Efendinin kızın anasına: "Köleyi zecr etme; ben onu zecr etmeksizin tedbîr ile bu tama'dan vazgeçiririm ki, ne şiş yanar, ne de kebab çiğ kalır!" diye [sabır] emretmesi
4. bölüm / 53 · 2135 kelime · ~11 dk okuma
285. Efendi dedi: "Ona söyle ki, onu keselim ve onu sana verelim!"
Efendi hanıma dedi ki: "Köleye kızı vermek için söz kestiğimiz kimseden ayıralım ve o kızımızı sana verelim, diye söyle!"
286. "Tâ ki, mekr ile bunu onun gönlünden çıkaralım. Sen temâșâ et ki, onu nasıl def' ederim!.."
"Tâ ki bu va'd sebebiyle bu iftirâk gamını onun gönlünden çıkaralım. Bu gam çıktıktan sonra sen bak ki, ben nasıl bir tedbîr ve hîle ile ondan bu arzûyu def' ederim!"
287. "Sen onun gönlünü hoş et! De: "Doğru bil ki, bizim kızımız hakikaten senin çiftindir."
"Ey hanımım! Sen o kölenin gönlünü va'd ile hoş et ve de ki: "Bu sözü doğru bil ki, hakikaten bizim kızımızın eşi olmaya sen lâyıksın!"
288. "Ey hoş müşterî! Biz bilmedik. Vaktaki bildik; sen daha evlâsın!"
Ona de ki: "Ey kızımızın latîf olan müşterîsi! Biz senin ona tâlib olduğunu bilmiyor idik. Vaktâki şimdi bildik ve anladık. Sen ona zevc olmaya başkasından daha lâyık ve evlâsın!"
289. "Bizim ateşimiz dahi bizim ocağımızdadır. Leylâ bizim ve sen Mecnûn da bizim!"
"Sen ateş mesâbesindesin ve kızımız da ocak mesâbesindedir; ve kezâ kızımız Leylâ ve sen de Mecnûn mesâbesindesiniz. İkiniz de bizim elimizdesiniz. Binâenaleyh teessüf etmeye mahal yoktur!"
290. "Nihâyet latîf hayal ve tatlı fikir onun üzerine vursun. Tatlı fikir adamı semîz eder."
"Ey hanımım! Sen o köleye bunları söyle! Âkıbet onun kalbinde latîf hayâl ve fikir peydâ olsun ve bu maraz ondan gitsin. Zîrâ tatlı fikir insanı semizletir."
291. Hayvan semîz olur; lakin aleften; benî âdem izzetten ve şereften semîzdir.
Her nevi' hayvan ancak yemeden ve içmeden semîz olur. Fakat benî-Âdem izzet ve şeref sahibi oldukça kalbi ferahlanır ve yediği, içtiği mi'desinde lâyıkıyla hazmolup, kendisine semizlik gelir.
292. Benî-Âdem kulak yolundan semîz olur. Hayvan boğazdan ve içmeden semîz olur.
Ya'ni, Adem oğlu kendisine sürür ve ferah verecek olan sözleri dinlediği vakit semirir; ve gam ve elem verecek olan sözlerden müteessir olup erir. Hayvan ise bol bol yemeden ve içmeden semirir. Zîrâ onlarda insandaki tefekkürât yoktur.
293. Hanım dedi: "Bu zelîl olan ârdan benim ağzım bu hususta ne vakit kımıldar?"
Efendinin bu tavsiyesini dinlediği vakit hanım dedi ki: "Ben böyle güzel va'dlere müteallık olan sözleri bir köleye söylemekten arlanırım ve utanırım. Ve bu âr ve utanma başkalarına karşı olan âra ve utanmaya benzemez; zelîl ve hakîr bir ârdır. Binâenaleyh benim ağzım bu sözleri söylemek için nasıl hareket eder?"
294. "Böyle bir herzeyi onun için niçin çiğneyim? de... O İblîs huylu hâin ölsün!"
"Jâj", herze ve boş söz ve hezeyân demektir. Ya'ni, "Böyle boş va'dleri, iyi sözleri bir köleye karşı söylemek hezeyândan ibârettir. Binâenaleyh ben ona karşı bunları niçin ağzıma alayım? Bırak o şeytan huylu hâin gebersin!"
