İçeriğe atla

Onların beyânındadır ki, bu gurûr yalnız o Hindû'ya olmadı; belki her bir âdem her bir merhalede böyle gurûra mübtelâdır; ancak Allâh'ın hıfzettiği kimse müstesnâdır

5. bölüm / 53 · 3978 kelime · ~20 dk okuma

323. Vaktâki ona ulaştın, ey kimse, sakın! Nedâmet içinde ne kadar zâr zâr ağlarsın.

"Gurûr", aldanmak demektir. Ya'ni, bu aldanmak yalnız kıssası zikrolunan köleye mahsûs değildir. Belki her bir âdem gerek sûret ve gerek ma'nâ merhalelerinde ve menzillerinde böyle aldanmak hâline mübtelâdır. Meselâ, dünyâ ehlini dünyânın malı ve mülkü ve mansıbı ve kadınları ve parası aldatır, suver-i uhreviyyenin ezvâkından hicâb-ı zulmânîye düşerler; ve hattâ bir kısmı böyle ezvâk ve hayât olduğunu inkâr bile ederler; ve âhiret ehli dahi Kur'ân'da ve hadîste haber verilen ezvâk-ı uhreviyyeye aldanıp, Zât-ı Hak'tan hicâbât-ı nûrâniyyeye düşerler. Ancak Hak Teâlâ hazretlerinin muhâfaza buyurduğu kimseler bu zulmânî ve nûrânî hicâblardan mahfûz olup Hakk'a vâsıl olur ki, bunlar ehlullahtır. Nitekim hadîs-i şerîfte الدنيا حرام على اهل الآخرة والآخرة حرام على اهل الدنيا وهما حرامان على أهل الله ya'ni "Dünyâ ehl-i âhirete haramdır; ve âhiret ehl-i dünyâya haramdır; ve onların ikisi de ehlullâha haramdır" buyurulur.

Vaktâki altında gizli tuzak bulunan dünyânın mansıbına ve rütbesine ve malına ve mülküne ulaştın, sakın bunlara aldanma! Zîrâ altındaki tuzağa tutulup nedâmet içinde çok ağlar ve inlersin. Ba'zı nüshalarda "ey zînhâr" yerine "ey hûşyâr" yazılmıştır. "Ey zeyrek ve ayık!" demek olur.

324. Beylik ve vezirlik ve şahlık adı, bâtınında ölüm ve derd ve cân vericiliktir.

Beylik ve vezirlik ve hükümdârlık adı, zâhirde şerefli ve izzetli görünür. Bu sebeble sâhibine pek ziyâde gurûr ve kibir verir. Bu gurûr ve kibir ve enâniyet ise ma'nâda ölümdür ve helâk-i ma'nevîdir; ve iç yüzü derd ve elemdir; ve bu adlar altında cân vericiliktir.

325. Bende ol, yeryüzünde semend gibi git! Boyun üzerinde götürdükleri cenâze gibi değil!

"Semend", rengi sarıya mâil olan at ma'nâsınadır ki, Türkçe'de "kula at" derler. Ya'ni, beylik ve vezirlik ve şahlık hevesinden geç de, yeryüzünde kula at gibi yürü! Ve halkın yükünü çekip menfaatlerine hizmet et! Ve kibir ve azametten uzaklaş! Yeryüzünde halkın boyunları üzerinde taşıdıkları cenâze gibi yürüme! Zîrâ beyler ve vezîrler ve şâhlar hizmetlerini halka yükletmek sûretiyle yaşarlar. Halka hizmetleri için ücret de vermiş olsalar bile yine kendileri ücretle taşınan cenâze hükmünde olurlar.

326. Kefür olan cümleyi kendi hamalı ister. Ölmüş olan süvâr gibi ki, onu mezâra götürürler.

"Kefür", Hakk'ın ni'metlerine şükür etmeyen kimse demektir; ve Hakk'ın ihsânı olan sağ ve sâlim a'zâyı kendi meşrû' olan ihtiyacında bizzât kullanmak şükr-i fiilidir. Binâenaleyh a'zâsı sağ ve sâlim ve onlar ile ihtiyacını te'mîn etmek mümkin iken bu ihtiyacını başkalarından beklemek küfrân-ı ni'met olur. Meselâ, susadığı vakit evinde bir bardak suyu kendi eli ile bulup içmek kābil iken, beyefendi bu ihtiyacını hizmetçiden bekler; ve bu sûrette halkın mezâra götürdükleri ölmüş "süvâr" ya'ni cenâze gibi olup kendisini hemcinsinin boynunda taşıtır.

327. Rü'yâda her kimi tabut üzerinde görür isen rikâbı âlî olan mansıbın fârisi olur.

"Cinâze", içine ölü koydukları tabut; "rikâb" üzengi; "fâris", ata binen demektir. İkinci mısrâ'da yüksek mansıb ata ve bu mansıba nâil olan kimse de biniciye teşbîh buyurulmuştur. "Rikâbı âlî olmak", yüksek mansıb sâhibi ata binip ayaklarını üzengiye takdığı vakit üzengi etrafında birçok tevâbi'in yürümesinden kinâyedir. Ya'ni, bir kimseyi rü'yâda tabut üzerinde görür isen ta'bîri budur ki, o kimse yüksek bir mansıba nâil olur.

