât-ı latîfinin tecellîsi vaktinde dahi esmâ gölgeleri de öylece zâil olur. Zîrâ mezâhir esmânın ve esmâ sıfatın ve sıfât zâtın perdeleridir. Zât zâhir olunca perdeler kalkar.
586. Ey senden dükkânım ve menzilim vîrân olan! Gönlümü sıktığın vakit nasıl nâle etmeyeyim?
"Dükkân"dan murâd, esmâ ve sıfât-ı ilâhiyye âsârının mahall-i tecellîsi olan vücûd-i izâfî ve cisimdir; ve "menzil"den murâd, rûhun makām-ı temkînidir. "Gönlün sıkılması"ndan murâd, Hakk'ın kalbe tecellî-i kahrîsi ve celâlîsi ile tecellîsidir. Ya'ni, ey tecellî-i zâtîsinden cismimin harekâtı ve rûhumun makām-ı temkîni muhtel ve vîrân olan ma'şûkum! Sen kahır ve celâl ile kalbime tecellî ettiğin vakit nasıl nâle ve feryâd etmeyeyim?...
Bu beyitlerde Hz. Pîr efendimiz kendi zevk ve hâl-i âlîlerine işâret buyururlar. Zîrâ ehlullâh biri "telvîn" ve diğeri "temkîn" olmak üzere iki hâl içinde bulunurlar. Hz. Şeyh-i Ekber Muhyiddîn-i Arabî (k.s.) efendimiz "telvîn" hakkında buyururlar ki: "Bu telvîn abdin "ahvâl" içinde intikālidir; ve çok kimselerin indinde bu telvîn nâkıs olan bir makāmdır. Halbuki bizim indimizde makamların en kâmilidir. Onun hâli Hak Teâlâ'nın كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْنٍ (Rahmân, 55/29) [ya'ni "O, her ân yeni bir iştedir"] kelâm-ı şerîfinde kendi hakkında buyurduğu haldir."
Ve temkîn hakkında da şöyle buyururlar: "Temkîn, bizim indimizde telvînde temkîndir; ve o Hakk'a vâsıl olanların hâlidir."
Telvîn içinde temkîn güç bir haldir. Zîrâ temkîn içinde olmayan telvîn mecâzîbin ahvâli olacağından nâkısların hâlidir. Onlar bu hâl içinde ahkâm-ı şerîatı ta'tîl dahi ederler. Kâmiller ve Hakk'a vâsıllar böyle değildir. Nitekim Hz. Pîr efendimize hâl-i semâ'da iken fetvâ almaya gelirler ve hazret dahi o hâl içinde ahkâm-ı şer'î ne ise onu yazıp verirler idi. Nitekim tafsîli Menâkıblar'-da mündericdir. İşte bu hâl telvîn içinde temkîndir; ve Hz. Şeyh-i Ekber efendimizin buyurduğu ekmel-i makāmât olan telvîn budur. Binâenaleyh sâhib-i telvîni anlamak, sâhib-i temkîni anlamaktan daha güç ve incedir.
587. Nasıl kaçarım? Zîra ki sensiz diri yoktur. Senin hudâvendliğin olmaksızın bendelik vücudumuz yoktur.
Ey ma'şûkum! Ben senin kahrî ve celâlî olan tecellînden nasıl kaçarım? Zîrâ kulun hayâtı senin sıfat-ı Hayat'ının pertevinden ve aksindendir. Binâenaleyh ihsân ve atâ edici efendilik olmaksızın kulun vücûdu yoktur. Zîrâ kulun vücûd-i izâfisi ve varlığı senin hakîkî olan varlığındandır.
