İçeriğe atla

O avcının hikâyesidir ki, kendisini ota sarmış idi ve kuşlar onu ot zannetmeleri için gül ve lâle demetini kendi başı üzerine çekmiş idi; ve o zeyrek kuş "Bu bir adamdır, zîrâ bu şekil üzerine ot görmemişimdir" diye biraz koku götürdü. Amma tamâm koku götürmedi ve onun hîlesine aldandı. Zîrâ evvelki idrâkte bir kātı' tutmadı. İkinci mekrin idrâkinde bir katı' tuttu ve o hırs ve tama'dır. Hususiyle fart-1 hâcet ve fakr indinde Nebî (a.s.) "Fakr küfür olmaya yakındır" buyurdu

8. bölüm / 53 · 1844 kelime · ~10 dk okuma

439. Bir kuş çimenzâr ortasına gitmiş idi. Orada av için tuzak var idi.

"Avcı"dan murâd, şeyh-i müzevvirdir. "Gül ve lâle destesi"nden murâd, ehl-i zühd ve takvânın tâcı ve libâsıdır. "Kuşlar"dan murâd, tâlib-i Hak olan sâliklerdir. Bunlar iki tâifedir. Bir kısmı akıl ve zekî ve diğeri sâde-dildir. Sâde-dil kimseler o libâs-ı zâhirîyi görüp hemen onun tuzağına tutulurlar; ve zekî kimseler onun nefsânî bir kimse olduğu kokusunu alır iseler de tamâmıyla fark edemezler ve onun hîlesine aldanırlar. Bu zekî kimseler "Bu kimse acabâ, kâmil mi, değil mi?"diye vâki' olan ilk idrâklerinde kat'î hükmü veremezler. Fakat şeyh-i müzevvir onlara menâfi'-i dünyeviyye ve nefsâniyyeyi gösterdiği vakit, ona intisâb için hükm-i kat'îlerini verirler. Onlar bu şeyh-i müzevvirin bu ikinci mekri ve hîlesi üzerine idrâklerinde bir katı' tutmazlar. O kātı' dahi onların hırsı ve tama'ıdır. Husûsiyle o kimselerin son derece fakrı ve ihtiyacı olursa o şeyh-i müzevvirin "Bizim tekkeye gel! Bol bol ye, iç ve rahat et!" diye vâki' olan teklifini derhal kabûl eder ve işin sonunu düşünemez. Zira Nebi (a.s.( كاد الفقر أن يكون كفرا ya'ni "Fakr küfür olmaya karîbdir" buyurmuştur. Binâenaleyh fart-ı ihtiyac ve fakr birçok velî ve âkıl kimseleri sıfât-ı nefsâniyye ve iğvâât-ı şeytâniyye tuzaklarına düşürür; ve bu müzevvir şeyhler hakkında bu beyti söyleyen, ne güzel söylemiştir. Beyit:

"Mergzâr", yeşillik ve çimenzâr ma'nâsınadır (Gıyâsü'l-Lügät).

440. Yer üzerine birkaç tâne koymuş ve o avcı orada pusuda oturmuş idi.

441. Bîçâre av yoldan düşmek için kendisini yaprak ve ot içine sarmış idi.

Zavallı av, kendi yolundan tuzağa düşmek için, o avcı kendisini yaprak ve ot içine sarmış idi.

442. Tanımamazlıktan dolayı kuşcağız o tarafa geldi; sonra bir tavâf etti; ada- mın önüne koştu.

443. Dedi: "Bu vahşiler arasında sahrâda yeşil giyici olarak sen kimsin?"

444. Dedi: "Munkatı' olan zâhid adamım. Buradan yaprak ve ot ile intifa' ediciyim!"

"Munkatı'", münzevî ve adamlardan bir köşeye çekilici, demek olur. Hind nüshalarında ikinci mısrâ' باگیاه با حشيشي مقتنع sûretindedir. Ya'ni "Ot ve nebât ile kanâat ediciyim" demek olur.

445. "Zühd ve takvâyı dîn ve mezheb ihtiyâr ettim. Zîra ki önümde eceli gör- düm."

Bu sözler, sâliki avlamak için şeyh-i müzevvirin efsûnları ve hîleleridir. Hakîkatte doğru sözlerdir. Fakat o müzevvir şeyhin hâli değildir.

446. Komşunun ölümü bana nasihat edici olmuştur. Benim kazancımı ve dükkânımı birbirine vurmuştur.

Bu beyt-i şerîfte كفا بالموت واعظا ya'ni "Nasîhat olarak ölüm kifayet eder" ve موت الجار كفا بك واعظا ya'ni "Komşunun ölümü nasîhat olarak sana yeter!" ha-dîs-i şerîflerine işâret buyurulur.

