Çürük nâmûsları zemmetmek beyânındadır ki, zevk-i îmânın mâni'i ve za'f-ı sıdkın delîlidirler; ve yüz binlerce ahmağın yolunu vurucu olmuş idiler. Nitekim o koyunlar o muhannesin yol vurucusu olmuş idiler ve geçmeğe kādir olmadı; ve muhannesin "Senin koyunların beni ısırır mı?" diye çobandan sorması. Çoban dedi: "Eğer sen merd isen ve sende merdlik damarı var ise hepsi senin fedândırlar; ve eğer
2. bölüm / 53 · 6505 kelime · ~33 dk okuma
184. Ey Hakk'ın ziyası olan Hüsameddîn! Ey hidayet sultanının rûhunun parlaklığı, gel!
muhannes isen her birisi senin için bir ejderhâdır." Diğer muhannes vardır ki, koyunları görür, derhal yoldan geri döner, soramaz. "Eğer sorarsam koyunlar bana üşerler ve beni ısırırlar" diye korkar
Ma'lûm olsun ki, ırz ve nâmus iki nevi'dir: Birisi hakîkî ve sağlam; ve diğeri hayâlî ve çürüktür. Hakîkî olan ırz ve nâmus insanın insanlığına taalluk eden ahlâk-ı hasene ve makbûledir ki, bu nâmusun ehli tecavüze tahammül edemezler; ve bu nâmus ayn-ı zevk-i îmândır ve sıdkın kuvvetine delîldir. Meselâ bir kâfir veyâ fâsık tarafından mahremine tecavüz vâki' olduğu vakit şiddetle men' eder ve bu husûsta aslâ müsâmaha etmez. Ve hatâlı ve çürük olan nâmus ise nefsin kibir ve ucbünden neş'et eden hallerdir. Meselâ bu nâmusun sâhibleri bir mahalle gittiği vakit kendilerine karşı ayağa kalkılmamak veyâhud bir bahs-i ilmîde fikirlerine i'tirâz olunmak veya bir mecliste veyâ sofrada kendilerine aşağı bir mahal tahsîs olunmak gibi hallerden müteessir olurlar ve bunu nefislerinin izzetine tecavüz telakkî ederler. Halbuki tarîk-ı Hak'ta bu hayâlî ve çürük nâmuslar zevk-i îmâna mâni' ve sıdkın za'fına delîldir. Mürşid-i kâmil ise tarîk-ı Hakk'a intisâb edenlerin evvelen bu hayâlî ve çürük olan nâmuslarını kırmak isterler. Zîrâ sâlik nefsinin sıfatlarından kurtulmadıkça rûhunun sıfatlarıyla muttasıf olamaz. Birçok kimseler haklarında hayırlı olan bu terbiye usûlünden korktukları için tarîk-ı Hakk'a sülük edemezler. Binâenaleyh bu çürük nâmus o ahmakların yollarını vurucu olur. Hz. Pîr efendimiz bu çürük nâmus sâhibleri hakkında Dîvân-ı Kebîr'lerinde şöyle buyururlar Beyit: اصحاب کبر و نفس کی باشند لایق شاه را از عزت آن شاه ما صد کبریا پا کوفته "Kibir ve nefis sâhibleri ne vakit şâhın lâyıkı olur? Bizim o şâhımızın izzetinden yüz kibriyâ hâl-i semâ' içindedir." Bu beyt-i şerîf kibr u azametlerinden dolayı, "Halk bize ne derler?" diye hâl-i semâ'dan ictinâb edenlere hitâbdır. İşte ehlullâhın zemmettikleri nâmus bu hayâlî ve çürük nâmustur. Nitekim Hz. Mısrî-yi Niyâzî dahi şöyle buyurur: Beyit: Geçtim âd u sândan, çıktım ben o dükkândan Hep ırz ile vakarım yağmadır, alan alsın! Cenâb-ı Pîr efendimiz bu kıssadan ehl-i nefsi, kadın tabîatlı ve korkak kimselere teşbîh buyurup, iki sınıfa taksîm ederler: Birisi: Mürşid-i kâmilin teslîmiyette koyunlara müşâbih olan sâliklerini görüp onların hallerini kendi hayâlinde olan çürük nâmûsa muhâlif bulur ve "Acabâ, ben tarîk-ı Hakk'a intisâb etsem bu sâliklerin benim nâmûsuma da tecavüzleri vâki' olur mu?" diye mürşid-i kâmile sorar. O hazret dahi der ki: "Eğer sen merd-i ilâhî isen ve sende ezelde bu mertlik damarı ve isti'dâdı var ise bunların hepsi sana hâk-i pây olurlar; ve eğer kadın tabîatlı ve muhayyel olan nâmûsundan korkar isen, her birisi senin için birer ejderhâdır. Ve ehl-i nefsin diğer kısmı da vardır ki, onlar bu sâliklerin ahvâlini görüp, "Belki bunlardan benim nâmûs-ı muhayyeleme ve kibir ve enâniyetime bir fenâlık dokunur" diye mürşid-i kâmile sormaya ve yaklaşmaya bile cesâret edemezler ve tarîk-ı Hak'tan kaçarlar. Bunlar o yarasa kuşlarına benzer ki, güneş gibi olan insân-ı kâmilin ve onların yıldızları olan sâliklerin nûrundan gözleri kamaşır.
"Sıkāl, kılıcı ve aynayı parlatmak demektir (Sarrâh). Letâifü'l-lüga'da "kitâb" vezninde, "saykal" ma'nâsında gösterilmiştir. Şurrâh-ı kirâmdan ba'zıları "sıkāl" ism-i masdardır, demişlerdir. "Kılıç va aynaya cilâ verecek âlet"tir. "Hidâyet sultânının kılıcını parlatan âletsin"; ve bu sûrette "Sultân-ı hüdâ"dan maksad halkı bu Mesnevî-i Şerîf ile tarîk-ı hidâyete da'vet eden Hz. Pir efendimizin zât-ı şerîfi olur. Ba'zı nüshalarda "rûh" ile "sultân" arasında vâv-ı âtıfe vardır. Bu sûrette sıkäl, "rûh" ile "sultânü'l-hüdâ" Hüsâmeddîn Çelebi hazretlerinin sıfatı olur.
185. Mesnevî'ye açılmış mer'â ver, onun emsâlinin sûretine rûh ver!
"Mesrah", mer'â ve otlak; "meşrûh", keşfolunmuş ve beyân olunmuş ve genişletilmiş demektir. Ya'ni, bu Mesnevîyi benim rûhumdan cezbettiğin ma'nâlar ile genişletilmiş ulûm-i ledünniyye mer'âsı yap! O Mesnevîmin mesellerinin sûretine cân ver!
186. Tâ ki, onun kelimeleri hep akıl ve cân olsunlar. Cân huldistânına uçucu olsunlar!
"Huld", dâim ve bâkî olmak, "huldistân" âlem-i bekā demektir. Ya'ni, tâ ki, o Mesnevî'nin kelimeleri okuyanların ve dinleyenlerin nazarlarında baştan başa akıl ve cân olsunlar. Dâim ve bâkî olan cân âlemine uçucu olsunlar!
187. Yine senin sa'yin ile ervâhdan geldiler. Kelime tuzağı tarafına cem' edilmiş oldular.
"İstihkan", "hakn"dan müştaktır; ve "hakn", sütü tuluma koyup cem' etmek ve sağıldıkça üzerine koymak demektir. Beyt-i şerîfte kelimeler "tulum"a ve kelimelere taalluk eden ma'nâlar da "süt"e teşbîh buyurulmuştur. Ya'ni, bu Mesnevî-i Şerîf'in süt gibi latîf olan ma'nâları, âlem-i ervâh ve ma'nâdan yine senin sa'yin ile geldiler. Tulum mesâbesinde olan kelime tuzağı tarafına cem' edilmiş oldular.
