Sâilin bir vâize "Şehrin kal'asının duvarı üzerine konmuş olan bir kuştan, onun başı mı daha fâzıldır ve daha azizdir ve daha şerîftir ve daha mükerremdir yâhud onun kuyruğu mu?" diye suâli. Vâizin onun anlayışı kadar sâile cevâb vermesi
1. bölüm / 53 · 5619 kelime · ~29 dk okuma
128. Bir gün bir sâil bir vâize dedi ki: "Sen kürsünün pek âlî söyleyicisisin."
"Rabaz", kal'a duvarı ve burcu demektir. Fârisî'si "bârû"dur. Bu şerh-ı şerîf yukarıdaki üç beyt-i şerîfin ma'nâsına merbûttur.
Ya'ni, hoca efendinin birisi kürsüde bir meclis muvâcehesinde vaaz ediyordu. Bir gün cemâatten biri çıkıp o vâiz efendiye sordu ki: "Ey vâiz efendi, sen kürsü üzerinde çok yüksek ma'nâlı sözler söylüyorsun."
129. "Benim bir suâlim vardır, ey lübâb sahibi! Bu mecliste suâlime cevâb ver!"
"Lübâb", her şeyin iyisi ve güzîdesi demektir (Kāmûs). Burada "akıl"dan kinâye olur. Ya'ni, "Ey akl-ı selîm sâhibi olan vâiz efendi! Benim bir suâlim vardır. Sen o suâlime bu mecliste cevâb ver! Halk işitsinler. Ben ve halk müs- tefid olalım!"
130. "Burç üzerine bir kuş kondu. Başından ve kuyruğundan hangisi iyidir?"
"Bârû", kal'anın burcu demektir. Ya'ni o kimse suâlini tasvîr edip dedi ki: "Kal'anın burcu üzerine bir kuş kondu. Bu kuşun başı mı efdaldir, yoksa kuy- ruğu mu efdaldir?"
131. Dedi: "Eğer onun yüzü şehre ve kuyruğu köye ise bil ki, onun yüzü kuy- ruğundan iyidir."
Vâiz cevâben dedi ki: "Eğer o kuşun yüzü şehir tarafına ve kuyruğu köy ve karye tarafına ise bil ki, o kuşun yüzü kuyruğundan efdaldir."
132. "Ve eğer kuyruğu şehir tarafına ve onun yüzü köye ise, o kuyruğun top- rağı ol ve onun yüzünden sıçra!"
"Ve eğer o kuş kuyruğunu şehir tarafına ve yüzünü de köy tarafına çe- virmiş ise yüzünü bırak, kuyruğuna karşı mütevâzı' ol." "Cih", "cehîden" masdarının emr-i hâzırıdır. "Sıçra!" ya'ni "kaç!" demektir. "Şehir"den mu- râd, insân-ı kâmildir. Zîrâ insân-ı kâmil cem'iyyet-i esmâiyyeye mazhardır. Ve "köy"den murâd, Hak'tan gâfil olan ehl-i dünyâdır. Zîrâ onların vücûdla- rı cem'iyyet-i esmâiyyeye mazhar olmadığından köy mesâbesindedirler. "Kuş"tan murâd, rûh-ı insânîdir. "Kuyruk"tan murâd, cisimdir. "Yüz"den murâd, rûhun himmetidir. Eğer bir rûhun himmeti insân-ı kâmili isteyici ve himmeti de ona müteveccih olur ve kuyruğu olan cismi ehl-i gaflet tarafına bulunur ve onlar ile bi'z-zarûr muâmelât-ı dünyeviyyede bulunur ise, yüzü cisminden efdaldir. Ve fakat himmeti ehl-i gaflet ve dünyâ tarafına ve kuyru- ğu olan cismi de insân-ı kâmile müteveccih olup onun hizmetinde bulunursa onun cismi rûhundan ve rûhunun himmetinden efdal olur. Zîrâ insân-ı kâmil tarafına müteveccih olan cisim o insân-ı kâmilin tasarrufu ile icrâ-yı hayvâ- niyyete yol bulamaz. Nitekim yukarıdaki 124 numaralı beyt-i şerîfte "Eğer benlik menî gibi kokmuş olursa, cân olan insân-ı kâmile ulaştığı vakit aydın- lık bulur" buyurulmuş idi.
