İçeriğe atla

O âşığın hikâyesidir ki, ma'şûkun va'di ümîdi üzerine işaret etmiş olduğu o eve gece geldi. Geceden biraz bekledi. Onu uyku kaptı. Ma'şûk va'dini incâz için geldi ve onu uyumuş buldu. Onun cebine cėviz doldurdu ve onu uyumuş bıraktı ve geri döndü

13. bölüm / 53 · 8093 kelime · ~41 dk okuma

609. Evvel zamanda bir âşık var idi. Kendi asrında ahdin bekçisi olmuş idi.

İkinci mısrâ'daki birinci "ahd", va'detmek ve söz vermek ve ikinci "ahd", "asır ve zaman" ma'nâlarınadır. Ya'ni, geçmiş zamanda bir âşık var idi ve kendi zamânında verdiği bir sözün ve va'din bekçisi olmuş idi.

610. Kendi ayının vaslı kaydında mat olan şâh ve kendi şâhenşâhının matı idi.

"Ay"dan murâd, ma'şûk; "mât", satranç oyunu ıstılâhlarından olup, "mağlûb" ma'nâsınadır. “Şâh" dahi satranç oyununda kullanılan şekillerden birisinin ismidir. Bu oyun şâhın mat olmasıyla netîcelenir. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu âlem-i keserâtı satranç oyunu tahtasına ve efrâd-ı beşeri dahi satranç oyunu eşkâline teşbîh buyururlar. Ya'ni, o âşık ay gibi ma'şûkuna kavuşmak kaydı içinde mat ve mağlûb olan şâh gibi idi; ve fakat kendi şâhenşâhı olan ma'şûkunun mağlûbu idi. "Şâh-mât", terkîb-i tavsîfî olup, "mât", şâhın sıfatı olur; ve eğer terkîb-i izâfi olursa, "matın şâhı" demek olur. Bu sûrette mât ve mağlûb ta'bîriyle âşığın nefsine ve şâh ta'bîriyle de rûh-ı izâfisîne işâret buyurulmuş olur. Ve "şâhenşâh"dan ya'ni "şahların şâhı"ndan murâd dahi, Hak ve ikinci "mât"tan murâd da, âşığın rûhu olur. Ya'ni, o âşığın nefsi rûhunun mağlûbu ve rûhu da kendi şâhenşâhı olan Hakk'ın mağlûbu idi, demek olur. Zîrâ nefis, rûhun mağlûbu olmadıkça Hak yoluna teveccüh edemez; ve rûh dahi Hakk'ın tecellîsinin mağlûbu olmadıkça sâlik makām-ı fenâya vâsıl olamaz.

611. Akibet, arayıcı bulucu olur. Zîrâ sürür sabırdan doğucu olur.

"Ferec", gamın zıddı olan "sürür" demektir. Bu beyt-i şerifte الصبر مفتاح الفرج ya'ni "Sabır sürûrun anahtarıdır" hadîs-i şerîfine işâret buyurulur. Ya'ni, o âşık ma'şûkunu arayıcı oldu ve onun firâkına sabır ve tahammül etti, nihâyet onun bu sabrından ma'şûkunun ona iltifatı neticesi zuhûr etti ve aradığı ma'şûkunu buldu.

612. Bir gün onun yari dedi ki: "Bu gece gel, zîrâ senin için lûbya pişirdim!"

"Lûbya", böğrülce [börülce] demek olup, burada mutlak taâm ve ziyafet murâd olunur. Ya'ni, bir gün o âşığın ma'şûku dedi: "Bu gece gel, senin için bir ziyafet tertîb ettim!"

613. "Filân odada gece yarısına kadar otur, tâ ki, gece yarısı talebsiz geleyim!"

Ya'ni, "Filân odada beni gece yarısına kadar bekle! Ben senin da'vetim olmaksızın gelirim ve sohbet ederiz."

614. Merd kurban etti ve ekmekler bahş etti. Zîrâ onun ayı toz altından zâhir oldu.

O âşık olan adam, ma'şûkunun va'dinden mesrûr olarak kurbân kesti ve fukarâya ekmekler ve taâmlar dağıttı. Zîrâ onun ay gibi parlak olan matlûbu ümîdsizlik tozu altından zûhûr etti.

615. O harâret tutucu o yâr-i gârın va'di ümîdi üzerine, gece odada oturdu.

O aşkın harâretine mâlik olan adam, o yâr-i gârî olan ma'şûkunun va'dinden mütehassıl ümîd-i vuslat üzerine gece o ta'rîf olunan odada oturdu. "Germ", harâret ve "gürm", gam ve endûh ma'nâsınadır. Burada bu iki ma'nâ da münasibdir. "Harâret tutucu" veyâ "gam tutucu" demek olur.

616. Gece yarısından sonra onun yâri, onun dildârı va'din sâdığı olarak geldi.

O âşığın ma'şûku gece yarısı geçtikten sonra va'dinin doğruluğunu göstererek ve verdiği sözü tutarak o odaya geldi.

617. Kendi âşığını düşüp uyumuş gördü. Onun yeninden biraz yırttı.

618. "Sen çocuksun, bunu al da oyun oyna!" diye cebine birkaç ceviz koydu.

"Girdgân", ceviz demektir. Ya'ni ma'şûk va'di mûcibince odaya geldi ve ma'şûkunu yatıp uyumuş bir hâlde gördü. Geldiğine işâret olmak üzere onun kolunun yenini biraz yırttı ve "Aşk merdlerin işidir, sen ise henüz çocuksun, aşktan haberin yoktur, bu cevizleri al da, kendi meşrebinde olan çocuklar ile oyun oyna!" demek ma'nâsını îmâ etmek üzere cebine de birkaç ceviz koydu. "Nerd", lügatte tavla oyunu demektir. Burada mutlakan oyun ma'nâsında isti'mâl buyurulmuştur.

619. Seher vaktinde âşık uykudan uyandı. Yenini ve cevizleri gördü.

Aşık seher vaktine kadar uykuda kaldı ancak seher vaktinde uyandı. Yeninin yırtılmış olduğunu ve cebindeki cevizleri gördü.

620. Dedi: "Bizim şahımız hep sıdk ve vefâdır. O şey ki, bize erişir, o da bizdendir."

Bu bahs-i latîfte Cenâb-ı Mevlânâ (r.a.) efendimiz şu hadîs-i şerîfe işaret buyururlar: إِذَا مَضَى شَطْرُ اللَّيْلِ أَوْ ثُلُثَاهُ يَنْزِلُ اللَّهُ إِلَى سَمَاءِ الدُّنْيَا فَيَقُولُ هَلْ مِنْ دَاعٍ فَيُسْتَجَابُ لَهُ وَهَلْ مِنْ مُسْتَغْفِرٍ فَيُغْفَرُ لَهُ وَهَلْ مِنْ سَائِلٍ فَيُعْطَى سُؤَالَهُ. Ya'ni "Gecenin yarısı yâhud iki sülüsü geçtiği vakit Allâh Teâlâ semâ-i dünyaya iner de: "Duâ eden var mı?" der; onun duâsını kabûl eder ve: "İstiğfâr eden var mı?" der; onu mağfiret eder. Ve: "İsteyen var mı?" der; onun istediğini verir." İbrâhîm Hakkı hazretleri Ma'rifetnâme'lerinde şöyle buyururlar:

"Evliyâ yoluna giden üç haslet ile gitmiştir: 1-Zarûret hususunda açlığı def' edecek kadar az yer. 2-Pek ziyâde uyku galebe ederse hafif bir uyku ile def' eder. 3-Söz söylemek zarûrî olduğu vakit kısa söyler. Uykusu çok olan kimsenin cânı hasta ve işi güçtür."

İmdi, "âşık"tan murâd, Hak yolunun sâlikidir ve "ma'şûk"tan murâd, Hak'tır. Eğer sâlik Resûl-i Ekrem hazretlerinin ve o hazrete tâbi' bulunan bilcümle evliyânın tarîkı olan gece uykusuzluğunu ve ibâdeti ihtiyâr etmezse, gece yarısından sonra vâki' olacak olan tecellî-i hâss-ı ilâhîden mahrûm olur; ve Hak Teâlâ o sâlikin rûhunun cebine çocukların oynadıkları ceviz mesâbesinde olan birtakım rü'yâları doldurur. Zîrâ rü'yâ-yı sâliha etfâl-i tarîkı oyalayan birtakım sûretlerden ibârettir. Nitekim Hz. Pîr Efendimiz bir beytlerinde şöyle buyururlar. Beyit:

"Mâdemki ben, güneş mesâbesinde olan cemâl-i Hakk'ın bendesiyim, hep güneşten bahsederim. Ne geceyim, ne de geceye tapıcıyım ki, hadis-i hâbdan ya'ni rü'yâdan bahsedeyim!"

Binâenaleyh mübtedî olan sâliklere tecellî rü'yâda ve evliyâya olan tecelliyât-ı muhtelife ise uyanıklıkta vâki' olur. Hak Teâlâ kendi yoluna teveccüh eden mübtedî sâlikleri oyun mesâbesinde olan latîf rü'yâ sûretleriyle taltîf ettiği için, âşık seher vaktinde uyandıktan sonra der ki: "Bizim hakîkî şâhımız olan Hak sıdk u vefâ dedikleri ma'nânın kendisidir. O şâh-ı hakîkîden bize vâsıl olan lütuflar bizim isti'dâdımıza ve ahvâlimize göredir. Biz aşkta nâkıs olduğumuz için bizim hâtırımızı mertebemize göre sorar ve taltîf eder."

621. Ey uykusuz gönül! Biz bundan emîniz. Bekçi gibi, dam üzerinde sopaca-ğız vururuz.

Bu beyit insân-ı kâmil lisânındandır. Ey mahbûb-1 Huda olan Nebiyy-i zî-şânın isrine tâbi' olan uykusuz gönül! Biz ma'şûkun bizim hâtırımızın cevizler ile sorulmasından emîniz. Zîrâ biz bekçi gibi, bu âlem-i sûret ve cisim damının üzerinde geceleri uykudan fâriğ olarak sopamızı vururuz. Nitekim Hz. Pîr efendimiz bu ma'nâyı beyânen bir beyitlerinde şöyle buyururlar. Beyit: Nazmen tercüme: "Cümle halk uykuda, ben dil-şüde dâim-i bîdâr; Gözlerim rûy-1 felekte istâre sayar. Öyle bir gitti ki gözden ebedî gelmez hâb, Öldü uykum içerek zehr-i firâkın ey yâr!"

