İçeriğe atla

Körün Mustafâ (a.s.)ın evine gelmesi ve Aişe (r.a.) nın körün önünden kaçması ve Resûl'ün: "Ne kaçıyorsun? O seni görmüyor" demesi ve Aişe'nin Resûlullâh (s.a.v.)e cevab vermesi

14. bölüm / 53 · 1535 kelime · ~8 dk okuma

686. Peygamber huzûruna kör geldi. Dedi ki: "Ey her hamurun fırınına neva-bahş edici!"

"Darîr", kör, a'mâ demektir. "Nevâ", birçok ma'nâları vardır. Burada rev-nak, kuvvet ma'nâları münasibdir. "Hamîr [hamur]"den murâd, muhtelif anâsırdan yoğurulmuş ve terkîb edilmiş olan vücûd-i cismânîdir. "Fırın"dan murâd, cismin kalıbıdır. Ya'ni, huzûr-ı Risâletpenâhî'ye bir a'mâ geldi. Dedi ki: "Ey vücûd-i cismânî hamurunun fırını olan kalıba aşk-ı ilâhî ateşi ile rev-nak ve kuvvet bahş edici olan Nebiyy-i zîşân."

687. Ey sen! Suyun beyisin ve ben susamışım. Ey benim sâkîm, yardım, yardım!..

"Ey sen ki, maârif-i ilâhiyye ve ulûm-i ledünniyye suyunun beyisin ve ben de o ulûm ve maârifin susamışıyım; ey benim su vericim, yardım isterim, yardım!.."

688. Vaktaki o kör acele içeriye geldi, Aişe örtünmek için kaçtı.

689. Zîra ki o pak olan hâtun reşk-nâk olan Resûl'ün gayûrluğundan âgâh idi.

"Reşk-nâk", kıskanç; "gayûr", mahremini nâ-mahremden esirgeyen ve kıskanç olan demektir. Ya'ni, zîrâ ki Resûl-i Ekrem hazretlerinin nâzikliği ve hassasiyetini müdrik olan ümmü'l-mü'minîn Aişe (r.a.) hazretleri kıskanç olan Resûl-i zîşânın gayûrluğuna vakıf idi.

690. Her kim ki, ziyade yakışıklıdır, onun reşki ziyade olur, ey oğullar! Zî-râ ki reşk nazdan kalkar.

"Benûn", oğul ma'nâsına olan "ibn"in cem'idir. "Nâz", istiğnâ ve nezâket ve letâfet demektir. Ya'ni, her kim ziyâde yakışıklı ve cemâl sahibi ise onun ma'şûkunu kıskanması ziyâde olur. Zîrâ ey ma'rifette tecrübesiz olan oğul-lar! Biliniz ki, kıskanma naz ve istiğnâ ve letâfetten husûle gelir. Velhâsıl iyi teemmül olunursa reşkin menşei nazdır.

691. Bunak kocakarılar kocalarına câriye verirler. Çünkü çirkinlikden ve ih-tiyarlıkdan âgâhdırlar.

"Kummâ", Türkçe olup "câriye" ve "kuvve-i bâhı tezyîd eden ilâç" ma'nâsınadır (Gıyâsü'l-Lügāt). Burada "câriye" demekdir. "Gende-pîr", bunak kocakarı ma'nâsınadır. Ya'ni, sen görmez misin ki, kıskançlık kadınların hâl-i tabîîleri iken bunak kocakarılar kıskançlıkdan vazgeçip kocalarına câriye verirler. Çünkü ihtiyarlıkdan hâsıl olan çirkinliklerine vakıfdırlar ve onlarda kıskançlığın menşei olan nâz ve istiğnâ hâli kalmamışdır.

