İçeriğe atla

Mustafa (s.a.v.)in Âişe (r.a.)yı: "Ne saklanıyorsun? Saklanma! Zîrâ a'mâ seni görmüyor!" diye imtihan etmesidir. Hattâ zâhir ola ki, Âişe, Mustafa (a.s.)ın zamîrinden âgâh mıdır? Yâhud kelâm-1 zâhirin mukallidi midir?

15. bölüm / 53 · 1833 kelime · ~10 dk okuma

702. Peygamber imtihan için buyurdu: "O seni görmüyor, ondan az saklan!" Ya'ni, a'mâ hücre-i saâdete girince Aişe (r.a.)yı tecrübe için Resûl-i Ekrem hazretleri buyurdu ki: "Yâ Aişe! O a'mâ seni görmüyor; binâenaleyh tesettür husûsunda külfet etme!"

"Kelâm-ı zâhirin mukallidi olmak", gayret ve kıskançlık sözünün ma'nâ- yı hakîkatine nüfüz etmeyip taklîden hareket etmektir. Ya'ni huzûr-ı Risâlet- penâhîye a'mâ geldi, Âişe (r.a.) ondan kaçtı. Hz. Âişe vâlidemiz Resûl-i Ek- rem hazretlerinin zamîr-i saâdetlerindeki gayrete ve kıskançlığa vakıf olarak mı kaçtı, yoksa zamîr-i Risâletpenâhîye vâkıf olmayıp, ancak "Kadınların er- kekten tesettürü lâzımdır" sözüne taklîden mi kaçtı? diye cenâb-ı Peygamber onu tecrübe buyurdu; ve "Ne kaçıyorsun? O seni görmüyor!" dedi. Âişe haz- retleri dahi "O beni görmüyorsa ben onu görüyorum ve benim onu görmem zât-ı latîfinizin zamîrindeki gayrete dokunur!" diye cevâb verdi.

703. Aişe: "O beni görmüyorsa, ben onu görüyorum!" diye elleriyle işaret etti.

Ya'ni, Hz. Aişe vâlidemiz Resûl-i Ekrem Efendimiz'in kendi üzerine olan gayretini ve kıskançlığını bildiği için: "Yâ Resûlallâh! Rü'yet iki taraftan vâki' olur. O beni görmüyorsa ben onu görüyorum ve benim onu görmem kalb-i saâdetinizdeki gayrete dokunur." Ma'nâsını tefhîmen, sesini de nâ-mahreme işittirmeyerek elleriyle işaret etti; ve bu vaz'iyeti ile kelâm-ı zâhirin mukallidi olmadığını gösterdi. Ma'lûm olsun ki, tesettür emrinin menşei gayret ve kıskançlıktır; ve kıskançlığın menşei de yukarıda îzâh olunduğu üzere güzellik ve yakışıklılıktır; ve kadınlarda Hakk'ın cemâl ile tecellîsi ekmel olduğundan sâhib-i cemâl olan kadınların hassâs olan zevcleri tarafından kıskanılması tabîî bir hâl olur; ve kadınlarda Hakk'ın cemâl ile tecellîsi bahsi Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Muhammedî'de cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri tarafından îzâh buyurulmuştur. İmdi tabîatlarında zevcelerine karşı kıskançlık olmayan erkeklerde hassasiyet ve nezâket yoktur. Onlar bâğ-ı hilkatte bitmiş yabânî otlara benzerler. Zîrâ onların "hüsn" ve "aşk" ile alakaları yoktur. Kadınlara karşı yalnız şehvet-i hayvâniyye ile mütehassistirler. Şehvetlerini kazâ ettikten sonra zevclerine karşı lâkayt kalıp bâtınlarında gayret ve kıskançlık hissetmezler. Binâenaleyh sûrette ve sîrette güzel olan Aişe vâlidemiz hakkında Resûl-i Ekrem hazretlerinin hassâs ve nâzik olan kalb-i saâdetlerinde onlara karşı gayret ve kıskançlık hissetmemeleri mümkin değildir; ve Aişe vâlidemiz dahi baştan başa rûh-ı pâk olan Resûl-i Ekrem hazretleri hakkında da aynı his ile mütehassis idi.