133. Kuş yuvaya kadar kanat ile uçar. Ey ademler! Ademin kanadı himmetidir.
Ya'ni, kuş kanadıyla yuvasına kadar uçtuğu gibi, rûh-ı insânî dahi kendinin yuvası olan âlem-i ervâha himmeti ile uçar. Cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fih'in 18. faslında şöyle buyururlar: "Hak Teâlâ size matlûbunuzu ihsân eder. Himmetinizin eriştiği makāmı atâ kılar. Zîrâ الطير يطير بجناحيه والمؤمن يطير بهمته ya'ni "Kuş kanatlarıyla ve mü'min himmeti ile uçar." Mahlûkāt üç sınıftır: Bir kısmı melâikedir ki, onlar akl-ı mahzdırlar; ve onların tâati ve ibâdeti ve zikri, tabîatları ve gıdaları ve taâmları ve hayatlarıdır. Meselâ suda balıkların hayâtı sudandır. Yatağı veyâ yastığı hep sudur. Onlar hakkında bu külfet değildir. Çünkü şehvetten mücerred ve pâktırlar. Binâenaleyh eğer o pâk olup asla şehvete tâbi' değil ise yâhud sâika-i nefs ile hevâya meyletmez ise bir hüner mi olur? Çünkü bunlardan pâktır ve onun aslâ mücâhedesi yoktur. Eğer tâat eder ise onu tâat etmiş addetmezler. Çünkü onun tabîatı odur ve onsuz olamaz. Sınıf-ı diğer behâyimdir ki, onlar mahz-ı şehvettirler. Akl-ı zâcirleri olmadığından onlara teklif vâki' olmamıştır. Kaldı, akıl ve şehvetten mürekkeb olan miskîn âdemî: Onun yarısı hayvan ve yarısı yılan ve yarısı balıktır. Balıklığı su tarafına ve yılanlığı toprak cânibine çeker. Keşâkeş ve nizâ' içindedir. من غلب عقله على شهوته فهو اعلى من الملائكة ومن غلب شهوته على عقله فهو أدنى من البهايم ya'ni "Aklı şehvetine galib olan kimse melâikeden a'lâdır; ve şehveti aklına galib olan kimse dahi behâyimden aşağıdır." Şiir: "Melek ilim ile neşv ü nemâ buldu; ve hayvan da cehl ile neşv ü nemâ buldu. Ademoğlu iki tenâzü' arasında kaldı."
Şimdi âdemîlerden ba'zıları o kadar akla mütâbaat ettiler ki, külliyen melek ve nûr-ı mahz oldular. Onlar enbiyâ ve evliyâdırlar ve havf u recâdan kurtulmuşlardır. Nitekim Kur'ân-ı Mecid'de beyan buyurulur: لا خوف عليهم ولا هم يحزنون (Mâide, 5/69) [ya'ni "Onlar üzerine korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir."] Ve ba'zılarının akıllarına şehvet gālib olduğundan âkıbet külliyen hayvan hükmünü iktisâb ettiler. Ve ba'zıları münâzaada kaldılar ve onlar o tâifedir ki, bâtınlarında bir derd ve renc ve hasret ve efgān zâhir olur; ve yaşayışlarından râzı değildirler. Bunlar mü'minlerdir. Evliyâ onları kendi menzillerine eriştirmek ve kendileri gibi yapmak için onlara muntazır- dırlar; ve şeyâtîn dahi onları esfelü's-sâfilîne kendi taraflarına çekmek için muntazırdırlar."
134. Bir âşık ki, hayır ve şerde karışmış oldu, hayır ve şerre bakma; himmeti- ne bak!
"Aşık"tan murâd, yukarıda beyân olunan melekiyet ile hayvâniyet ara- sında münâzaada kalan mü'minlerdir; ve "hayır"dan murâd, melekiyet ve "şer"den murâd, hayvâniyettir. Ya'ni melekiyet ile hayvâniyet arasında ka- lıp, hâl-i münâzaada bulunan bir mü'min âşığın bu hayır ve şerrine bakma! Sen onun himmetinin âlî olması sebebiyle kendisinde hâsıl olan derde ve makām-ı evliyâya olan hasretine bak!