188. Senin ömrün cihanda Hazır [Hızır] gibi cân artırıcı ve el tutucu ve dâim olsun.
Nefahâtü'l-Üns'te Mevlânâ Câmi' hazretleri Hızır hakkında şöyle buyururlar: "Fetâvâ-yı Sûfiyye kitabının I. Bâbının 5. Faslında mezkûrdür ki: Hızır (a.s.)ın ismi Belyâ bin Melkân'dır. "Hızır" denilmesinin sebebi budur ki: Bir mikdâr toplanmış kuru ot üzerine oturdu. O otlar yeşillendi. Ebû Hureyre hazretlerinden merfûan rivâyet olunan hadîs-i şerîfte buyurulur ki: اينما يصلى يخضر ماحوله ya'ni "Nerede namaz kılsa etrafında olan şeyler yeşillenir." Ve İkrime hazretlerinden naklolunan hadis-i şerifte اينما يصلى yerine اينما يذهب 'dir: Ya'ni "Nereye giderse etrafında olan şey yeşillenir" demektir. Binâenaleyh "Hızır" lafzı onun lakabıdır ve "Hızır" lafzında üç lügat vardır: Biri "Hazır" diğeri "Hızr" diğeri de "Hazr"dır. Mûsâ (a.s.)ın musâhibidir." Bu beyt-i şerîfte lügatin "Hazır" şekli zikredilmiş ve Hüsâmeddîn Çelebi hazretlerinin ömr-i şerîfleri Hızır gibi uzun olmasına ve âlem-i ma'nâda ve rûhâniyette cân artırıcı ve âcizlerin ellerinden tutup Hakk'a îsâl edici ve cân artırıcılıkta ve el tutuculukta cismâniyet âleminden çıktıktan sonra da dâim olmasına duâ buyurulmuştur. Hüsâmeddîn Çelebi efendimiz Cenâb-ı Pîr'den sonra on iki sene makām-ı irşâdda bulunmuştur.
189. Hızır ve İlyas gibi cihanda kalasın! Tâ ki, yeryüzü senin lutfundan gökyüzü olsun!
İlyas (a.s.) Ba'lbek karyesine ba's olunan bir peygamberin ismidir. Cenâb-ı İlyâs mizâc-ı rûhânîsi hasebiyle suver-i melekiyye mizâcına ve mizâc-ı cismânîsi hasebiyle de suver-i beşeriyye mizâcına mensûb olduğundan sûret-i rûhâniyye cihetinden suver-i rûhâniyye olan melâike ile ünsiyet ve musâhabet etti; ve sûret-i cismâniyyesi cihetinden dahi suver-i cismâniyye olan insanlar ile iştirâk ve muhâlata etti. Binâenaleyh Hz. İlyas iki sûreti câmi' olup, biriyle diğerinden hicâba düşmeksizin iki âlem arasında berzahiyet ile zâhir oldu. Nitekim tasfili Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı İlyâsî'de mezkûrdur.
Ya'ni, ey Hüsâmeddîn Çelebi hazretleri! Hızır ve İlyas (a.s.) gibi cihânda hem cismâniyetin ve hem de rûhâniyetin ile rûh artırıcı ve el tutucu olarak kalasın! Tâ ki, âlem-i kesâfet olan cismâniyet zemîni senin lutfundan rûhâniyet göğü olsun!
190. Eğer kötü gözün tumturâkı olmasa idi, senin lutfundan yüzden bir cüz'ünü söylerdim.
"Tum-turâk" "ulüvv" ma'nâsına olan "tum" ile, hoşluk sıytı ve âvâzesi ma'nâsına olan "turâk" kelimelerinden mürekkeb olup hod-nümâlık ve tecemmül ve kerr u ferr demektir (Gıyâsü'l-Lügāt). Burada "tum-turâk" nazar değdirici gözün te'sîrinden kinâyedir. "Kötü göz"den murâd, hased sebebiyle "nazar değmek" dediğimiz fenâ haldir. Bu nazarın te'sîri hakkındaki beyânât V. cildin 506 numaralı beytinden i'tibâren geçmiştir. Ya'ni, nazar değdirici olan kötü gözün te'sîri olmasa idi, senin bu Mesnevî-i Şerîfi benim rûhumdan çekmek husûsundaki lutfunun yüz cüz'ünden bir cüz'ünü olsun söylerdim.
191. Fakat zehr-ab efsûnlu olan kötü gözden rûh eskitici darbeler yemişim.
"Zehr-ab", "zehir" ve "âb" kelimeleri arasındaki vâv-ı âtıfenin iskätıyla yapılmış vasf-ı terkîbîdir. Ya'ni, efsûnu zehirli su olan kötü gözden rûh-ı cismânîyi bozup eskitici ve hasta edici darbeler yemişim. Binâenaleyh bu dar- belerin senin hakkında da vukü'unu istemem. Zîrâ kötü nazarın cism-i Pey-gamberî'ye de müessir olduğu V. cildin 506 numaralı beytlerinden i'tibâren söylenilmiş idi.
192. Başkalarının hâlinin zikri işaretinden gayrı ile senin hâlinin şerhini be-yâna getireyim.
Senin zât-ı şerîfine hasedçilerin nazarı değmek korkusundan senin hâlinin şerhini ancak başkalarının hâlini zikretmek sûretiyle işaretle beyân ederim.
193. Bu bahâne dahi kalbe mensub olan destandandır ki, ondan gönül ayakla-rı bir çamur içindedir.
"Destân", burada "hîle" demektir. "Bahâne", özür ma'nâsınadır. Ya'ni ben bu nazar değmek korkusundan dolayı senin hâlini başkalarının hâli içinde işaretle söylemek özrü dahi ahvâl-i kalbiyyeye mensûb hîle ve tedbîr cinsin-dendir ki, bu hîle ve tedbîrden gönül ayakları böyle bir özür ve bahâne ça-muru içinde saplanıp kalmıştır. Zîrâ ahvâl-i kalbiyye dahi Hak'tandır.
194. Yüz gönül ve cân Sâni'in âşığı olmuş. Kötü göz ya kötü kulak mâni' ol-muştur.
"Sâni"den murâd, Sâni'-i hakîkî olan Hak'tır. Ya'ni, birçok gönül ve cân Sâni'-i hakîkî olan Hakk'ın âşığıdır. Böyle iken peygamberler akvâmı o Sâ-ni'-i hakîkînin ma'rifetine ve tevhîdine da'vet ettikleri vakit, o kavimlerin ekâbiri hasedlerinden dolayı o peygamberlere fenâ göz ile baktılar ve onların da'vetini tekzîb için türlü türlü tezvîrât yaptılar. Ahâd-i nâsın kötü kulakları dahi o da'vetleri kabûle mâni' oldu.
195. Biri de Resûl'ün amcası olan Ebû Talib'dir ki, Arablar'ın şen'ası ona korkunç göründü.
"Şen'a", çirkin addetmek ve ta'yîb etmek. "Şün'a" kötü söylemek. Beyt-i şerîfte her iki ma'nâ dahi münasibdir. Ya'ni, kötü kulağın mâni' olması nu- mûnesinden birisi dahi Resûl-i Ekrem hazretlerinin amcası ve İmâm-ı Alî (k.A.v.) hazretlerinin pederi olan Ebû Talib'dir ki, cenâb-ı Peygamber onu Sâni'-i hakîkînin tevhîdine da'vet ettiği vakit, Arablar'ın ta'n ve teşnî'i ve hakkında kötü söz söylemeleri ona korkunç göründü.
196. Dedi ki: Arab bana derler ki: "Kendi çocuğundan dolayı o mu'temed olan dîni döndürdü!"
Ebû Tâlib dedi ki: "Arab kavmi kendi terbiye edip büyüttüğü bir çocuğa uydu da milletin mu'temedi olan dîni döndürdü!" diyerek bana neler söylerler ve beni ne derece ta'yîb ederler. Ben ise onların bu kötü ta'n ve teşnî'lerinden son derece arlanırım."
197. Ona dedi: "Ey amca! Sen bir şehadet söyle, ta ki, senin için Hak ile husûmet edeyim!"
"Husûmet", nizâ' ve cidâl ma'nâsınadır. Şefâatta musır olmaktan kinâyedir. Ba'zı nüshalarda husûmet yerine "şefâat" vâki' olmuştur. Ya'ni, Resûl-i Ekrem: "Ey amca! Sen bir kerre olsun kelime-i şehâdet olan "Lâ ilâhe illallâh Muhammedün resûlullâh" de; tâ ki, yarın rûz-i cezâda ben senin için huzûr-ı ilâhîde şefâata musır olayım ve sana şefâat edeyim!" buyurdu.
