O kocakarının hikâyesidir ki, kendi çirkin yüzüne cendere ve düzgün yaptı; ve yapılmış olmadı ve kabûl edici gelmedi
18. bölüm / 40 · 1140 kelime · ~6 dk okuma
1239. Doksan yıllık koca bir ihtiyar var idi. Yüzü pür-teşennüc ve onun rengi zağferan idi.
"Kelân", büyük; "teşennüc", buruşmak. Ya'ni, doksan yaşında büyük bir ihtiyar kadın var idi. Yüzü pek ziyâde buruşuk ve rengi de zağferan gibi sararmış idi.
1240. Sofranın üstü gibi onun yüzü kat kat idi. Fakat onda koca aşkı kalmış idi.
"Ser", burada "üst" ma'nâsınadır. "Ser-i sofra", sofra yaygısının üstü demek olur. Ya'ni, o doksan yaşındaki kadının yüzü sofra yaygısının üstü gibi buruşup kat kat olmuş idi. Fakat o ihtiyarda hâlâ koca ve erkek aşkı kalmış idi ve erkeğe mukārin olmak isterdi.
1241. Onun dişleri döküldü ve saçı süt gibi oldu. Boyu yay ve onun her hissi tağyîr oldu.
O kadının dişleri döküldü ve saçları ağarıp süt gibi beyaz oldu. Boyu yay gibi bükülüp kambur oldu; ve ihtiyarlık o bîçârenin her hâlini ve her hissini bozdu ve değiştirdi.
1242. Koca ve şehvet aşkı ve onun hırsı tamam idi. Avlamak aşkı vardı, halbuki tuzak parça parça olmuş idi.
O ihtiyarda erkeğe mukārin olup şehvet-i cimâ' aşkı ve onun bu muâmeleye hırsı tamâm ve kâmil idi. Meselâ bu bir erkek avcısı idi ve onda erkek avlamak aşkı vardı. Halbuki kadının gençliği, erkeği avlamak için bir tuzak olduğu hâlde, onun bu tuzağı bozulup parça parça olmuş idi.
1243. Vakitsiz kuş ve bir yolsuz yol idi. Boş tencerenin dibinde ateş dolu idi.
Bu ihtiyar, meselâ vakitsiz öten kuş idi ve bir yolsuz yol ya'ni ilerisi çıkmaz bir sokak olan bir yol idi. Onun hâli, altında ateş dolu olan boş tencereye benzerdi. Cenâb-ı Mevlânâ efendimiz Fîhi Mâ Fih'lerinin 40. faslında bu ma'nâya dâir şöyle buyururlar: "Mevlânâ Bahâeddîn, eğer dişi dökülmüş ve yüzü keler sırtı gibi buruşmuş olan bir kocakarı karşına çıkıp "Eğer merd isen ve delikanlı isen, işte ben geldim; işte at, işte meydan; erkekliğini göster bakalım!" dese, sen "Maâzallâh! Vallâhi, ben erkek değilim. Sana benim erkek olduğumu haber verenler yalan söylemişlerdir. Mâdemki sen eş olacaksın, nâ-merdlik hoştur!" dersin."
1244. Meydanın aşığı idi; halbuki atı ve takati yok idi. Düdük âşığı idi; halbuki dudağı ve zurnası yok idi.
O ihtiyar şehvet meydanının âşığı idi; fakat o meydanda koşturacak gençlik atı ve tâkat ve kudreti yok idi; ve meselâ düdük çalmanın âşığı idi; fakat bu düdüğü çalmak için lâzım olan dudağı ve zurnası yok idi. "Pây", birinci mısra'da "tâkat" ma'nâsınadır.
1245. İhtiyarlıkta hırs kâfirler için olmasın! Ey bir şakî ki, Hudâ ona bu hırsı verdi.
İhtiyarlıkta bu hırs-ı şehvet kâfirler için bile olmasın! Ya'ni kâfirlere bile yakışmayan bu hâl mü'minlere ârız olursa çok berbâd bir netîce verir. Hudâ'nın ihtiyarlık hâli içinde bu hırs-ı şehveti verdiği kimse ne yaman bir şakîdir. Cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 33. faslında şu beyti buyurmuşlardır: لَقَدْ جَلَّ خَطْبُ الشَّيْبِ إِنْ كَانَ كَلَّمَا بَدَتْ شَيْبَةٌ يَعْدُو مِنَ اللَّهْوِ مَرْكَبُ "Her bir ak kıl zâhir oldukça lehvden ibaret olan bir merkeb koşar bir hâlde olursa ihtiyarlığın kârı azîm bir şey olur."
Ya'ni ihtiyarlık tezâyüd ettikçe laib ve lehv ile meşgüliyet de artar ise o ihtiyarlık müşkil bir hâl olur.
1246. İhtiyar olduğu vakit köpeğin dişleri döküldü. İnsanları terketti ve gübre tutucu oldu.
Köpek ihtiyar olduğu vakit dişleri dökülür ve insanların verdiği kemik vesâir katı gıdaları yiyemediği için artık insanların kapısını terkedip gıdâsını yumuşak olan gübre ve necâsete hasreder; ve kemik vesâir gıdalardan mahzûz olduğu hâlde ihtiyarlığında bu huzûz-ı nefsânîsinden vazgeçer.