135. Doğan her ne kadar beyaz ve nazîrsiz olsa, mâdemki onun avı sıçan olur, hakîrdir.
Av hizmetine alıştırılan doğan kuşu sûrette her ne kadar beyaz renkli ve emsâlsiz ve latîf olsa da, mâdemki o sıçan avlamayı âdet etmiştir, hakîr ve kıymetsiz olur. Binâenaleyh onun sûretine i'tibâr olunmaz. Ma'nâsındaki çir- kinliğe nazar olunur. Bunun gibi bir kimse sûrette mevki' sâhibi ve müzey- yen kıyafetli olsa, fakat onun bâtını muhabbet-i dünyâ ile ve sıfat-ı nefsâniy- ye ile mülevves olsa onun kıymeti olmaz. Zîrâ himmeti alçaktır.
136. Ve eğer bir baykuş olsa ve onun meyli şâha olsa o iki yüz doğandır. On- dan sûret isteme!
"Cuğd", baykuş ma'nâsınadır ki, harâbelerde öter ve nâs arasında uğur- suzluk ile meşhûrdur. Ya'ni, eğer sûrette hakîr ve uğursuzluk ile meşhûr olan bir baykuş olup onun meyli cîfeye değil şâh tarafına olsa, o baykuş, [meyli] sıçan ve cîfe olan iki yüz doğandan efdal olur. Sen onun sûretinin hakîr ol- masına bakma! Onun ma'nâsı olan yüksek himmetine bak!
137. Ademî bir hamur teknesi boyu üzeredir, gökten ve esîrden ziyade oldu.
"Âsumân"dan murâd, sûret-i müteayyine sahibi olan ecrâmdır; ve "esîr"den murâd, fezâyı istîlâ edip henüz suver-i müteayyine iktisab etmemiş olan ilk mâddedir ki, bu mâdde vücûd-i âmm sâhibidir. Ma'lûm olsun ki, bil- cümle eşyânın hüviyeti vücûd-i mutlak-ı Hak'tır. Bu vücûd-i hakîkî ve vü- cûd-i âmm bilcümle vücûdât-ı mukayyedenin aslıdır. Binâenaleyh her şey kendi aslına vusûle müştâk ve âşıktır. İnsan eşyâ ile Hak arasında bir berzah olduğundan her bir şey mertebe-i insâniyyeye gelmedikçe kendi aslı olan vü- cûd-i hakîkîye vâsıl olamaz. Her şey evvelen mertebe-i insâniyyeye gelmek ve insan dahi kendi aslı olan vücûd-i hakîkîye vuslat aşkındadır. Fakat insan kendi kemâline vâsıl olmadıkça kendi aslından hicâb içinde kalır ve kendisine gelen eşyâ zerrâtını dahi hicâba düşürmüş ve israf etmiş olur. إِنَّهُ لَا يُحِبُّ الْمُسْرِفِينَ (En'âm, 6/141; A'râf, 7/31) ya'ni "Allah israf edenleri sevmez" âyet-i kerî- mesi mûcibince muhasebe gününde pek ağır bir mes'ûliyete dûçâr olur. Ken- di kemâline vâsıl olan insan ise sûret i'tibâriyle bir hamur teknesinin boyu ka- dar bir cisimden ibaret olduğu hâlde bu azîm olan ma'nâsı i'tibariyle gökten ve esîrden efdal olur.
138. Bu gök hiç "Kerremnâ"yı işitti mi? Zîrâ bunu gamlar dolu olan âdemî işitti.
"Gamân", "gam"ın cem'idir. Lisân-ı Fârisî'de her ne kadar zî-rûh olan şeylerin cem'i "ân" ile yapılırsa da ehl-i hakîkat indinde zî-rûh olmayan bir şey olmadığından Cenâb-ı Pîr efendimiz dahi sâir fusahâ-yı muhakkıkîn gibi gam kelimesini "ân" ile cemi'lemişlerdir. Ya'ni bu gök hiç Hak'tan "Biz mü- kerrem kıldık" hitâbını işitti mi? Zîrâ bunu, idrâkinden dolayı türlü türlü gam- lara mübtelâ olan benî-Adem işitti. Nitekim sûre-i İsra'da وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَنِي آدَمَ (İs- râ, 17/70) ya'ni "Biz benî-Adem'i mükerrem kıldık" buyuruldu. Zîrâ benî- Adem'deki idrâk hiçbir mahlûkta yoktur.