328. Zîra ki o tabut halk üzerinde yüktür. Büyükler yükü halâyık üzerine bıraktılar.

Bu beyt-i şerîf rü'yâ ta'bîrinin esbâb-ı mûcibesidir; ve bu rü'yâ "keşf-i muhayyel" nev'inden olur. Zîrâ "keşf-i muhayyel" nev'inden olan rü'yâlar rü'yâda görülen sûretlerin ma'nâları ile dünyâdaki sûretlerin ma'nâları arasındaki münasebât bulunarak ta'bîr olunur. Bu münâsebâtın idrâki ilhâm-ı ilâhî olduğu için rü'yâ ta'bîri müşkildir ve onun bir muttarid kāidesi yoktur.

329. Kendi yükünü kimse üzerine koyma, kendi üzerine koy! Serverliği az is-te! Dervişlik iyidir.

İkinci mısra'daki "kem taleb" ya'ni "az iste" ta'bîri ile Cenâb-ı Pîr efendi-miz diğer bir hakîkate işâret buyururlar. O da budur ki: İnsan ba'zı ihtiyacını te'mînden âciz kalır ve diğer bir kimse için de bu ihtiyacın te'mîni kolayca mümkin olur; ve âcizlere muâvenet ibâdet nev'inden olduğundan bu gibi hu-sûsâtta halka arz-ı ihtiyaç etmek ve onlara yük yüklemek câiz olur. Ya'ni, yükünü ve ihtiyacını bizzât taşımak ve te'mîn etmek mümkin olduğu sûret-te başkalarına yükletme! Serverliği, şuna buna emir etmeyi az iste! Baş olup enâniyetle yaşamaktan mütevâzi' dervîş olmak iyidir.

330. Adamların boyunları merkebine göz dikme! Tâ ki, iki ayağına nikris gel-mesin!

"Nikris", ekseriyâ ayak topuk ve parmakları mafsallarında hâsıl olan şid-detli veca'dır. "Me-pâ", "pâyîden" masdarından nehy-i hâzırdır. "Dâim ol-mak ve nazarda tutmak ve göz kaldırmamak" ma'nâlarına gelir. Burada "göz dikmek" ma'nâsı münasibdir. "Merkeb", binilecek mahal demektir. Ya'ni, ey kimse! İnsanların boyunları merkebine göz dikme! Ve hizmetlerini onların bo-yunlarına yükletme! Tâ ki, kibar hastalığı olan nikris illeti senin iki ayakları-na gelmesin!

331. Bir merkebe ki, ona sonunda on verirsin. Zîrâ bir şehire benzersin; hal-buki harab bir köysün.

"Merkeb"den murâd, rûhun binek hayvanı olan cisimdir. "On vermek", "iki elin on parmağı ile alın karışlamak" demektir. Ya'ni, ey kimse! sen cis-minin râhatı için o cismin ile göreceğin işlerin yükünü adamların boyunları merkebine yükletirsin. Halbuki, o râhat ettirdiğin cismin nihâyet ölüm sebe-biyle muattal kalır ve senin rûhuna aslâ fâidesi olmaz. O vakit onun alnını karışlarsın. Zîrâ sen hayât-ı sûriyyen ile gerçi bir ma'mûr şehire benzersin; müzeyyen libâsın, taranmış saçların ile kılığın ve kıyafetin câlib-i nazardır. Halbuki sonuna bakarsan harâb bir köye benzersin.

332. Ona şimdi on ver ki, sana şehir gibi göründü. Akıbet yükü vîrânede aç-mak lâzım gelmesin!

Mâdemki sonunda o cisminin alnını karşılayacaksın, sana ma'mûr bir şe-hir gibi görünen o cisminin şimdi hayât-ı dünyeviyyen devâm ederken alnı-nı karşıla ve onun râhatını düşünme! Tâ ki, nefsânî olan amellerinin yükünü vîrâneden ibâret olan mezârda açmayasın! Rubâî-i Ömer Hayyâm: "Bir kuş gördüm ki, Tûs şehrinin büyük kapısı üzerinde oturmuş ve Keykâvûs ismindeki pâdişâhın kellesini de önüne koymuş idi. Kelleye hitâben derdi ki: "Yazık, yazık! Hani o senin askerlerinin çıngırak sesi? Nerede o davulların nâ-lesi?"

333. Ona şimdi on ver ki, sana yüz bostan vardır. Tâ ki, âciz ve vîrâne tapıcı olmayasın.

Ya'ni sonunda harâb olacak olan cisminin şimdi alnını karşıla ki, sana rû-hunun yüz bostanı inkişâf etsin. Ve bu hayât-ı dünyeviyyen de âciz ve sonu vîrân olan cisme tapıcı olmayasın. Binâenaleyh kendi işini kendin gör! Hal-kın boynuna yükletme! Ve bu husûsta aslâ cisminin râhatını düşünme!