588. Ey cânın usûlü! Benim cânımı sen al! Zîrâ ki sensiz candan melûl ol- muşum.
"Usûl", aslın cem'idir. Burada "asl"ın cemi' olarak zikrinde işâret budur ki, insanın cisminde rûh-ı tabîî, rûh-ı nebâtî ve rûh-ı hayvânî müctemi'dir; ve onların hey'et-i mecmûasına rûh-ı insânî taalluk etmiştir; ve her bir rûh in- sanın cismine sârî olan bir asıl olup, bu asılların hepsinde sıfât ve esmâsıyla mütecellî olan Hak'tır; ve esmâ sıfatın ve sıfât zâtın ve mezâhir bunların cümlesinin perdesidir; ve tecellî-i zâtîye mazhar olmayan cân ise esmâ ve sı- fât ve mezâhir perdeleri arkasında hicâbdadır. Bu ma'nâlara binâen cenâb-1 Pîr efendimiz buyururlar ki: Ey cânın asılları! Benim cânımı tecellî-i zâtînin istîlâsı altına al! Zîrâ senin tecellî-i zâtîne mazhar olmayan ve sıfat ve esmâ ve mezâhir perdeleri arkasında kalan candan usanmışım.
589. Ben delilik fenni üzere âşığım! Ferhenglikten ve ferzânelikten tokum!
"Ferheng", ilim, dâniş, edeb demektir. "Ferzâne", hakîm, âlim, âkıl, mü- cerred ve hür ma'nâlarınadır (Burhân). "Fenn", nevi', sınıf ve çeşit demektir. Ya'ni, ben delilik tarzı üzere âşığım. İlm ü edebden ve hakîmlikten doydum. Ya'ni ilm ü edeb ve hakîmlik tarzlarını çok isti'mâl ettim ve hepsinden bık- tım. Şimdi ise delicesine Hakk'ın âşığıyım. Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz Dî- vân-ı Kebîrlerinde şöyle buyururlar:
زدانشها بشویم دل ز خود خود را کنم غافل که پیش دلبر مقبل نشايد ذو فنون رفتن Nazmen tercüme: "Atıp dilden ulûmu eyleyim benden beni gäfil; Huzûr-ı dilbere lâyık değildir zû-fünün gitmek"
چند از این صبر و زحیر و ارتعاش چون بدرد شرم گویم راز فاش
590. Vaktaki haya bir yırtılır, sırrı açık söylerim. Bu sabır ve zahîr ve irtiûş- tan ne vakte kadar?..
"Zahîr", karın buruntusu ve dizanteri ve zorlukla nefes almak ve nâle et- mek. "İrtiâş", bedenin ihtiyârsız olarak titremesi. Ya'ni, vaktâki ma'şûkuma karşı sâika-i aşk ile hayâ perdesi yırtılır, sırr-ı vahdeti ve onun tecelliyâtı es- rârını açık söylerim. Önüme hayâ perdesi çekildiği vakit sabr ederim ve esrâ-rı fâş edemediğim için içimde sıkıntı peydâ olur ve vücûduma titreme gelir. Âh, bu sabır ve iç ağrısı ve titreme ne vakte kadar sürecektir?...
591. Sicâf gibi hayâ içinde gizli oldum. Bu yorgan altından ansızın sıçrayayım!
"Sicâf", kitâb vezninde, "perde"ye derler, setr ma'nâsına. Bir kavle göre de birbirlerine çatal, aralarında aralık bulunan iki perdedir. Her birine "secf" ve "sicâf" derler (Kâmûs). Ya'ni, çatal gibi hayâ içinde gizlendim. Artık bu hayâ yorganı ve sütresi altından ansızın sıçrayayım! "Hayâ", yekpâre, büyük perde rakasında gizli kalan çatal perdelere teşbîh buyurulmuştur.
592. Ey refîkler! Yâr yolları bağladı. Topal âhûyuz ve o av arslanıdır.
Ey Hak yolunun arkadaşları! Âşık ile ma'şûkun ittihâdı ve sırr-ı vahdeti hakkında size birtakım îzâhât vermek isterdim. Fakat o ma'şûk-ı hakîkî kelâm yollarını bağladı. Biz büyük, topal âhû gibiyiz. O da bu topal âhûyu avlamak azminde bulunan arslandır.