139. Kimse güzelliği ve aklı ve ibâreleri ve hevesi yere ve göğe arzetti mi?
Nitekim hiçbir kimse güzelliğini ve muhâkemât-ı akliyyesini ve sözlerini ve inkâr ve hevesâtını yeryüzüne ve gökyüzüne hitâben söylemedi. Belki bunları kendi gibi idrâk sahibi olan insanlara söyledi.
140. Hiç sen yüzün güzelliğini ve gümânda isabeti göğe izhar ettin mi?
Hiç sen kendi yüzünün güzelliğini ve şek olunan bir mes'elede fikrinin isâbetini gökyüzüne ızhâr ettin mi? Bunu yapmadın, çünkü gökyüzünün bunlardan haberi olamayacağını bilirsin. Bunları ancak kendin gibi bir idrak sâhibi olan insana ızhâr edersin.
141. Ey veled! Hamam sûretlerinin önünde sen hiç sîm-endâmını arz ettin mi?
Ey veled, ya'ni ey oğul ta'bîriyle Cenâb-ı Pîr genç olan sâlik-i mübtedîye hitâb buyururlar. Hz. Pîr zamânında hamamlarda elbise asılacak dolapların duvarlarına güzel kadın resimleri yapılır ve bunlara "câme-ken" (جامه کن) ta'bîr edilir imiş. "Hamam sûretleri"nden murâd, bunlardır. Ya'ni, ey oğul! Sen hamam sûretlerinin önünde hiç gümüş gibi beyaz ve mütenâsib olan güzel endâmını arz ettin mi? Bunu yapmadın. Zîrâ onlarda senin endâmının güzelliğini takdîr edip meftûn olacak bir idrak yoktur.
142. O hûrîler gibi olan nakışlardan geçersin, yarım kör olan acûzeye cilve getirirsin.
O hûrî gibi güzel olan hamam resimlerine iltifât etmezsin, fakat yarım kör ve görüşü zayıf olan bir ihtiyar kadına karşı bile cilvelenirsin. Nitekim pek gençlik zamânında böyle yaşlı kadınlara karşı cilvelenmek birçok gençlerin başından geçmiştir.
143. Acûzede ne vardır ki, onlarda olmadı ki, o nakışlardan ziyâde seni kendine kaptı?
O acûzede o hamam resimlerinde olmayan ne vardır ki, o acûze seni o hamam resimlerinden ziyâde kendisine çekti?
144. Sen söylemez isen beyanda ben söyleyim: Akıl ve his ve idrak ve tedbîr ve candır. Ey oğul! Sen onun sebebini söylemez isen onu ben sana açıkça söyleyeyim ki: O acûzede seni kendine celb eden şey akıl ve his ve idrâk ve tedbîrdir. Bunlar onda olan cânın âsârıdır.
145. Acûzede karıştırış yapıcı cân vardır. Hamamların sûretinin rûhu yoktur.
Acûzenin sûretine ve cismine ihtilât edici cân vardır. Hamamlardaki sûretlerde bu cân yoktur.
146. Eğer hamamın sûreti kımıldarsa derhal yüz acûzeden koparır.
Hamam sûretleri cansız olduğu için onların güzelliklerine iltifat etmeyip canlı olan acûzeye meyledersin. Halbuki hamam sûretleri bilfarz canlanıp kımıldamaya başlasa o güzel sûretlerin hareketleri seni birçok acûzeye meyilden alıkoyup kendilerinin tarafına çeker.
147. Cân ne olur? Hayırdan ve şerden haberli, ihsân ile mesrûr ve zarardan ağlayıcı olandır.
Cân nedir? diye sorar isen cevâben deriz ki: İnsanda hayrı ve şerri temyîz eden ve ihsân ile mesrûr ve zarar isabet ettiği vakit ağlayıcı olan bir ma'nâdır.