198. Dedi: "Fakat kulaktan fâş olur. İkiyi geçen her bir sır şayi' oldu."
Ebû Talib bu teklîf-i nebevî üzerine dedi: "Eğer senin teklifini kabûl edip kelime-i şehadet getirsem kulaktan kulağa etrâfa yayılır. Zîrâ iki dudak veyâ iki kimse arasından geçen sır ve gizli şey herkes tarafından duyulur."
199. "Ben bu Arab'ın dilinde kalırım. Bu sebebden dolayı onların indinde hakîr olurum."
"Benim sana îmân ettiğim etrâfa yayılınca ben bu Arab kavminin diline düşerim. Beni zemmetmeye başlarlar. Binâenaleyh ben onların indinde sana îmânım sebebiyle hakîr ve zelîl olurum." Ma'lûmdur ki, Ebû Tâlib, Mek- ke eşrâfından olup cenâb-ı Peygamber'i sever ve müşriklerin tecavüzüne karşı himâye ederdi. Resûl-i Ekrem hazretleri de onun îmâna gelmesi için çok çalışır ve ısrâr ederdi. Âkıbet إِنَّكَ لَا تَهْدِي مَنْ أَحْبَبْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ يَهْدِي مَنْ يَشَاءُ (Kasas, 28/56) ya'ni "Ey resûlüm! Sen sevdiğin kimseye hidâyet-bahş olamazsın, fakat Allâh Teâlâ dilediği kimseye hidâyet eder" âyet-i kerîmesi nâzil oldu.
200. Fakat ona lutf-ı mâ-sebak olaydı, Hakk'ın cezbi ile beraber bu kötü gönüllülük ne vakit olurdu!
Fakat eğer Ebû Tâlib'e ezelde Hakk'ın geçmiş ve kazâ edilmiş olan lutfu ve inâyeti olaydı, Hak Teâlâ'nın bu cezbi ile beraber onda bu kötü gönüllülük ve ahmakların ta'n ve teşnî'lerinden ürkücülük olmaz idi. Zîrâ ilm-i ilâhîde mü'min olduğu sâbit olan kimsenin bu âlem-i şehadette mü'min olmasına hiçbir mâni' olmaz.
201. Ey Hudâ! Habîs olan ihtiyârların dûşâhasından yardım isteyenlerin yardımcısısın.
"Gıyâs", yardım ve meded; "müstağîs", yardım isteyen demektir. "Dûşâha", mücrimlerin boyunlarına geçirdikleri demirden ve ağaçtan yapılmış boyunduruk; ve vesvese ve tereddüd (Burhân). Burada her iki ma'nâ dahi münâsibdir. Birinci ma'nâya göre kalbe vârid olan birbirine muhâlif iki düşünce, mücrimlerin boyunlarına geçirilen boyunduruğa teşbîh buyurulmuştur. İkinci ma'nâya göre de bir mes'ele hakkında kalbe vârid olan vesvese ve tereddüde işâret buyurulmuştur. İnsan bu iki muhtelif fikirden birini ihtiyâr ve intihâb etmek mecbûriyetinde kalır. Eğer fenâ tarafı ihtiyâr ederse bu ihtiyâr habîs ve fenâ; ve eğer iyi tarafı ihtiyâr ederse bittabi' bu ihtiyâr dahi iyi olur. Fakat insanın iyi gördüğü ba'zan fenâ ve fenâ gördüğü de iyi olur. Nitekim sûre-i Bakara'da buyurulur: وَعَسَى أَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ وَعَسَى أَنْ تُحِبُّوا شَيْئًا وَهُوَ شَرٌّ لَكُمْ وَاللَّهُ يَعْلَمُ وَأَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ (Bakara, 2/216) ya'ni "Câiz ki, sizin iğrendiğiniz şey sizin için hayırlı olsun; ve sevdiğiniz şey dahi câiz ki, sizin için şerli olsun. Allâh Teâlâ bilir, siz bilmezsiniz" buyurulur. İşte bu sebebden dolayı bu beyt-i şerîfte habîs ve fenâ olan ihtiyârlar ve intihablardan dolayı Hz. Pîr sâliklere Hak'tan istimdâd etmeyi ta'lîm buyururlar.
202. Ben kalbin mekrinden ve hîlesinden öyle mat oldum ki, figandan kaldım.
Ben kalbin mekri olan bu iki yüzlü hâtıralarının imtihanından öyle mağlûb ve âciz bir hâle geldim ki, feryâd ü figān etmeye dahi mecâlim kalmadı.
203. Ben kim olurum, felek yüz kâr u bâr ile bu kemînden dolayı ihtiyârdan feryâd etti!
"Kâr u bâr", iş, güç ve meşguliyet; "kemîn", pusu demek olup iki fikir içinde gizlenmiş olan "isâbet"ten kinâyedir. Ya'ni, ben cürüm ve cesâmet i'tibâriyle kim oluyorum ki, çarh-ı felek bu kadar cesâmeti ile birçok tedbîrât-ı ilâhiyyenin me'mûru ve meşgülü olduğu hâlde iki fikir içinde gizlenmiş olan isâbetten dolayı ihtiyâr sahibi olmaktan feryâd etti. "Men ki bâşem" ta'bîriyle sûre-i Mü'min'de olan لخلق السماوات والأرض أكبر من خلق الناس (Mü'min, 40/57) ya'ni "Göklerin ve yerin halkı nâsın halkından daha büyüktür" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ve beyt-i şerîfin umûmunda da sûre-i Ahzab'ın nihayetinde olan إِنَّا عَرَضْنَا الْأَمَانَةَ عَلَى السَّماوات والأرضة . الخ (Ahzab, 33/72) [ya'ni "Biz emâneti teklif ettik de göklere, yere ilh..."] âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Nitekim âtîdeki âyette tavzîh buyurulacaktır.
204. Dedi: "Ey kerîm ve halîm olan Hudâvend! İhtiyârın bu dûşâhasından bana emân ver."
Ya'ni çarh-ı felek dedi ki: "Ey Kerîm ve Halîm olan Vâcibü'l-Vücûd hazretleri! Boyunduruk mesâbesinde olan bu iki fikrin ihtiyârından ve intihâbından bana hıfz ve emân ver ve beni ihtiyâr sahibi olmaktan sakla!"
205. Sırât-ı müstakîmin bir yola mensûb olan cezbi, ey Kerîm, tereddüdün iki yolundan iyidir.
"Râhe"deki "hâ", nisbet içindir. "Sırât-ı müstakîm", doğru yol demektir. Ya'ni, doğru yolun bir yola mensûb olan çekişi, ey Kerîm, iki fikir arasında vâki' olan tereddüdün bu iki yolundan iyidir. Ya'ni doğru yolu gösteren fi- kir birdir ve onda ikilik yoktur. Binâenaleyh doğru yolun çekişi ancak bir yola mensûb olan bir çekiştir ve insanın bu çekişte ihtiyâr ve intihabı olmaz. Tereddüd ise iki yola doğru çekiş olduğundan insanın bu çekişte, "Hangisine gideyim?" diye bir ihtiyâr ve intihabı olur ve bu iki fikirden birisini beğenip icrâ eder. Halbuki o beğendiği şeyin kendi zararına olması muhtemeldir.
206. Gerçi bu iki yoldan hep maksad sensin. Fakat bu ikilik muhakkak cân çekişmek geldi.
Ma'lûm olsun ki, sırât-ı müstakîm ikidir. Birisi Hakk'ın râzı olduğu ve diğeri ise gazab ettiği ve sevmediği yoldur. Bu yollardan birisi ism-i Hâdî'nin ve diğeri ise ism-i Mudill'in yoludur. Nitekim sûre-i Fâtiha'da اهدنا الصراط المستقيم صراط الذين أنعمت عليهم غير المغضوب عليهم ولا الضالين (Fâtiha, 1/6-7) ya'ni "Yâ Rab! Bizi üzerlerine in'âm ettiğin kimselerin sırât-ı mütakîmine hidâyet et; üzerlerine gazab ettiğin ve dâllînden olan kimselerin sırâtına değil!" İmdi "Hâdî" ve "Mudill" isimlerinin müsemmâsı Hak olduğundan hakîkate nazar olunursa her iki yoldan maksûd ancak müsemmâ olan Hak'tır. Fakat Hakk'ın râzı olduğu ve olmadığı bu iki yolu ayırt edip birini ihtiyâr ile uğraşmak cân çekişmektir. Binâenaleyh cezb-i ilâhî ile tereddüdsüz ve ihtiyârsız olarak Hak'ın râzı olduğu yola gitmek elbette cân çekişmekten hayırlıdır. Bu bahsin II. cildin 1357 numaralı beyt-i şerîfinin başındaki توفیق میان این دو حدیث که الرضا بالكفر كفر و در حدیث دیگر که من لم يرض بقضائي فليطلب رباً سوائي [ya'ni "Küfre razı olmak küfürdür" hadîs-i şerîfi ile, "Her kim kazâma râzı olmazsa, benden başka bir Rab arasın!" ma'nâsındaki hadîs-i kudsî arasının tevfiki beyânındadır] sürh-ı şerîfi ile râbıtası vardır. Oradaki ebyât-ı şerîfeye yazılan îzâhâtın mütâlaası îcâb eder.