447. Mâdemki, sonunda fert kalacağım, her erkek ve kadın ile ülfet etmek gerekmez!

448. Nihayet mezara teveccüih edeceğim. O iyi gelir ki, Ahad ile ülfet edeyim!

"Mâdemki, sonunda bu âlem-i keserâttan ayrılıp tek başıma kalacağım ve mezâra gideceğim, halk ile ülfet etmekten ise, Hak ile ülfet etmek daha iyidir!" "Lahd", kabir demektir. Burada vezin için hâ'nın harekesiyle "lahad" buyurulmuştur.

449. Ey sanem! Mâdemki, çeneyi bağlayacaklar, o iyi gelir ki, pek az çene çalayım.

"Zenah", çene; "zenah-zeden", masal ve kıssa söylemek, fâidesiz ve ma'nâsız söz söylemek ve övünmekten kinâyedir (Burhân). "Sanem"den murâd, cismânî kimsedir. Ya'ni, ey cismânî kimse! Mâdemki, öldüğüm vakit usûl-i vecih ile çenemi bağlayacaklardır, ölmezden evvel az çene çalayım ve beyhûde ve ma'nâsız sözlerden vazgeçeyim!

450. Ey sırmalı libası ve kemeri öğrenmiş olan! Nihayet, senin libâsın dikilmemiştir.

Ey hayatında sırmalı esvablar giymeyi ve kemer bağlamayı öğrenmiş olan kimse! Senin son giyeceğin, ya'ni öldüğün vakit giyeceğin libâs dikilmemiş bez parçasından ibâret kefendir.

451. Toprağa teveccüh edelim ki, ondan bitmişiz. Gönlü niçin vefâsızlara bağ-lamışız?

Bizim bu cisimlerimiz topraktan peyda olduğu için, yine toprağa teveccüh edelim ve ölüm hâlimizi düşünelim. Binâenaleyh bize vefâsı olmayanlara kalblerimizi bağlayıp muhabbet etmeyelim!

452. Kadîmî ceddimiz ve akrabamız dört tabîattir. Biz ariyet akrabaya tama' bağladık.

Azîz Nesefî hazretleri Ma'rifet-i İnsân risâlesinde buyururlar: "Ma'lûm olsun ki, toprak, su, hava ve ateş ümmehâttırlar; ve her birinin bir sûreti ve bir ma'nâsı vardır. Her birinin sûreti zulmettir ve her birinin ma'nâsı nûrdur; ve her birinin sûretine "anâsır" derler; ve her birinin ma'nâ-sına "tabîat" derler. Binâenaleyh dört anâsır ve dört tabîat olur; ve bunun cümlesine "ümmehât" derler. Vaktâki bu ümmehâtı birbirine karıştırırlar o şart ile ki, bu meyânda elbette müteşâbihü'l-eczâ bir şey peyda ola. İşte o "mizâc"tır; ve mizâcı imtizâctan almışlardır. Vaktâki bu mukaddemâtı öğren-din ve ma'nâ-yı mizâcı bildin, şimdi bil ki, ümmehâtı birbirine karıştırdıkla-rı vakit, elbette her dört sûreti karıştırmış olurlar ve her dördün ma'nâsını da karıştırmış olurlar. Her dördün süretinden müteşâbihü'l-eczâ bir şey peydâ olur: Ona da "rûh" derler. Böyle olunca mizâc hem rûhta ve hem de cisim-de olur. Ümmehât, yekdiğeriyle karışmamış oldukları müddetçe, "anâsır ve tabâyi'" derler. Ve yekdiğerine karıştıkları vakit, “mizāc" peyda olur: "Cisim" ve "rûh" derler. Vaktāki cisim ve rûh ve mevâlîdin nasıl peyda olduklarını bildin, şimdi bil ki, işte bu cisimdir ki, merâtibde zâhir olur ve her bir merte-bede bir nâm alır: Cism-i cemâd ve cism-i nebât ve cism-i hayvân. İşte bu rûhtur ki, merâtibde zâhir olur ve her bir mertebede bir nâm alır: Rûh-ı ce-mâd, rûh-ı nebât, rûh-ı hayvân. Ve insan envâ'-ı hayvândan bir nevi'dir; ve işte hakîkat-i mizâc budur ve işte hakîkat-i cism budur ve işte hakîkat-i rûh budur ki, söylendi. Cisim âlem-i mülktendir ve rûh âlem-i melekûttendir ve cisim âlem-i halktandır ve rûh âlem-i emrdendir. İmdi rûhun birden ziyâde olmadığı ma'lûm olunca, rûhun ta'rîfi o olur ki, rûh cevherdir ve cismin mü-kemmili ve muharrikidir. Mertebe-i nebâtta bi't-tab' ve mertebe-i hayvânda bi'l-ihtiyâr ve mertebe-i insânda bilfiil." İmdi Azîz Nesefî hazretlerinin bu îzâhâtı bu beyt-i şerîfin şerhi makāmında olduğundan başka söz ilâvesine hâcet yoktur.