148. Mâdemki cânın sırrı ve mahiyeti mahberdir, her kim ki, o daha âgâhtır, daha canlıdır.
"Mahber", masdar-ı mîmî olup "hibret" ma'nâsınadır; ve "hibret" ilm-i zevkîdir. Zîrâ ilim kesbî ve zevkî olmak üzere iki nevi'dir. Meselâ hiç baş ağrısı çekmemiş olan bir kimse baş ağrısından şikâyet edenleri görmüş ve insanlara baş ağrısı musallat olduğunu bilmiştir. Ve bu ilm-i kesbîdir. Fakat kendisinin başı ağrıdığı vakit bu baş ağrısının nasıl bir şey olduğuna vukūf-ı zevkî ve âgâhlık hâsıl etmiştir. Evvelki hâlinde "âlim" idi, sonraki hâlinde "habîr" oldu. İşte cânın sırrı ve mâhiyeti dahi ilm-i zevkîdir. Binâenaleyh her kimin cânında bu âgâhlık ve ilm-i zevkî ziyâde ise onun cânı da kuvvetlidir.
149. Ruhun te'sîri âgâhlık olur. Her kime bu ziyadedir, Allah'a mensub olur.
Rûhun insana olan te'sîri âgâhlık ve ilm-i zevkî olur. Her kimin tarîk hak-kında bu âgâhlığı ve ilm-i zevkîsi ziyâde ise o kimse Allâh'a mensûb olur. Ya'ni ârif-billâh ve âlim-i rabbânî olur; ve bu ârif "ene'l-Hak" na'rasını vuran tâife-i muhteremeden olur. Zîrâ vücûd-i hakîkî sâhibini, kendi vücûdunda ilm-i zevkî ile bilmiştir.
150. Ey gönül mâdemki cânın iktizası âgâhlıktır, her kim ki, o âgâh olur, onun cânı kavîdir.
Ma'lum olsun ki, her bir rûh kendini ve kendi mislini ve kendi mebdei olan Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretlerini müdriktir. Rûh kendi zâtı ile kāim olup bekā hususunda bedene muhtâç değildir. Tecerrüd cihetinden cismin mugāyiridir. Fakat tedbîr ve tasarruf cihetinden cisme taalluku vardır; ve ci-sim âlem-i şehadette rûhun sûreti ve kemâlinin mazharıdır. Fakat cisimdeki sıfât-ı nefsâniyye rûhun sıfatlarının hicabı olduğundan nefsâniyet ve cismâ-niyet ahkâmında müstağrak olanlar yukarıda zikrolunan ve cânın iktizâsı bu-lunan üç mertebenin idrâkinden gāfil bulunur ve onların canları za'f-ı idrâk içinde kalır. Binâenaleyh her kim bu cismâniyet âleminde bu üç mertebeden âgâh olursa onun cânı kuvvetli olur.
151. Muhakkak cân âlemi baştan başa âgâhlıktır. Her kim ki, cansızdır, dâ-nişten boştur.
Yukarıda zikrolunduğu üzere cân âlemi baştan başa Hak'tan âgâhlıktır. Binâenaleyh her kim kesâfet-i cismâniyyede istiğrâkı hasebiyle rûhunun hi-câbını artırmış ve cansız bir hâlde kalmış ise idrâk-i hakîkatten ve ma'rifet-ten boştur. O kimse her ne kadar cismi ve rûh-ı hayvânîsi cihetinden diri gö-rünür ise de hakîkatte ölüdür. Nitekim hadis-i şerîfte الناس كلهم موتى الا العالمون ya'ni "Nâsın hepsi ölüdür, âlimler müstesnâ" buyurulur. Cenâb-ı Pîr efendi-miz Dîvân-ı Kebîrlerinde şöyle buyururlar:
152. Mâdemki bu tabîattan hâriç haberler vardır, bu canlar o meydanda cemâddır.
Mâdemki bu tabîat âleminin hâricinde olan başka âlemlerin enbiyâ ve evliyâ taraflarından bizlere bildirilen haberleri vardır ki, onlar da misâl, berzah, ervâh ve a'yân-ı sâbite âlemleridir. Binâenaleyh bu tabîat âlemine mahsûs olan hayvânî ve cismânî olan rûhlar bu zikrolunan âlemler meydanında cemâd hükmündedirler. Zîrâ rûh-ı hayvânînin hissi ve idrâki bu cismâniyet âleminden ileriye geçmez.