207. Gerçi bu iki yoldan senin gayrına azm yoktur. Fakat rezm asla bezm gibi değildir.
Ya Rab! Gerçi bu marzî ve mağzûb olan iki yoldan senin gayrına azim ve teveccüh yoktur. Zîrâ vücûd ve şuûnât hep senindir. Fakat tereddüd içinde rezm etmek ve boğuşmak, aslâ bezm ya'ni huzûrda olmak gibi değildir.
208. Onun beyânını Kur'ân'da "Eşfakne en yahmilneha" âyetini Huda'dan dinle!
Bu beyt-i şerîfte sûre-i Ahzab'ın sonunda olan إِنَّا عَرَضْنَا الْأَمَانَةَ عَلَى السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَالْجِبَالِ فَأَبَينَ أنْ يَحْمِلْنَهَا وَأَشْفَقْنَ مِنْهَا وَحَمَلَهَا الْإِنْسَانُ (Ahzab, 33/72) ya'ni "Biz emaneti göklere, [dağlara] ve yere arzettik; imdi onu yüklenmekten istinkâf ettiler ve ondan korktular; ve onu insan yüklendi" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. "Emânet"ten murâd, câmiiyyet-i esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyedir. Bu mazhariyet teklifi ve irâdeyi ve ihtiyârı îcâb eder. Ya'ni bu ihtiyârdan korkmanın ve kaçmanın beyânını sûre-i Ahzab'da olan âyet-i kerîmede Hak'tan dinle ki, Hak Teâlâ emâneti kabûl edip etmeyeceklerini göklerden ve yerden ve dağlardan sordu. Onlar: "Yâ Rab! Biz irâde ve ihtiyâr sâhibi olmaktan korkarız, deyip bu esmâ ve sıfât câmiiyetini kabûl etmekten yüz çevirdiler." Bu âyet-i kerîme hakkındaki îzâhât I. cildin 1989 numarasına musâdif olan ور نه خود أشفقن منها چون بدی . گرنه از بیمش دل که خون شدی [ya'ni "Ve yoksa "Ondan korktular" ne vakit olurdu? Eğer onun korkusundan, dağın kalbi kan olmasa idi"] beytinde de geçti.
209. Bu tereddüd, "Benim hâlime bu mu iyidir, yahud o mu iyidir?" diye gönülde kavga gibidir.
Ya'ni, kalbe iki fikir geldiği vakit, "Bu iki fikirden benim hâlime bu mu iyidir, yoksa o mu iyidir?" diye bir tereddüd hâsıl olur. Bu tereddüd ise gönülde bir cenk ve kavga gibidir.
210. Tereddüdde korku ve iyilik ümîdi kerr u fer içinde birbirine vurur.
Ya'ni, mübarizler harp meydanında kerr u ferde ya'ni ileri geri hareket etmekte nasıl birbirleriyle çarpışır ise, tereddüd içinde bu iki fikrin meçhûl netîceleri olan korku ve iyilik ümîdi dahi kalbde ileri geri hareket ederek birbirleriyle öyle çarpışırlar. Münâcâttan ve ihtiyârın fitnesinden ve ihtiyârın sebeblerinin fitnesinden Hak'tan melce' istemektir ki, gökler ve yerler ihtiyârdan ve ihtiyârın sebeblerinden heybet aldılar ve korktular; ve âdemînin hilkati ihtiyâr talebine ve kendinin esbâb-ı ihtiyârına harîs oldu. Nitekim hasta olsa kendi ihtiyârını nâkıs görür. Sebeb-i ihtiyâr olan sıhhati ister, tâ ki onun ihtiyârı artsın; ve mansıb ister, tâ ki onun ihtiyârı artsın! Ve Hakk'ın kahrının mahall-i nüzülü geçen ümmetlerde fart-ı ihtiyâr ve sebeb-i ihtiyâr olmuştur. Kimse Fir'avn'ı aslâ aç ve muhtâç görmemiştir
211. Evvelen bana cezir ve med senden erişti. Yoksa, ey Mecîd! Bu deniz sâkin idi.
Hz. Pîr efendimiz cezr ve med ile şuna işâret buyururlar ki: Bu Mesnevî-i Şerîf'i takrîr buyurdukları sırada deryâ-yı esrâr ve maârif-i ilâhiyye olan rûh-ı âlîlerinden birtakım esrâr-ı ilâhiyye taşmak ister. Sonra ifşâsında mahzûr görüp keff-i lisân buyururlar. Bu hâl denizin cezir ve meddi kabîlinden olur. Bu sebeble münâcât edip buyururlar ki: "Ey Mecîd ve Azîz olan Rabbim! Bu Mesnevî-i Şerîf'i kullarına ızhâr etmek da'vâsı kalbimde senden zuhûr etti; ve deryâ-yı esrâr ve maârif yaptığın rûhumun cezir ve meddi ve taşkınlığı ve tutkunluğu da evvelen senden erişti. Yoksa bu Mesnevî-i Şerîf'in ızhârından evvel deryâ-yı rûhum sâkin bir hâlde idi." Bu ma'nâ II. cildin 193 numarası-na müsâdif olan بحر کف پیش آرد و سدی کند . جر کند و از بعد جر مدی کند [ya'ni "Deniz köpüğü ileri götürür ve bir sed yapar; cerr eder ve cerden sonra da bir medd yapar"] beytinde de geçti.
212. Bu tereddüdü dahi oradan bana verdin. Kerem cihetinden beni tereddüd- süz de et!
"Bu ifşa ve ketm tereddüdünü dahi bana o rûhumun deryâsından verdin. Bâri kerem cihetinden benden bu ifşâ ve ketm husûsundaki ihtiyârı da kal- dır; beni tereddüdsüz de et!"
213. Beni imtihan ediyorsun. Ah, el-meded! Ey Huda! Erkekler senin imti- hânından kadınlar gibidir.
"İbtila", lügatte imtihân ve tecrübe ma'nâsınadır. Ya'ni, "Yâ Rab! Beni bu ketm ve ifşâ tereddüdü içinde imtihan ediyorsun ve beni ihtiyârıma bırakıyor- sun. Åh, el-meded! Ey Hudâ! Erkekler ya'ni insân-ı kâmiller senin imtihanın- dan dolayı kadınlar mesâbesinde olan nâkıs insanlar gibi mağlûb ve âcizdirler."
214. Bu ibtila ne vakte kadar? Ya Rab! Yapma! Bana bir mezheb bağışla! On mezhebli elme!
"Yâ Rab! Bu imtihân ne vakte kadar devam edecektir? Ey benim güzel Al- lâh'ım! Bu imtihânı yapma! Beni ketm ve ifşâ-yı esrâr husûsunda ihtiyârsız bir hâle koy! Bu husûsta bana bir mezheb ve bir meşreb bağışla! Bu Mesne- vî-i Şerîf 'i ihtiyârım olmaksızın lisânımdan cârî kıl! Beni böyle on mezheb ve meşrebli edip düşündürme!"
215. Kendimin palan biçimi gibi olan ihtiyarımdan zayıf ve arkası yaralı bir deveyim.
"Palan", eyere bedel olarak binek hayvanlarına vurdukları takım demek- tir. Ya'ni, "Sırtı yaralı ve zayıf bir hayvana vurulan palan o hayvanı yürür- ken, nasıl o tarafa bu tarafa meyil ettirirse, palana müşâbih olan benim ihti- yârım dahi harekâtımda beni sarsak bir hâle getirir."