704. Rûhun güzelliği üzerine aklın gayreti vardır. Bu nasûh teşbíhattan ve teşmîlden doludur.

"Nasûh", mübâlağa ile "nasîhat edici" ve "hâlis ve sâf" ma'nâlarına gelir. Bu beyt-i şerîfte rûh karînesiyle ikinci ma'nâ münasib görünür; ve "rûh"dan murâd, rûh-ı küllî-i Muhammedî'dir. Ya'ni, kıskançlığın ve gayretin menşei mâdemki güzelliktir; binâenaleyh rûh-ı küllînin güzelliği üzerine aklın gayre- ti ve kıskançlığı vardır. Onun için bu pâk ve sâf olan rûh-ı küllînin ta'rîfi muhakkıkların kelâmlarında teşbîhlere ve temsîllere müsteniden vaki' olmuştur; ve bu temsîlât ve teşbîhâta müstenid olan beyânâtta dahi ihtilaflar vardır ki, bu ihtilaflar Şeyh-i Ekber Muhyiddîn b. Arabî (k.s.) hazretlerinin fakîr tarafından tercüme ve şerh edilen et-Tedbîrâtü'l-İlâhiyye fî Islâhı Memleketi'l-İnsâniyye" ismindeki kitâb-ı şerîfin birinci bâbının bir faslında mufassalan mezkûrdür. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri orada bu ihtilafatı beyân ettikten sonra buyururlar ki: ولم ترجح احد هذه الاقوال مع العلم أن الحق في أحدها لقول القائل أن الخليفة قد ابي واذا أبي شيئا ابيته ya'ni "Biz kavl-i kāilin hakîkatini bildiğimiz hâlde "Doğrusu şu kavildir" diye bu akvâl-i muhtelifeden birisini tercih etmedik. Zîrâ bu akvâli beyân ettiğimiz sırada halîfe olan rûh-ı küllî onun îzâhından ibâ ve imtinâ' eyledi; ve bir şeyden halîfe ibâ ve imtinâ' eylediği vakit ben dahi ondan ibâ ve imtinâ' ederim." Anlaşılır ki, bu ibâ ve imtinâ' dahi rûh üzerine aklın gayretinden ve kıskançlığındandır.

705. Böyle gizlilik ile beraber ki, bu ruh için vardır; akıl onun üzerine niçin böyle kıskançtır?

Ya'ni, o sâf ve hâlis ve güzel olan rûh bu kadar gizli ve mestûr olduğu hâlde ukūl-i evliyânın onun üzerine gayreti ve kıskançlığı ve teşbîhât ve temsîlât ile beyânâtı ne içindir? Bakılırsa böyle gizli ve mestûr olan bir şey kıskanılmamak lâzım idi. Nitekim Şihâbeddîn Sühreverdî hazretleri Avârifü'l-Maârif'de buyurur ki: "Rûhun ma'rifeti ve onun zirve-i idrâki gāyet refi' ve menî'dir. Kemend-i ukul ile ona vusûl müyesser olmaz. Erbâb-ı mükâşefe onun keşfini kıskanıp ancak zebân-ı işâret ile beyânâtta bulunmuşlardır. Hz. İzzet indinde en şerîf bir mevcûd ve en yakın bir meşhûd "rûh-ı a'zam"dır. Zîrâ Hak Teâlâ onu من روحی (Hicr, 15/29) ya'ni "Benim rûhumdan" ve من روحنا (Enbiyâ, 21/91) ya'ni "Bizim rûhumuzdan" beyân-ı âlîsi ile kendisine izâfe buyurdu. Âdem-i kebîr, halîfe-i ûlâ, tercümân-ı ilâhî, miftâh-ı vücûd, kalem-i îcâd ve cünd-i ervâh onun evsâfındandır ilh..."

706. Ey kıskanç huylu! Kimden saklıyorsun? O ki, onun nûru onun yüzünü örtmüştür.

Ey kıskanç huylu olan akıl! O rûh-ı sâfi ve pâki kimden saklıyorsun? Onun kendi nûru kendi yüzünü örtmüştür. Binâenaleyh senin kıskanıp örtmene hâcet yoktur. Ma'lûm olsun ki, vücûd-i mutlak-ı Hak vâhidiyet mertebesinden sonra suver-i ilmiyye hasebiyle rûh-ı küllî mertebesine tenezzül etmiştir. Binâenaleyh bu mertebe ayrılık ve gayriyetten bir nevi' üzerine Zât-ı Hakk'ın sıfat-ı Hayat'ı ile mertebe-i hafâdan mertebe-i zuhûra gelmesinden ibârettir; ve Hak Teâlâ rûhu hiçbir sebeble değil, ancak zâtının zâtiyeti ile ızhâr etti. "Emr" ile işâret olunması bu sebebledir. Vesâireyi de vâsıta-i rûh ile ızhâr etti ki, ona da "halk" derler. Binâenaleyh rûh şiddet-i zuhûrundan dolayı nazarlardan gizli kalmıştır. Zîrâ âlem-i halkda rûh pek ziyâde zâhirdir. Bilcümle harekât ve idrâkât Hakk'ın sıfat-ı Hayat'ının mazharı olan rûh iledir. Meselâ güneş ziyâsı pek âşikâr ve müstevlî ve her yere sârî iken insan, nazarının evvelâ ziyâya ve sonra da eşyaya vâki' olduğunu bilmez, ilk nazarda eşyayı gördüğünü zanneder. Binâenaleyh ziyânın kendi nûrunu şiddet-i zuhûru sebebiyle yine kendisi örttüğü gibi, rûhun nûru dahi bu kadar şiddet-i zuhûru olduğu hâlde yine kendisi örtmüş olur.