622. Bizim cevizlerimiz bu değirmende kırıldı. Gamdan her ne söyler isek muhakkak azdır.

"Cevizler"den murâd, gerek rü'yâdaki ve gerek uyanıklıktaki suver-i kevniyyedir; ve "değirmen"den murâd, açlık ve susuzluk ve uykusuzluk ve sükût gibi riyâzât ve mücâhedâttır. "Gam"dan murâd, nefsin mücâhedât ve riyâzât içindeki sıkıntılarıdır. Ya'ni, bizim çocuk oyuncağı olan cevizler mesâbesindeki suver-i kevniyyeye olan alâkalarımız riyâzât ve mücâhedât değirmeninde kırıldı. Bu mücâhedât ve riyâzât içinde nefsimizin çektiği gamlardan ve sıkıntılardan her ne söylesek azdır.

623. Ey levm edici! Bu mâcerâ salâsı ne zamâna kadardır? Bundan sonra deliye nasihati az ver!

"Âzil", kınayan, itâb ve zemmeden ve darılıp azarlayan demektir. "Salâ", da'vet ma'nâsınadır. Ba'zı nüshalarda "salâ" yerine "sudâ" vâki'dir, "baş ağrısı" demek olur. "Mâcerâ", cereyan eden ve vâki' olan şey demektir. Ya'ni, ey kınayıcı! Beşer arasında cârî ve vâki' olan tavr-ı akıl dâiresine ne zamâna kadar beni da'vet edip durursun? Ben aşk-ı ilâhînin delisi olmuşum ve tavr-ı akl dâiresinden çıkmışım. Binâenaleyh benim gibi bir deliye "Gel, akıl dâiresine avde et!" diye az nasîhat ver ve boşuna çeneni yorma! Zîrâ akıl ile aşk bir yerde müctemi' olmaz. Nitekim I. cildin 2012 ve 2013 numaralı beyitlerinde şöyle buyurulmuş idi: عقل جزوی عشق را منکر بود او بقول و فعل یار ما بود گر چه بنماید که صاحب سر بود چون بحکم حال آیی لا بود Ya'ni "Akl-ı cüz'î aşkı münkir olur; her ne kadar sahib görünür ise de, o akıl, kavil ile ve fiil ile bizim yârimiz olur; hâl hükmüne geldiğin vakit hiç olur." Binâenaleyh aşkı münkir olan akıl ma'şûkun sebeb-i hicrân ve firâkıdır.

624. Ben hicrânın işvesini dinlemek istemem. Tecrübe ettim, ne kadar tecrübe edeceğim?

"Uşve", gece uzaktan görülen ateş ve bilinmeyen bir işi mürtekib olmak (Şemsü'l-Lügat). "İşve", naz ve kirişme ma'nâsına mecâzdır; ve "firîb ve aldatma" ma'nâsında da kullanılır (Bahâr-ı Acem). Burada "aldatma" ma'nâsı münasibdir. Şu hâlde "işve-i hicrân"dan murâd, sâhib-i sır görünmek sûretiyle insanı aldatan ve fakat hâl hükmünde hiç olan akıldan ibaret olur. Ya'ni, ben işve-i hicrân olan aklı dinlemek istemem. Zîrâ bu aklın sebeb-i hicrân-ı ma'şûk olduğunu tecrübe ettim. Bu tecrübe olunmuş bir şeyi daha ne zamâna kadar tecrübe edeceğim!

625. Her ne ki, şûrişin ve deliliğin gayrıdır, bu yolda uzaklık ve yabancılıktır.

"Şûriş", karışıklık demek olup, burada akl-ı cüz'î tavrına muhâlif hareketten kinâyedir. "Delilik"ten murâd, dahi, cemâl-i Hakk'ın hicâbı olan suver-i kevniyye ahkâmına karşı kayıdsız kalmak ve ancak Hak'tan âgâh olmaktır. Ya'ni, akl-ı cüz'î tavrı dairesinde hareket etmek ve suver-i kevniyye ahkâmıyla mukayyed olmak Hak yolunda uzaklık ve yabancılıktır.

626. Haydi, benim ayağıma o zinciri koy! Zîrâ tedbîr zincirini kopardım.

Ey levm edici olan kimse! Haydi gel, benim irâde ve ihtiyârımın ayağına o aşk zincirini koy! Zîrâ ben aklın müteselsil ve zincirlenmiş olan tedbîrini kopardım ve attım.

627. Benim o mukbil olan nigarımın kıvırcık zülfünden gayrı eğer iki yüz zincir getirirsen koparırım.

"Ca'd", kıvırcık saç demektir. "Kıvırcık saçlar" zincir halkasına benzediği ve esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin ahkâm ve âsârı bu âlem-i şehadette müteselsil bir sûrette zâhir olduğu için, "nigârın kıvırcık zülfü" ta'bîri ile esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyeye işaret buyurulmuştur. "Mukbil", makbûl ma'nâsınadır. Ya'ni, aşk-ı ilâhî yolunda benim delîliğimi bağlayan ancak, nigâr-ı makbûl olan Hakk'ın esmâ ve sıfatının ahkâm ve âsârıdır. Eğer bu esmâ ve sıfatın tecellîsi benim tavr-ı akıl dâiresindeki hareketimi ve temkînimi îcâb ederse, öyle yaparım; ve eğer şûrişimi ve telvînimi îcâb ederse öyle zâhir olurum. Aslâ halkın ta'yîbinden ve levminden çekinmem. Binâenaleyh bu esmâ ve sıfât-ı ilâhiyye zincirlerinden başka ilim ve mantık ve muhakeme, käide ve usûl gibi iki yüz türlü zincir getirsen hepsini kırarım ve hiçbirisiyle mukayyed olmam.

628. Ey kardeş! Aşk ve nâmûs doğru değildir. Ey âşık! Nâmûs kapısı üzerinde durma!

"Nâmûs", kānûn, käide ve usûl ve ırz ve nâm ve şöhret ma'nâlarınadır. Ya'ni, aşk ile tavr-ı akıl îcâbı olan nâmûsun ictimâ'ı doğru değildir. Binâenaleyh ey âşık, nâmûs kapısı üzerinde durma ve "Eğer sâika-i aşk ile aklın tavrı hâricinde hareket edersem halk bana ne der?" deme! Belki ma'şûkun irâdesine tâbi' ol; halk ne derlerse desinler. Nitekim III. cildin 4708 numaralı beytinde şöyle buyurulmuş idi: مطرب عشق این زند وقت سماع بندگی بند و خداوندی صداع Tercüme: "Aşkın mutrıbı vakt-i semâ'da bunu çalar: Bendelik bağ ve efendilik baş ağrısıdır."

629. O vakit geldi ki, ben çaylak olayım; nakşı bırakayım, baştan başa cân olayım!

Ya'ni, suver-i kevniyyeden büsbütün soyunmak vakti geldi. Binâenaleyh artık cisim nakşını ve sûretini bırakıp baştan başa cân olayım!

630. Ey utanma ve düşünmenin düşmanı! Gel ki, utanma ve hayâ perdesini yırttım.

Ey utanma ve düşünmenin düşmanı olan aşk-ı ilâhî, gel ki, gece ve gündüz benim gönlümün yâri ol! Zîrâ ben artık utanmanın ve hayânın perdesini halka karşı yırttım ve halk benim hakkımda "Ne söylerlerse söylesinler!" dedim.

631. Ey sihirbazlıktan dolayı cânın uykusunu bağlamış olan! Katı gönüllü acîb yâr ki, âlemde sensin!

"Yârâ"daki elif, elif-i taaccüb olmak münasibdir. "Canın uykusu"ndan murâd, suver-i kevniyyeye olan alâkadır. Ya'ni, ey aşk-ı ilâhî! sihirbazlık yaptın ve efsûn okudun. Nihâyet cânı alâkāt-ı kevniyyeden kurtardın. Karînine karşı şiddet gösteren yâr-i acîb âlemde ancak sensin! Nitekim aşk hakkında cenâb-ı Pîr efendimiz Dîvân-ı Kebîr'lerinde şöyle buyururlar: عشق بر من فسون اعظم خواند جان شنید آن فسون نمی خسید "Aşk benim üzerime en büyük füsûnu okudu. Cân o efsûnu işitti, artık uyumuyor."

İkinci mısrâ'ın ma'nâsında diğer bir vecih dahi vârid olur: "Yârâ ki"de "ki", istifhâm için olmak ihtimali vardır. Bu sûrette ma'nâ "Katı gönüllü acîb yâr âlemde kimdir? Ey aşk, sensin!" demek olur.

632. Haydi, sabrın boğazını tut ve sık, ey binici, tâ ki, aşkın gönlü hoş olsun!

Bu beyt-i şerîfte aşktan ma'şûka intikäl buyurulmuştur. Ya'ni, "Ey merkeb-i cismin binicisi olan ma'şûk-ı hakîkî! Haydi, sabrın boğazını tut ve sık, tâ ki, aşkın gönlü hoş olsun!" "Binici"den murâd, vücûd-i hakîkî-i Hak'tır. Zî- râ Hak bilcümle taayyünâtın hüviyetidir. Ve cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fih'lerinde bu ma'nâyı âtîdeki beyitte [şöyle] beyân buyururlar: "Ey cisim! Senin sırtında kim olduğundan haberin var mıdır? Ayağı felek üstüne koy ki, senin yârin peridir. Bir kimsenin hamalı oldun ki, bütün ömründe güneş senin nûruna bakmaya kādir olmaz."

633. Bakmadıkça onun gönlü ne vakit hoş olur? Ey bizim gönlümüz! Onun hânedân ve menzilidir.

"Hânedân", burada "ev ve ocak" demektir. Ya'ni, aşk bir ateştir ki, taalluk ettiği kalbi yakmadıkça o aşkın gönlü hoş olmaz. Ey ma'şûk! Bizim gönlümüz senin aşkının evi, barkı ve ocağıdır. "Aşkın gönlü hoş olmak", aşkın kemâlinden kinâyedir.