593. Bir kan içici erkek arslanın pençesinde teslîm ve rızâdan gayrı bir çâre nerede?
Hakk'ın yed-i kudret ve tasarrufunda bizim vaz'iyetimiz bir kan içici erkek arslanın pençesine düşmüş olan bir âhûnun vaz'iyetine benzer. Bu vaz'iyet içinde teslîm ve rızâdan başka bir çâre var mıdır? Zîrâ Hak Teâlâ يَحْكُمُ مَا يُرِيدُ ve يَفْعَلُ مَا يَشَاءُ ya'ni "Dilediğini işler" (Âl-i İmrân, 3/40) ve "Dilediği şeye hükmeder" (Mâide, 5/1).
594. O güneş gibi uyku ve yeme tutmaz. Rûhları yemeksiz ve uykusuz yapar.
Hak Teâlâ hazretlerinin zât-ı şerîfi لَا تَأْخُذُهُ سِنَةٌ وَلَا نَوْمٌ (Bakara, 2/255) ya'ni "Hak Teâlâ'ya mızganmak ve uyku ârız olmaz" âyet-i kerîmesi mûcibince uyku tutmaz ve هُوَ يُطْعِمُ وَلَا يُطْعَمُ (En'âm, 6/14) ya'ni "O yedirir ve yedirilmez" âyet-i kerîmesi mûcibince dahi yemek yemekten münezzehdir. Rûh-ı insânî- yi kendi halîfesi ittihâz buyurduğu cihetle onu da kendisine benzetmek için yemeksiz ve uykusuz yapar.
595. Der ki: "Gel, ben yahud benim hem-huyum ol, tâ ki, tecellîde benim yüzümü göresin!"
Ya'ni, Zât-ı Hak'tan rûh-ı insânîye hitâben buyurulur ki: "Ey rûh-ı insânî! Gel, tecellî-i zâtîm ile senin senliğin gitsin de ben ol ve benim benliğimde fânî ol!" Veyâhud "Tecellî-i esmâiyyemi ve sıfâtiyyemi kâmilen kabûl ederek benim ahlâkım ile ahlâklan ve تخلقوا باخلاق الله ya'ni "Allâh'ın ahlâkıyla ahlâklanınız!" hadîs-i şerîfinin sırrına mazhar ol, tâ ki, benim yüzümü göresin!" Ma'lûm olsun ki, müşâhede hakkında muhakkıkların sözleri çoktur. Burada onların zikri uzun olur. Hülâsası budur ki: "Cemâl-i Hakk'ı müşâhede eden ehlullâh iki nevi'dir: Birisi, tecellî-i zâtî ile kendisinde vücûd ve varlık eseri kalmamış olan tâifedir ki, bunların görüşü Hakk'ın kendisini görüşüdür. Bu mertebede görülen ve gören ve gösteren hep Hak'tır. Bu mertebenin zevkine ve idrâkine akıl vâsıtasıyla vusûl mümkin değildir. Zîrâ akıl bu mertebenin sözlerini türrehât ve saçma addedip güler. İkinci tâife, tecellî-i zâtî çeşnisini tatmayıp Hakk'ı mezâhirde, esmâ ve sıfât aynalarında görürler. Bu esmâ ve sıfât tecelliyâtı hakkında söz söylemek ve sâliklerin akıllarının gözlerini açmak kābildir. Zîrâ akıl bu mertebenin sözlerini kabûl eder ve vücûd-i hakîkînin vahdetine ilmen ıttıla' hâsıl eder. Fakat bu müşâhedenin sahibi olan ehlullâhın zevkini mahz-ı ilm ile tahsîl edemez. Bu zevk ancak bir insân-ı kâmilin terbiyesi altında sülük vâsıtasıyla hâsıl olur. Beyt-i şerîfte bu iki nevi' müşâhedeye işâret buyurulmuştur.
596. "Ve eğer görmese idin ne vakit böyle deli olurdun? Toprak idin, diriltmenin talibi oldun."