295. Efendi dedi: "Hayır. Korkma, ona söz ver! Tâ ki, bu hoş lütuftan dolayı ondan illet gitsin!"
296. "Ey dilber! Onun def'ini benim üzerime yaz! Bırak ki, o bârik-rîs sıhhat bulsun!"
"Bârik resîden", bir işin nihâyetine kemâliyle vâsıl olmak ve o işi lâyıkı ile nihâyetine eriştirmek ma'nâsında kinâyât-ı Acem'dendir (Bahâr-ı Acem). "Bârik- rîs", vasf-ı terkîbî olup, "işi matlûbuna muvâfik olarak bitirici" demek olur. Köle bu va'dler ile bu tezevvüc işinin matlûbuna muvâfik sûrette netîceleneceğine kāni' olacağı için "bârik-rîs" onun sıfatı olur. "Ey dilber olan hanımım! O kölenin kızımız üzerinden def'ini benim üzerime farz bil! Bırak ki, kendi i'tikādınca işini matlûbuna muvâfik bitirici olan köle sıhhat bulsun!"
297. Vaktaki hanım o hastaya böyle söyledi, nâz ile salınmaktan yeryüzüne sığmadı.
Vaktāki hanım, o gönül hastası olan köleye efendinin ta'lîm ettiği sözleri söyledi, köle o kadar sevindi ki, nâz ile salınmaktan yeryüzüne sığmayacak bir hâle geldi. "Tebahtür", naz ile salınarak yürümek demektir.
298. Cesîm ve semîz ve kırmızı oldu. Kırmızı gül gibi açıldı. O binlerce şükür söyledi.
Bu va'd-i latîf üzerine köle günden güne semirdi ve yanakları kızardı ve bir kırmızı gül gibi açılıp güler yüzlü oldu. Maksûduna nâil olacağı fikriyle bir çok şükür etti.
299. Vakit vakit derdi ki: "Ey benim hanımım, olmaya ki, bu hîle ve fen olsun?"
Köle bu va'dlere inanmakla beraber içinde de bir şübhe olduğu için vakit vakit hanıma hitâben derdi ki: "Ey benim hanımım, sakın bu bana ettiğiniz va'd-i tezvîc hîle ve bir sanîa olmasın?" "Destân", hîle demektir.
300. Efendi, "Ferec için bir vuslat tertib ettim!" diye cem'iyet ve bir da'vet yaptı.
301. Hattâ cemâat: "Ey Ferec, sana ittisâl, mübarek olsun!" diye aldattılar ve oyun ettiler.
"İşve-dâden", aldatmak; "gâl-dâden", oyun etmek (Burhân). Efendi, bu cem'iyet ve da'vetteki hîlesini gizlice ehibbâbsına anlatmış olduğundan bu husûsta efendinin oyununa vâkıf idiler ve hîleyi takviye için o cemâat: "Ey Ferec! Efendinin sihriyetine ittisâlin sana mübarek olsun!" diye köleyi aldattılar ve oyun ettiler.
302. Akıbet o söz Ferec'e pek yakın oldu; illet ondan kökünden ve dibinden külliyyen gitti.
Da'vetlilerin tertîbi üzerine kızın kendisine verileceği sözü köle Ferec'e pek yakın geldi. Bu sözün doğruluğuna kanâat hâsıl etti. Binâenaleyh o gönül hastalığı köleden kâmilen zâil oldu.
303. Ondan sonra gerdek gecesinde fenn ile bir emrede kadın gibi kına bağladı.
"Girdek", gelin odası ve gelinlik ma'nâlarınadır. Burada "gelinlik" ma'nâsı münasibdir. "Hınnâ", kına dedikleri nebâtî bir boyadır ki, kadınlar düğün gecesinde eskiden ellerine koyarlar ve parmaklarının uçları kırmızı renkte olur idi. O geceye de "kına gecesi" ta'bîr ederler idi. "Fenn", burada hîle ve hud'a demektir. Bu da'vet ve cem'iyetten sonra efendi, gelinlik ya'ni kına gecesinde hîle ve hud'a ile bıyıkları ve sakalı henüz çıkmamış ve henüz bülûğa ermiş olan bir genç irisi delikanlıya kadın gibi kına koymuş ve onu bir kız şekline sokmuş idi.