634. Kendi evini yakar isen yak! Kimdir o kimse ki, "Câiz olmaz!" desin?

Ey ma'şûk-ı hakîkî! Kendi evin olan âşığının kalbini âteş-i aşkın ile yakar isen yak! Senin bu yakmana ve tahrîbine karşı "Câiz değildir, niçin yakıyorsun?" diye i'tirâz edecek bir kimse yoktur.

635. Ey kükremiş arslan! Bu evi iyi yak! Aşığın evi böyle daha evlâdır.

"Şîr-i mest", kızgın ve kükremiş arslan ma'nâsına olup, tecellî-i celâlî sâhibi olan Hak'tan kinâyedir. Ya'ni, ey tecelliyât-ı celâliyye ve kahriyye sâhibi olan ma'şûkum! Hem senin ve hem de benim evimiz olan bu kalbi iyi yak! Onda senin aşkının ateşinden başka bir şey kalmasın. Zîrâ âşığın kalb evi bu hâlde olmak daha evlâ ve münasibdir.

636. Bundan sonra bu yanmayı kıble edeyim. Zîrâ ki ben şem'im; yanma ile aydınlığım.

Senin âteş-i aşkın ile yandıktan sonra, bu yanmayı kendime kıble ve reh-ber edeyim. Zîrâ ki ben cism-i kesîfim ile şem' mesâbesindeyim. Şem' yan-mak ile ziyâ verdiği gibi, ben de senin âteş-i aşkından zâhir olan nûr ile et-râfı aydınlatırım.

637. Ey baba! Bu gece uykuyu bırak! Bir gecelik, uykusuzlar mahallesinde gez!

"Yek şebî"deki "yâ", masdariyettir. "Uykusuzların mahallesi", evliyâullâ-hın mesleğinden kinâyedir. Ya'ni, ey senelerce uykuya dalıp ihtiyarlamış ve âilenin babası olmuş olan kimse! Bu dalgın uykular sebebiyle Hak yolunda terakkî edemedin. Bâri bu gece uykuyu bırak da, bir gecelik olsun, uykusuz-lar mahallesinde gez ve evliyâullâhın mesleğinde yürü!

638. Bak bunlara ki, deli olmuşlardır. Vuslat sebebiyle pervâne gibi ölmüşlerdir.

Bak bu uykularını fedâ eden evliyâ-yı Hakk'a ki, onlar cemâl-i Hakk'ın delisi olmuşlardır ve şiddet-i aşkları onları aşkta fânî ve Hakk'a vâsıl etmiş-tir. Pervâneler nasıl muma çarpıp yanarak ölmüşler ise, onlar da cemâl-i Hakk'ın şem'ine çarpıp pervâneler gibi ölmüşler ve tamâmiyle kendilerinden geçmişlerdir.

639. Bak, halkın gemileri aşkın garkıdır. Gûyâ aşkın boğazı bir ejderhâ oldu.

Bak, halkın cisim gemileri bu vücûd-i izâfî âleminde hep aşka gark olmuş-tur. Sanki aşkın boğazı bir ejderhâ olmuş da, onların hepsini yutmuştur. Hz. Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fih'in 55. faslında şöyle buyururlar: "Hakk-ı Bârî'deki muhabbet bütün âlem ve halâyıkta, mecûsî, yahûdî ve nasrânîde ve cümle mevcûdâtta kâmindir. Bir kimse mûcidini nasıl sevmez? Muhabbet onda kâmindir. Ancak mevâni' onu mahcûb kılar. Mevâni' mür-tefi' olunca, o muhabbet zâhir olur. Mevcûdât ne demek?! Adem bile mevcûd olmak için cûşiştedir... ilh."

640. Bir ejderhâdır ki, görünmez. Halbuki gönül kapıcıdır. Dağ gibi olan akıl için o kehrübâdır.

Aşk bir ejderhâdır; His gözüyle görülmez, fakat gönüller kapar ve yutar. Dağ gibi metîn ve râsih olan akılları kehrübânın çöpü kaptığı gibi kapar. "Kehrübâ", çöp kapan ve "kührübâ", dağ kapan demek olur. İki ma'nâ da burada münasib olur.

641. Her attârın aklı ki, ondan âgâh oldu, tablaları ırmak suyuna döktü.

"Tabla", esnafın içine birtakım satılacak eşyâ koydukları kaptır. "Attâr", güzel kokulu maddeler ve itriyât satan kimsedir. Bu beyt-i şerîfte Ferîdüddîn-i Attâr (k.s.) hazretlerinin menkıbesine işâret buyurulur. Mevlânâ Câmî hazretleri o menkıbeyi Nefahâtü'l-Üns'de şöyle beyân buyururlar: "Hz. Attâr'ın tövbesine sebeb bu idi ki: Bir gün attârlık dükkânında alışverişle meşgül idi. Bir dervîş çıkageldi ve birkaç def'a "Allah rızâsı için bir şey ver!" dedi. Hz. Attâr dervîşe kulak asmadı. Derviş: "Ey efendi! Sen nasıl öleceksin?" dedi. Attâr dahi cevâben: "Senin öldüğün gibi", dedi. Dervîş: "Acīb şey! Sen benim öldüğüm gibi ölebilir misin?" dedi. Attâr: "Evet!" dedi. Dervîşin ağaçtan yapılmış bir keşkülü var idi, başının altına koydu ve hemen "Allâh!" dedi ve cân verdi. Hz. Attâr müteessir olup dükkânını dağıttı ve ehllullâh tarîkına şürü' etti."

Hz. Attâr hicretin 627 senesinde Muhammed Hârezmşâh zamânında Cengiz istīlâsı esnasında 124 yaşında olduğu hâlde şehîden vefat etmiştir. Ya'ni Ferîdüddîn-i Attâr ve emsâli zevâtın aklı aşktan âgâh olduğu vakit mal ve metâ'ını yokluk ırmağı içine döktü ve tarîk-ı fakrı ihtiyâr etti.

642. Git ki, bu ırmaktan ebede kadar yukarı gelemezsin. Hakka ki, onun için bir küfüv olmadı.

Ey Hakk'ın âşığı! Git ki, bu fenâ ve yokluk ırmağından ebede kadar yukarı çıkıp kendinin kendiliğini bulamazsın. Sen Hak'ta fânî olduktan sonra zannetme ki, Hak olursun. Hâşâ! Haddizâtında senin vücûdun yoktur ki, bir Hak, bir de sen mevcûd olasın. Zîrâ bu öyle bir fenâ ve yokluktur ki, onda aslâ hulûl ve ittihâd yoktur. Eğer senin Hak olman lâzım gelse, senin Hak Teâlâ'ya küfüv ve nazîr olman îcâb eder. Halbuki Hak Teâlâ sûre-i İhlas'ta وَلَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُوًا أَحَدٌ (İhlâs, 112/4) ya'ni "Hiçbir kimse onun nazîri olmadı" buyurur. Bu fenâ hâli akıl ve zekâ ile anlaşılan bir hâl değildir; tatmayan bil- mez. Nitekim V. cildin 4141 ve 4142 ve 4143 ve 4144 numaralı beytlerin-de şöyle buyurulmuş idi: Tercüme: "Bu "ene" tefekkür cihetinden ne vakit keşf olur? Bu ene fenâ-dan sonra mekşûf oldu. Bu akıllar iftikâdda, ya'ni kaybolmuşu aramakta hu-lûl ve ittihâd çukuruna düşer. Ey iktirâb cihetinden güneşin şuâ'ında yıldız gibi fânî olmuş Ayâz! Belki sen nutfe gibi tene mübeddelsin, müfteten olan hulûl ve ittihâd cihetinden değil!" Bu bâbtaki îzâhât-ı akliyye II. cildin 1724 numarasına musadif olan آنکه گفت انى مرضت لم تعد. [ya'ni "Odur ki 'Ben hasta oldum, beni iyâdet etmedin. Ben hasta oldum ve O yalnız olmadı"] beyti ile onu mü-teâkıb olan beyitlerde geçti.

643. Ey müzevvir! Göz aç ve gör! Ne vakte kadar, onu ve bunu bilmem, diye-ceksin?

Ey, kâmilim! diye halkı aldatan müzevvir ve yalancı şeyh efendi! Sen ehl-i fenânın akla takrîb için söyledikleri sözleri ezberledin ve halka karşı kendini Hak'ta fânî olmuş gibi gösterip, onu ve bunu, ya'ni Ali'yi ve Velî'yi farketmez bir hâldeyim, deyip duruyorsun. Ve gûyâ bu âlem-i keserâtta Hakk'ı müşâhede ettiğini anlatmak istiyorsun. Gözünü aç ve hakîkati gör ki, sen hakîkatte Hakk'a değil kendine tapıyorsun ve da'vet ettiğin bîçâreleri de kendine tapmaya da'vet ediyorsun.

644. Riyâ ve mahrûmluk vebâsından yukarı gel! Hayy u Kayyûm'a mensûb olan cihana gel!

Ya'ni, vebâ illeti gibi vücûdunu baştan ayağa kadar istîlâ eden riyâ ve mahrûmluk hastalığından yukarı gel ve nefsâniyet âleminden çık! Hayy u Kayyûm olan Hakk'a mensûb rûhâniyet âlemine gir ve rûhun halîfe-i Hak ol- duğunu gör!

645. Tâ ki, görmüyorum görüyorum olsun ve senin bu bilmemlerin biliyorum olsun!

Ya'ni, rûhâniyet âlemine girip Hak'ta fânî olduktan sonra, bekā-billâh mer- tebesine vâsıl olursan, mahvdan sahva gelip, evvelce ehl-i fenâya taklîden "Bilmem!" dediğin şeylerin hepsini bilir bir hâle gelirsin; ve o vakit vücûd-i hakîkî-i Hakk'ın merâtibini idrâk edip her bir mertebenin hakkını verirsin.