153. Evvelki cân dergâhın muzhiri oldu. Cânın cânı ise Allâh'ın mazharı oldu.
Birinci mısra'daki "muzhir", ifâl bâbından ism-i fâildir; ve ikinci mısrâ'daki "mazhar", ism-i mekândır. "Dergâh", sarayın avlusu demektir ki, bundan murâd âlem-i tabîattır. Zîrâ âlem-i tabîat ulûhiyetin zâhiriyetidir. "Cân-ı evvel"den murâd, insan dünyaya geldiği zaman evvelen cisminde peyda olan rûh-ı hayvânîdir ki, bu rûh dergâh-ı Hak mesâbesinde olan âlem-i tabîatta tekevvün eder; ve ecsâm nasıl yekdiğerinden müteferrik ise bu rûhlar dahi öylece birbirinden ayrıdır. Nitekim II. cildin 186 numarasına musadif olan تفرقه در روح حیوانی بود. نفس واحد روح انسانی بود beytinde "Tefrika rûh-ı hayvânîde olur. Nefs-i vâhid rûh-ı insânî olur" buyurulmuş idi. "Cânın cânı"ndan murâd, rûh-ı insânîdir; ve bu rûh dergâhta değil dâímâ huzûr-ı ilâhîde olup, Allah'ın mazharıdır ve tefrika[dan] ârî olup dâimâ vahdet içindedir. İşte bu vahdet sebebiyle insân-ı kâmillerin ma'rifetlerinde aslâ ihtilaf olmaz. Maârifte aralarında ihtilaf olan velîlerin bu ihtilafları onların rûh-ı cismânîlerinin bu rûh-ı vâhidin nûruyla karışık olmasından neş'et eder. Bu nûrun te'sîriyle ba'zı maârifte isabet ederler ve rûh-ı cismânîlerinin te'sîriyle de hatâ ederler. Beyt-i şerîfin hülâsa-i ma'nâsı şöyle olur: Rûh-ı hayvâ- nî ism-i Zâhir'in mazharı olup dergâh-ı Hak mesâbesinde olan cism-i tabîîyi izhâr edicidir. Fakat bu cânın cânı olan rûh-ı insânî ise cemî'-i esmâyı câmi' olan "Allâh" isminin âsâr ve ahkâmının mahall-i zuhûrudur.
154. O melekler hep akıl ve cân idiler. Yeni cân geldi ki, onun cismi oldular.
"Yeni can"dan murâd, rûh-ı insânîdir. Ya'ni, âlem-i tabîatta Âdem'in zuhûrundan evvel unsurî olan melâike hep akıl ve cân idiler. Zîrâ akıl rûhun sıfatıdır ve her bir rûhun kendi mertebesine göre bir aklı vardır. Fakat yeni cân olan rûh-ı insânî geldi ki, onlar o cânın cismi mesâbesinde oldular. Zîrâ meleklerin taayyünlerinde cemî'-i esmâya mazhariyet isti'dâdı yoktur. Onlar Sübbûh ve Kuddûs gibi bazı esmâ-i ilâhiyyenin mazharıdırlar. Fakat vaktâki Âdem'in cismine وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِي (Hicr, 15/29; Sâd, 38/72) ya'ni "Ben ona rûhumdan nefh ettim" âyet-i kerîmesinde beyân buyurulduğu üzere rûh-ı ilâhî nefh olundu ve "Allah" ism-i câmi'inin mazharı olup yeryüzünde halîfe-i ilâhî oldu. Melâike-i unsuriyyûnun cümlesi, ya'ni kuvâ-yı tabîiyye-i ilâhiyye bu rûh-ı insânînin cismi mesâbesinde oldular.
155. Vaktâki saâdetten dolayı o câna mülâkî oldular, ten gibi o ruha hadim oldular.
Zîrâ Hak tarafından اُسْجُدُوا لِآدَمَ (Bakara, 2/34) ya'ni "Âdem'e secde ediniz!" diye vâki' olan emre itâat edip nâil-i saâdet olmak için o melâike-i unsuriyyûn yeni cân olan insan-ı kâmilin rûhuna hizmet edici oldular.