334. Peygamber buyurdu ki: "Eğer Allah'tan cenneti istersen, kimseden bir şey isteme!"

Bu ve âtîdeki beyitlerde Sevbân (r.a.) hazretlerinden rivâyet olunan şu hadîs-i şerîfe işâret buyurulur: قال رسول الله صلى الله عليه وسلم من يضمن لي شيئا اضمن له الجنة . قال ثوبان انا يا رسول الله . فقال عليه السلام لا تسأل الناس شيئا اضمن لك الجنة. فكان ثوبان لا يسأل الناس شيئا حتى سقط يوما سوطه فنزل واخذه ولا امر احدا ان يناوله . Ya'ni "Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu ki: "Bana kim bir şey tekeffül eder ki, ben de ona cenneti te-keffül edeyim!" Sevbân dedi: "Yâ Resûlallâh, ben tekeffül ederim!" Aleyhi's-selâm buyurdu ki: "Nâstan bir şey isteme ki, sana cenneti tekeffül edeyim!" Binâenaleyh Sevbân nâstan bir şey istemez oldu. Hattâ bir gün kamçısı düş- tü, hayvandan yere indi de aldı. Onun verilmesini kimseye emretmedi."

335. Eğer istemez isen, muhakkak ben sana cennetü'l-me'vâya ve Hakk'ın ce- mâline senin için kefîlim.

"Cennet", lügatte ağaçları çok olan bir zemînden ibârettir ki, ağaçların çokluğundan dolayı onların gölgeleri sath-ı arzı örter. Binâenaleyh cennet "setr" ma'nâsına olan "cenn" lafzından müştak olup, bu kelimenin masdar-ı binâ-i merresidir. Ulemâ-i zâhire ıstılâhında dâr-ı âhiretin makāmât-ı müte- nezzehe ve makāmât-ı tayyibesidir ve bu makām ef'âl-i hasene ve a'mâl-i sâlihanın cennetidir. Ef'âlin ve a'mâlin azlığı ve çokluğu i'tibârıyla bu cenne- tin derecât-ı mütefâvitesi vardır. Urefâ derler ki: Bu ef'âl ve a'mâl cennetin- den başka cennetler de vardır ki, onlara "cennât-ı sıfat" derler; ve o abdin sı- fât-ı kemâliyye-i ilâhiyye ile ittisâfi ve ahlâk-ı ilâhiyye ile tahallukudur. Bu cennet dahi ehl-i kemâlin merâtibi hasebiyle mütefâvittir; ve bunlardan baş- ka cennetler dahi vardır ki, onlara "cennât-ı zât" derler. O da ibâd-ı hâssına ve Rabbü'l-erbâb olan Allah-ı Zü'l-celâl hazretlerinin ve her birinin erbâb-ı müteferrikadan kendisine aid olan Rabb'in tecellî-i zâtî ile zuhûrundan ve ab- din zâtta kendi zâtının mahvı ile o cennetlerde istitârından ibârettir. Beyt-i şe- rîfte cennât-ı sıfât ile cennât-ı zâta işâret buyurulur.

336. O sahâbî bu kefaletten dolayı ıyâr oldu. Hattâ bir gün süvâr olmuş idi.

"Iyâr", kitâb vezninde zehâb ve infilât ma'nâsından isimdir; "bir şeyden sıyrılıp çıkar gibi gitmek"e derler (Kāmûs). Ya'ni, sahabî olan Sevbân hazret- leri Resûl-i Ekrem'in bu kefâletinden dolayı nâsdan bir şey istemek huyun- dan sıyrılıp gitti. Hattâ bir gün hayvana binmiş idi.

337. Onun elinden kamçı müstakîm olarak düştü. Aşağıya indi. Onu kimse- den istemedi.

Sevbân hazretleri hayvan üstünde iken elinden kamçı müstakîmen ve amûden yere düştü. Yerde bulunanlardan, "Şu kamçıyı lütfen bana veriniz!" deyip istemedi: Hayvandan aşağıya indi, kendisi aldı. Zîrâ o bu huydan sıyrılıp kâmilen gitmiş idi.

338. O kimse ki, onun atasından hiç kötü gelmez, bilir ve kendi hâhişi olmaksızın verir.

Bu beyt-i şerîf bir suâl-i mukadderin cevabıdır. Ya'ni birisi çıkıp diyebilir ki: Kimseden bir şey istememek usûlüne nasıl riâyet olunabilir ki, insanlar birbirine muhtâçtır. Ekmekçi terziye ve kunduracıya ve terzi ve kunduracı dahi ekmekçiye ve kezâ hasta doktora ve doktor dahi hastaya muhtâçtır. Bunlar yaşamak için elbet birbirlerinden bir şey isterler. Cevâb budur ki: Gerek hadîs-i şerîfte ve gerek ebyât-ı şerîfedeki tavsiye avâmma değildir. Tarîk-ı Hak sâliklerinedir. Zîrâ avâm ehl-i gaflettir. Onlar birbirlerinden bir şey istemeksizin yaşayamazlar. Bu âlemin ma'mûriyeti ancak avâmmın yekdiğerinden bir şey istemeleriyle ve birbirlerinin ihtiyacını te'mîn etmeleriyle husûle gelir. Åleme arkasını çevirip sıdk ile Hakk'a teveccüh eden havâssın bu âlemin ma'mûriyeti ile işi yoktur. Binâenaleyh onların tokluğu ve kisvesi ve sıhhati Hak'tandır. Nitekim Fîhi Mâ Fîh'in 26. faslının nihâyetinde Hz. Pîr efendimiz şöyle buyururlar:

"Âlem gaflet ile kāimdir. Eğer gaflet olmasa bu âlem bekā bulmaz; ve şevk-ı Hak ve yâd-ı âhiret ve şükür ve vecd o âlemin mi'mârıdır. Eğer herkes bu cihete dönse hep o âleme gitmemiz ve burada kalmamamız lâzım gelir. Halbuki iki âlemin kıyâmı için Hak Teâlâ hazretleri burada bulunmamızı murâd eyler. Binâenaleyh iki âlemin de ma'mûr olması için biri gaflet ve biri yakaza olmak üzere iki hâkim nasbetti."

Fakat hakîkat ehl-i gafletin mesleği değil, havâssın mesleğidir. Zîrâ Hak Teâlâ hazretleri insanın vücûdunu ve görme ve bilme gibi sıfatlarını kimseden bir şey istemeksizin ihsân etti; ve Hakk'ın atasında ve ihsânında aslâ fenâ bir şey yoktur. Bizim fenâ gördüğümüz şeyler nisbî ve kendimize nazaran fenâ gördüğümüz şeylerdir. Nitekim Fîhi Mâ Fîh'in mezkûr faslında şöyle buyururlar:

"Birtakım hayvancıklar vardır ki, yer altında yaşarlar ve zulmet içinde bulunurlar. Onların gözleri ve kulakları lezzet duyduğu o makāmda göze ve kulağa muhtâç değildir. Mâdemki lüzûmu yoktur, Hak Teâlâ ona niçin göz versin? Yoksa Hakk'ın indinde gözün ve kulağın kıtlığı mı vardır! Yâhud buhl mü ediyor! Ancak lüzûmu olan bir şeyi ihsân eder. Bir şeyi lüzûmu olmaksızın verse o kimseye yük olur. Hakk'ın hikmeti ve lütfu ve keremi yükü def' ettiği hâlde bir kimse üzerine nasıl yük vaz' eder? Meselâ, dülgerin keser ve testere vesâire gibi âletlerini bir terziye verip "Al bununla iş gör!" desen ona yük olur. Binâenaleyh Hak Teâlâ bir şeyi ihtiyaca göre verir. Nitekim yer altında ve zulmet içinde yaşayan birtakım solucanlar vardır. Onlar hilkatleri îcâbınca bu âlemin zulmetine kâni' ve râzı olmuşlardır; ve o âleme muhtâç ve dîdâra müştâk değildirler. O çeşm-i basîret ve gûş ve hûş onların ne işine gelir? Bu âlemin kârını mâlik oldukları bu çeşm-i hissî ile icrâ ederler ve o tarafa azmetmezler. O hâlde onlara niçin çeşm-i basîret ihsân olunsun?"

339. Ve eğer Hakk'ın emri ile istersen o câizdir. Öyle istek enbiyanın yoludur.

Eğer nasdan bir şey istemek Hakk'ın emri ile olursa câizdir ve bu emre itâaten istemek lâzımdır. Nitekim Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de sûre-i Tevbe'de خُذْ مِنْ أَمْوَالِهِمْ صَدَقَةً تُطَهِّرُهُمْ وَتُزَكِّيهِمْ بِهَا (Tevbe, 9/103) ya'ni "Ey Resûlüm! Onların mallarından sadaka-i zekâtı al ki, onları temizleyesin ve o sadaka ile onların mallarını ziyâde edesin!" buyurulur; ve böyle isteyiş peygamberlerin yoludur. Ma'lûmdur ki, peygamberlerin emr-i ilâhî ile nâstan bir şey istemeleri kendi nefisleri için değildir; yine halkın muhtaç olanlarına dağıtmak içindir. Nitekim إِنَّمَا الصَّدَقَاتُ لِلْفُقَرَاءِ وَالْمَسَاكِينِ وَالْعَامِلِينَ عَلَيْهَا وَالْمُؤَلَّفَةِ قُلُوبُهُمْ وَفِي الرِّقَابِ وَالْغَارِمِينَ وَفِي سَبِيلِ اللَّهِ وَابْنِ السَّبِيلِ (Tevbe, 9/60) ya'ni "Sadakalar ancak fakîrler ve miskinler ve sadaka-i zekâtı toplamaya me'mûr olanlar ve kalbleri îmâna alıştırılmış olanlar ve para mukābilinde esîrlikten kurtulacaklar ve borçlular ve Allah yolunda cihâd ve malından ayrılmış olan yolcular içindir" buyurulur. Binâenaleyh Peygamber'in nâstan almaya me'mûr olduğu sadakât ve zekât zikrolunan sekiz sınıfa dağıtılmak içindir; ve bu sekiz sınıftan her birinin evsâf-ı şer'iyyeleri fıkıh kitablarında tafsîlen beyân olunmuştur. Ve kezâ havâss-ı evliyâdan ba'zıları dahi emr-i ilâhî ile nâsdan isteyip almak ve fakirlere tevzî' etmeye me'mûr olurlar. Nitekim V. cildde Şeyh Muhammed Serrezî hazretlerine vâki' olmuş ve o cildin 2680 numaralı beytinde مدتی از اغنیا زر میستان . پس بدرویشان مسکین میرسان [ya'ni "Bir müddet zenginlerden altın al, sonra âciz olan fakirlere eriştir!"] buyurulmuştur.