692. Her iki âlemde Ahmed'e mensûb olan cemâl gibi ne vakit olmuştur? İyi kimse Hâlık'ın ferri ona avn olmuştur.

"Ferr", nûr ve azamet demektır. Ma'lûmdur ki, Ahmed (a.s.) Efendimiz'in mazbût olan şemâil-i şerîfelerinden anlaşıldığı üzere vech-i zâhirlerinde ve cism-i saâdetlerinde pek büyük bir tenâsüb ve melâhat var idi; ve cemâl-i ma'nevîsi ise ta'rîf ve tavsîfe sığar bir şey değildir. Binâenaleyh Resûl-i Ekrem Efendimiz hem dünyaca ve hem de âhiretçe sâhib-i cemâl idi; ve cemâlin ve melâhatin bu cem'iyetini hâiz olan ne bir nebî ve ne de bir velî gelmemiştir. Bu cem'iyyet-i cemâliyye o hazrete Hâlık Teâlâ hazretlerinin avn ve inâyeti olmuştur.

693. Her iki âlemin nazları ona erişir. Gayret o güneşe yüz kat erişir.

İkinci mısra' غیرت آن خورشید را صد تو رسد takdirinde olup kâfiye sebebiyle edât-ı mef'ûl olan "râ" "sadtû"dan sonra gelmiştir. Karîne-i ma'nâ bu takdîri îcâb eder. Ya'ni, mâdemki, Resûl-i zîşân Efendimiz zâhirde ve bâtında bu derece cem'iyyet-i cemâliyyeyi hâiz idi, binâenaleyh âlem-i zâhirin ve âlem-i bâtının bütün nâz ve istiğnâlarını hâiz idi; ve mâdemki, reşk ve gayretin esâsı ve menşei nazdır, binâenaleyh o dünyâ ve âhiret güneşine gayret ve kıskançlık dahi yüz kat olarak ârız olur.

694. Der ki: "Ben Zühal'e topu bıraktım. Ey yıldızlar! Haydi, yüzünüzü çekiniz!"

"Keyvân", Zühal seyyâresine derler. İlm-i hey'etin beyânına göre, bu seyyâre arzdan 750 def'a büyüktür. Hareket-i mihveriyyesini 10 sâat 14 dakîkada bitirir. Sekiz kadar peyki ya'ni ayı ve bir de halkası vardır. "Zâpe" ismi verilmiş olan bir ayının cesâmeti bizim ayımız kadardır. Etrâfında hava taba- kası bulunduğu ve bulutlar teşekkül ettiği tahmîn olunduğundan ba'zı hey'et-şinâslar bu seyyârenin meskûn olduğunu zannediyorlar. Bu aylar ile bu halkası sâyesinde geceleri manzûme-i şemsiyyemizi teşkil eden diğer sey- yârelerden daha parlak ve aydınlıktır. Binâenaleyh "Zühal seyyâresi"yle mu- râd, vücûdun mertebe-i vâhidiyyetine işaret buyurulur ki, bu mertebeye "ha- kîkat-i insâniyye" dahi derler. Rûh ve misâl ve şehadet mertebelerinin fev- kıdır; ve diğer bir çok isimleri de vardır. Ve bu mertebenin fevkınde merte- be-i vahdet vardır ki, ona "hakîkat-i muhammediyye" derler. "Topu bırak- mak"tan murâd, isti'lâ etmekten kinâyedir. "Yıldızlar"dan murâd, efrâd-1 be- şeriyyenin ukalâsı ve hükemâsıdır. Ya'ni, o ma'nevî güneş olan Hâtem-i en- biyâ Efendimiz lisân-ı hâl ile buyururlar ki: "Benim hakikat-i muhammediy- yem Zühal seyyâresi mesâbesinde olan hakîkat-i insâniyye mertebesinin fev- kindedir ve bu mertebeyi muhîttir. Ey hakîkatleri ve a'yân-ı sâbiteleri bu mer- tebede mütekevvin olan ukalâ ve hükemâ yıldızları! Benim nûrumun önün- de nûr-ı irfânınızı ızhâr etmekten vazgeçip yüzlerinizi örtün!"

695. "Benim nazîrsiz olan şuâımda "la" olunuz; ve yoksa benim nûrumun önünde rüsvâ olursunuz."