156. O İblîs ondan dolayı baş götürmüş idi. Cân ile bir olmadı. Zîrâ ölmüş uzuv idi.
O İblîs o rûh-ı insânî ile bir olmadığı ve ittihâd edemediği için o rûha baş eğmemiş idi. Zîrâ İblîs dahi her ne kadar hakîkat-i muhammediyyenin cüz'iyyâtından ise de o hakîkatin ölmüş ve kurumuş bir unsuru mesâbesinde idi.
157. Vaktâki ona o olmadı, onun fedâsı olmadı. Eli bağlanıp cânın mutî'i olmadı. Birinci mısra'daki birinci "ân" zamîri "yek neşüd bâ-cân"a râci'dir. İkinci "ân" zamîri dahi rûh-ı insânîye raci'dir. Ya'ni vaktâki İblîs o rûh-ı insânî ile birlik ve ittihad olmadı, binâenaleyh o rûh-ı insânîye kendisini de fedâ ede- medi ve eli bağlı olarak o rûh-ı insânîye itâat edici olmadı.
158. Eğer onun uzvu kırıldı ise cân nâkıs olmadı. Zîrâ o onun elindedir, var etmeye kādir olur.
Maahâzâ o rûh-ı insânînin uzvu mesâbesinde olan İblîs kırıldı ve onunla it- tihâd etmedi ise, bundan dolayı o rûh-ı insânî eksilmedi. Zîrâ o uzuv onun ida- resi altındadır. İstediği vakit yine ona vücûd verebilir. Ma'lûm olsun ki, İblîs ism-i Mudill'in mazhar-1 etemmi ve ekmeli olan bir rûhtur. Mertebe-i ervâh ay- rılık ve gayriyetten bir nevi' üzerine zâtın hâriçte zuhûrundan ibarettir ve vâ- hidin ikilik dâiresinde rü'yeti bu mertebeden başlar. Binâenaleyh ism-i Mu- dill'in zuhûr-ı ahkâmının ibtidâsı bu mertebedir. "Idlâl", şaşırtmak demektir. Bir vücûdun yekdiğerine mugāyir olarak iki görülmesi şirk ve şirk ise ayn-ı da- lâldir; ve bu tarz rü'yet kuvve-i vâhimenin şânıdır. İmdi bu kuvvet ism-i Mu- dill'in mazharı olup hakikat-i İblîs'tir. Zîrâ şânı telbîstir; ve İblîs ismi de bun- dan müştaktır. Server-i âlem Efendimiz'in: "Her kimse ile beraber bir şeytan doğar ve ben benim ile doğan şeytanı İslâm ettim" buyurmaları nefs-i insânî- deki vehme işarettir. Zîrâ kuvve-i vâhime asla kizbden ictinâb etmez; ve şânı bilcümle kuvâ üzerine isti'lâdır; ve vücûdundan eser olmayan bir şeyi mevcûd ve hadd-i zâtında mevcûd olan şeyi ma'dûm gösterir. İmdi kuvve-i müfekkire aklın hükmüne tabi' olursa ona "zâkire-i müfekkire" ve eğer vehmin hükmü- ne tâbi' olursa ona "mütehayyile" derler. Hakikat-i iblîsiyye, akl-ı küll olan hakîkat-i insâniyyeye diğer kuvâ-yı ulûhiyyet gibi serfürû etmesi teklifine kar- şı أنا خير منه (Sa'd, 38/76) ya'ni "Ben ondan hayırlıyım!" dedi. Bu cevâb kendi- sini ayı görmek demektir. Biri iki görmek ise vehimdendir. Bu îzâhâttan an- laşıldı ki, "kuvve-i vâhime" kuvâ-yı insâniyyenin bir cüz'ü ve uzvudur; ve in- sân-ı nâkısın kuvve-i vâhimesi aklına gāliptir. Fakat insân-ı kâmilin aklı kuv- ve-i vâhimesini mağlûb ve kendisine münkād etmiştir. اسلم شيطاني على يدى ya'ni "Şeytanım ellerim üzerinde münkād oldu" hadîs-i şerîfinde bu ma'nâya ve bu beyt-i şerîfte de bu hadîs-i şerîfe işâret buyurulmuştur.