216. Bu mahfe-gah bu ağır tarafa olur. O mahfe-gah o tarafa çekici olur.
"Kejâve" ve "kecâve", deve üstünde insanın bineceği mahfeye derler. Bundan murâd birbirine muhalif olan iki fikirdir. Ya'ni, "Deve üstündeki mahfeye müşâbih olan iki muhâlif düşünceden birisi gâh bu ağır tarafa, ya'ni icrâ tarafına meyil eder; ve onun muhâlifi olan diğer fikir dahi o tarafa ya'ni adem-i icrâ tarafına çekici olur."
217. Düzgün olmayan yükü benden bırak, tâ ki, ebrârın ravzasını göreyim!
"Haml", mutlak yük ve "hıml", sırtta veyâ başta olan yük (Ahterî). Burada "hıml" ma'nâsında olmak münasibdir. Bu beyt-i şerîfin zevkine vusûl için bir mukaddime lâzımdır. Necmeddin-i Kübrâ (k.s.) hazretleri Usûl-i Aşere'sinde buyurur ki: "Turuk kesret-i adediyle beraber üç nev'e münhasırdır:
Evvelkisi: Erbâb-ı muâmelâtın tarîkıdır ki, zâhirî amellerden çok oruç tutmak ve namaz kılmak ve Kur'ân okumak ve haccetmek vesâire iledir. Bu tarîk "tarîk-ı ahyâr"dır; ve bu tarîk ile uzun zamanda Hakk'a vâsıl olanlar azın azıdır.
İkincisi: Tebdîl-i ahlâkta ve tezkiye-i nefiste ve tasfiye-i kalbde ve tecliye-i rûhta bâtının ma'mûriyetine müteallık olan şeyde mücâhedât ve riyâzât ashâbıdır. Bu da "tarîk-ı ebrâr"dır. Bu tarîk ile Hakk'a vâsıl olanlar evvelki tarîkden çoktur. Fakat bu tarîk ile Hakk'a vusûl onlardan dahi nevâdirdendir.
Üçüncüsü: Allâh'a seyr edenlerin tarîkıdır; ve o ehl-i muhabbetten şâtır ve sâbık ve müsâri' olanların tarîkıdır. Bu tarîk ile bidâyetlerinde Hakk'a vâsıl olanlar diğerlerinin nihâyetlerdeki [vâsıl]larından çoktur."
Bu beyânâttan anlaşılır ki, "tarîk-ı şuttâr", tarîk-ı ahyâr ve ebrârın fevkındadır; ve Hz. Pîr efendimizin tarîk-ı âlîleri tarîk-ı şuttâr olduğu hâlde beyt-i şerîfte ebrârın ravzasını görmeye müştâk olmaları nasıl olur? Binâenaleyh bu beyt-i şerîfte ebrârı, daha yüksek yola irşâd için kendi makām-ı âlîlerinden tenezüüle işâret vardır. Zîrâ ebrâr ehl-i aşk ve muhabbetin esrârından ve zevkinden hicabdadır; ve ebrâr, ahrâr olan ehl-i muhabbet ve aşk gibi değildirler. Nitekim ebrâr ile ahrârın farkını cenâb-ı Pîr Efendimiz I. cildin Dîbâce'sinde الأبرار فيه يأكلون ويشربون والأحرار منه يفرحون ويطربون ya'ni "Ebrâr bu Mesnevî-i Şerîf'de kendi makāmlarına aid olan maârif-i ilâhiyyeyi yerler ve içerler; ve ahrâr o Mesnevî'den ferahlanırlar ve tarablanırlar" buyurmuşlardır. Şu hâlde beyt-i şerîfin hülâsa-i ma'nâsı böyle olur: "Birtakım esrâr ve maârif-i ilâhiyyeyi kabûle ebrâr tâifesinin mesleği ve meşrebi müsait olmadığından o esrârı ifşa mı edeyim, yoksa ketm mi edeyim? diye bende tereddüd hâsıl oluyor. Bu tereddüd içinde bu esrârı gâh açmak ve gâh örtmek tarafına meyil ediyorum. Bu tereddüd sırtımda gayr-i muntazam bir yük gibi oluyor. Yâ Rab! Bu düzgün olmayan tereddüd yükünü sırtımdan kaldır. Serbestçe ebrârın makâmlarına ve ravzalarına tenezzül edeyim; ve onlara tereddüdsüz olarak senin esrâr ve maârif-i ilâhiyyenden ve ahvâl-i aşktan bahsedip irşâd edeyim ve onları lutfun ile daha yüksek olan bir yola sevkedeyim ve bu ibzâl-i maârif ve irşâd hususunda ebrâr arasında benim tereddüdüm ve ihtiyârım olmasın!"
218. Ashâb-ı Kehf gibi cûd bağından otlayayım! İkaz cihetinden değil, belki onlar uyuyucudurlar.
Senin cûd ve kereminin bağından esrâr ve maârif yeşilliklerini akıl ve idrâk ve uyanıklık cihetinden değil, belki ashâb-ı Kehf gibi bîhodluk ve akıl ve idrâkten uyumuşluk hâli içinde otlayayım!
219. Sağ üzerine ve sol üzerine uyumuş olayım. İhtiyârsız olarak tok gibinin gayrı dönmeyeyim!
Ya'ni "sağ"dan murâd, âlem-i mülk ve "sol"dan murâd, âlem-i melekûttür. "Gû", top ma'nâsına olan "gûy" kelimesinin muhaffefidir. Ya'ni, gerek âlem-i mülke ve gerek âlem-i melekûte teveccühde ihtiyârım olmasın! Zâhirde uykuda olan ashâb-ı Kehf'in sağına ve soluna dönmesi gibi döneyim. Benim dönüşüm ancak cirit oyunlarında çevgân ile çeldikleri topun dönmesi gibi olsun!
220. Ey dînin Rabbi! Sağ tarafa yahud sol tarafa yine senin taklîbin ile döneyim!
Bu beytlerde sûre-i Kehf'de vâki' وَتَحْسَبُهُمْ أَيْقَاظًا وَهُمْ رُقُودٌ وَنُقَلِّبُهُمْ ذَاتَ الْيَمِينِ وَذَاتَ الشِّمَالِ (Kehf, 18/18) ya'ni "Sen o ashâb-ı Kehf'i uyanık zannediyorsun; halbuki onlar uykudadırlar; ve biz onları sağa ve sola döndürürüz" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. I. cildin 399 numarasına müsâdif olan حال عارف این بود بی خواب هم . گفت ایزد هم رقود زین مرم ya'ni "Uykusuz dahi ârifin hâli budur. Hak Teâlâ "Onlar uyuyucudurlar" buyurur; bundan ürkme!" beytinde de bu ma'nâ geçti.
221. Yüz binlerce yıl havanın zerreleri gibi ihtiyarsız olarak uçmakta idim.
"Matâr", masdar-ı mîmîdir, "uçmak" demektir. İsm-i mekân olmak dahi câizdir. Ya'ni, "Rûhum i'tibariyle yüz binlerce yıl uçmakta veyâ uçmak mahalli ve ayn-ı vücûd olan fezâ-yı nâmütenâhîde havanın zerreleri gibi ihtiyârsız oldum." Bu beyt-i şerîf II. cildin 167 numarasına musâdif olan پیر ایشانند کین عالم نبود. جان ایشان بود در دریای جود ya'ni "Pîr onlardır ki, âlem yok idi; onların cânı deryâ-yı cûd içinde idi" beytine merbûttur. Oradaki îzâhât ve tafsîlâtın mütâlaası lâzımdır.
222. Gerçi o vakit ve hâl benim ferâmuşum olmuştur. Uyku içinde irtihal bana yadigar oldu.
"Gerçi o ihtiyârsızlık vaktini ve hâlini bu âlem-i kesâfet olan dünyâda unutmuş oldum. Fakat bu dünyadaki uyku hâli içindeki irtihâl bana o vakit ve hâlin hâtırası oldu." Nitekim uyku hâlini cenâb-ı Pîr Efendimiz I. cildin 396, 397, 398, 399 numaralı beytlerinde tasvîr buyurmuşlardır.