453. Cisim-i Adem'i senelerce hem-sohbetliği ve hem-demliği anâsır ile tuttu.

Ya'ni, Adem'in cismi anâsır ve tabâyi' arasında olup onlar ile hem-sohbet ve hem-dem idi. Nitekim bu bâbtaki beyânât IV. cildin 3622 ilâ 3633 beyitlerinde ve III. cildin 3887 numaralı beyti ile onu takîb eden beyitlerde geçti.

454. Onun ruhu ise nüfûstan ve ukūldandır. Rüh kendi asılları için imtina' etmiştir.

"Nükûl", i'râz ve imtina' demektir. "Ukül" ve "nüfüs"dan murâd, mücerredâttan olan ervâh-ı melekiyyedir. Nitekim yukarıda 154 numaralı beyitte آن ملايك جمله عقل و جان بدند... الخ ]ya'ni "O melekler hep akıl ve cân idiler ilh..."[ buyurulmuş idi. Rûh dahi âlem-i mücerredâttan olduğu için bunlar rûhun asıllarıdır. İmdi rûh, âlem-i mücerredâttan olduğu hâlde cisme taalluku hasebiyle bu cismin ahkâmında müstağrak olup kendi asıllarından i'râz etmiştir.

455. Pür-safâ olan ukülden ve nüfûsdan câna nâme gelir. Der ki: "Ey vefâsız!"

Saf ve pâk olan ukülden ve nüfüsdan, ya'ni ervâh-ı melekiyyeden rûh-ı insânîye nâme gelir de der ki: "Ey vefâsız!"

456. "Beş günlük dostçağızları buldun, yüzü eski dostlardan çevirdin!"

"Beş günlük dostçağızlar"dan murâd, tabâyi' ve anâsırdır. Ya'ni, "Ey rûh-ı insânî senin cismini teşkîl eden ve birkaç günlük dostçağızlardan ibâret bulunan tabâyi' ve anâsırı buldun, yüzünü âlem-i mücerredât ehlinden ve senin eski dostlarından çevirdin!"

457. Gerçi, çocuklar oyunda hoşturlar; gece onları çekici ev tarafına çekerler.

Gerçi, çocuklar evlerinin hâricinde diğer çocuklar ile beraber oynadıkları oyunda hoşturlar ve zevk içindedirler. Fakat, akşam olunca onların ebeveyni ve taallukatı onları o zevklerinden ayırıp ev tarafına çekerler. Bunun gibi, ehl-i dün- yâ dahi oyundan ibâret olan hayât-ı dünyeviyyelerinde zevk içindedirler, fakat ölüm geldiği vakit onları kendilerinin karârgâh-ı aslîsi olan âhirete çekerler.

458. Küçük çocuk oyun vakti çaylak oldu. Hırsız ansızın esvabını ve pabucu- nu götürdü.

Meselâ, küçük çocuk sokakta oyuna daldı ve vücûdu harâretlenip elbise- sini çıkardı ve bir yere koydu. Sonra da hırsız gelip ansızın, çocuğun meşguli- yeti esnâsında esvâbını ve ayakkabısını çalıp götürdü.

459. Öyle harâretle oyuna düştü ki, o külâh ve gömlek onun hâtırından gitti.

460. Gece oldu; onun oyunu mededsiz oldu. Yüzü yoktur ki, ev tarafına gitsin.

Bu beyitler ehl-i dünyâ ahvâlinin misâlidir. "Libâs"tan murâd, libâs-ı şe- rîat ve takvâ ve "ayakkabı"dan murâd, sıdk ve ihlâstır ki, rûhun evi olan âhi- rete bu libâs-ı takvâ ve sıdk u ihlâs pabucu ile gidilir. Oyundan ibâret olan dünyâ umûruna dalanlar ise libâs-ı şerîat ve takvâyı ve sıdk u ihlâs pabucu- nu çıkarıp, kemâl-i harâretle mal ve mülk cem'ine sa'y ederler. Vaktâki ömür âhir olup akşam olur ve dâr-ı âhirete avdet etmek zamânı gelir, bu boş oyu- nun aslâ fâidesi olmaz ve âhiret tarafına gidecek yüzü de kalmaz.

