İçeriğe atla

Bir fakîrin hikâyesidir ki, o Geylânî tâcire "Hudâ seni selâmetle evine, barkına eriştirsin!" diye duâ etti

19. bölüm / 40 · 751 kelime · ~4 dk okuma

1254. Bir gün bir ekmeğe tapıcı olan zenbilli erkek dilenci Geylânî tâcire dedi.

Bir gün şuradan buradan ekmek toplamaya harîs olan zenbilli bir kavî ve cerrâr dilenci Geylân şehrine mensûb olan tâcire dedi. "Ner", lügatte "erkek" demek olup burada "cesûr ve cerrâr olmak"tan kinâyedir. "Hâce", efendi ma'nâsına geldiği gibi, "tâcir" ma'nâsında da müsta'meldir. güzel oldu!" buyurulur. Velhâsıl kötü amele mukārin olan ömür belâdır; ve iyi amele mukārin olan uzun ömür ni'mettir.

1255. Ondan vaktaki ekmek aldı, dedi: "Ey Müsteân! Onu kendi hân u mânına hoş olarak tekrar eriştir!"

“Hân u mân", ev bark ve ehl ü iyâl demektir. Dilenci tâcirden sadaka olarak ekmek aldığı vakit ona duâ edip dedi: "Ey Müsteân olan Hak! Bu efendiyi memnûn ve mesrûr olarak tekrâr evine barkına ve ehl ü iyâline kavuştur!"

1256. Dedi: "Eğer ev o ise ki, ben görmüşüm, ey düşkün, Hak seni oraya eriştirsin!"

"Dijem", donmuş ve gamlı ve hasta ve düşünceli ve sarhoş ve mahmûr ve düşkün ma'nâlarınadır (Burhân). “Hân”, ev ma'nâsınadır. Ya'ni, ev bark ve âilece musîbete dûçâr olan tâcir, dilencinin bu duâsını beğenmedi de, dedi ki: "Ey düşkün! Ve ey fakir! Eğer kavuşmam için duâ ettiğin ev bir musîbet mahalli olan benim gördüğüm ev ise, Hak beni değil seni oraya kavuştursun!"

1257. Denîler her muhaddisi hakîr ederler; eğer onun sözü alî olursa nazil ederler.

"Bâzil", "bezl"den ism-i fâildir; ve "bezl" gönül hoşluğu ile bir adama atiyye ihsân etmek ma'nâsınadır. İsmâîl-i Ankaravî (k.s.) hazretleri "hor ve hakîr" ma'nâsına almıştır. Fakat Kamûs'ta bu ma'nâ mündemiç değildir. İhtimâl ki, "bizle", "her gün kullanılan eski elbise" ma'nâsında olduğundan hazret bu ma'nâdan hor ve hakîr ma'nâsına intikāl buyurmuştur. Fakat ba'zı nüshalarda "bâzil" yerine "bed-dil" vâki' olmuştur. "Muhaddis", burada "vaaz ve nasîhat için söz söyleyen" ma'nâsınadır. Ya'ni, anlayışı alçak olan kimseler vâizi hor ve hakîr ederler. Eğer onun sözleri yüksek olsa da o yüksek sözleri alçak mertebeye inici ederler. Nitekim tâcir, fakîrin yüksek ma'nâda olan duâsını kendi nâkıs anlayışına göre alçak yaptı. Zîrâ fakîr tâcire: "Hak seni vatan-ı aslîn olan âlem-i hakîkate kavuştursun!" ma'nâsını murâd etmiş idi. O ise vatan-ı mecâzî ve sûrî anladı; ve bu yüksek ma'nâyı alçalttı. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu ma'nâda V. cildin 3116 numaralı beytinde şöyle buyurmuşlar idi: بازگونه این سخن کاهل شدی منعکس ادراك و خاطر آمدی [ya'ni "Tersine olarak bu sözden tenbel oldun, idrāki ve hatırı mün'akis geldin"] ve kezâ I. cildin 1099 numaralı beytinde de [ya'ni "Kur'ân'ı hevâ üzerine te'vîl ediyorsun; yüksek olan ma'nâ senden dolayı alçak ve eğri oldu"] buyurmuşlardır. "Bâzil" yerine "bed-dil" olan nüshaya göre ma'nâ şöyle olur: Câhiller muhaddisin gönlünü tağyîr ederler. Her ne kadar onun sözleri yüksek ise de o yüksek mertebeden alçak mertebeye indirirler; ve kezâ anladıkları alçak ma'nâlara hamlederler; ve bu hâle muhaddisin gönlü bozulup yüksek sözlerini onların fehimleri mertebesine indirmeye mecbûr olurlar ve onlara karşı كلموا الناس على قدر عقولهم لا على قدر عقولكم ya'ni “Nâsa onların akılları mikdârınca söyleyiniz, kendi akıllarınız mikdârı üzerine değil!” hadîs-i şerîfindeki emre ittibâ' ederler.

1258. Zîrâ ki haber, dinleyicinin kadri gelir; terzi cübbeyi efendinin boyu üzerine götürür.

"Neba", "haber" ma'nâsınadır. Ya'ni, enbiyâ ve evliyânın sözleri ve haberleri dinleyenlerin akılları ve anlayışları mikdârınca gelir. Zîrâ terzi cübbeyi ve elbiseyi müşterisi olan efendinin boyuna göre biçip diker. Meselâ Resûl-i Ekrem hazretlerine ashâb-ı kirâm ayın evvelâ hilâl, sonra bedir ve sonra yine incelmesi hakkında sordular قل هي مواقيت للناس (Bakara, 2/189) ya'ni “Ey resûlüm! De ki: Nâs için mevâkîttir”; ve nâsın vakitlerini göstermek için böyle incelip kalınlaşır, buyuruldu. Zîrâ bu ahvâl-i felekiyyeyi ve ilm-i hey'eti o zevâtın idrâke kudretleri yok idi. Binâenaleyh onların idrâklerine münasib bir söz ile suâllerine cevâb verildi.

1259. Mâdemki meclis böyle pîgāresiz değildir, nâzil olan alçak sözden çare nedir?

"Pîgāre", müteaddid ma'nâları vardır. Burada "nâkes ve denî" ma'nâsı münasibdir. Ya'ni, mâdemki ehl-i hakîkatin meclisi böyle nâkıs anlayışlı olan denîlerden hâlî değildir, binâenaleyh yüksek hakāyık ve maâriften vazgeçip onlara anlayışlarına muvâfik olan alçak ve merâtib-i ilmiyyeden inici olan sözleri söylemekten başka çare yoktur. cildin 1099 numaralı beytinde de [ya'ni "Kur'ân'ı hevâ üzerine te'vîl ediyorsun; yüksek olan ma'nâ senden dolayı alçak ve eğri oldu"] buyurmuşlardır. "Bâzil" yerine "bed-dil" olan nüshaya göre ma'nâ şöyle olur: Câhiller muhaddisin gönlünü tağyîr ederler. Her ne kadar onun sözleri yüksek ise de o yüksek mertebeden alçak mertebeye indirirler; ve kezâ anladıkları alçak ma'nâlara hamlederler; ve bu hâle muhaddisin gönlü bozulup yüksek sözlerini onların fehimleri mertebesine indirmeye mecbûr olurlar ve onlara karşı ya'ni "Nâsa onların akılları mikdârınca كلموا الناس على قدر عقولهم لا على قدر عقولكم söyleyiniz, kendi akıllarınız mikdârı üzerine değil!" hadîs-i şerîfindeki emre ittibâ' ederler.