223. Çarşah olan bu çarmıhdan kurtulurum. Bu münahdan cân mer'âsına sıçrarım.
"Çarmıh"dan murâd, cismi teşkil eden sulb ve mâyi' ve gaz ve harâret-i garîziyyeden ibaret olan dört rükündür. Rûh-ı insânî bu dört rükne bağlanmıştır. "Çârşâh", eski zamanlarda mücrimlerin boyunlarına geçirdikleri boyunduruk demektir ki, erkân-ı erbaanın sıfatıdır. "Mesrah," mer'â ve otlak. "Münâh", uyku mahalli ve yolcunun nüzûl ettiği mahal demektir ki, âlem-i süflî olan bu dünyâdan kinâyedir. Ya'ni, "Bu dünyâda uyku vaktinde boyunduruk mesâbesinde olan anâsır-ı erbaa kaydından kurtulurum ve gaflet uykusunun mahalli olan bu dünyâdan ve izâfî varlıktan ve onun ihtiyârından cân mer'âsına sıçrarım!"
224. Kendimin o geçmiş olan günlerinin sütünü, ey Samed, uyku dâyesinden tadarım!
Ya'ni, "Kendimin o ihtiyârsızlık içinde geçmiş olan günlerinde ve rûh âle- minde senin hakîkî varlığından emdiğim sütü, ey vücûd-i izâfî âleminde ce- mî'-i eşyânın muhtâc [olduğu] Allâh'ım, bu dünyâda uyku dâyesinden tada- rım ve kendi varlığımdan ve ihtiyârımdan kurtulup râhat ederim."
225. Cümle âlem kendi ihtiyarından ve vücudundan kendinin sermest olması tarafına kaçar.
Ya'ni, bütün halkın avâmmı bile bu hayât-ı dünyeviyyelerinde kendi ihti- yârlarından ve varlıklarından sarhoşluk ve bîhodluk tarafına kaçarlar.
226. Tâ ki, bir dem ayıklıktan kurtulalar, şarab ve düdük ayıbını kendi üzer- lerine koyarlar.
"Zemr", düdük demektir. Burada her nevi' çalgı murâd buyurulur. Ya'ni, avâmm-ı halk bir ân olsun ayıklıktan kurtulmaları için şarâb içip sarhoş ol- mak ve düdük ve her nevi' çalgı çalmak ayıbını ihtiyâr ederler ve "Bunlar ile def-i gam ediyoruz" derler. Nitekim şair demiştir ki: (Mısrâ:) Def-i gam etmek için âlet ise peymânedir Binâenaleyh avâmm-ı halk içkinin dimâğa verdiği uyuşukluk ile ve çalgı- ların verdiği zevk ile kendi varlıklarından bir ân olsun kurtulmayı isterler.
227. Cümle bilmiştir ki, bu varlık tuzaktır. İhtiyara mensûb olan fikir ve zi- kir cehennemdir.
Binâenaleyh gerek akıl ve gerek gâfil bütün halk-ı âlem bu varlığın bir tu- zak olduğunu ve ihtiyâra mensûb olan hâtıraların ve düşüncelerin insanı ce- hennem gibi yakıcı bir şey olduğunu bilmişlerdir.
228. Ey mühtedî! Ya sarhoşluk ile ya şuğul ile kendiliklerinden bîhodluğa kaçarlar.
Ey hidâyet bulan sâlik! Bu sebeble bu halk ya esrar ve içki gibi uyuşturu- cu mâddelerin sarhoşluğu ile veyâhud diğer bir meşgale ile kendiliklerinden bîhodluğa ve varlıklarından yokluğa kaçarlar.
229. Nefsi o yokluktan geri çelesin. Zîrâ ki bîhûşluk içinde fermansız oldu.
Fakat böyle içki ve esrar gibi uyuşturucu maddelerin te'sîriyle husûle ge- len o bîhodluktan ve yokluktan nefsi geri çekmek lâzımdır. Zîrâ ki o sun'î olan bîhûşluk içinde nefis hürriyet-i hayvâniyyeyi iktisab edip fermânsız ol- du, ya'ni Hakk'ın emr u fermânını dinlemez bir hâle geldi; ve o bîhûşluk ken- di ayıklığı ve ihtiyârı neticesi olduğundan bu fâsid netîceden bir hayır bekle- nemeyeceği meydandadır. Nitekim katl ve cerh ve fuhuş gibi kötü haller bu sun'î bîhûşluk içinde vâki' oldu.
230. Cin için ve ins için zamanın aktarının habsinden nüfüz etmeklik yoktur.
Bu ve âtîdeki beytlerde sûre-i Rahmân'da olan يا معشر الجن والإنس إن استطعتم أن تَنفُذُوا من أقطار السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ فَانفُذُوا لَا تَنفُذُونَ إِلَّا بِسُلْطَانِ (Rahman, 55/33) ya'ni "Ey cin ve ins tâifesi, eğer göklerin ve yerin câniblerinden geçmeye tâkatiniz var- sa, geçin; kuvvetin gayrı ile geçemezsiniz" âyet-i kerîmesine işâret buyuru- lur. Ayet-i kerîmede "aktâri's-semâvâti ve'l-arz" buyurulduğu hâlde beyt-i şerîfte "habs-i aktâri'z-zemen" denilmiştir. "Zemen", vaktin azına veyâ ço- ğuna ıtlak olunan bir isimdir; ve zamânın husûlüne sebeb ecrâm-ı semâviy- yeden olan güneş ve ayın ve arzın devridir. Binâenaleyh beyt-i şerîfte sebeb olan semâvât ve arz yerine müsebbeb olan "zamân" zikredilmiş olur ki, me- câz-i mürseldir. Ma'lumdur ki, mâddiyât zaman ve mekân hapisleriyle mu- kayyeddir; ve insanın cismi, mâddenin dört şeklinden ve cinnin cismi ise ha- va ve harâretten ibaret olan iki şekilden mürekkebdir. Binâenaleyh her iki tâ- ife dahi zamânın az ve çok taraflarının hapsi altındadır. Zamânın aktâra izâ- fesindeki incelik budur ki: Cism-i cin mâddenin iki şekl-i latîfinden mürekkeb olduğu için zamânın az tarafında mahbûs olur; ve insanın cismi ise mâdde- nin gaz ve harâret gibi iki şekl-i latîfi ile sulb ve mâyi' gibi iki şekl-i kesîfin- den mürekkeb bulunduğundan zamânın çok tarafında mahbûs olur. Cinnin âlem-i tabîatta seyri sür'atle ve insanın seyri ise batâetle vâki' olur. Binâena- leyh her iki tâife cismâniyetleri hasebiyle ayn-ı vücûd olan ve ehl-i fen indin- de "boşluk" ta'bîr olunan fezâya çıkamaz. Fakat rûh cevher-i mücerred-i nû- rânî olduğundan onda asla kesâfet yoktur; ve vücûd-i hakîkî ile kendi arasın- da gayriyet libâsını hâiz başka hadd-i fâsıl dahi yoktur. Bu rüh hidâyet-i ilâ- hiyye kuvveti ile o fezâya nüfüz edebilir. Bu ma'nâ I. cildin 1952 numarası- na musâdif olan تَسْتَطِيعُوا تَنْفُذُوا إِلَّا بِأَرْخَوَانِ رَحْمَنَ جَنَّ سُورَةٌ [ya'ni "Rah-mân sûresindeki "Ey cin topluluğu!" âyetini oku da, "nüfüz etmeye güç ye-tirebilirsiniz"i anla!"] beytinde geçti.
231. Semâvât-ı ulâ'nın tecavîfinden sultân-ı hüdânın gayrı ile nüfüz yoktur.
"Sultân", hükümdâr, kähir ve gâlib ve hüccet ve burhân ve kudret ma'nâ-larına gelir. "Tecvîf", bir şeyin içini boşaltmak; "tecâvîf", tecvîfin cem'idir. "Tecâvîfi's-semâvâti'l-ulâ" ta'bîriyle, ecrâmın taayyünât-ı kesîfesinden bo-şaltılmış olan fezâ-yı nâmütenâhîye işâret buyurulur. Ya'ni, ervâhın seyrân-gâhı olan fezâ-yı nâmütenâhîye nüfüz etmek ancak hidâyet-i ilâhiyye kud-reti ile cismâniyet, rûhâniyet mertebesine terakkî edip letâfet kesbeylediği va-kit vâki' olur.