1247. Bu altmış yıllık köpeklere bak! Her bir demde onların köpek dişi daha keskindir.
Hz. Pîr efendimiz kadının ihtiyarlığından bilumûm erkek ve kadın efrâd-ı beşerin ihtiyarlarına intikal edip buyururlar ki: Bu altmış yaşına gelmiş ve hâlâ nefislerinin hazzından geçememiş olan köpeklere bak! Her ân onların köpek dişi mesâbesinde olan nefislerinin sıfatları daha keskin ve daha kuvvetlidir ve hazz-ı nefsânîleri için halkı ısırıp yırtarlar.
1248. İhtiyar köpeğin derisinden tüyü döküldü. Atlas giyici olan bu ihtiyar köpekleri gör!
İhtiyar köpeğin derisinden tüyü dökülür ve uyuz bir hâle gelir ve miskinleşir. Halbuki sûrette insan ve tiynette köpek meşrebinde olan bu nefsânî İhtiyarlıkta bu hırs-ı şehvet kâfirler için bile olmasın! Ya'ni kâfirlere bile yakışmayan bu hâl mü'minlere ârız olursa çok berbâd bir netîce verir. Hudâ'nın ihtiyarlık hâli içinde bu hırs-ı şehveti verdiği kimse ne yaman bir şakîdir. Cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 33. faslında şu beyti buyurmuşlardır: لَقَدْ جَلَّ خَطْبُ الشَّيْبِ إِنْ كَانَ كَلَّمَا بَدَتْ شَيْبَةٌ يَعْدُو مِنَ اللَّهْوِ مَرْكَبُ "Her bir ak kıl zâhir oldukça lehvden ibaret olan bir merkeb koşar bir hâlde olursa ihtiyarlığın kârı azîm bir şey olur."
Ya'ni ihtiyarlık tezâyüd ettikçe laib ve lehv ile meşgüliyet de artar ise o ihtiyarlık müşkil bir hâl olur.
1249. Onların ferce ve altına olan aşklarını ve hırslarını dembedem köpek nes- li gibi daha ziyade gör!
Bu ihtiyarlaşmış olan insan köpeklerinin şehvet-i cimâ' ve altın hakkında olan aşkları ve hırsları her ân köpek yavruları gibi çoğalıp onların bâtınlarını istîlâ eder. Onlar ferce ve altına esîr olmuşlardır. Resûl-i Ekrem Efendimiz bunlar hakında تعس عبد فرجه ya'ni "Fercinin kulu helâk olsun!" diye bedduâ buyurmuşlardır.
1250. Böyle bir ömür ki, cehennemin mâyesidir, gazab kasaplarına selhhâne gi- [1233] bidir.
"Mâye", asıl ve esâs demektir. "Gazab kasapları"ndan murâd, azâb melek- leridir ki, onlara lisân-ı şer'de "zebânî" derler. "Meslah", hayvan kesip yüzdük- leri mahaldir. Lisân-ı avâmda "salhâna" (سالخانه) derler. Ya'ni, böyle sıfât-ı nef- sâniyyenin hükmü altında olan ömür, cehennemin aslı ve esâsıdır. Zîrâ nefis cehennem tabîatindedir ve onun sıfatları da cehennemin aslı ve esâsındandır. Binâenaleyh her kimin ömrü fercin ve şehvetin ve paranın esîri olarak geçer- se, bu ömür âlem-i berzahda ve gazab-ı ilâhîden dolayı bir selhhâne olarak te- messül eder ve azâb melekleri bu selhhâne içinde ona azâb ederler.
1251. Ona "Ömrün uzun olsun!" dedikleri vakit gönlü hoş, onun ağzı gülme- den açık olur.
Böyle esîr-i nefs olan bir kimseye "Ömrün uzun olsun!" diye duâ ettikleri vakit gönlü hoşlanır ve sevinç gülüşünden dolayı dudakları kapanmaz, ağzı açık kalır. Halbuki böyle bir ömür onun hakkında bir belâdır. Amel-i sâlihe mukärin olan ömür gibi değildir. Nitekim hadîs-i şerifte طوبى لمن طال عمره و حسن عمله ya'ni "Mübalağa ile saâdet o kimseyedir ki, ömrü uzun oldu ve ameli de kimseler ihtiyarladıkça arkalarına atlasdan ve ipekli kumaşlardan elbiseler giyerler ve süslerine i'tinâ ederler. Binâenaleyh Hakk'ın tasarruf-ı tabîîsine inkıyâd eden hayvan köpekler, bu tasarruf-ı tabîîye karşı kahramanlık ve mukavemet gösteren bu nefsânî kimselerden sîrette daha efdal olurlar.
1252. Böyle nefrîni o duâ zanneder. Göz açmaz; bir baş kaldırmaz.
"Nefrîn", sövmek, la'net, bedduâ demektir. Ya'ni, o nefsânî olan kimse hakkında belâ ve la'net olan bu uzun ömür duâsını iyi bir duâ zanneder. Kendi fenâ hallerini düşünüp âkıbet-i ahvâle gözünü açmaz ve bu nefsâniyet âleminden başını kaldırmaz.
1253. Eğer bir kıl ucu maâddan göre idi, o ona "Böyle ömür senin olsun!" der idi.
"Maâd"dan murâd, hayât-ı uhreviyyedir. Ya'ni, eğer hayât-ı uhreviyyeden bir kıl ucu kadarı kendisine münkeşif olup göre idi, bu kimse kendisine uzun ömür ile duâ eden kimseye "Sonunda belâ olacak olan böyle bir ömür senin olsun!" der ve bu duâyı bedduâ görerek kabûl etmezdi.