340. Dost işâret ettiği vakit fenâ kalmaz. Küfür îmân oldu. Çünkü küfür onun içindir.

Hakîkî dost olan Hak Teâlâ emir ettiği vakit fenânın fenâlığı kalmaz. Meselâ İbn Abbâs hazretlerinden rivâyet buyurulan hadis-i şerifte لو يعلم صاحب المسئلة ما له فيها لم يسئل ya'ni "Sâiller tese'ülde olan zillet ve hakāreti bilseler idi dilenmezler idi." Ve sûre-i Nahl'de vâki من كفر بالله من بعد إيمانه إلا من أكره وقلبه مطمئن بالإيمان (Nahl, 16/106) ya'ni "Îmânından sonra Allâh'a küfür eden kimse gazab-ı ilâhîye müstehak olur ise de kalbi îmâna mutmain olduğu hâlde ikrâh ve icbâr olunan kimse küfür ederse müstesnâdır" buyurulur. Binâenaleyh ikrâh ve icbâr olunan kimseden a'mâl ve akvâl-i küfr sâdır olsa kalbi îmâna mutmain olduğu hâlde ondan sâdır olan bu küfür müsâade-i ilâhî üzerine ayn-ı îmân olur. Nitekim Kureyş ashâb-ı kirâmdan Ammâr hazretlerine ikrâh ve icbâr edip istedikleri kelime-i küfrü söylettiler. Hz. Ammâr ellerinden kurtulup ağlayarak Resûl-i Ekrem'e geldi. Cenâb-ı Peygamber onun gözlerinin yaşını silip buyurdu ki: "Ey Ammâr! Hiç çekinme. Eğer Kureyş yine seni kelime-i küfre ikrâh ve icbâr ederse lisân-ı zâhir ile onlara muvâfakat et!" Velhâsıl Hakk'ın emri ve müsâadesi ile vâki' olan küfür îmân olur. Zîrâ bu ihtiyâr olunan küfür dahi Hak içindir.

341. Her bir kötüyü ki, onun emri öne getirir, o âlemin iyilerinden ileriye geçer.

Hakk'ın emri dâiresinde yapılan her bir kötü halk-ı âlemin iyi gördüğü ef'âlin hepsinden daha ileriye geçer ve onların ilerilerinden efdal olur. Nitekim zâhirde bir kabahati yok iken bir mürâhik çocuğu Hızır (a.s.)ın öldürmesi, Mûsâ (a.s.)ın şerîatinde ve bilcümle halkın nazarında bir kötü [fiil] idi. Vaktâki Hızır (a.s.) o fiili Hakk'ın emri ile icrâ etti, bu fiil-i katl halkın iyi gördüğü o çocuğu sıyânetten daha efdal oldu. Hızır (a.s.)ın diğer fiilleri de bu kıyâs üzeredir; ve insân-ı kâmilin ef'âli dahi cenâb-ı Hızır'ın ef'âli menzilesindedir.

342. O sadefden eğer post dahi hasta olsa, on verme ki, onda yüz binlerce inci vardır.

"O sadef"den murâd, şerîat, "post"tan murâd, şerîatin zâhiri, "inci"den murâd, hakîkattir. Ya'ni, o şerîat sadefinin zâhiri emr-i ilâhî ile icra olunan fiilden mecrûh olsa dahi sen o fiilin alnını karışlama ve i'tirâz etme ki, emr-i ilâhî olan o fiilin bâtınında birçok hakîkat incisi vardır. Zîrâ şerîat hakîkatin postu ve kışrıdır. Nitekim Mûsâ (a.s.)ın şerîatine muhâlif olan Cenâb-ı Hı- zır'ın emr-i ilâhîye müstenid ef'âli zımmında birçok hakîkatler var idi ki, taf- sîli tefsîr kitablarındadır.