232. Hüdâ ancak müttakînin ruhunu şihabların muhafazasından hıfzeden bir sultân iledir.
Bu beyt-i şerîfte cin tâifesinden naklen sûre-i Cin'de beyân buyurulan وَأَنَّا لَمَسْنَا السَّمَاءَ فَوَجَدْنَاهَا مُلِئَتْ حَرَسًا شَدِيدًا وَشُهُبًا (Cin, 72/8) ya'ni "Biz göğe yaklaş-mak istediğimizde o göğü kuvvetli bekçiler ve şihâblar ile dolmuş bulduk" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. "Hırâs", müfâale bâbının ikinci masda-rı olan "fiâl" veznindedir, "muhafaza etmek" demektir. "Şühüb", şihâbın cem'idir; "ateş şûlesi ve şeyâtîne atılan yıldızlar kümesi" demektir. "Yakî" "vikāye" masdarından ism-i fâil olup "hıfzeden" demektir. Ya'ni, fezâya kudret-i hidâyet ile ya'ni doğru yola gitmekten mütehassıl olan kudret-i Hak ile nüfüz edilir. Hidâyet dahi sultân-ı hakîkî olan Hakk'ın tasarrufu ile olur ki, o sultân müttakînin rûhunu semâya urûcunda şerâre-i elektirikiy-yeden veyâ yıldız kümelerinin muhafazasından hıfzeder ve o rûha bu ateş-lerin te'sîri olmaz. Ya'ni şerâre-i elektirikiyye nârdır ve rûh ise cevher-i mü-cerred-i nûrânîdir. Eğer bu cevher-i nûrânî nefsin ateşe mensûb olan sıfa-tıyla mahmûl ise nâr-ı elektirikî o sıfatların cinsinden olduğundan o nûru ihâta edip urûcuna mâni' olur ve rûhu âlem-i tabîata çevirir; ve bu kuvâ-yı elektirikiyye melâike-i unsuriyyedir; ve melâike iki nevi'dir. Birisi melâ-ike-i rahmet ve diğeri melâike-i azâbdır.
233. Fânî olmadıkça hiçbir kimseye bârgâh-ı Kibriyâ'ya yol yoktur.
"Fânî olmak"tan murâd, abd kendi enâniyetinden ve varlığından geçip kendini Hakk'ın varlığında müstağrak görmektir. Bu hâl huzûr-ı Hak'ta kendi zilletini ve aciz ve iftikârını zevkan bilmekten ibaret olur. Yoksa akıl ve zekâ ile ve söz ile bilmek kâfî değildir. Bu zevk ve hâl sahibinin zâhiri ve bâtını, halk ile olan muâmelâtında dâimâ yokluk ve tevâzu' içinde olur. Meselâ birisi tecavüz etse veya bir fikr-i ilmîsine muhalefet ve i'tirâz etse afv ile muâmele eder ve hilim ile cevâb verir ve içinde aslâ buğuz ve kin olmaz ve zâhirde afv etmiş görünüp sonra ondan ya kavlen veyâ fiilen intikam almaya kalkmaz. Nitekim Hz. Pîr efendimiz bir rubâîlerinde şöyle buyururlar: تا بنده زخود فانی مطلق نشود توحید بنزد او محقق نشود توحيد حلول نیست نابودن است ورنه بگزاف باطلی حق نشود Îzâhan tercüme: "Kul kendinden ve nefsinden fânî-i mutlak olmadıkça onun indinde tevhîd muhakkak olmaz. Tevhîd-i Hakk'ın vücûd-i hakîkîsi kulun vücûd-i izâfisine hulûl etmek değildir. Senin kendi fikrinde zevkan ve hâlen yok olmandır. Yoksa boş söz ile bâtıl Hak olmaz."
İmdi böyle bir fenâya nâiliyet ancak aşk-ı ilâhî şarabını içip sarhoş olmakla olur.
234. Feleğin mi'râcı nedir? Bu yokluktur. Âşıkların mezhebi ve dîni yokluktur.
Rûhun vücûd-i hakîkî feleğine çıkabilmesi için merdiven nedir, bilir misin? İşte bu yokluktur. Binâenaleyh Hak âşıklarının mezhebi ve dîni yokluktur.
235. Aşk yolunda niyâz cihetinden Ayâz'ın mihrâbı post ve çarık geldi.
Ya'ni, aşk yolunda Sultân Mahmûd-ı Gavnevî'nin nedîmi olan Ayâz'ın acz ve niyâz cihetinden mihrâbı ve teveccüh mahalli kendinin postu ve çarığı oldu. Ayâz'ın kıssası V. cildde geçti. Ve "post ile çarık"tan murâd, ne olduğu dahi V. cildin 1918 numaralı beytinin başındaki sürh-ı şerîfte îzâh olundu.
236. Gerçi muhakkak o şahın mahbubu idi, zahir ve bâtını latîf ve güzel idi.
Gerçi o Ayâz muhakkak Sultân Mahmûd-ı Gaznevî'nin mahbûbu idi. Zâhirî ve bâtınî edebler ile muttasıf idi. V. cilddeki Ayaz kıssasında da îzah olunduğu üzere "Ayâz"dan murâd, insân-ı kâmildir; ve "sultân"dan murâd, şâh-ı hakîkî olan Hak'tır; ve "Ayâz"dan murâd, Çelebi Hüsâmeddîn (k.s.) hazretleri olmak da câizdir. Zîrâ yukarıda îzâh olunduğu üzere Cenâb-ı Pîr efendimiz onların ahvâlini başkalarının kıssasında beyân buyuracaklarını zikretmişler idi; ve Menâkıb-ı Sipehsâlâr'da o hazretin ahvâli hakkında şöyle buyurur: "Kâffe-i ashâbın muktedâsı ve bilcümle aktâbın pîşvâsı olup zâhir ve bâtınları mücâhedede idi; ve vera' ve takvâda mübâlağa buyururlar idi. Edeb-i bî-gäye ve sıdk-ı bî-nihâyeye mâlik olup riyazat-ı kesîrede bulunur ve dâimâ mücâhedede olurlar idi. Tab'-1 kerîm ve sîret-i halîm ile ahvâl-i kulûba muttali' ve esrâra vâkıf olup kelimât-ı câmia söylerler ve ashâb-ı kälin ilm-i hallerine âid müşkilatı hallederler idi; ve hakîkatte Hz. Hudâvendigâr'ımızın mazhar-ı tamâmı onlar idi."
237. Kibirsiz ve riyasız ve kînsiz sultanın güzelliğine onun yüzü ayna olmuş idi.
Ayâz'ın, ya'ni insân-ı kâmilin kalbinde ve bâtınında kibir ve riyâ ve kin yok idi. Sultân-ı hakîkî olan Hakk'ın güzel esmâ ve sıfatının mecmû'una onun yüzü ayna ve mahall-i zuhûr olmuş idi. Bu beyitte Çelebi Hüsâmeddîn (k.s.) hazretlerinin hâl-i şerîflerine işâret buyurulmuş olmak câizdir; ve bu sûrette "sultân"dan murâd, Cenâb-ı Pîr efendimizin zât-ı şerîfleri olur. Nitekim bir beyt-i şerîflerinde saltanat-ı ma'neviyyelerine işâreten şöyle buyururlar: "Ben tahtından tabuta giden şâh değilim. Ben öyle bir şâhım ki, menşûrumun ve fermânımın yazısı "Hâlidîne ebedâ!" oldu."
238. Çünkü o kendi varlığından uzak oldu. Onun işinin müntehâsı ma'mûr oldu.
Çünkü o Ayâz nefsinin tahayyül ettiği mevhûm varlıktan ve sıfât-ı nefsâniyyeden uzak oldu. Binâenaleyh onun işinin nihâyeti ma'mûr oldu ve şâhın indinde mahbûbiyet makāmını ihrâz etti.