646. Mestlikten geç ve mestlik bağışlayıcı ol! Bu telvînden onun istivâsına naklet!

Bu beyt-i şerîften fenâ-fillâh mertebesinde olanların mürşid ve rehber ola- mayacaklarına işâret buyurulur. "Telvîn", sâliklerin renkten renge girmeleri- ne ve hâlden hâle intikāl etmelerine derler. "İstivâ", burada "karâr etmek" de- mek olup, telvînin mukābili olan "temkîn" makāmına işâret buyurulur. Ya'ni, ey fenânın sarhoşu olan sâlik! Bu mertebede kalma! Zîrâ fenâ hâli telvîn makāmıdır. Binâenaleyh Hak sarhoşluğundan geç ve sahva ve ayıklık mer- tebesine gelip, ehl-i gaflete sarhoşluk bağışlayıcı ol! Zîrâ beka-billâh hâli tem- kîn ve istivâ hâlidir.

647. Bu mestlikten ne kadar nazlanırsan kâfidir. Her mahalle başında bu kadar mest vardır.

Bu beyt-i şerîfteki "mestlik"ten murâd, ehl-i gaflet olan ulemâ-i zâhirenin mestliğidir ki, onlar istidlâlî olan ilimlerinden dolayı kemâl da'vâsında bulu- nurlar ve bu ilimleriyle iftihâr ederler. Nitekim ilm-i hikmet ve kimyâ âlimle- ri bu ilimlerin sarhoşudur; ve felsefede mâhir olanlar dahi bu felsefenin mes- tidir; ve kezâlik tebâbet ve hey'et gibi ulûm-i muhtelifenin mütehassısları da- hi ihtisaslarıyla iftihâr edip, bu ilimlerin sarhoşudurlar. Fakat bu kemâl da'vâ- sında bulunanların arasında her vecih ile ittihâd yoktur. Birçok mes'elelerde birbirlerinin fikrini cerh ederler; ve böyle sarhoşlar her tarafta ve her memle- kette mebzüldür. Ya'ni, ey âlim-i zâhirî! Bu istidlâlî olan ilmin sarhoşluğun- dan dolayı ne kadar nazlanıp durursun?.. Bu kadar nazlanman ve tefähürün kâfidir. Her mahallenin başında ve her tarafta böyle sarhoşların adedi çoktur. Bu çokluk ise hakîrdir ve aslâ kıymeti yoktur. Binâenaleyh iftihâra ve nazlanmaya değmez.

648. Eğer iki âlem yârin sermesti dolu olsa, hep bir olurlar ve o bir hakîr değildir.

Eğer dünyâ ve âhiret yâr-i hakîkî olan Hakk'ın sarhoşu ile dolu olsa, aralarında aslâ ihtilaf olmaz, hepsi bir ve şahs-ı vâhid hükmünde olurlar; ve onların şahsen çoklukları içinde vâki' olan ittihâdlan ve birlikleri zelîl ve hakîr değildir. Çünkü onların ma'şûkları şerîf ve azîzdir; ve onların ittihadları da bu azîz ve şerîf olan ma'şûklarının etrafında vâki' olmuştur.

649. Bu çokluktan bir hakîrlik gelmez. Hakîr kim olur? Nâra mensub olan bir ten-perest!

Binâenaleyh bu yâr-i hakîkî olan Hak sarhoşlarının sûrette çok olmalarından dolayı bu çokluğa hakîrlik ve zillet gelmez. Zîrâ bunlar nûra mensûb olan ma'şûk-ı hakîkînin âşığıdırlar. Hakîr olan kimdir, bilir misin? Nâra mensûb olan bir ten besleyicidir. Zîrâ ten ve cisim âlem-i kesâfet ve unsuriyâttandır. Kesâfet ve unsuriyât ise nûra değil, nâra mensûbdur.

650. Eğer cihân güneşin nûrundan dolu olsa, iltihabı hoş olan o harâret ne vakit hakîr olur?

"İltihab", burada "şu'le vermek" demektir. Ya'ni, her çokluğun hakîr ve kıymetsiz olmayacağının misâli budur ki, eğer güneşin nûru ve ziyâsı cihânı kaplasa ve o ziyâ her yere nüfüz etse, o parlaması latîf olan harâret zelîl ve hakîr ve kıymetsiz olur mu? Zîrâ o şu'le ve ziyâdan ve harâretten çiçeklere ve eşyaya türlü türlü renkler ve nebâtât ve hayvânâta hayat gelir.

651. Fakat bu cümle ile beraber daha yukarı salın! Zîra Allah'ın arzı geniş ve râm oldu.

"Râm" kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "münkād" ma'nâsı münasib görünür. Bu beyt-i şerîfte makām-ı fenâda bulunan sâliklere nasîhat vardır. Ya'ni, Hak sarhoşluğunun şerâfeti ve izzeti ile beraber, ey sâlik, daha yukarı salın! Ve bu mertebenin fevkı olan bekā-billâh mertebesine terakkîye çalış! Zîrâ Allâh Teâlâ'nın arzı ve mülk-i vücûdu geniştir; ve bu geniş olan arz-ı vücûd mükerrem olarak yaratılan benî-Âdem'e râm ve münkāddır.

652. Gerçi bu mestlik kır renkli doğan gibidir; zemîn-i kudste ondan daha âlî-si vardır.

Gerçi bu Hak sarhoşluğu ve fenâ-fillâh mertebesi kır renkli ve mu'teber olan doğan kuşu gibidir. Çünkü bu mertebede bulunan sâliki halk kâmil zannedip etrâfına toplanırlar. Binâenaleyh kır renkli avcı doğan, kuşları nasıl avlar ise, bu fenâ-fillâhtaki mestlik hâli de böyle halkı avlayıcı olur. Fakat âlem-i kudste bu mertebeden daha yüksek olan bekā-billâh mertebesi vardır.

Ma'lûm olsun ki, fenâ-fillâh mertebesinde bulunan bir kimsenin nazarında halkın vücûdu muhtefidir ve halk arasında kendisinin sarhoşluğu da zâhirdir. Binâenaleyh halk onu kâmil zannedip ondan istimdâd ederler. Fakat bekā-billâh makāmında bulunan kâmilin nazarında hem halkın ve hem de Hakk'ın vücûdu meşhûd ve onların halk arasında yaşayışı bu âlem-i zâhirin ahkâmına da muvâfik olduğundan, halk bu kâmilleri kendi hallerine kıyas edip fark edemezler; ve mecâzîb-i ilâhiyyenin çoğu bu fenâ-fillâh mertebesinde bulunan sâliklerdir ki, onlar o makāmdan terakkî edememişlerdir. Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'in 41. faslında şöyle buyururlar:

"Bütün halk mecâzîbin ziyâretine giderler. Ve "Belki bu odur!" derler. Doğrudur; böyle bir şey vardır. Fakat mahallinde galat etmişlerdir. O şey akla sığmaz. Akla sığmayan her ne ise odur. Her ceviz yuvarlaktır; fakat her yuvarlak ceviz değildir. Onun nişanı dediğimizdir. Filvâki' enbiyâ ve evliyânın bir hâli vardır ki, ifâdeye ve zabta gelmez. Lâkin akıl ve cân ondan kuvvet alır ve perverde olur. Etrâfını devir ettikleri mecâzîbde bu ma'nâ yoktur ve halleri tebeddül etmez ve onlar ile ârâm etmezler. Halbuki halk onlar ile ârâm ettiklerini zannederler... ilh."

653. Git, imtiyaz içinde, rûh üfleyicilikte ve mest ve mest yapıcı bir İsrafil ol!

Ya'ni, ey fenâ-fillâh mertebesinde bulunan sâlik! Git, diğer Hak sarhoşlarının arasından ayrılıp bekā-billâh mertebesine terakkî et ve onlardan bu sûretle mümtâz ol! İsrafil (a.s.) nasıl sûrunu üfleyip ölüleri diriltir ise, sen de bu makām-ı kemâlde gaflet içinde ölü mesâbesinde olan insanlara hayât-ı ma'nevî üfleyicilik husûsunda bir İsrafil ol ve sahv ve ayıklık içinde mest ol! Ve sâlikleri fenâ fillâh makāmına terakkî ettirici ve Hakk'ın sarhoşu yapıcı bir İsrafil ol!

654. Mestin kalbine vaktāki mizah endîşe oldu, iş, "Bunu bilmem ve onu bilmem!" oldu.

"Mizâh", latîfe ve lağv söz söylemek ma'nâsınadır. Burada "şatah" ma'nâsı murâd buyurulur. Şeyh-i Ekber (k.s.) hazretleri Istılâhât-ı Sûfiyye'lerinde buyururlar ki: "Şatah", kendisinde hamâkat ve da'vâ kokusu olan söze derler ve o muhakkıklardan nâdiren vâki' olur." Binâenaleyh bu şathiye fenâ-fillâh makamında bulunan sâliklerde çok olur. Ya'ni, Hakk'ın mesti olan sâliklerin kalbine vaktāki mizâh ve şatah fikri gālib oldu, binâenaleyh onların işi, "Bunu bilmem ve onu bilmem, ya'ni âlem-i keserâtı fark ve temyîz edemem!" demek oldu. Halbuki âlem-i keserât vücûd-i hakîkînin merâtibinden bir mertebe olup âlem-i histe vâki'dir ve onun ahkâmına riâyet lâzımdır. Bu sebeble bu Hak sarhoşları olan fenâ-fillâh mertebesindeki sâliklerden ekseriyâ ta'tîl-i ahkâm-ı şerîat gibi eğri hareketler vâki' olur ve onlara iktidâ aslâ câiz değildir. Zîrâ bunlar merâtib-i vücûdun ahkâmına riâyet edemezler. Bekā-billâh mertebesinde olan kâmiller ise bunların hilâfınadır.

655. "Bunu bilmem ve onu bilmem!" ne içindir? Onu ki, biliyoruz kimdir; demen içindir.