343. Bu söz nihayet tutmaz, şahın tarafına geri dön! Ve hem doğanın miza- cını yap!

Ya'ni, dost-ı hakîkî olan Hak emr ettiği vakit fenâ kalmaması ve küfrün îmân olması sözünün tafsîlâtına nihâyet yoktur. Binâenaleyh âlem-i keserâ- ta âid olan bu tafsîlâttan vâhid-i hakîkî olan şâhın tarafına ve vahdet âlemi- ne geri dön! Ve avı avladıktan sonra şâh tarafına geri dönen doğan kuşunun mizâcını ve tabîatini icrâ et!

344. Hâlis altın gibi menba'a geri git! Tâ ki, senin ellerin on vermekten kur- tulsun!

Birinci mısra'daki "dehdehî", hâlis altın demektir. İkinci mısra'daki "deh- dihî", alın karışlamak ve ızhâr-ı nefret etmekten kinâyedir. Bu beyt yukarı- daki 331 numaralı beyte merbûttur ve onun mâba'didir. Ya'ni, ey sâlik! Se- nin rûh-ı insânîn hâlis altın gibidir ve ma'nâ-yı sâftır. Binâenaleyh sûrette kalma, hâlis altın gibi kendi menba'-1 aslîn olan âlem-i ma'nâya geri git! Tâ ki, cisminin ahkâmı olan sûret âlemine dalıp bilâhare ellerin ile o sûret âlemi- nin alnını karışlamayasın!

345. Bir sürete ki, gönüle yol verirler, nedâmetten dolayı onun sonunda on ve- rirler.

O kimseler ki, bir sûretin muhabbetine kalblerinde yol verirler, fakat so- nunda o muhabbete pişman olup alnını karışlarlar ve nefret ızhâr ederler. Ni- tekim cenâb-ı Pîr Efendimiz Fihi Mâ Fih'in 19. faslında şöyle buyururlar: "Ma'nâya teveccüh etmek vehle-i ûlâda o kadar latîf görünmez. Fakat git- tikçe daha ziyâde tatlı görünür. Sûret ise bunun hilâfınadır. Evvelen latîf gö- rünür, ba'dehû o sûret ile her ne kadar ziyâde ülfet edersen, soğursun. Kur'ân'ın sûreti nerede, ma'nâsı nerede! İnsana nazar et! Sûreti nerede, ma'nâsı nerede! Eğer sûretten ma'nâ giderse bir lahza bile evinde tutmazlar."

346. Hırsıza ki, o kesmek acılık verir; hırsızlığın zevkine kadın gibi on verir.

Meselâ, hâkim hırsızlığı sâbit olan bir kimsenin şer'an elinin kesilmesine hükmeder. O hırsıza elinin kesilmesinden bir acılık ve elem peydâ olur. İşte o hırsız, o cezânın icrâsı vaktinde hırsızlıktan duyduğu zevke kadın gibi iki elinin on parmağıyla "Nah sana!" der ve o zevke karşı nefretini ızhâr eder. On parmakla alın karışlamak vaz'iyeti ekseriyâ kadınlar tarafından yapıldığından "kadın gibi" buyurulmuştur.

347. Hazîn elden on vermeyi gördün. On vermeyi bu kesilmiş elden gör!

Ya'ni, bu Hindû kıssasında o Hindû'nun hazîn elinden sevdiği kızın alnını karışlamayı gördün. Bu hırsızın kesilmiş olan elinden hırsızlık zevkine karşı alın karışlamayı da gör! Ya'ni kölenin efendinin kızı ile tezevvücü kendisinin bir zevki idi; ve kezâ hırsızın hırsızlığı dahi kendisince bir zevk idi. İmdi âlem-i sûrete âid olan bu zevklere netîcede her ikisi de nefret ızhâr etti. Hz. Pîr Fîhi Mâ Fîh'in 16. faslında şöyle buyururlar: "İnsanda bir aşk, bir taleb, bir derd, bir ıztırâb, bir tekāzā vardır ki, eğer bu âlem-i mülkün yüz mislini verseler fâriğ ve müsterîh olmaz. Bu halk her bir ma'rifet ve hırfet ve san'at ve mansıbı ve ulûmu ve nücûmu ve sâireyi tafsîlâtıyla tahsîl eder; ve aslâ gönül müsterîh olmaz. Çünkü maksûd olan şeyi elde etmemiştir. Nihâyet ma'şûka "dil-ârâm" derler. Ya'ni gönül onunla karâr ve rahat eder. Böyle olunca ma'şûkun gayrı ile nasıl ârâm ve karâr edebilir. Bilcümle ezvâk ve makāsıd merdiven gibidir. Mâdemki merdivenin basamakları ikāmet ve tevakkuf mahalli olmayıp ubûr içindir, ne mutlu o kimseye ki, uzun yolun kısa olması için pek çabuk bîdâr ve vâkıf olup merdivenin bu basamaklarında ömrünü zâyi' etmez."

348. Kalpazan ve kātil ve serseri acılık vaktinde ayşa böylece on verirler.

"Kallâb", kalp para basan kimse; "hûnî", kātil; "levend", Hak'dan korkmaz ve halktan utanmaz kimse. Ya'ni, kalpazan ve kātil ve serseri kimseler dahi zâbıta eline geçip, cezaları verilip bu cezâların acılığını tattıkları vakit kendi yaşayışlarının zevkine böyle ızhâr-ı nefret ederler.

