İçeriğe atla

O Hindû kölenin hikâyesidir ki, kendi efendisinin kızına gizli muhabbet etmiş idi. Vaktâki o kızı bir büyük adamın oğluna akd ettiler, köle haber aldı, hasta oldu ve eridi; ve hiçbir hekîm onun illetini anlamadı ve onun da söylemeye tâkati ve mecâli yok idi

3. bölüm / 53 · 1915 kelime · ~10 dk okuma

250. Bir efendinin Hindû bir kölesi var idi. Besleyip onu bir diri yaptı.

"Hevâ", muhabbet; "yârâ", kudret ve kuvvet ve cesâret ve mecâl ve fir- sat ma'nâlarınadır (Burhân).

"Hindû", kâfir ve bende ve köle ma'nâlarınadır (Heft Kulzüm). Ya'ni, bir efendinin harb netîcesinde kâfirlerden alınmış olan bir kölesi var idi. Zayıf ve cılız bir hâlde iken onu besleyip diri ve kuvvetli bir hâle getirdi.

251. Ona ilim ve âdabı tamâm öğretmiş idi. Onun kalbinde hüner şem'ini parlatmış idi.

Efendi o köleye zamânında mütedâvil olan ilmi ve edebleri tamâmiyle öğretmiş ve onun kalb ve aklını ilim ve hüner ve edeb nûrlarıyla parlatmış idi.

252. O ikram tertib edici olan efendi, o köleyi çocukluğundan beri lutuf kucağında naz ile beslemiş idi.

253. Bu efendinin bir de latîf kızı var idi. Bir sîm-endam, bir nazlı, bir hoş gevher idi.

"Geş", güzel ve latîf ve reftârı nazlı ve bikr ve şâdımânlık ma'nâlarınadır (Burhân). "Sîm-endâm," vücûdu gümüş gibi parlak ve beyaz olmaktan kinâyedir.

254. Vaktâki kız mürâhık oldu, talibler ağır mehir bezl ettiler.

"Mürâhık", bülüğ yaşına yaklaşmış olan çocuk. "Kâbîn", mihr-i müeccel ve muaccel ma'nâsınadır. Ya'ni, bu kız büluğ yaşına yaklaştığı vakit isteyenler çoğaldı ve ağır ve çok mikdârda mihirler teklif ve bezl ettiler; ve bu çok paralar ile onun babasını ıtmâ'a çalıştılar.

255. Her bir büyük kimse tarafından ona dembedem kız için bir haze-ger erişir idi.

"Hâze", "gāze" vezninde, müteaddid ma'nâsı vardır. Gelin için gülden ve reyhanlardan yapılmış kubbe ve askı ma'nâsına da gelir (Burhân). "Hâzeger", "gelin askıları yapan kimse" demek olur. Burada tâlibden kinâyedir. Ya'ni, her bir zengin ve mu'teber kimse tarafından o efendiye vakit vakit kız için bir tâlib erişir idi. Ba'zı nüshalarda "hâzeger" yerine "hâhişger" vâki' olmuştur ki, "tâlib" ma'nâsınadır.

256. Efendi dedi: "Malın sebâtı yoktur. Gündüz gelir, gece cihetlere gider."

Efendi, böyle ağır mihir teklif eden zenginler hakkında kendi kendine dedi ki: "Malın sebâtı yoktur; elde kalmaz; gündüz kazanılır, gece muhtelif cihetlere sarf olunup gider."

257. Hüsn-i sûretin de i'tibârı yoktur. Zîrâ yüz, bir diken yarasından sarı olur.

Yüz güzelliğinin de i'tibârı ve kıymeti yoktur. Zîrâ o yüze bir diken batıp yara olsa o yara işledikçe yüzün rengi sapsarı olur ve güzelliği gider.

258. Büyük kimsenin oğulluğu dahi sehl olur. Zîrâ mala ve kudrete mağrûr olur.

"Sehl", yumuşak ve kolay ma'nâsına ise de burada "ehemmiyetsiz ve kıymetsiz" olmaktan kinâyedir. "Bâregî", müteaddid ma'nâsı vardır. "Kudret" ma'nâsına da gelir (Burhân). Burada "kudret ve iktidar" ma'nâsı münasibdir. Ya'ni, zengin bir kimsenin oğlu olmanın da kıymeti ve ehemmiyeti yoktur. Zîrâ bu kimse de mala ve kudret-i mâliyyeye dayanıp mağrûr olur; ve malda ise sebât yoktur.