304. Onun bileğini gelin gibi pür-nakış etti. Binâenaleyh ona tavuk gösterdi, horoz verdi. Kız şekline sokulan o bâliğ oğlanın bileğine eski zamanlarda gelinlerin bi-leklerine yapılan nakışlar gibi nakışlar yapılıp süslendi. Binâenaleyh efendi şu vaz'iyete bakılırsa köleye tavuk gösterdi ve horoz verdi, ya'ni dişi verece-ği yerde erkek verdi.
305. İyi gelinlerin baş örtüsünü ve elbisesini yakışıklı emrede o giydirdi.
"Mıknaa", baş örtüsü; "geng", lafzının dokuz kadar ma'nâsı vardır. Bura-da "güzel ve yakışıklı" ma'nâsı münasibdir; ve "küng", iri ve kavî heykelli adam ma'nâsına gelir (Burhân). Beyt-i şerîfte her iki ma'nâ da münasib olur. Ya'ni, efendi iyi ve mu'teber gelinlere giydirilen baş örtüsünü ve elbiseyi o yakışıklı ve güzel veyâhud iri vücûdlu delikanlıya giydirdi.
306. Halvet vaktinde şem'i çabuk söndürdü. Hindu öyle sert olan iri vücudlu delikanlı ile kaldı.
Tüysüz delikanlıyı böyle süsleyip kadın şekline koyduktan sonra gelin odasına oturttular; ve o zamanda cârî olan âdet vechi ile efendi köleyi bu oda-ya gerdeğe koydu. Köle delikanlının kız şeklinde olan parlak yüzünü görüp hakîkaten kendisinin kız ile evlendirildiğine inandı ve efendi de köleyi odaya koyduktan sonra onları yalnız bırakarak yanan mumu hemen söndürdü; ve odada köle güçlü, kuvvetli ve şehveti sert ve şedîd olan delikanlı ile kaldı.
307. Kölecik feryad ü figän ederdi. Kadınların definden, hariçten kimse işit-medi.
Kölecik kıza takarrüb için soyunur soyunmaz o kuvvetli genç aldığı ta'lî-mât mu'cibince köleye sarılıp fiil-i şenî' icrâsına başladı. Köle delikanlı ile ba-şa çıkamadığından feryâd ü figän ederdi. Fakat kadınlar dışarıda def çalıp hep bir ağızdan şarkı söylemekte olduklarından bu vâveylâ arasında kölenin fer-yâdını dışarıdan işiten bir kimse olmadı.
308. Def ve el darbı ve erkeğin feryadının na'rası o na'ra vurucunun na'rası-nı gizledi.
Dışarıda def çalmalar ve el çırpmalar ve erkeklerin ve kadınların na'raları ve gazelleri o gelin odasında na'ra vurucu olan kölenin na'rasını ve feryâdı- nı bastırdı.
309. Gündüze kadar o Hindûcuğu sıktı. Un dağarcığı köpeğin önünde nasıl olur?
Ya'ni, o şehveti şedîd olan delikanlı o köleciği sabaha kadar sıktı ve ona fiil-i şenî' icra etti. Delikanlı iştihâda bir köpeğe ve genç köle de un dağarcı- ğına müşâbih idi. Köpeğin önünde bir un dağarcığı nasıl delik deşik olursa köle de o delikanlının önünde öyle oldu.
310. Gündüz tas ve büyük bohça getirdiler. Dâmâd adeti olarak Ferec hama- ma gitti.
Sabah olunca hamam tası ve bir de çamaşırı hâvî büyük bohça getirdiler. Dâmâdlara mahsûs olan âdet vechi ile gusül etmek için köle Ferec hamama gitti.