Evet, "Bunu bilmem ve onu bilmem!" deyip Hakk'ın mâsivâsı olan keserâtı nefy etmek vardır. Fakat bu sözler ne içindir, bilir misin? Bu keserât-ı eşyâda bi-hasebi'l-esmâ ve's-sıfât zâhir olanın kim olduğunu biliyorum, demen içindir. Ya'ni mâsivâ-yı Hakk'ı nefyedip vücûd-i hakîkîyi bu keserâtta isbât etmek içindir. Yoksa, onu, bunu bilmem, demek o vücûd-i hakîkînin merâtibini inkâr ve nefy için değildir. Zîrâ vücûd-i hakîkînin merâtibi sâbittir ve o merâtibten her birinin ayrı ayrı ahkâmı vardır; ve bir kâmil ve ârif için o merâtibin ahkâmına riâyet etmek vâcibtir.

656. Nefy sözde isbat içindir. Nefyi bırak, isbattan başla!

Ya'ni, nefyi mutazammın olan bir söz söylenirse, mutlak bir şeyin varlığı isbât içindir. Binâenaleyh nefyi bırak ve isbâttan söz söylemeye başla! Ya'ni eğer, bu âlem-i kesâfetin sûretleri yoktur ve mevhûmdur, diye nefy edilirse bil ki, vücûd-i hakîkî-i Hakk'ı isbât etmek içindir. Zîrâ bu vücûdât-ı izâfiyyenin vücûd-i vâhid-i hakîkî olmaksızın kıyâmı mümkin değildir. Bilcümle suver-i kesîfenin ve taayyünâtın Kayyûm'u Hak'tır; ve bu mezâhir-i taayyünâtta zât ve sıfatı ile ve esmâsı ile Zâhir olan Hak'tır. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de هُوَ الْأُولُ وَالْآخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ (Hadîd, 57/3) ya'ni "Evvel O'dur ve Âhir O'dur ve Zâhir O'dur ve Bâtın O'dur" buyurulur. Binâenaleyh Hakk'ı kendi vücûdunda ve cemî'-i mevcûdâtta isbât et ve onu kendinden ayrı görme! Nitekim âyet-i kerîmede وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ (Kâf, 50/16) ya'ni "Biz o kimseye şahdamarından daha yakınız" buyurulur ve kezâ وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْكُمْ وَلَكِنْ لَا تُبْصِرُونَ (Vâkıa, 56/85) ya'ni "Biz ona sizden daha yakınız ve fakat siz görmezsiniz" buyurulur. Beyt-i Hz. Mısrî-i Niyâzî:

Öyle sanırdım ayrıyım; dost gayrıdır, ben gayrıyım. Benden görüp işiteni, bildim ki, o cânân imiş.

657. Haydi "Bu yoktur ve o yoktur"u bırak. O ki, O vardır, O'nu öne getir!

Ya'ni, ey fenâ mertebesinde bulunan sarhoş! Haydi, "Bu yoktur ve o yoktur" sözünü bırak! Zîrâ bu yoktur ve o yoktur diye âlem-i keserâtı nefy etmek vücûd-i hakîkî-i Hakk'ın merâtibini nefy ve inkâr etmektir. Bu ise ma'rifette nâkıslıktır. Zîrâ o vücûd-i vâhid-i hakîkî her bir mertebesinde hem ayniyet ve hem de gayriyet ile sâbittir. Binâenaleyh bu âlem-i keserâtta yalnız gayriyet cihetini nazar-ı i'tibâra alıp Hakk'ın zâtını eşyâdan nefyetmek doğru değildir. Binâenaleyh o vücûd-i hakîkî ki, kendinin her bir mertebesinde sâbittir, nefy ve inkârdan geç de O'nu ileri getir ve isbât et!

658. Nefyi bırak ve ancak vara tap! Ey baba! Bunu o sarhoş Türk'ten öğren!

Ya'ni, mezâhirin ve keserâtın nefyini bırak ve onlarda zâhir ve vücûd-i hakîkî ile var olan zât-ı Hakk'ı isbât et ve ona tap ve ona müteveccih olup

ibâdet et! Ey nefy içinde ihtiyârlamış olan sâlik! Bu isbât mes'elesini âtîde kıssası gelecek olan sarhoş Türk beyinden öğren! Ma'lûm olsun ki, her bir ferd-i beşer anasından doğup kendini ve muhîtini idrâk etmeye başladığı vakit, evvelen bu taayyünât-ı kesîreyi görür; ve onların tasarrufât ve teessürât-ı muhtelifesi altında kalıp bâtın-ı ahvâlden bî-haber bulunur; ve bir kimsenin kendi üzerinde müessir ve mutasarrıf bildiği her şey onun ilâhıdır. Zîrâ “ilâh” ism-i cins olup, hak olsun ve bâtıl olsun her bir mutasarrıfa ve müessire ıtlâk olunur. Nitekim sûre-i Câsiye'de أَفَرَأَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ إِلَهَهُ هَوَاهُ (Câsiye, 45/23) Ya'ni “Hevâsını ilâh ittihâz eyleyen kimseyi gördün mü?” buyurulur. Bunun için kelime-i şehâdet nefy ve isbâttan mürekkeb olan “Lâ ilâhe illallâh” sûretinde vâki'dir. “Lâ ilâhe” ile yalancı ma'bûdlar ve mutasarrıflar nefy olunur ve sonra ma'bûd-ı hakîkî olan “Allâh” isbât olunur. Zîrâ bu ism-i celîl ancak ma'bûd-ı hakîkîye ıtlâk olunur. Ve “ilâh” ve “Allâh” kelimeleri hakkında şârih-i Mesnevî İsmâîl Rusûhî Ankaravî (k.s.) hazretlerinin Fütûhât-ı Ayniyye ismindeki Fâtiha-i Şerîfe tefsîrinde tafsîlât-ı müfîde vardır. Mahmûr olan Türk beyinin sabâh vakti şarabında çalgıcı istemesidir; ve “Allâh Teâlâ'nın evliyâsı için hazırladığı bir şarâb vardır ki, içtikleri vakit sarhoş olurlar ve sarhoş oldukları vakit pâk olurlar ilh...” hadîsinin tefsîridir. “Her kim mücerred ise o meyden içmek için; Mey esrâr küpünde ondan dolayı kaynar.” Allâh Teâlâ buyurur: "Muhakkak ebrâr bir kadehten içerler ki, onun mizâcı kâfûrdur" (İnsân, 76/5). "Bu mey ki, sen içiyorsun, harâmdır; biz helâlin gayrını içmiyoruz. Çalış, tâ yoktan var olasın ve Hudâ'nın şarabından sarhoş olasın!"

"Mahmûr", sarhoş olan ve sarhoşluk sebebiyle sersem olan kimse ma'nâ-larınadır. "Sabûh", sabâh vakti içilen şarâb demektir. "Emîr-i Türk"ten mu-râd, mutavassıt olan sâliktir. Zîrâ Şeyh-i Ekber (k.s.) hazretleri buyururlar ki: "Semâ'da mutavassıtlara fâide vardır. Zîrâ Hak mestliği onlara semâ'dan ve mutrıbdan zuhûr eder. Müntehîler ise sema'sız Hakk'ın mestidirler." Ve se-mâ' hakkındaki îzâhât IV. cildin 728 numaralı beytinden i'tibâren münderiç-tir. Bu sürh-ı şerîfte işâret buyurulan hadîs-i şerîfin tamamı şudur: ان لله تعالى شرابا اعده لأوليائه اذا شربوا سكروا واذا سكروا طابوا واذا طابوا طاشوا واذا طاشوا طاروا واذا طاروا طربوا واذا قاموا هاموا واذا شخصوا جروا واذا ذابوا خلصوا واذا بلغوا وصلوا واذا وصلوا بقوا صاروا ملوكا في مقعد صدق عند مليك مقتدر واذا وجدوا هذا يقولون قولا لا يفهمه الا السكارى Ya'ni "Allâh'ın bir şarabı vardır ki, onu evliyâsı için hazırlamıştır. İçtikleri vakit sar-hoş olurlar ve sarhoş oldukları vakit tayyib ve pâk olurlar; ve pâk oldukları vakit hafif olurlar; ve hafif oldukları vakit rûhen uçarlar; ve uçtukları vakit neşât ederler; ve rûh âleminde käim oldukları vakit hayrân olurlar. Beşeriyet karartısı kalktığı vakit esrâr-ı ilâhîyi cerr ederler ve beşeriyetleri eridiği ve få-nî oldukları vakit hâlis olurlar. Kendi hüviyetlerine eriştikleri vakit maksad-larına vâsıl olurlar; ve vâsıl oldukları vakit vücûd-i Hakkanî ile bâkî olurlar; ve bâkî oldukları vakit Melîk-i Muktedir indinde mak'ad-i sıdkda mülük olur-lar; ve sırr-ı vahdeti buldukları vakit dahi bu sözü söylerler ki, onu ancak Hak sarhoşları anlar." "Mey der hum-ı esrâr ilh..." bu beyt-i şerîfte mezkûr olan "mey" hadîs-i şerîfte sıfatı beyân buyurulan meydir. Ya'ni, o şarâb-ı ma'nevî, sıfât-ı nefsâ-niyyeden soyunmuş olan sâliklerin içmesi için esrâr-ı ilâhiyye küpü içinde kaynar durur. Ve bu şarâb-ı ma'nevî hakkında Hak Teâlâ sûre-i Dehr (İn-san) da . إن الأبرار يشربون... الخ )insan76/5) [ya'ni "Muhakkak ebrâr bir kadeh-ten içerler ki...ilh."] buyurur. Ayet-i kerîmede mezkûr olan "kâfür" hakkın-da müfessirlerin muhtelif mütâlaâtı vardır. İbrâhîm-i Şuttâr (k.s.) Ayîne-i Hakāyık-nümâ ismindeki kitâbında buyurur ki: "Ehl-i hakikat mertebe-i aha-diyyeye "ayn-ı kâfûr" ta'bîriyle de işaret ederler. Zîrâ bu mertebe esmâ ve sı-fât ve ef'âl renklerinden ârîdir ve hiçbir renk ile renklenmiş değildir." (Cevâ- hir-i Gaybî). Bu ma'nâya göre âyet-i kerîmede beyân buyurulan şarâb-ı ma'nevî, zât-ı mutlakın tecelliyâtıyla memzûc ve karışmış olan bir kadehten içilir. "În mey ki tu mî-horî... ilh." Ya'ni, ey nefsânî ve cismânî olan kimse! Bu senin içtiğin ispirtolu şarâb vesâir içki şer'an harâmdır. Tecelliyât-ı Hakk'ın meclâsı olan aklı berbat edip, insanı hayvandan daha aşağı bir derekeye düşürür. Bizim içtiğimiz ma'nevî şarâb ise, aklı ve kalbi cilâlandırır ve insanı melekiyet mertebesine ve ondan daha yukanya terakkî ettirir. Çalış ki, yok hükmünde olan bu vücûd-i izâfî âleminden yükselip vücûd-i Hakkanî ile var olasın ve Hakk'ın bu şarâb-ı ma'nevîsinden sarhoş olasın!