259. Ey, ne çok büyük kimsenin oğlu vardır ki, şûr u şerrden, kendi kötü fiilinden dolayı babanın ârı oldu.

Hey gidi hey! Ne çok büyük ve asîl kimselerin oğlu vardır ki, nefis ve şeytanın şûr u şerrine kapılmıştır; ve kendi kötü fiilinden dolayı babası için halk arasında bir leke olmuş ve babası onun kötü fiillerini görüp nâsdan utanmıştır. Meşhûrdur ki, hükemâdan Sokrat'a bir bey oğlu gelip demiş ki: "Sen bir doğramacının oğlusun ve ben beyzâdeyim." Sokrat cevâben: "Ey bedbaht! Senin asâletin sende bitiyor ve benimki bende başlıyor!" demiştir.

260. Eğer nefîs olursa da pür-hüner olana da az tap ve İblîs'den ibret al!

"Nefis", kıymetinden dolayı esirgenen ve istenilip rağbet olunacak derecede güzel olan şey demektir. Ya'ni, hüner ve ma'lûmât sahibi olan kimse eğer vücûdu nâdir ve nefis olan tâifeden olsa bile ona az muhabbet et ve bu hu-sûsta İblîs'den ibret al! Zîrâ böyle bir kimsenin nefsinde kibir ve ucüb olmak muhakkaktır. Nitekim İblîs, ilm ü hünerde yektâ olduğu hâlde kibir ve ucü-bünden dolayı Âdem'e baş eğmedi ve bu husûsta emr-i ilâhîye muhalefet et-ti ve matrûd oldu.

261. Onun ilmi var idi. Vaktaki ona dîn aşkı olmadı, o Adem'den çamur nakşının gayrını görmedi.

"Dîn", lügatte inkıyâd ve cezâ ve âdet ma'nâlarına gelir. Burada "inkıyâd" ma'nâsı münasibdir. Ya'ni, İblîs'in ilmi var idi. Vaktāki o İblîs'de inkıyâd ve itâat aşkı olmadı ve bu ilim, onu kibir ve ucüb sebebiyle serkeşlik tarafına çekti. Binâenaleyh o İblîs topraktan yaratılan Adem'in sûret-i zâhiriyyesini ve şeklini gördü ve onun ma'nâsını göremedi.

262. Ey emîn! Gerçi ilmin inceliğini bilirsin; ondan sana iki gayb görücü göz açılmaz.

Ey ilm-i şerîatte emîn olan âlim-i zâhirî! Gerçi ulûm-i zâhiriyyenin ince-liğini bilirsin; fakat bu ilm-i zâhirîden kalbinin âlem-i gaybı görücü olan iki gözü açılmaz. Cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'in 22. faslında şöyle buyu-rurlar:

"Şek yoktur ki, bu fakihler hüşyâr ve sahib-i zekâvettirler ve on kimse hükmündedirler. Müntesib oldukları fende on görürler. Velâkin o âlem ile on-ların arasına "yecûz, lâ-yecûz", ya'ni "bu câizdir ve o câiz değildir," kāidesi-nin muhafazası için bir duvar çekmişlerdir. Eğer o duvar onların hicabı olma-sa, onu hiç okumazlar ve o iş muattal kalır ilh..."

263. O bir sarık ve sakaldan başkasını görmez. Onun ziyâdeliğini ve noksânı-nı muarriften sorar.

O âlim-i zâhirî karşısına büyük sarıklı ve kaba sakallı bir kimse gelse, onun kalbinin ahvâlini görüp bilmez. Onun kemâlini ve noksânını bir ta'rîf edici kimseden sorar.

264. Ey ârif! Sen muarriften fâriğsin. Muhakkak görürsün. Zîrâ tulu' edici nûrsun!

"Ey ârif", hitâbı husûsiyet i'tibariyle Çelebi Hüsâmeddîn efendimize ve umûmiyet i'tibâriyle kalb gözü açık olan bütün ârifleredir. "Bâziğ", tulû' edici demektir. Ya'ni, âriflerin karşılarına gelen bir kimsenin ahvâlini ve ahlâkını bir muarriften sormaya ihtiyaçları yoktur. Onlar doğrudan doğruya o kimsenin kalbine nazar edip ahvâline ve ahlâkına ve kemâline ve noksânına vâkıf olur. Zira اتقوا فراسة المؤمن فإنه ينظر بنور الله ya'ni "Mü'minin firâsetinden sakının; zîrâ o Allah'ın nûru ile nazar eder" hadîs-i şerîfi mûcibince onlar tulû' eden nûr-ı ilâhînin kendi olurlar. Nitekim IV. cildin 1795 ve 1796 numaralı beyitlerinde şöyle buyurulmuş idi:

Tercüme: "Kâmiller senin adını uzaktan işitirler. Senin nescinin ka'rına kadar giderler. Belki senin senelerce doğumundan evvel seni haller ile görmüş olurlar."