311. O cân hastası külhancıların eski libası gibi mak'adı yırtılmış olarak ha- mama gitti.
"Kûn", mak'ad; "tûn" hamam; "yâ", nisbet için; "ân", cem' içindir. "Tûni- yân", külhancılar demek olur. Gece delikanlının fiil-i şenî'inden canı yanmış olan o köle külhancıların yırtık elbisesi gibi mak'adı yırtık bir hâlde sanki bir kıza mukārenette bulunmuş olan dâmâd gibi hamama gitti.
312. Fisûs olarak gelin odasına geldi. Kız gelin gibi onun önüne oturdu.
"Fisûs", maskaralık ve zarâfet etmek ma'nâsına olan "fisûsîden" masda- rından müştak isimdir. Müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "maskara" ma'nâ- sı münasibdir. Ya'ni köle hamamda yıkanıp gusül ettikten sonra maskara olarak gelin odasına geldi. Efendinin kızı gece karanlıkta kendisine mukäre- nette bulunan gelin imiş gibi kölenin önüne oturdu.
313. Onun anası, "Olmaya ki, o gündüz tecrübe eder!" orada bekçi olarak oturmuş idi.
Kızın anası belki köle geceki tecavüzün kız tarafından yapılmamış olduğu mülâhazasıyla onun uzv-ı ma'hûdunu gündüz tecrübe eder ve mes'elenin hakîkati meydana çıkar, diyerek gelin odasında bekçi olarak oturdu. Zîrâ kayınvalidesinin huzûrunda gelinin uzv-ı ma'hûdunu yoklamak köle tarafından açık bir rezâlet olurdu. Binâenaleyh kızın anası orada oldukça buna cesâret edemez idi.
314. Bir müddet ona husûmet cihetinden nazar etti. Sonra ona her iki eli ile on verdi.
"İnâd", muâraza ve muhalefet etmek demektir. "Her iki el ile on vermek" iki ellerini açarak on parmak ile: "Nah sana! Alnını karışlayım!" ma'nâsında olan işâreti vermektir. Ya'ni, köle efendinin kızının yüzüne inâd ve husûmet ve muhalefet cihetinden baktı. Baktı da, iki ellerini açıp on parmağı ile: "Nah sana! Alnını karışlayım! Senin gibi kız mı olur!.." ma'nâsında olan işareti verdi.
315. Dedi: "Muhakkak, kimseye senin gibi kötü fiilli na-hoş gelin ile ittisâl olmasın!"
316. "Gündüz senin yüzün tâze hanımların yüzüdür. Gece senin zekerin eşeğin zekerinden beterdir!"
Ma'lûm olsun ki, zâhiri müstehcen olan bu hikâyenin içi yüzü birtakım hakîkatler ile doludur. Nitekim, V. cildin 2496 numaralı beytinin baş tarafındaki sürh-ı şerîfte bu ma'nâ îzâh olundu. Bu hikâyedeki işaretler de hülâsaten şunlardır: "Köle"den murâd, nefislerinin kulu olan dünyâ ehlidir. "Efendi"den murâd, mürşid-i kâmildir. "Latîf kız şekline konulan delikanlı" sûret-i zâhiresi müzeyyen ve süslü ve câlib-i iştihâ görünen dünyâdır. "Mumun sönüp karanlık olması"ndan murâd, zulümât-ı tabîiyyedir. "Delikanlının karanlıkta köleye fiil-i şenî' icrâsıyla onun nâmûsunu berbâd etmesi" huzûzât-ı nefsâniyyelerine müteveccih olan ehl-i dünyanın âkıbet bir belâ-yı sûrî ve ma'nevîye giriftâr olmalarıdır. Meselâ, zinâya mübtelâ olanlar ekseriyâ firen- gi ve belsoğukluğu ve verem illetleri ile ma'lûl olur; ve çok yeyip içmeye ve içkiye mübtelâ olanlar mi'de ve damar hastalıklarına uğrar. Bunlar vücûdun sûrî belâlarıdır. Ma'nevî belâları ise hayât-ı uhreviyyede inkişâf eder. Şimdi, mürşid-i kâmil böyle haz ve zevk-i nefsânîsine meclûb olanları hîle ve hud'a ile dünyâdan soğutur; ve köle, kızın alnını karışladığı gibi sâlik-i tarîk-ı Hak dahi mürşid-i kâmilin bu terbiyesi neticesinde zâhiri güzel ve bâtını çirkin olan dünyânın alnını karışlar ve "Kimse sana yaklaşmasın!", der. Nitekim âtîdeki ebyât-ı şerîfede bu ma'nâ îzâh buyurulur.