239. Ayâz'ın temkîni ondan dolayı pek kavî idi ki, kibir korkusundan ihtirâz eder idi.
"Temkîn", lügatte hiffet-i mizâc mukabili olan keyfiyet, vakār, usluluk, izzet ve kudret demektir. Istılâhât-ı sûfiyyede, istikamet üzere rüsûh ve istikrâr makāmıdır. Abd tarîkte oldukça telvîn sâhibidir. Zîrâ hâlden hâle terakkî ve vasıftan vasıfa intikāl eder. Vâsıl olduğu vakit muttasıl olur. Binâenaleyh temkîn husûle gelir (Ta'rîfât-ı Seyyid'den tercüme). Ya'ni Ayâz'ın temkîni ondan dolayı pek kuvvetli idi ki, nefsinde kibir duygusu hâsıl olacağı korkusundan çekinir idi ve dâimâ hâl-i zillet ve aczini anar idi.
240. O mühezzeb olmuş idi ve kibir ve nefsin boynunu vurmuş gelmiş idi.
"Mühezzeb", temizlenmiş demektir. Ya'ni, o Ayâz'ın ahlâkı ve tabîatı kusûrlardan pâk ve kalbi küdüretten sâf olmuş ve kibrin ve nefsin boynunu vurup onları öldürmüş idi.
241. O hîleleri ya ta'lîm için yâhud korkudan uzak bir hikmet için ederdi.
"Vecel", korku demektir. Ya'ni, kibrini ve nefsini öldürmüş iken Ayâz'ın yine postuna ve çarığına bakma tedbîrleri ve hîleleri pâdişâhın diğer bendelerine acz ve hiçlik ta'lîmi için idi. Yâhud nefsinde kibir ve gurûr hâsıl olacağı korkusundan uzak bir hikmet ve ma'nâ için idi. Zîrâ insân-ı kâmiller hakkında Kur'ân-ı Kerîm'de لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ (Mâide, 5/69) ya'ni "Onlara korku ve hüzün yoktur" buyurulur.
242. Yâhud çarığı görmek ona ondan dolayı makbûl oldu ki, yokluk nesîminden varlık bendidir.
"Nesîm", latîf rüzgâr. Ya'ni, Ayâz'a postunu ve çarığını görmek o sebebden makbûl geldi ki: O post ve çarık yokluk ve acz ve zilletin latîf rüzgârın-
dan peydâ olan varlık bağıdır. Ya'ni vücûd-i hakîkî yokluktan ibâret olan vü-cûd-i izâfî hayâlâtına bağlanmıştır. Rubâî-i Mevlânâ Câmî (k.s.): "Akıldan bî-haber olan sofistâî tâifesi, "Âlem geçmekte olan bir hayâldir" der. Evet, âlem bir hayâldir; fakat dâimâ bir hakikat cilvegerdir."
243. Tâ ki, dahme açılsın ki, o yokluk üzerinedir; tâ ki, o ıyşin ve yaşayışın nesîmini bulsun!
"Dahme", lahd ve tabut ve kızgın devenin ağzından gelen köpük ma'nâ-larınadır (Burhân). Burada "dahme"den murâd, rûh-ı insânînin lahdi ve ta-butu olan cism-i unsurîdir ki, bu cisim sûrette var görünen ve hakîkatte yok olan ve rûhun tabutu ve kabri olan bir dahmedir; ve bu dahme-i cisim yok-luktan ve aczden ve zilletten açılır; ve onda mahbûs olan rûh-ı insânî âzâd olup bir latîf ıyşin ve yaşayışın nesîmini bulur.
244. Bu merhalenin mülkü ve malı ve atlası hafif gidici olan cânın üzerinde zincirdir.
"Merhale", menzil demektir. Bundan murâd, rûhun nüzûl ettiği dünyâ ve vücûd-i izâfî âlemidir. Ya'ni, bu dünyânın mülkü ve malı ve atlası ve süslü elbiseleri ise hafif gidici olan rûh-ı insânînin üzerinde zincirdir ve bağdır. Ma'lûm olsun ki, dünyânın müzeyyenâtı onlara fart-ı muhabbet olunup Hak'tan gaflet verdiği vakit mezmûm olur. Nitekim I. cildin 997 numarasına müsâdif olan چیست دنیا از خدا غافل بدن نی قماش و نقره و فرزند و زن beytinde "Dün-yâ nedir? Hudâ'dan gafil olmaktır. Yoksa kumaş ve gümüş ve evlâd ve ka-dın değildir" buyurulmuş idi.
245. Altına mensûb olan zinciri gördü ve aldandı. Cân bir kuyu deliğinde sah-râdan kaldı.
Nefs-i insânî bu altın yaldızlı ve allı pullu zinciri ve bağı gördü ve bun-ların zâhirî âlâyişine aldandı. Rûh-ı insânî bir kuyu deliği mesâbesinde olan zulümât-ı tabîat içine düştü ve âlem-i ervâh sahrâsına urûc etmekten geri kaldı.
246. Onun sûreti cennet, ma'nâda cehennemdir. Zehir dolu bir yılan ve onun nakşı bir gül yüzlüdür.
Bu merhale-i dünyânın sûreti ve zâhiri süslü ve cennet görünür. Fakat bâ- tını ve ma'nâsı cehennemdir. Zâhiri gül yüzlü bir nakış ve sûrettir ve fakat iç yüzü zehir dolu bir yılandır.
247. Gerçi mü'mine sakar zarar vermez. Fakat oradan geçmek dahi pek iyi olur.
Maahâzâ efrâd-ı beşer ne mâhiyette olursa olsun, dışı latîf ve içi korkunç olan bu merhale-i dünyâda zuhûr eder. Nitekim sûre-i Meryem'de olan âyet-i kerîmede وَإِن مِنكُمْ إِلَّا وَارِدُهَا كَانَ عَلَى رَبِّكَ حتما مقضيا . ثُمَّ ننجي الَّذينَ اتَّقَوْا ونَذَرُ الظالمين فيها جثيا (Meryem, 19/71-72) ya'ni "Sizden o cehenneme uğramayan hiçbir kimse yoktur. Bu cehenneme uğramak Rabb'inin hükm-i kat'îsi ve kazâsı oldu. Bun- dan sonra sakınanları kurtarırız ve zâlimleri de diz çökmüş oldukları hâlde bı- rakırız" buyurulur. İmdi Peygamber'e tâbi' olup şer'in müsâadesi dâiresinde bu yaldızlı ve zehirli dünyâdan nasîbini alan mü'minlere bu cehennem zarar ver- mez. Fakat riyâzâtı ve mücâhedâtı ihtiyâr etmek sûretiyle bu nasîbden dahi geçmek cismin mahbûsu olan rûh-ı insânî için pek iyi olur.
248. Gerçi cehennem ondan azabı uzak tutar. Fakat her bir hâlde cennet ona iyidir.
Ya'ni, gerçi takvâ-yı şerî ve zâhirî sâhibi olan mü'minden bu dünyâ ce- hennemi azabı uzak tutar. Fakat her hâlde takvâ-yı zâhirî ile beraber takvâ- yı bâtınîyi cem' edip bu dünyâda iken cennet-i 'âcile (عاجل) girmek daha iyi- dir. Muhtelif yerlerde dahi îzâh olunduğu üzere takvâ-yı zâhirî Hak Teâlâ'dan havf sebebiyle günahlardan sakınmak ve cevâz-ı şer'î dâiresinde nefsin haz- zını vermektir. Bu mü'min dünyâda iken cennet-i 'âcili (عاجل) bulamaz, fakat âhirette cennet-i âcili (آجل) bulur. Takvâ-yı bâtınî sâhibi olan mü'min ise bir insân-ı kâmilin terbiyesi altında nefsin huzûzâtını terkedip riyâzât ve mücâ- hedâta devâm eder. Bu mü'min dünyâda iken cennet-i 'âcili (عاجل) bulduğu gibi âhirette de cennet-i âcili (آجل) bulur.
249. Ey nâkıslar! Bu bir gül yüzlüden sakının! Zîrâ sohbet vaktinde bir ce- hennem geldi.
"Nâkıslar"dan murâd, nefislerinin sıfatı altında zebûn ve mağlûb olan sâ- liklerdir. Ya'ni, ey Hak yolunun sâlikleri! Bu zâhiri gül yüzlü ve iç yüzü ze- hirli bir yılan olan dünyâdan ve onun güzel süslü olan sûretlerinden sakının! Zîrâ ona yaklaşıp sohbet ettiğiniz vakit akıl ve idrâk sâhibi iseniz onun bir ce- hennem olduğunu görürsünüz.