349. Pervâne gibi de tövbe ederler. Unutkanlık onları tekrar ateş tarafına çeker.

Bu kimseler cezâ acılığını gördükleri vakit pervâne gibi bir daha bu ateşe yaklaşmamaya tövbe ederler. Fakat pervâne lambanın etrafında ateşe çarptığını nasıl unutup tekrar o ateşe gelirse, bunlar da o acılığı unuturlar, yine o kötü fiil tarafına gelirler. Nitekim âyet-i kerîmede وَلَوْ رُدُّوا لَعَادُوا لِمَا نُهُوا عَنْهُ وَإِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ (En'âm, 6/28) ya'ni "Sû-i amel sâhibleri azabı gördükleri vakit tövbe ederler; ve eğer râhata reddolunsalar, kendilerinden nehyolunan şeye avdet ederlerdi; ve onlar muhakkak tövbelerinde yalancıdırlar" buyurulur.

350. Pervâne gibi uzaktan ateşi nûr gördü ve yükü o tarafa bağladı.

"Yükü bağlamak", sefer etmekten kinâyedir. Ya'ni, o kimse ezvâk-ı nefsâniyyeyi uzaktan nûr-ı sâf ve zevk-i hâlis gördü. Halbuki onların iç yüzü ateş idi. Ateşi göremedi. Onun sûretine aldanıp o tarafa teveccüh ve sefer etti. Nitekim pervâne dahi lambanın aydınlığını görüp o tarafa kendini çarpar, o aydınlıkta ateş olduğunu idrâk edemez.

351. Vaktaki geldi, onun kanadını yaktı; kaçtı. Tekrar çocuklar gibi düştü ve göz yaşı döktü.

"Milh rîhten", göz yaşı dökmekten kinâyedir. Zîrâ "milh", "tuz" demektir ve göz yaşı da tuzludur. Ya'ni, vaktâki o kimse evvelce cezasını görüp acılığını unuttuğu kötü amelin zevki tarafına geldi, pervâne gibi onun kolu ve kanadı yandı; yine kaçtı ve çocuklar gibi düştü. Ya'ni yakasını adâlet pençesi yakaladı; ve cezânın acılığını tekrar tadıp göz yaşı döktü.

352. Tekrar fâide zannı ve tama'ı üzerine kendisini ateşe çarptı. O mum çabuk

353. Tekrar yaktı. Yine geriye sıçradı. Gönül hırsı yine onu unutucu ve sarhoş etti.

354. O zaman ki, yanmaktan geri sıçrar, Hindû gibi muma on verir.

Ya'ni, ezvâk-ı nefsâniyyesini icrâya harîs olan bir kimse her bir zevkinin netîcesinde bir belâya uğrayıp ateşe yanar ve yandığı vakit geri sıçrar, ya'ni tövbe eder; ve kıssada hâli tasvîr olunan köle, efendinin kızına karşı nasıl nefret izhâr etti ve alnını karışladı ise, bu da nûrlu bir şem' ve mum mesâbesinde gördüğü zevkine karşı öylece nefretini ızhâr eder de:

355. Der ki: "Ey senin yüzün geceyi aydınlatıcı ay gibi parlak ve ey sohbette yalancı ve mağrûr yakıcı!"

Ya'ni, belâya düşen kimse "Ey uzaktan ay gibi parlak ve bir zevk-i sâf görünen ve fakat mukārenet ve sohbet vaktinde yalancı ve sahte ve aldananı yakıcı olan zevk-i nefsânî!" der. Nitekim Hindû yukarıda geçen 313 ve 314 numaralı beytlerde şöyle demiş idi: "Muhakkak, kimseye senin gibi fiilli, nâhoş gelin ile ittisâl olmasın! Gündüz senin yüzün tâze hanımların yüzüdür. Gece senin zekerin eşeğin zekerinden beterdir!" Şimdi ezvâk-ı nefsâniyyelerini icrâya münhemik olanlar kendilerini bu zevklerin fâili zannederler. Halbuki hakîkatte kendileri bu zevklerin mef'ûlüdürler. Meselâ, zinâya mübtelâ olanlar kendilerini zinânın fâili zannederler. Bu ibtilâ neticesinde firengi ve belsoğukluğu ve verem gibi illetlere uğradıkları vakit zinânın mef'ûlü olurlar; ve kezâ içkiye mübtelâ olanlar da böyledir. Onlar içkinin fâili değildirler, belki hakîkatte mef'ûlüdürler. كَاوَهَنَ الرَّحْمَنُ كَيْدَ الْكَاذِبِينَ