265. İşi takva ve dîn ve salah tutar. Zîrâ iki âlemde felâh ondan olur.

Ya'ni, Hak yolunda işi gören şey ancak takvâ ve dîn ve salâhdır. Zîrâ dünyâda ve âhirette felâh ve necât ancak bunlardan olur. Dîni ve salâhı olmayan kimsenin elinde mal ve ilim, şakînin elindeki silâha benzer. Binâenaleyh böyle bir kimsenin başı bu silahlar ile dünyâda türlü belâlara uğrayacağı gibi, âhirette de türlü türlü azâblara giriftar olur.

266. Salih bir dâmâd ihtiyar etti ki, bütün kavim ve kabîlenin fahri idi.

"Hayl", cemâat ve tâife; "tebâr", Fârisî'de "akrabâ" ma'nâsınadır (Burhân). Ya'ni, efendi yukarıda îzah olunan fikirlere binâen sâlih ve dindar bir dâmâd ihtiyâr etti ki, bu dâmâdın vücûduyla bütün kavim ve kabîlesi iftihâr ederdi.

267. Sonra kadınlar dediler ki: "Onların malı yoktur. Büyüklüğü ve güzelliği ve istiklâli yoktur."

"İstiklâl", lügatte "yalnız olmak" demektir. Burada müstakıllen bir iş sâhibi olmak ma'nâsınadır. Ya'ni, efendinin bu intihabı üzerine evin içinde bulunan kadınlar i'tirâz edip dediler ki: "Bu dâmâdın malı yoktur; zengin değildir. Mansıb ve rütbe i'tibâriyle de bir büyüklüğü de yoktur. Yüzünde güzellik dahi yoktur ve müstakıllen bir iş sahibi değildir." Zîrâ kadınlar tab'an âlâyiş-i dünyeviyyeye meclûb olduklarından onların nazarında dîn ve takvâ ve salâh-ı hâlin i'tibârı yoktur. Onların i'tibârı zengine ve rütbe ve mansıb sâhibine ve sûret güzelliğinedir. Binâenaleyh bu tabîatte olan erkekler dahi kadın hükmündedirler.

268. Dedi: "Bunlar zühdün ve dînin tabi'idir. O yeryüzünde altınsız bir hazînedir."

Efendi kadınların i'tirâzına cevâben dedi: "Zenginlik ve mansıb ve güzellik ve işde istiklâl hep zühde ve dîne tâbi'dirler. Zîrâ dîni ve takvâsı olmayan bir zengin malını az zamanda isrâf ve telef edip muhtâç bir hâle gelir. Rütbe ve mansıb sâhibi dahi dînsizliği ve takvâsızlığı yüzünden irtikāb ettiği fenâlıktan dolayı ma'zûl ve rüsvây olur; ve içki ve sâir sû-i isti'mâlât yüzünden hastalanıp güzelliği zâil olur; ve istikāmetsizliği yüzünden işinin istiklâli gider. Halbuki Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de sûre-i Talak'da . ومن يتق الله يجعل له مخرجاً ويرزقه من حيث لا يحتسب (Talâk, 65/2-3) ya'ni "Kim ki, Allâh Teâlâ'dan korkarsa onun için bir mahreç kılar ve onu hesab etmediği cihetten rızıklandırır" buyurulduğundan o müttakî yeryüzünde altınsız bir hazîne hükmündedir."

269. Vaktâki cidd ile, dest-i peymân ve bir nişan ve kumaş ile kızın tezvîci fâş oldu.

"Dest-i peymân", dâmâdın gelin evine gönderdiği hediye ve mihr-i müeccel ma'nâlarınadır (Burhân). "Kumâş", ev eşyası ve metâ' ma'nâsınadır (Burhân). "Nişân"dan murâd, yüzük vesâire gibi musâheret nişânıdır. Vaktâki kızın müttakîye tezvîci gelin hediyesi ve düğün eşyası ve musâheret nişânı ile kesb-i ciddiyet edip herkes tarafından duyuldu.

270. Müteâkiben evde olan küçük köle çabuk hasta ve zayıf ve inleyici oldu. Kızın müttakî[ye] tezvîci şâyi' olmasını müteâkib efendinin evde büyüt- tüğü küçük Hindû köle derhal hastalandı ve zayıflamaya başladı.