Ya'ni, "Benim nazîri olmayan nûr-ı irfânımın önünde hiç olunuz; ve yoksa benim o nûrumun önünde rezîl ü rüsvâ olursunuz. Nitekim ukalâ vü hükemâ- yı zamâne Resûl-i Ekrem hazretlerinin kadınlar hakkındaki ناقصات العقل و الدين ya'ni "Akılları ve dînleri eksiktir" sözü, çöl zihniyeti ile söylenmiş bir sözdür" diye reddetmişlerdi. Ahîren fenn-i tabâbet kadınların dimâğını erkeklerin dimâ- ğından vasatî bir hesab ile 150 gram noksan olduğunu isbât edince rezîl ü rüs- vâ oldular; ve diğer ahâdîs-i nebeviyyenin hakäyıkını dahi fünûn-ı hazıra peyderpey ızhâr etmektedir.

696. "Kerem cihetinden ben her gece gaib olurum. Ne vakit giderim? Ancak "Gidiyorum" diye gösteririm."

"Her bir gece"den murâd, vakit vakit ehl-i arz üzerinde hâkim olan efkâr ve akāid-i bâtıle zulmetleridir. Bu efkâr ve akäid-i muzlime her bir zamanda beşer arasında birer şekilde tezahür etmiştir. "Kerem ciheti"nden murâd, ço- cukların oyunda büyükler tarafından serbest bırakılması gibi bevâtın-ı beşerin serbest bırakılmasıdır. Zîrâ âlem-i kevni muhît olan hakîkat-i muhammediy-yedir. Eğer tasarrufât-ı muhammediyye her ân vâki' olsa hiçbir ferdin o tasar-rufa mukābeleye mecâli kalmazdı. Ya'ni, "Benim hakîkat-i muhammediyyem ziyâsı şedîd olan bir güneştir. Ben vakit vakit zulmet-i tabîiyyenin hükm-fer-mâ olduğu bu âlem-i keserâtta gäib olur ve âmme üzerinde tasarrufu terk ede-rim. Fakat zannetmeyiniz ki, giderim ve kaybolurum. Hayır! Kendimi gitmiş ve tasarrufu terk etmiş gösteririm. Nitekim sûrî güneş dahi gurûb eder. Onun gurûbu külliyyen gitmesi değildir. Tekrâr doğmak üzere gider."

697. "Tâ ki, siz bensiz bir gece yarasa gibi bu uçma mahallinin etrafında ka-nat çarparak uçasınız!"

"Matâr", uçma mahalli demektir. Bundan murâd âlem-i tabîat ve keserât-tır. Ya'ni, "Onun için gitmiş görünürüm ki, siz serbest kalıp bir müddet bu âlem-i tabîat karanlığında, bu keserât meydânında istediğiniz gibi kanat çar-pıp uçasınız!"

698. "Tâvuslar gibi bir kanat arz ediniz. Sarhoş doğan ve serkeş ve mu'cib olunuz!"

"Tâvus kanadı"ndan murâd, ukül-i cüz'iyyeye parlak görünen süslü ef-kâr-ı felsefiyyedir. İkinci mısra'daki "bâz" kelimesinin kuşları avlayan "do-ğan kuşu" ma'nâsına olması münasibdir. "Mest", "bâz"ın sıfatıdır. "Serkeş", itâatsiz ve inkıyâdsız olan kimse; "mu'cib", kendini beğenen demektir. Ya'ni, "Bu serbest harekâtınız esnâsında ukūl-i cüz'iyye erbâbına tâvus ka-nadı gibi parlak ve süslü görünen fikirlerinizi ve hünerlerinizi arz ediniz ve benliğinizin sarhoşu olunuz; ve bu sarhoşluğunuz içinde doğan kuşu gibi ef-râd-ı beşeri kendi efkârınızı kabûle da'vet edip avlayınız; ve benim getirdi-ğim maârif-i ilâhiyyeye ve ulûm-i ledünniyyeye karşı bu benliğiniz sebebiy-le serkeş ve itâatsiz ve kendi efkâr-ı bâtılenizi beğenici olunuz!"