356. Tekrâr onun hâtırından tövbe ve enîn gider. Zîrâ Rahmân kâziblerin mekrini gevşek yapar.

Ya'ni, yalancıların tövbesi mekr ve hîleden ibaret olduğundan Rahmân olan Hak Teâlâ hazretleri onların bu tövbelerini beğenmedi ve gevşek tuttu. Latîfe: Vaktiyle bir köyün azgınlarından bulunan birisi köy halkından birinin sığırını çalıp kesmiş. Halk bunu tutup gāyet câhil bir köy imâmının huzûruna getirmişler. Köy imâmı da mushafa el bastırıp buna tövbe teklif etmiş. Sığır hırsızı dahi şu sûretle bir tövbe etmiş: "Sübhânallâh bu sığır, ne semiz idi o sığır! Bu belâdan kurtulursam yine keserim bir sığır." İşte yalancıların tövbesi dahi sığır hırsızının tövbesi nev'inden olur. Umûm hakkında olan bu "Her ne vakit harb için ateş yaktılarsa Allah onu söndürdü" ma'nâsındaki âyet-i kerîmenin te'vîli

Bu âyet-i kerîme sûre-i Mâide'dedir; evveli şudur: وَأَلْقَيْنَا بَيْنَهُمُ الْعَدَاوَةَ وَالْبَغْضَاءَ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ كُلَّمَا أَوْقَدُوا نَارًا لِلْحَرْبِ أَطْفَاهَا اللَّهُ وَيَسْعَوْنَ فِي الْأَرْضِ فَسَادًا وَاللَّهُ لَا يُحِبُّ الْمُفْسِدِينَ (Mâide, 5/14) ya'ni "Biz yahûdîlerin arasına kıyâmete kadar adâvet ve buğuz bıraktık. Her ne vakit harb için ateş yaktılar ise Allah onları söndürdü; ve yeryüzünde fesâda çalışırlar. Halbuki Allah müfsidleri sevmez." Bu âyet-i kerîme husûsiyet i'tibâriyle yahûdîler hakkındadır. Zîrâ yahûdîler ahkâm-ı Tevrât'a değil, nefislerinin hevâsına tâbi' oldular ve efrâd-ı beşere hîle ile tahakküme teşebbüs ettiler. Hak Teâlâ onlara muhtelif târihlerde Buht-i Nasr'ı ve mecûsîleri ve müslümânları musallat kıldı. Nihâyet hükümetsiz kaldılar. Ve İslâm arasındaki Şîiyet ve akvâm-ı sâire arasındaki Masonluk ve Sovyetlik onlar tarafından gizli gizli kurulmuş dolaplardır. Ve Îsâ (a.s.)ın dînini ifsâd eden de onlardır. Nitekim tafsîli I. cildde geçti. Fakat bu âyet-i kerîmenin rûhu ve ma'nâsı umûmiyet i'tibâriyle, gizli gizli hîleler ile ifsâd-ı beşeriyyete ve itfâ'-i hakîkate sa'y edenlerin kâffesine râci'dir. Nitekim Hz. Pîr efendimiz te'vîlen âtîde beyân buyururlar:

357. Her ne vakit onlar harb ateşini yaktılar ise, Allah onların ateşini söndürdü, nihayet söndü.

Ya'ni, ehl-i nefs olan kimseler emr-i ilâhîye muhalefet ile her ne vakit Allah ve Resûlüne karşı harb ateşini yaktılar ise Allâhu Teâlâ onları fiillerinin uğursuz neticesine düşürmek sûretiyle onların muhalefet ateşlerini söndürdü. Nihâyet âciz kaldılar; ve hevâ-yı nefsânîlerinin şiddeti ve muhalefeti söndü.

358. Azmedip, dedi ki: "Ey gönül! Orada durma!" Unutucu olmuştur. Zîrâ ki azm ehli değildir.

Bu acz üzerine azmedip kendi kendine dedi ki: "Ey gönül artık orada ya'ni muhalefet ve hevâ-yı nefsânî makāmında durma! Fakat azm-i kat'î sahibi olmadığından o ahdini ve tövbesini unutucu olmuştur.

359. Mâdemki ona bir sıdk tohumu ekilmiş olmadı, Hak onun üzerine onun nisyanını nasbetmiştir.

Mâdemki o hevâ-yı nefsânî sâhibinin kalbine bir sıdk ve doğruluk tohumu ekilmiş olmadı ve ezeldeki isti'dâdı ve kabiliyeti bu idi, binâenaleyh Hak Teâlâ onun üzerine bu âlem-i sûrette dahi ahdini ve tövbesini unutturdu.

360. Gerçi çakmağı üzerine vurur; onun kıvılcımını Hakk'ın eli söndürür.

"Ateş-zene", çakmak; "sitâre", kıvılcım demek olup bundan murâd azim ve tövbedir. Ya'ni, gerçi muhalefet sâhibi başına belâ geldiği vakit ayılır. Gönül çakmağını çakar. Ondan sıçrayan azim ve nedâmet kıvılcımını Hak Teâlâ'nın irâde eli söndürür. Zîrâ Hakk'ın iradesi ilmine ve ilmi de ma'lûma tâbi'dir; ve "ma'lûm" ise abdin ayn-ı sâbitesi ve onun isti'dâd ve kabiliyetidir.