461. "Dünyâ ancak oyundur!"u işittin mi? Yükü havaya verdik, korkucu olduk.

Ya'ni, Kur'ân-ı Kerîm'de أَنَّمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا لَعب ولهو (Hadîd, 57/20) ya'ni "Dün- yâ hayâtı ancak oyundur ve boş meşgaledir!" âyet-i kerîmesini işitmedin mi ki, sana yükletilen emânât-ı ilâhiyye yükünü havaya verdin ve zâyi' ettin ve sonra da bu yükün hesabını verememek korkusuna düştün. Ve dâr-ı âhiret ve hayât-i dünyeviyye hakkındaki îzâhât V. cildin 3586 numaralı beyt-i şe- rîfinin başındaki şerh-i şerîfte geçti.

462. Ondan evvelki gece olur ki, elbiseyi ara. Gündüzü dedikodu içinde zâyi' etme. Ömür âhir ve hayât-ı dünyeviyyenin akşamı olmadan evvel şerîat ve takvâ libâsını ara! Ve hayât-ı dünyeviyye gündüzünü beyhûde dedikodular içinde zâyi' etme!

463. "Ben sahrada bir halvet ihtiyâr etmişim. Ben halkı elbise hırsızı görmüşüm."

Ya'ni, avcı kuşa dedi ki: "Ben yukarıda îzâh olunan sebeblerden dolayı halk arasından kaçıp sahrâda bir halvet ihtiyâr ettim. Zîrâ ben halkı şerîat ve takvâ libâsının hırsızı gördüm."

464. "Ömrün yarısı gönül alıcıdan, ömrün yarısı düşmanların gussasından gitti."

"Ömrün yarısı gönül alıcı olan dostların arzûsundan ve muhabbetinden ve yarısı da düşmanlardan gelecek olan fenâlıkların gussasından ve gamından geçti."

465. "Cübbeyi o götürdü ve külâhı da bu götürdü. Biz küçük çocuk gibi oyunun garkı olmuşuz!"

"Şerîat ve takvâ libâsını ve cübbesini o dostlar kaptı ve ahlâk-ı hasene külâhını da bu düşmanlar kaptı. Biz ise küçük çocuklar gibi oyunda müstağrak olmuşuz. Cübbenin ve külâhın gittiğinin farkında değiliz!"

466. İşte ecel akşamı vakti yakın oldu. Bu oyunu bırak! Sana kifayet eder. Avdet etme!

"Bessü", bâ'nın fethi sîn-i müşeddedenin zammı ile "hasbü" ma'nâsınadır, "yetisir ve kifayet eder" demektir. "Bessüke"de "kâf", kâf-ı hitâb olur. Ya'ni, ey kimse! İşte ömrün nihâyetine erdi ve ecel akşamı geldi. Bu boş oyunu bırak! Şimdiye kadar oynadığın oyun sana kifayet eder. Artık bu oyuna avdet etme!

467. Agah ol! Tövbeye süvâr ol! Hırsıza yetiş. Elbiseni hırsızdan yine geri al!

Âgâh ol ve tövbe merkebine bin! Dost ve düşman hırsızlarına yetiş! Tak- vâ libâsını dostlardan ve ahlâk-ı hamîdiyye külâhını da düşmanlardan geri al ve onlardan munkatı' olup hulûs ile Hakk'a teveccüh et!

468. Tövbe merkebi acaib merkebdir. Bir lahzada aşağıdan felek üzerine koşar.

Tövbe merkebi acâib bir merkebdir. Zîrâ Resûl-i Ekrem Efendimiz التائب من الذنب كمن لا ذنب له ya'ni "Günahtan tövbe eden günâhı olmayan kimse gibidir" buyurmuşlardır. Mâdemki, tövbe sebebiyle hiçbir günahın kalmamıştır, bu merkeb-i tövbe seni âlem-i esfelden bir lahzada âlem-i bâlâya koşturup çıkarır.

469. Fakat merkebi hifz et ondan ki, o senin libasını gizli çaldı.

Fakat bu tövbe merkebini iyi sakla ki, o senin gizlice libâs-ı takvânı çalan hırsızlar, senin bu merkebini de çalmasın ve ettiğin tövbeyi bözdurmasın. Zî-râ ehl-i hevâ olan dostlar insanı kendi gidişlerine uydurmak isterler.

470. Tâ ki, senin merkebini de çalmasın! Dembedem sen bu merkebi hifz et!

Seni muhâlif-i emr-i ilâhî bir fiil ve harekete dâvet edenlere uyma! Tövbe-ni tahattur et ve bu tövbeyi bozmamaya çalış!