271. Dikk marazına mensûb hasta gibi erir idi. Onun illetini bir tabîb az anladı.

"Dıkk", bir hastalığın adıdır ki, sahibini günden güne zayıflatır. Ya'ni, kö- le bu hastalığa uğramış olanlar gibi günden güne erir idi. Mâddiyyât ile meşgül olan doktorlar onun hastalığını anlayamadı. Ancak bir doktor biraz anlayabildi ki, o doktor dahi akıl doktoru idi. Nitekim âtîdeki beyitte tavzîh buyurulur.

272. Akıl derdi ki: "Onun hastalığı gönüldendir. Gönül gamına cisim ilacı bâ- tıldır."

O hastalığı biraz anlayan akıl doktoru derdi ki: "O kölenin hastalığı em- râz-ı mâddiyyeden değildir, belki gönüldendir; ve gönül hastalığı ma'nevîdir. Binâenaleyh gönül gamına ve bu ma'nevî hastalığa mâddî olan cismin ilacı bâtıldır ve müessir değildir.

273. Her ne kadar onun sînesinde yara geldi ise de, o kölecik kendi hâlinden dem vurmadı.

274. Bir gece kocası kadına dedi ki: "Sen tenhada onun hâlinden açık sor!"

Efendi bir gece hanımına dedi ki: "Sen o kölenin hâlini açık bir sürette kendinden sor ve derdi ne olduğunu anla!"

275. "Sen onun anası yerindesin. Ola ki, kendi gamını senin önünde izhar ede!"

276. Vaktaki hatun bu sözü dinledi, ertesi gün kölenin yanına gitti.

277. İmdi o hanım onun başını iki yüz şefkat ve nâz ve sulh ile taradı.

Hanım o kölenin başını ana gibi şefkat-i kâmile ve nâz ve iyilik ile onu okşaya okşaya taradı. "Sitî", "seyyidetî" kelimesinin muhaffefidir.

278. Şefkatli analar gibi ona yumuşaklık etti. Nihayet beyana geldi.

Hanım köleye şefkatli analar gibi yumuşak ve halîmâne muâmele etti. Nihâyet köle gizli derdini ızhâra başladı.

279. "Senden benim ümîdim bu değil idi ki, kızı bir anûd olan yabancıya veresin!"

Köle sırrını meydana koyup dedi ki: "Ben senden kızı bir anûd olan yabancı kimseye vereceğini [zann]etmezdim.

280. "Bizim efendimizin evladı ve biz hasta-ciğeriz. Yazık olmaz mı ki, o başka yere gitsin?"

"Ciger", her şeyin vasatına da derler. "Hasta-ciger", "kalbi mecrûh" demek olur. Ya'ni, "Bizim efendi-zâdemiz olan kızcağız bir anûd yabancıya nikâh olunduğundan dolayı kalbi mecrûhtur; ve ben dahi onun nâil-i visâli olamadığımdan dolayı kalbi mecrûhum. Ben mahreminiz dururken onun böyle yabancı bir yere gitmesi yazık olmaz mı?"

281. O hâtûn ona gelen bir öfkeden istedi ki, ona vursun ve damdan aşağıya atsın.

Hanım köleden bu sözleri işittiği vakit pek ziyâde öfkelendi. Onu dövmek ve hattâ damdan aşağıya atıp helâk etmek istedi.

282. Dedi ki: "O bir anası kahpe Hindû kim oluyor ki, efendisinin kızına tama' duysun?" Hanım kendi kendine dedi ki: "Anası fahişe bir kıymetsiz köle kim oluyor ki, efendisinin kızına tama' edip gizlice onunla muâşaka etsin! Buna nasıl tahammül olunur?"

283. Dedi: "Sabır evladır." Kendisini tuttu. Efendiye dedi ki: "Bu acîbi dinle!"

Hanım yine kendi kendine, "Kölenin bu küstahlığına sabır etmek ve ona karşı şiddetle muâmele etmemek evlâdır!" deyip kendisini ve öfkesini tuttu. Fakat efendisine dedi ki: "Bak, bu acîb olan hâli söyleyim de dinle!"

284. "Böyle köle bir hain olsun! Biz zannetmiş idik ki, o mu'temeddir."

"Gerrâ", köle ve hizmetçi ve berber ve tellâk demektir ki, bu lafzı bir kimseyi tahkîr için kullanırlar (Burhân). Ya'ni, "Böyle âdî bir köle hâin olsun ha! Biz onu elimizde büyütüp terbiye ettiğimiz için ahlâkına i'timâd olunur bir mahlûk zannetmiş idik!"