707. Bu güneş nikābsız gider. Onun nûrunun fartı onun yüzüne nikabdır.

Bu rûh-ı a'zam güneşi âlem-i halkdan nikābsız olarak zâhirdir. Fakat onun nûrunun haddi, tecavüzü ve şiddeti o rûhun yüzüne nikāb olmuş ve onu örtmüştür. Nitekim yukarıda îzâh olundu.

708. Ey kıskanç! Kimden gizlersin ki, güneş ondan eser görmez.

Ey kıskanç olan akıl! O rûhu kimden gizlersin ki, bu sûrî güneş o rûh-ı insânîden eser görmez; ve insan bu rûh sebebiyle sâir mahlûkāttan daha mükerrem ve şerîf olmuştur; ve nitekim o rûh-ı a'zam hakkında لولاك لولاك لما خلقت الافلاك ya'ni "Eğer sen olmasa idin eflâki yaratmazdım" buyurulmuştur.

709. Cismimde kıskançlık ondan daha ziyâdedir ki, onu kendimden dahi gizlemek isterim.

O rûhu izhâr husûsundaki kıskançlık cismimde o derece şiddetlidir ki, onu kendimden bile saklamak isterim; ve hatta bu şiddet kendimden saklamak duygusundan bile ileri geçmiştir.

710. Benim ağır ahenkli olan kıskançlığımın ateşinden ben iki gözüm ve iki kulağım ile cenkdeyim.

"Ahenk", müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "reviş ve tarz" ma'nâsı münâsibdir. Ya'ni, benim bir kıskançlığım vardır ki, bu rûhun ızhârına karşı ağır revişlidir. Ben o kıskançlığımın ateşinden iki gözüm ve kulağım ile bile cenkdeyim ve muhârebedeyim. Ya'ni o rûhun âlem-i halkta zuhûrunu ve müşâhedesini kendi gözümden bile kıskanırım; ve onun sözünü de kendi kulağımdan kıskanırım.

711. Ey cân ve gönül! Mâdemki böyle bir reşkin vardır, binâenaleyh ağzını kapa ve söylemeyi bırak!

712. Eğer susarsam, korkarım ki, o güneş diğer taraftan hicabı yırtar.

Burada "güneş"ten murâd, zât-ı Hak'tır. Ya'ni, ben kıskançlık sebebiyle o rûh-ı sâfın ma'rifetine müteallık sözleri söylemekten susar isem, o halîfe olan rûh-ı a'zamın müstahlifi bulunan zât-ı Hak onu izhâr için başka taraftan hicâbı ve perdeyi yırtar ve kaldırır ve benim kıskançlığım ve sükûtum boş olur. Zîrâ zât-ı Hakk'ın mezâhirde zuhûra meyli vardır.

713. Susmaklıkta bizim sözümüz pek zahir olur. Zîrâ men' etmekten o meyil daha ziyade olur.

Ya'ni, eğer susar isek, bizim sözümüz daha ziyâde zâhir olur. Zîrâ bâtında olan efkâr habs olup kalmak istemez. Binâenaleyh o efkârı söz ile zuhûrdan men' etmek onların zuhûra olan meyillerini çoğaltmak ve şiddetlendirmek olur. Zîrâ hadîs-i şerîfte ان الله خلق آدم على صورته ya'ni "Muhakkak Allâh Teâlâ Adem'i kendi sûreti ya'ni sıfatı üzerine yaratmıştır" buyurulur. Hak Teâlâ zât-ı ahadiyyesinde mahfî ve meknûz olan sıfât ve esmâsının zuhûr için vâki' olan taleblerini is'âf buyurduğu gibi insân-ı kâmil dahi o sıfat ile zâhir olup, bâtınındaki efkârı harf ve savt ile ızhâra meyleder. Eğer onları harf ve savt ile ızhâr etmez ve sükût ederse, onun bâtınında bu ızhâr meyli daha ziyâde olur.