659. Bir acemi Türk seher vaktinde uyandı ve şarabın sersemliğinden dolayı mutrib isteyici oldu.

"A'cemî", lügatte sözü lâyıkıyla becerip söyleyemeyen ve işte mâhir olmayan mübtedî kimse demektir. "Mutrıb", saz çalan ve gazel ve şarkı gibi âsâr-ı mûsîkiyyeyi tegannî eden kimsedir. Ya'ni, bir sâlik-i mutavassit seher vakti uyandı ve zikr-i ilâhîden dolayı kendisine ârız olan sarhoşluktan ve bî-hûşluktan dolayı, güzel ses ile kasîde okuyucu bir mutrib istedi.

660. Cân mutribı sarhoşların mûnisi olur, mezesi ve gıdâsı ve kuvveti o olur.

"Nukl", içki içenlerin yedikleri meze; "kūt", gıdâ demektir. Ma'lûm olsun ki, "mutrıb", "ıtrâb"dan ism-i fâildir. Aslı "tarab"dır ve "tarab", ekseriyâ sevinçten ve sürûrdan insana ârız olan bir hafifliktir. Binâenaleyh "mutrıb", lügatte "insana hafiflik verici" demek olur. Bu ma'nâ-yı umûmîye göre "mutrıb", biri rûhânî ve diğeri cismânî olmak üzere iki nevi'dir. "Mutrıb-ı rûhânî" insân-ı kâmildir ki, hakâyık ve maârife dâir olan sözleriyle insanın ruhuna nefsâniyet sıfatlarının galebesinden hâsıl olan sıkleti ve ağırlığı def' eder; ve cismânî olan mutrıb dahi sâzendeler ve hânendelerdir. Bunlar da ba'zı ahvâl sebebiyle nefse ârız olan sıkleti tahfîf ve def'-i gam eder. Nefsânî ve cismânî olan kimselerin cân kulakları mutrıb-ı rûhânîye karşı kapalıdır, ancak, mutrıb-ı cismânîye karşı açıktır; ve bu cismânî olan mutrıbın nağmelerinden nefisteki sıklet kalkar; ve hâsıl olan hiffet sebebiyle nefsin sıkletleri harekete gelir. Meselâ, fuhşa mütemâyil olan nefis fuhuş ister ve içkiye mütemâyil olan nefis içki ister ve oyun ve lehviyâta mütemâyil olanlar dahi bunları isterler. Binâenaleyh böyle kimseler hakkında mutrıb muzırdır. Fakat sıfât-ı nefsâniyye ile mücâhede içinde bulunan sâliklerin cân kulakları mutrıb-ı rûhânîye ve cisim kulakları da mutrıb-ı cismânîye karşı açıktır. Binâenaleyh "mutrib-1 rûhânî" bunların ruhuna, nefsâniyet sıfatlarının galebesinden hâsıl olan sıkleti, hakāyık ve maârif-i ilâhiyyeye dâir olan sözleriyle def' eder ve onlar kendilerinde hiffet bulurlar. Eğer bu esnâda mutrıb-ı cismânî dahi tegannîye başlarsa onların bu hiffeti tezâyüd edip kendilerinde vecd hâli zuhûr eder; ve cisimlerinde, dönmek vesâir sûrette hareket etmek gibi i'tidâl hâricinde vaz'iyetler vücûda gelir. Binâenaleyh mutrıb-ı cismânî bunlar için muzır değildir. Kendi hâline basîret üzere vakıf olan her bir kimse, bu husûsta kendisinin müftüsüdür, hâriçten fetvâ istemeye hâcet yoktur. Bu îzâhâta nazaran bu beyt-i şerîfte "can mutrıbı"ndan murâd, hem mürşid-i kâmil ve hem de mutrib-ı cismânî olmak câizdir. Ya'ni, rûhu ıtrâb edici olan kimse ma'nevî sarhoşların mûnisi olur. O mutrıb o sarhoşların mezesi ve gıdâsı ve kütü olur.

661. Mutrıb onları sarhoşluk tarafına çekti. Sarhoşluğu tekrar mutrıbın deminden tattı.

Birinci mısra'daki "mutrıb", mutrıb-ı rûhânî ve ikinci mısra'daki "mutrıb", mutrıb-ı cismânîdir. "Dem", nefes ma'nâsına olup, burada mutrıb-ı cismânînin nağmeleri murâd buyurulur. Ya'ni, mutrıb-ı rûhânî olan mürşid-i kâmilin beyân buyurduğu hakāyık ve maârif-i rabbânîyi o sâlikler cân kulağı ile dinlediler; ve o mutrıb onları ma'nevî sarhoşluk tarafına çekti. Bu sâlikler tekrâr mutrıb-ı cismânînin latîf demini ve nağmelerini dinlediler, bu ma'nevî sarhoşlukları arttı. Binâenaleyh bu mutrıb-ı cismânî bunlar hakkında muzır olmadı. Belki sarhoşluk üzerine sarhoşluk getirdi.

662. O, şarab-ı Hakk'ı o mutrib sebebiyle götürür; ve bu, cisim şarabını bu mutribdan otlar.

"Çerîden", otlamak demektir. Burada "içmek"ten kinâyedir. Bu kelimenin isti'mâli, cismânî olan kimselerin hayvâniyetlerine işarettir. Ya'ni, o rûhânî olan sâlik Hakk'ın şarâb-ı ma'nevîsini o rûhânî mutrıb sebebiyle getirdi ve istihsâl etti ve içti. Fakat mutrıb-ı rûhânîden nasîbi olmayan cismânî kimse, üzüm suyundan ma'mûl olan bu sûrî şarabı cismânî olan mutrıb sebebiyle ot- ladı ve içti. Zîrâ ma'lûmdur ki, içkiye mübtelâ olanlar karşılarında bir de çal- gı ve hânende isterler ve bu çalgı sebebiyle nefsânî neş'eleri iki kat olur, kal- kıp raks etmeye ve göbek atmaya başlarlar. Nitekim mutrıb-ı rûhânîden sar- hoş olup mutrıb-ı cismânîden bu sarhoşlukları artan sâlikler dahi raks ve se- mâ'a başlarlar.

663. Her ikisi sözde bir nâm tutar ise de, fakat bu Hasan'dan o Hasan'a kadar fark vardır.

"Hasen", lügatte güzel ve hoş ve iyi ma'nâsınadır. "Şettâ", ayrı ve dağı- nık ve müteferrik demektir. Ya'ni, mutrıb ve sarhoşluk ve raks sözde ve la- fizda birer isimdir ve isimler sûrette birbirinin aynıdır. Fakat ma'nâlarına na- zaran birisi rûhun ve insanlığın zevki ve güzelliği ve diğeri nefsin neş'esi ve hayvanlığın zevkidir. Binâenaleyh aralarındaki fark, rûh ile nefis ve insanlık ile hayvanlık arasındaki fark nisbetindedir; ve bu "güzel"den o "güzel"e ka- dar çok fark vardır. Bu beyt-i şerîfte IV. cildde "Hasan" adlı iki vezîrin ahlâ- kı arasındaki farka da işâret buyurulmuş olur ki, mezkûr cildin 1239 ve 1240 numaralı beytlerinde şairin lisânından şöyle buyurulmuş idi: آن حسن نامی که از يك كلك او صد وزیر و صاحب آید جود او این چنین کز ریش زشت این حسن میتوان بافید ای جان صد رسن Tercüme: "O Hasan adlı ki, onun bir kaleminden cevher huylu yüz vezîr ve sahib gelir. Bu böyledir ki, bu Hasan'ın çirkin sakalından ey cân, yüz ip bükmek mümkindir."

664. Arada lafza mensûb bir iştibah vardır. Fakat âsumândan rîsmâna ka- dar nerede!..

Ya'ni, isimlerin sûrette lafızda beraber olması ma'nâları hakkında da şüb- he îrâs eder. Meselâ, ârifler insân-ı kâmile "mutrıb" ve aşk-ı ilâhîye "şarâb" derler. Cismânîler "mutrıb" ve "şarâb" sözlerini işittikleri vakit kendilerince ma'lûm olan mutrıbı ve şarabı anlarlar. Fakat bunların arasındaki fark gök ma'nâsındaki "âsumân" ile ip ma'nâsına gelen "rîsmân" arasındaki fark nis- betindedir. O nerede, bu nerede!

665. Lafzın iştiraki dâimâ yol vurucudur. Kâfirin ve mü'minin iştiraki cisim-dedir.

Lafzın iştirāki ve sûrette bir olması dâimâ idrâk yolunu vurucudur. Sûrette müşterek olanların ma'nâda müşterek olmaları lâzım gelmez. Meselâ, mü'min ve kâfir cisimleri i'tibâriyle sûrette müşterektirler; fakat ma'nâları birbirinin zıddı olan inkâr ve îmândan ibârettir. Nitekim sûrete i'tibâr olmadığı sûre-i Münafikün'da şöyle beyan buyurulur: وَإِذَا رَأَيْتَهُمْ تُعْجِبُكَ أَجْسَامُهُمْ وَإِنْ يَقُولُوا تَسْمَعْ لِقَوْلِهِمْ كَأَنَّهُمْ خُشُبٌ مُسَنَّدَةٌ (Münafikun, 63/4) Ya'ni "Ey Resûlüm! Sen o münafık-ları gördüğün vakit onların cisimlerinin tenâsübü ve intizâmı seni i'câb eder ve hayrete düşürür; ve fasâhat ile söz söyledikleri vakit onların sözlerini din-lersin. Halbuki onlar duvara dayanmış odunlara benzerler; içleri koftur."