"Ey halîfem olan rûh! Eğer sen beni ezelde görmese idin, ne vakit bu vücûd-i izâfî âleminde benim aşkımdan deli olurdun? Sen bu vücûd-i izâfî âleminde evvelen toprak idin, lisân-ı isti'dâd ile diriltmenin talibi oldun ve insan olmayı istedin." Nitekim Cenâb-ı Pîr efendimiz bir gazellerinde şöyle buyururlar:
Nazmen tercüme: "Âlemin bâğı, meyi, engûru mevcud olmadan, Lâ-yezâlî bâdesinden cânımız mahmûr idi. Âlem-i cân Bağdad'ında biz "ene'l-Hak" der idik; Şûriş-i Mansûr evvelden dahi mezkûr idi. Etmemişken âb u gilde nefs-i küll mi'mârlık, Tâ harâbât-ı ezelde ayşimiz ma'mûr idi."
597. Eğer sana tarafsızdan o alef vermese idi, senin cânının gözü niçin o tarafta kalmıştır?
"Tarafsız"dan murâd, âlem-i ervâhtır. "Alef"ten murâd, rûhun gıdâsı olan aşk ve ma'rifet-i Hak'tır. Ya'ni, eğer ma'şûk-ı hakîkî sana o tarafsız ve cihetsiz olan rûhâniyet âleminden cânının gıdâsı olan aşkı ve ma'rifeti vermese idi, senin rûhunun gözü o rûhâniyet âlemine dikilip kalır mı idi?
598. Kedi ondan dolayı delik üzerinde mu'tekif oldu ki, o delikten o mu'telif oldu.
"İ'tikâf", nefsi habsedip bir yerde kalmak demektir. Ya'ni, nitekim kedi bir delikten fâre ile mu'telif olduğu ve gıda bulduğu için nefsini o deliğin önünde habsedip kaldı ve mütemâdiyen o deliğe müteveccih oldu.
599. Diğer kedi de damı dolaşır ki, o kuşun şikârından taâm bula!
Ba'zı kediler fâre yemez. Böyle fåre yemeye alışmayan bir kedi de kuş avlayarak gıdâsını bulmak için damda dolaşır durur ve nazarı, gıdâsı tarafına olur.
600. O birine çulhalık kıble oldu ve o biri maâş için bekçi oldu.
Her mahlûk gıdâsını aldığı yere müteveccih oldu. Meselâ birisi maîşetini te'mîn için çulhalık san'atına teveccüh etti ve o diğeri de maâş almak için bekçi oldu. "Câmegî", maâş ve ta'yîn ma'nâlarınadır.
601. Ve o biri işsiz ve yüzü lâ-mekânadır ki, o taraftan ona sen gıdâ-yı cân verdin.
Ey Rezzâk-ı hakîkî olan Rabbim! Zâhirde bir iş güç ile meşgûl olmayıp yüzünü rûhâniyet âlemine çevirmiş olan bir kulunun cismine âid olan gıdâ-yı sûrîyi ve rûhuna âid olan gıdâ-yı ma'nevîyi sen lâ-mekân olan rûhâniyet âleminden ve âlem-i gaybdan ona verdin.
Menkıbe: "Bir şahıs Ebu'l-Abbâs Kassâb-ı Âmilî (k.s.) hazretlerinin huzûruna gelip ondan kerâmât istedi. Hazret ona cevâben buyurdu ki: "Ne vâki' olduğunu görmüyor musun? Bir kasap oğlu babasından kasaplık öğrenmiş olsun; ona bir şey göstersinler ve onu cezb etsinler, Bağdâd'da Şiblî'nin önüne sevk etsinler ve Bağdâd'dan Mekke'ye ve Mekke'den Medîne'ye ve Medîne'den Kudüs-i Şerîf'e götürsünler ve Kudüs'te Hızır (a.s.)ı ona göstersinler ve onu kabûl etmesini Hızır'ın kalbine ilkâ etsinler ve onunla sohbet etsin!.. Ve buraya getirsinler ve âlem halkı ona müteveccih olsun. Hattâ meyhânelerden gelip zulmetlerden bîzâr olsunlar ve tövbe etsinler ve ni'metlerini fedâ etsinler ve etrâf-ı âlemden yanmışlar gelip bizden Hakk'ı istesinler!.. Bundan ziyâde kerâmet mi olur?" O şahıs dedi ki: "Ey şeyh! Benim göreceğim bir kerâmet lâzımdır." Hz. Şeyh yine cevâben buyurdu ki: "Biz kasap gibi avâmdan birinin oğlu olduğumuz hâlde büyüklerin sadrına geçip oturalım ve yerin dibine geçmeyelim ve bu duvarlar üzerimize yıkılmasın ve bu ev üstümüze çökmesin ve mülkü ve pâdişâhlığı yok iken bizim gibi bir kimse velâyet sahibi olsun; âletsiz ve kesbsiz rızık yesin ve halâyıka yedirsin!.. Bunlar kerâmet değil midir?"