714. Eğer deniz kükrer ise onun kükremesi köpük olur. "Bilinmeye muhabbet ettim"in kaynaması olur.

"Gurred", arslanın bağırıp kükremesi olan "gurrîden" masdarından fiil-i muzâri'dir. "Bahr"den murâd, vücûd-i hakîkî-i Hak'tır. İkinci mısra'da كنت کنزا مخفيا فاحببت ان اعرف فخلقت الخلق لاعرف ya'ni "Ben bir gizli hazîne idim; bilinmeye muhabbet ettim, halkı bilinmekliğim için yarattım" hadis-i kudsîsine işaret buyurulur. Bu hadis-i kudsî hakkındaki îzâhât IV. cildin 2530 numaralı beytin baş tarafındaki sürhde geçti; ve bu hadîs-i kudsîyi Hz. Pîr efendimiz Fihi Mâ Fîh'lerinin 46. faslında da şerh buyurmuşlardır. Ya'ni, eğer vücûd-i hakîkî deryâsı arslan gibi kükrer ve coşarsa onun kükremesi ve coşması köpük mesâbesinde olan vücûd-i izâfî âlemindeki mezâhir olur; ve bu coşma hadîs-i kudsîde beyân buyurulduğu üzere "Bilinmeye muhabbet ettim" kelâmından anlaşılan zuhûra olan muhabbetin kaynaması ve harekete gelmesi olur. Binâenaleyh insân-ı kâmilin ızhâr-ı hakäyık ve maârif buyurması dahi Hakk'ın zuhûra olan muhabbetinden neş'et eder.

715. Söz söylemek o bir pencereyi bağlamaklıktır. Söz ızhârının aynı örtmekliktir.

Gerçi esrâr-ı ilâhiyyeye dâir söz söylemek o zuhûr penceresini âlem-i zâhirde kapamaktır. Fakat bu âlem-i zâhirde harf ve savt ile o esrârı ızhâr etmek dahi ma'nâdan ibaret olan o hakîkatin yüzünü kapamaktır ve örtmektir. Zîrâ zâhir bâtının perdesidir. Nitekim Cenâb-ı Pîr efendimiz bir beyitlerinde şöyle buyururlar. Beyit: "Ey benim diken gibi fikrimden dolayı zamîr-i gülzârının ayıbı olan! Bu söylemek ve benim bu kalim benim ahvâl-i bâtınem üzerinde perdedir."

716. Gülün yüzüne bülbül gibi na'ra vur, tâ ki, onları gül kokusundan meşgül edesin!

Ya'ni, mâdemki susmak zuhûr penceresini kapamaktır ve söylemek dahi ma'nânın ve hakîkatin yüzünü örtmektir, binâenaleyh ey insân-ı kâmil gül gibi olan o hakîkatin cemâline bu âlem-i zâhirde bülbül gibi na'ra vur ve bu Mesne- vî-i Şerîf'de âhenkdâr olan nazm ile söz söyle; tâ ki, zevkan ve hâlen bu hakîkate vâsıl olmamış olanları bu gülün kokusundan meşgül edesin! Ve ma'şûkun olan gülü kıskandığın için o nâ-mahremleri bu gülün kokusundan gāfil kılasın!

717. Onların kulakları meşgül oluncaya kadar söyle, onların akılları gülün yüzü tarafına uçmasın!

Bu nâ-mahremlerin kulakları bu hakāyık ve maârife dâir olan sözler ile meşgül oluncaya kadar söyle! Ve kıskançlık ve gayret sebebiyle onların akıllarını kulakları tarafına çevir! Tâ ki, onları akıllarının gözü senin ma'şûkun olan gülün yüzü tarafına uçmasın ve dönmesin! Bu sözler Cenâb-ı Pîr efendimiz tarafından ma'nâdan bî-nasîb ve sûrete meclûb olanlar hakkındadır. Nitekim bu cildin 161 numaralı beytinde کی چشد درویش صورت زآن زکات. معنیست آن نی فعول فاعلات [ya'ni "Sûret dervîşi o zekâttan ne vakit tadar? O ma'nâdır, feûlün fâilât değildir"] buyurulmuş idi.

718. Bu güneşin önünde ki, o çok rûşendir, hakîkatte her bir delîl yol vurucudur.

Çok parlak olan bu hakîkat güneşinin önünde delîl-i aklîye müstenid olan her bir söz yol vurucudur ve hicâbdır. Zîrâ güneşin vücûdunun delîli yine güneş olur. Zâhir olan güneşin vücûdunu isbât için delîl getirmek abes olur. Nitekim I. cildin 116 numaralı beytinde آفتاب آمد دلیل آفتاب. گر دلیلت باید از وی رو متاب ya'ni "Güneşin delîli güneş geldi; eğer sana delîl lâzım ise, ondan yüz çevirme!" buyurulmuş idi.

O mutrıbın hikâyesidir ki, Türk beyinin işret meclisinde bu gazeli okumaya başladı: "Gül müsün, yâ sûsen misin, yâ servi misin,

yâhud ay mısın? Bilmem! Bu perîşân âşıktan ne istersin? Bilmem!"