317. Bu cihanın bütün ni'metleri böyledir. Tecrübeden evvel uzaktan çok latîftir.
318. Nazarda uzaktan su görünür, yakına gittiğin vakit o serab olur.
319. O kokmuş kocakarıdır ve çok yaltaklanmaktan kendisini yeni gelin gibi gösterir.
O dünyâ zâhiri çok süslü olduğu hâlde, bâtını kokmuş bir kocakarıdır. Kendisine müteveccih olanlara karşı çok yaltaklanır ve cilve eder. Bu cilveler ile kendisini bir yeni gelin gibi gösterir. Nitekim İbn Abbâs hazretlerinden rivâyet olunan hadîs-i şerîfte buyurulur: "Dünyâ kıyâmet gününde kır saçlı ve çakır gözlü ve dişleri çıkık bir kocakarı sûretinde getirilir. Halâyıka: "Bunu biliyor musunuz?" denilir. Halk cevâben: "Biz onu bilmekten Allâh'a sığınırız!" derler. Denilir ki: "İşte bu sizin kendisi ile iftihâr ettiğiniz ve onun üzerine birbirinizi öldürdüğünüz dünyâdır." Bu beyt-i şerîfte bu hadîs-i nebevîye işaret vardır.
320. Sakın onun düzgününe aldanma! Onun zehir karışık olan şerbetini tatma!
"Gülgûne", kadınların yüzlerine sürdükleri düzgün ve allık ma'nâsınadır. Ey Hak yolunun sâliki! Sakın, dünyanın süslü ve allı pullu olan zâhirî sûretine aldanma! Onun huzûzâtı ve ezvâkı altında türlü türlü zehirler ve belâlar gizlidir.
321. Sabret! Zîrâ sabır sürûrun anahtarıdır. Tâ ki, Ferec gibi yüz zahmete düşmeyesin!
Ey sâlik! Eğer nefsin zâhirde latîf görünen bu dünyanın huzûzât ve ezvâkına atılmak isterse sabret ve onun altında gizli olan zehirleri ve belâları düşün! Zîrâ sabır sürûrun ve ferahın anahtarıdır ve bu sabır anahtarıyla senin vücûdunda kilitli olan rûhunun hazînesi açılır. Bu dünyanın dar olan sâhasından geniş olan rûhâniyet âlemine girersin ve ondan sonra köle Ferec gibi zulümât-ı tabîiyye içinde türlü türlü zahmetlere düşmezsin.
322. Onun tanesi aşikâr ve tuzağı gizlidir, onun in'âmı evvelden sana hoş görünür.
Dünyanın malı ve mülkü ve kadınları ve rütbe ve mansıbı meydanda olan tânedir. Bunların altında da gizli tuzak vardır. Dünyanın bu zikrolunan in'âm ve ihsânına nâiliyet evvelden sana hoş görünür. Fakat bunlara gönül verip meclûb olduğun vakit bil ki, bunların altındaki gizli tuzağa tutuldun. Nitekim sûre-i Hadîd'de buyurulur: اعْلَمُوا أَنَّمَا الحياة الدنيا لعب ولهو وزينة وتفاخر بينكم وتكاثر في الأموال والأولاد كمثل غيث أعجب الكفار نباته ثم يهيج فَتَرَاهُ مُصْفَرًا ثُمَّ يَكُونُ حُطَامًا (Hadîd, 57/19) ya'ni "Biliniz ki, dünyâ hayâtı ancak oyundur ve boş meşguliyettir ve zînettir ve aranızda tefähürdür; emvâlde ve evlâdda çoğalmaktır. O hayât-ı dünyâ bitirdiği nebâtı görüp ekincilerin taaccüb ederek mesrûr oldukları yağmura benzer. Sonra o nebâtı kuruyup sararmış görürsün. Sonra da kuruluğundan un-ufak olur."