699. O kendinizin çirkin tertib edici olan ayağınıza bakınız. Çarık gibi ki, o Ayaz'ın şem'i idi.

"Ayak"tan murâd, akl-ı cüz'îdir. "Zeşt-sâz", vasf-ı terkîbî olup "çirkin ter-tîb edici" demek olur. Ya'ni, "O kendinizin çirkin ve fenâ netîceler tertib edi-ci ve çıkarıcı akl-ı cüz'înizin hiçliğine ve kıymetsizliğine bakınız. O akl-ı cüz'î yukanda kıssası geçen Ayaz'ın çarığına benzer ki, o çank Ayaz'ın idrâki önünde bir şem' ve ziyâ menba'ı idi; ve ona bakıp idrâkini nûrlandırır ve ken-dinin hiçliğini tahattur eder idi. Siz de Ayaz gibi o akl-ı cüz'înin hiçliğine ba-kıp idrâkinizi nûrlandırsanız olmaz mı?" Nitekim akl-ı cüz'i hakkında I. cildin 2012 ve 2013 numaralı beytlerinde ve sâir mahalllerde îzâhât geçti.

700. Sabah vakti te'dib için yüz gösteririm, tâ ki, benlikten dolayı ehl-i şimal-den olmayasınız!"

"Sabah vakti"nden murâd, hakikat-i muhammediyyenin tasarrufâta mübâşeretidir. Ya'ni, "Vaktâki ehl-i arz bu ukul-i cüz'iyyenin parlak safsa-talarına kapılıp dalâlette pûyân olurlar, ben tasarrufât-ı ahmediyyem ile on-ları te'dîb için suver-i muhtelifede zâhir ve kulûb-i beşerde müessir olurum. Bu tasarrufâtı sizin benlikten dolayı ehl-i şimâl ve ehl-i dalâletten olmama-nız için yaparım." Nitekim zamânımızda bu tasarrufât-ı muhammediyye, hıristiyan misyonerlerinin son derece gayretlerine rağmen ehl-i garb indin-de baş göstermektedir ve ihtidâ günden güne çoğalmaktadır. Bir numûnesi Kâbil'de (Afganistan'da) Enîs adlı 15 Şa'bân 1354 ve 13 Teşrîn-i Sânî 935 târîhli Fârisî mecmûada görülmüştür. Şöyle ki: İngiliz prenseslerinden Sara Vak (سارا واك) Hanım niçin müslümân olduğuna dair Londra'da mufassal bir nutuk söylemiş ve radyo vâsıtasıyla dünyaya da münteşir olmuştur. Bu nûrlu hanım diyor ki: "Bana niçin müslüman olduğumu soruyorlar. Ben de cevâben diyorum: Onun için müslümân oldum ki, İslâm medeniyet ve ah-lâk ve fazîlet dînidir. Onun için müslüman oldum ki, İslâm insanın infirâdî, maddî ve ictimâî ve ma'nevî olan ihtiyaçlarını tamâmen te'mîn eder. Onun için müslüman oldum ki, İslâm i'timâd ve îmân menba'ını bizim rûhumuz-da ızhâr eder. Onun için müslümân oldum ki, İslâm bütün dînlerin en sâ-desi ve en âlîsidir. Bu böyle iken niçin müslüman olmayayım ve niçin bu "dîn-i hanîf"in mebâdîsine teslîm olmayayım?"

701. Onu terk et ki, bu söz uzundur. Kün! emri uzunluktan nehy etmiştir.

Bu beyt-i şerîfte cenâb-ı Pîr efendimiz zât-ı şerîflerine hitâb edip buyurur- lar ki: Ey Mevlânâ! Tasarrufât-ı ahmediyyeye dâir olan bu sözü terk et! Zîrâ bu tasarrufâtın ba'zan terki va ba'zan ızhârı birçok sırlara ve hakîkatlere müsteniddir ki, bunların îzâhına başlansa söz pek ziyâde uzar. Halbuki bu terk ve ızhâr-ı tasarruf Hakk'ın "Kün!" emrine müsteniddir; ve işte o "Kün!" emri beyânı uzun olan bu esrâr ve hakäyıkın ızhârını nehy etmiştir. "Emr- kün", vasf-ı terkîbî olursa "emr edici" ma'nâsına olup murâd, Hak Teâlâ ve- yâ hakîkat-i muhammediyye olur. Ya'ni, emr edici olan Hak Teâlâ veyâ ta- sarruf-1 Ahmedî uzunluktan nehy etmiştir.