666. Cisimler ağızları bağlanmış testiler gibidir; tâ ki, her testide ne olur, ona bak!

667. O cisim testisi âb-ı hayât doludur; bu cismin testisi ölüm zehrinden doludur.

O ârif-i kâmilin cisim testisi âb-ı hayât olan ulûm-i ledünniyye ve ma-ârif-i rabbâniyye ile doludur; ve bu gāfil ve cismânî olan kimsenin cisminin testisi dahi ölüm zehri olan cehl ve sıfât-ı hayvâniyye ile doludur.

668. Eğer mazrufa nazar tutarsan şahsın; ve eğer onun zarfına bakarsan yolu şaşırmışsın!

Eğer sen insanların mazrûfu olan ma'nâlarına bakar ve i'tibâr edersen ma'nâ âleminin şâhısın; ve eğer onların zarfı olan cisimlerine bakar ve giyimlerine ve kuşamlarına ve süslerine ve zâhirî intizâmlarına bakıp aldanır isen şaşkınsın!

669. Lafzı bu cisme müşabih bil! Onun ma'nâsı içeride cân gibidir.

670. Cismin gözü dâimâ cismi görücü olur. Cânın gözü fen dolu olan cânı gö-rücü olur.

671. Binâenaleyh Mesnevî lafızlarının nakşından sürete mensûb olan dâlldir ve ma'nâya mensub olan hâdîdir.

Ya'ni, Mesnevî-i Şerîfte "mey" ve "mutrib" ve "dilber" ve "ma'şûk" gibi lafızlar vardır. Eğer bir sûrete mensûb ve cismânî olan kimse bu "mey"i üzüm suyundan yapılan şaraba ve "mutrıb"ı da şurada burada gazel okuyan ve çalgı çalan hânende ve sâzendeye ve "dilber" ve "ma'şûk"u da güzel kadınlara hamleder ve bu kelimelerin ma'nâlarını zâhire mahsûr kılarsa dâll ve şaşkın olur. Ve eğer bunların ma'nâlarına intikal edip, meyi aşk-ı ilâhî şarâbı ve mutrıbı da rûhu tatrîb eden insân-ı kâmil ve dilber ve ma'şûku da mahbûb-ı hakîkî olan Hak anlarsa hâdî olur ve doğru yolu bulucu olur. Zîrâ bunlar sûfiyyûnun ıstılâhlarıdır; ve bu ıstılâhlar ahvâl-i bâtıneyi akla takrîb için ahvâl-i zâhireye teşbîh edilmek sûretiyle vaz' edilmiştir. Nitekim Fîhi Mâ Fih'in 23. faslının bir fıkrasında cenâb-ı Pîr efendimiz şöyle buyururlar: "Sana harâm olan şarâbdan veyâ afyondan veyâ esbâbdan bir sebebden zevk hâsıl olduğu vakit, düşmanlarının kâffesinden râzı olmuyor musun? Onları afv etmiyor musun? Ellerini ve ayaklarını öpmüyor musun? Kâfir ile mü'min bu sâatte senin nazarında şey'-i vâhid oluyor. İşte Şeyh Salâhaddîn'de bu zevkin aslı ve bu zevkin harrı vardır. Hâl böyle iken, maâzallâh onun böyle bir kimseye nasıl buğzu ve garazı olur?"

672. Kur'ân'da buyurdu ki: "Bu Kur'ân gönülden ba'zısına hâdî ve ba'zısına mudilldir.

Bu beyt-i şerîfte sûre-i Bakara'da vâki' olan şu âyet-i kerîmeye işaret buyurulur: يُضل به كثيراً ويهدي به كثيراً وما يضل به إِلَّا الْفَاسقين (Bakara, 2/26) Ya'ni "Bu Kur'ân sebebiyle çok kimse dalâlete düşer ve çok kimse de hidâyet bulur; ve onun sebebiyle dalâlete düşenler ancak fâsıklardır." Ya'ni Hak Teâlâ buyurdu ki: Bu Kur'ân kalb cihetinden ba'zı kimselerin hidâyetine sebeb olur ve ba'zı kimselerin dahi dalâletine sebeb olur. Nitekim I. cildin 1099 numaralı beytinde bu ma'nâya dâir şöyle buyurulmuş idi:

Tercüme: "Sen Kur'ân'ı hevâ-yı nefsânî üzerine te'vîl ediyorsun; yüksek olan ma'nâ senden alçak ve eğri oldu."

673. "Allah, Allah!" Mâdemki ârif "mey" dedi, ârifin indinde ma'dûm olan ne vakit şey olur.

"Allah, Allah!", zinhâr, zinhâr! Ya'ni "sakın ha, sakın ha!" demek olur. Ya'ni sakın ha! Mâdemki, ârif-billâh olan kimse mey ve şarâbdan bahsetti, bil ki, böyle bir şey ma'nâda mevcûddur. Zîrâ ârifin indinde mâddî ve sûrî olan şarâb yoktur ve mevhûmdur; ve ârif böyle yok olan bir şeye vücûd verip ondan bahsetmez ve ona bir şey demez. Binâenaleyh o ârif "şarâb" dediği vakit sen bu şarabı üzüm suyundan yapılmış olan şarâb anlama!

674. Vaktaki senin anlayışın şeytanın maddesi olur, ne vakit senin için Rahmân meyinin vehmi olur?

Ey cismânî ve mâddî olan kimse! Vaktâki senin bu mey ve şarâb lafzından anlayışın, şeytanın içkisi olan sûrî şarâb olur, artık Rahmân'ın şarabı olan aşk-ı ilâhî şarabı senin vehmine gelmez. "Bâde-i şeytân"dan murâd, eğer efkâr-ı fâside olursa ma'nâ böyle olur. Senin anlayışın şeytanın sana içirdiği efkâr-ı fâsideye müstenid olur ve sen bu fâsid fikirler şarabından sarhoş olursan, Rahmân'ın şarabı olan aşk şarabı ve evliyâ-yı Hakk'ın zevki senin fehmine değil, vehmine bile gelmez.

675. Bu ikisi; mutrıb şarab ile ortaktırlar. Bu ona ve o buna; acele getir!

Ya'ni, cismânî olan mutrıb sûrî olan şarâb ile ortak ve müşterektir. Zîrâ sûrî şarabı içenler neş'e-i cismâniyye ve nefsâniyyelerinin tezyîdi için karşılarında hânende ve sâzende isterler. Binâenaleyh mutrıb içkiye ve içki de mutrıba acele arz-ı ihtiyâc eder. Bunun gibi, mutrıb-ı rûhânî olan insân-ı kâmilin vücudu ile şarâb-ı aşk-ı ilâhî ortak ve müşterektirler. Bunlar birbirlerinin lâzım ve melzûmu kabîlindendir.

676. Pür-humarlar mutrıbın deminden otlarlar. Mutrıblar onları meyhane tarafına götürürler.

"Humâr", sarhoşluktan sonra başta kalan sersemlik ve bî-hûşluk demek- tir. Ya'ni, sarhoşlar mutrıbın sözünden ve nağmesinden müstefid olurlar. Eğer mutrıb sûrî ve cismânî ise sûrî içkiden sarhoş olanları sûrî meyhâne ta- rafına götürür; ve eğer rûhânî ise ma'nevî sarhoşları hakikat meyhanesine götürür.

677. O mutrib meydanın başı ve bu onun sonudur. Gönül onun çevgânında top gibi olmuştur.

"Dil şüde", ba'zı nüshalarda böyle ayrı olarak yazılmıştır. Bu sûrette ma'nâ tercümede olan vecih ile olur; ve ba'zı nüshalarda dahi bitişik olarak "dil-şüde" yazılmıştır. Bu sûrette vafs-ı terkîbî olup, âşık ve sarhoş ma'nâsı- na gelir ve mısrâ'ın ma'nâsı "Sarhoş, top gibi, mutrıbın çevgânındadır" de- mek olur. Ya'ni, o mutrıb, sarhoşluk âleminin ve meydanının başıdır; ve bu meyhane ise o meydanın sonudur. Binâenaleyh mutrıb gönlü veyâ sarhoşu cirit oyunundaki top gibi deminin ve nağmelerinin çevgânıyla o meydanda çeler durur.

678. O şey ki, başta vardır, kulak oraya gider. Eğer başta safrâ varsa, o şey sev- dâ olur.

Bu beyt-i şerîfte sanâyi'-i bedîiyyeden "irsâl-i mesel" san'atı vardır. O da budur ki: Mutrıbı dinleyenlerin bünye-i rûhu bünye-i cisme mukābil tutul- muştur. Tabâbet-i atîkaya vâkıf olanların indinde ma'lûmdur ki, gıdânın bi- rinci hazmı ağızda dişler vâsıtasıyla olur. Sonra gıdâ mi'deye gider. Mi'denin harâreti ile pişer, keylûs hâline gelir. Buna ikinci hazım derler. Bu keylûsun posaları mi'deden bağırsaklara iner ve incelerini de damarlar cezb eder ve da- marlara gidenler dahi tekrar pişer. Ona "keymûs" derler. Bu, üçüncü hazım- dır. Burada suyun fazlası böbreklerden süzülüp mesâneye gider ve idrâr olur. Bu fazla sular gittikten sonra o bakıyye-i gıdâ tekrâr pişer. İhtilât-ı erbaa pey- dâ olur. Biraz çiğ olarak kalana "balgam" ve onun altında kalana "kan" ve onun altında olana "safrâ" derler. Bu pişmelerden sonra biraz daha ihtirâka sâlim olarak kalan mâddeye "sevda" derler. Eğer "safrâ"nın ihtirâkı ziyâde olursa "sevda" hıltına inkılâb eder; ve galebe-i safrâ yüzünden sevdânın te- zâyüdü dimâğa bî-hûşluk verir. Bünye-i cismde bu hâl vâki' olduğu gibi bün- ye-i rûhta dahi bunun nazîri vâki' olur. Birinci vech budur ki, eğer rûhun idrâkâtında bünyenin safrâsına muâdil olan keserât ve mâsivâ muhabbeti varsa mutrıbın nağmelerinden bu safrâ ve hubb-i mâsivâ alevlenip sevdâya, ya'ni zulümât-ı tabîiyyeye inkılâb eder. İkinci vech budur ki, "safrâ"dan murâd, muhabbet-i Hak ve "sevda"dan murâd, keserât-ı eşyânın ve mâsivâ-yı Hakk'ın kararması ve fenâsıdır. Ya'ni eğer rûhun idrâkâtında bünyenin safrâsına mümâsil olan muhabbet-i Hak varsa mütrıbın nağmelerinden bu muhabbet büsbütün parlayıp o sarhoşun nazarından zulümât-ı tabîiyye fanî ve nâ-bûd olur; ve Hz. Pîr efendimiz bir beyitlerinde bu ma'nâya işâret buyururlar: "O rûhtan hâsıl olan safrâ, gerçi başın sevdâsını artırır, fakat yed-i beyzâyı böyle sevdâdan bulurlar." Velhâsıl, rûhun idrâkâtında her ne varsa, rûhun kulağı kendi idrâkâtı tarafına gider. Nitekim bünye-i cismde safrâ gālib olursa o safrâ sevda olur.