602. İşi o tutar ki, Hakk'a mürîd oldu. Onun kârı için her bir kârdan kesildi.
Asıl iş yapan kimse bu hayât-ı dünyeviyyede ancak Hakk'ın istediği iş ile meşgûl olup Hakk'ın murâdının gayrı olan işler ile meşguliyetten kesilen ve Hakk'ı isteyici olan kimsedir.
603. Başkaları çocuklar gibi bu birkaç gün, rihlet gecesine kadar oyun yaparlar.
"Terhâl", gitmek ve göç etmek ve rihlet etmek ma'nâsınadır. Başka kimseler birkaç günlük ömürden ibâret olan bu hayât-ı dünyeviyyede, âhirete rihlet etmek gecesine kadar, çocuklar gibi oyun ile meşgül olurlar. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de أَنَّمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا لَعِبٌ وَلَهْوٌ (Hadîd, 57/20) Ya'ni "Hayât-ı dünyâ ancak oyun ve boş meşgüliyettir" buyurulur.
604. Bir uykulu ki o, uyanıklıkdan dolayı sıçrar, vesvâs dâyesi ona işve verir.
"Vesvâs", savt-ı hafi ma'nâsına olan "vesvese"ye derler, "müvesvis" ma'nâsında da kullanılır. Bu sûrette şeytanın ismi olur. "Dâye", çocuğa bakan mürebbî demektir. "İşve-dâden", aldatmak ma'nâsınadır. Ya'ni, bu dünyâ hayâtında gaflet uykusu içinde bulunan bir kimse "Bu hayat fânîdir, bizden evvel gelenler âhirete gittiler, mutlaka biz de gideceğiz. Hayât-ı uhreviyyeye lâzım olan amel ile meşgül olayım!" diye ba'zan o gafletten uyanır. Fakat vesvese dâyesi onu aldatıp, yine çocuk gibi uyutur. Der ki:
605. "Git uyu, ey cân! Biz bırakmayız ki, bir kimse seni uykudan sıçratsın!"
Ya'ni, "Ey uyanmak isteyen cân! Git, uykuna devâm et. Biz bir insân-ı kâmilin seni bu gaflet uykusundan uyandırmasına mâni' oluruz ve seni uyandırmaya bırakmayız."
606. Sen de kendini uyku kökünden koparırsın; susamış gibi ki, o suyun sesini işitir.
Ey tâlib-i Hak! O vesveseye veyâ müvesvise karşı senin de yapacağın odur ki, suyun sesini işiten bir susamış gibi kendini bu gaflet uykusunun kökünden koparmak ve insân-ı kâmilin huzûruna koşmaktır.
607. Ben susamışların kulağına suyun sesiyim. Gökten yağmur gibi erişirim.
Bu beyit umûmen insân-ı kâmil ve husûsan Hz. Pîr lisânındandır. Ben Hakk'a vusûle susamış olan tâliblerin kulağına suyun sesiyim ve Hakk'a vusûle vâsıtayım. Gökten yağmur gibi erişirim ve hakikat-i muhammediyye mertebesinden rahmet-i ilâhiyyeyi ulaştırırım.
608. Ey âşık, sıçra! Iztırab getir. Su sesi ve susamış ve sonra da uyku, ha!
Ey Hakk'ın âşığı ve tâlibi! Bu gaflet uykusundan sıçra! Kuyûd-i nefsâniyyeden kurtulmak için çırpın! Meydanda suyun sesi olan insân-ı kâmil bulunsun ve senin gibi bir susamış da olsun ve sonra da gaflet uykusu devâm etsin, ha! Bu lâyık mıdır?