679. Ondan sonra bu ikisi bî-hûşluğa giderler. Vâlid ve mevlud orada bir olurlar.

Bu beyt-i şerîfte mutrıb-ı rûhânî olan mürşid-i kâmil ile mest-i Hak olan mürîdin hâline işaret buyurulur. Ya'ni, sarhoş ile mutrıb meydânın nihâyeti olan meyhaneye gittikten sonra her ikisi de bî-hûş olurlar; ve her ikisi de ma'nen ittihâd edip, o fenâ-fillâh meyhanesinde "vâlid" ya'ni mutrib ve "mevlûd" ya'ni sarhoş bir olurlar; ve âlem-i keserâtın iktizâsı olan senlik ve benlik aradan kalkar. Nitekim sûrî meyden bile hâsıl olan bî-hûşluğun netîcesi yukarıda 671 numaralı beyitte îzâh edilmiştir.

680. Vaktaki şâdî ve gam sulh ettiler, bizim Türk'ümüz mutrıbları uyandırdı.

"Türk"den murâd, husûsan Çelebi Hüsâmeddîn (k.s.) efendimiz olmak ve umûmen her [bir] mürid olmak ve "mutrıblar"dan murâd dahi husûsen, cenâb-ı Pîr efendimizin zât-ı şerîfleri ve umûmen her bir insân-ı kâmil olmak münasib görünür. "Mutrıb"ın cem' olarak zikri insân-ı kâmillerin âtîde ma'nâlarda ittihâdına işarettir. Ya'ni, vaktâki mest-i Hak olan tâlib ve mutrib-ı rûhânî olan mürşid-i kâmil sürûrda ve gamda ittihad ettiler, bizim Türk'ümüz mutrıbları îkāz edip söze girdi.

681. Mutrib hâb-nâk bir beyte başladı. Dedi ki: "Ey görmediğim kimse, bana bir kadeh sun!"

Mutrib-1 rûhânî olan insân-ı kâmil bu âlem-i keserâta karşı uyku getirici olan bir beyti okumaya başladı da, dedi ki: "Ey his gözüyle görmediğim zât-ı mutlak! Bana bir tecellî-i zâtî şarabının kadehini sun!"

682. "Sen benim vechimsin. Eğer ben onu görmezsem aceb değildir. Yakınlığın gayesi hicab-ı iştibahtır."

"Sen benim vechim ve hakîkatim ve hüviyetimsin. Eğer ben kendi vechimi ve hakîkatimi bu kadar yakınlık ile beraber göremezsem taaccüb olunmaz. Zîrâ yakınlığın gāyesi ve nihâyeti iştibâh ve iltibâsı mûcib olan hicâb ve perdedir." Zîrâ pek yakın olan şey şiddet-i kurb ve zuhûrundan dolayı gözden gizli kalır. Zât-ı Ecell ü A'lâ hazretleri Kur'ân-ı Kerim'de ونحن أقرب اليه من حبل الوريد (Kaf, 50/16) ya'ni "Biz insana şahdamarından daha yakınız;" وهو معكم اينما كنتم (Hadîd, 57/4) ya'ni "O sizinle beraberdir, nerede olsanız" buyurduğu hâlde bu şiddet-i kurb adem-i rü'yete sebeb olur. Meselâ, bir kitâb göze pek yakın tutulsa bu yakınlık rü'yete mâni' olur. Yazıları asla görünmez ve okunamaz; ve kezâ güneşin ziyâsı pek ziyâde münteşir ve göze nüfüz ettiği hâlde insan nazarının evvelâ bu ziyâya ve sonra da eşyaya vâki' olduğunu fark edemez. Zîrâ ziyâ şiddet-i kurb ve zuhûrundan dolayı gizlenmiştir. Beyt-i Hz. Hüdâyî (k.s.): Zuhûru perde olmuştur zuhûra Gözü olan delîl ister mi nûra?

683. "Sen benim aklımsın. Girift olan iltibasın çokluğundan dolayı, eğer ben Sen'i görmezsem acib değildir."

"Müştebek", pencere kafesi ve balık ağı gibi örülmüş ve birbirine karışmış ve girift olmuş olan; "iltibâs", örtülü ve belirsiz olmak ve ihtilât edip karışık olmak ma'nâsınadır. Ya'ni, "Ey vücûd-ı hakîkî! Mâdemki, benim hakîkatim ve hüviyetim Sen'sin ve benim taayyünüm Sen'in vücûdun ile zâhirdir, şübhesiz ki, benim aklım dahi Sen olursun. Fakat havâss-i hamse-i zâhire ile idrâk olunan mahsûsâta müstenid fikirler ile havâss-i hamse-i bâtine ile idrâk olunan ma'külâta müstenid fikirlerin birbirine karışıp girift bir hâle gelmiş olmasından dolayı aklımda mütecellî olanın Sen olduğunu göremezsem acîb değildir."

684. Sen şahdamardan daha yakın geldin. Ne kadar "Ya" diyeyim? "Ya" uzak içindir.

"Sen, Kâf sûre-i şerîfesinde buyurduğun وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ وَنَعْلَمُ مَا تُوَسْوِسُ بِهِ نَفْسُهُ وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ (Kâf, 50/16) ya'ni "Muhakkak biz insanı yarattık, onun nefsinin vesvese ettiği şeyi de biliriz; ve biz ona şahdamarından daha yakınız" âyet-i kerîmesi mûcibince bana şahdamarımdan daha yakın geldin. Ben ne kadar "yâ İlâhî!" ve "yâ Rab!" diye "yâ" edât-ı nidâsını kullanıp dururum? Halbuki bu "yâ" edât-ı nidâsı çok kerre uzak olan bir kimse için kullanılır." Binâenaleyh Sen benim hakîkatim ve aklım olduğun ve bana şâhdamarımdan daha yakın olduğun hâlde uzakta imişsin gibi "yâ" diye hitâb etmem ne içindir?

685. "Belki ıssız sahrâda nidâ etmem ile, benim ile beraber olan kimseyi beni gayrete getiren kimselerden saklamak için onları şaşırtırım."

"Kıfâr", ıssız sahrâ demektir ki, burada murâd, âlem-i keserât ve taayyünâttır. "Benimle beraber olan kimse" ta'bîrinden murâd, vücûd-i hakîkî-i Hak'tır. "Gayrete getiren, kıskandıran kimseler"den murâd, mü'minlerin avâmmı olan ulemâ-i zâhiredir ki, onlar bu âlem-i keserâtta ihâta-i zâtiyyeyi kabûl etmeyip, ancak ihâta-i ilmiyyeyi isbât ederler. Binâenaleyh eşyayı Hakk'ın zâtından uzak ve kendilerini ayrı bilirler. Hadis-i şerifde الشرك في امتى اخفى من دبيب النمل على الصفا ya'ni "Benim ümmetimde şirk musaffâ bir mahaldeki karıncanın yürümesinden daha gizlidir" buyurulduğundan bu tâife şirk-i ahfâ sahibleridir ve bu husûsta ehl-i hakîkatin muârızlarıdır. Binâenaleyh bunların rûh ve akıl gözlerinin eşyâda Hakk'ı müşâhede edebilmek kuvveti olmadığından kâmiller ve muhakkıklar sâika-i gayretle bunların yanında kendi müşâhedelerine aid olan sözleri söylemekden tevakkî ederler; ve kendi mahbûb ve ma'şûkları olan Hakk'ı bunlann kör gözlerinden bile saklarlar. Beyt-i şerîfin hulâsa-i ma'nâsı: "Belki ben uzakda olan kimseler hakkında kullanılan "yâ" edât-ı nidâsı ile bu âlem-i keserât çöllerinde onun için hitâb ederim ki, وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَمَا كُنتُمْ (Hadid, 57/4) [ya'ni "Nerede olursanız olun, o sizinle beraberdir"] âyet-i kerîmesi mûcibince benim ile beraber olan mahbûb-i hakîkîyi beni gayrete getiren ve beni kıskandıran şirk-i ahfâ sâhiblerinden saklayayım ve onları bu hitâbım ile galata düşüreyim ve şaşırtayım!" Nitekim Hz. Pîr efendimiz bu cildin âtîde gelecek olan beyitlerinde bu ma'nâya işâreten şöyle buyururlar: Tercüme: "Ey putperest! Mâdemki şaşıların eşiyiz, müşrikçe konuşmak lâzım gelir. O birlik, o vasf ü hâl tarafındandır. Kelâm meydânına ikilikten başkası gelmez. Ya şaşı gibi bu ikiliği dinle, ya ağızını dikip hoş sâkit kıl. Ya nöbet ile ba'zan sükût et ve ba'zan söz söyle; şaşılar gibi davul çal, vesselâm." İnşâallâhu Teâlâ âtîde bu beytlere geldiğimizde îzâhât-ı kâfiye yazılacaktır.