159. Başka sır vardır. Hani başka kulak? O şekere müstaid olan dudu nerede?
Ya'ni, İblîs'in o rûh-ı insânî ile bir olmaması ve ittihâd etmemesinde başka sır vardır. Fakat o sırra muhâtab olacak başka kulak ya'ni cân ve sır kulağı nerede? Bu lezîz olan sır şekerini yemeye isti'dâdı olan rûh dudusu hani?
160. Husûsî dudular için bir mühim şeker vardır. Umumî duduların o taâmdan gözü bağlanmıştır.
"Tarf", lügatte bakış zamanında göz kapağını kımıldatmak demektir, "göz" ma'nâsında kullanılır. Burada göz ma'nâsınadır. Ya'ni, isti'dâdları esrâr ve maârif-i ilâhiyyeyi kabûle müsâid olan mü'minlerin havâssı için pek mühim esrâr-ı ilâhî şekeri vardır ki, onlar rûh-ı müstaidlerinin ağzıyla bunları yerler. Fakat mü'minlerin avâmmı o esrâr-ı ilâhiyyeyi bu elfâz-ı Mesnevî arasında göremezler. Onların gözleri görmekten bağlanmıştır. Zîrâ nazarları vahdete değil kesretedir.
161. Sûret dervîşi o zekâttan ne vakit tadar? O ma'nâdır, feûlün fâilât değildir.
Dervîşliği sûret ve resimden ibâret addeden bir kimse mürşid-i kâmilin kalb-i şerîfine vârid olan esrâr ve maârif-i ilâhiyyenin zekâtından tadar ve zevk alır mı? Zîrâ bunlar sırf ma'nâdır. Yoksa ilm-i arûz bahrlerinin feûlün ve fâilât gibi vezinlerine sığdırılan elfâzdan değildir. Müstaid olan sâlikler o elfâz-ı zâhirîde mündemiç olan ma'nâyı kavrarlar. Avâm ise o lafızlara bağlanıp kalır. Halbuki bu lafızlar şeker gibi olan ma'nâlara nazaran saman gibidir. Avâm ancak o saman ile iktifâ ederler ve ondan zevk alırlar. Cenâb-ı Pîr Efendimiz Fîhi Mâ Fîh'in 19. faslında şöyle buyururlar: "Ma'nâya teveccüh etmek vehle-i ûlâda o kadar latîf görünmez. Fakat gittikçe daha ziyâde tatlı görünür. Sûret ise bunun hilâfınadır. Evvelen latîf görünür, ba'dehû o sûret ile her ne kadar ziyâde ülfet edersen soğursun. Kur'ân'ın sûreti nerede? Ma'nâsı nerede? İnsana nazar et, sûreti nerede, ma'nâsı nerede? Eğer o sûretten ma'nâ giderse bir lahza bile evinde tutmazlar." Ve 17. fasılda dahi şöyle buyururlar: "Huzûruma gelen ahbâbın melûl olmalarından havfen onunla meşgul olsunlar diye şiir söylerim. O kadar terkettiğim hâlde yine şiir söylemek îcâb eder; ve benim indimde şiirden bed-ter [beter] bir şey yoktur. Benim şiir söylemem ona benzer ki: Bir kimse misafirin arzûsuna tebaan elini işkembeye sokup yıkar. Mâdemki misafir işkembe arzû etmiştir, benim için bu lâzımdır ilh..."
162. İsa'nın eşeğinden şeker esirgenmiş değildir. Fakat eşek hilkatte samanı beğenici geldi.
Meselâ Îsâ (a.s.)ın eşeğinden sûrî şeker esirgenmiş değildir. Fakat eşek yaratılışında gıdalar içinde samanı beğendi; ve isti'dâdı şekerden nefret ve samana rağbet etmekten ibaret oldu.
163. Eğer şeker eşeğe tarab koparıcı olaydı, eşeğin önüne şeker kantarı döker idi.
Ya'ni, eğer şeker eşeği sevindirici bir gıda olaydı Îsâ (a.s.) eşeğin önüne kantarlar ile şeker dökerdi. Binâenaleyh îseviyyü'l-meşreb olan insân-ı kâmil dahi isti'dâtsız olan dervîşlerin önüne feûlün ve fâilât gibi vezinlere uydurulmuş elfâz samanlarını döker, çünkü onlar bunlardan hoşlanırlar; ve müstaid olan dervîşler ise o samanları bırakıp içindeki şekerleri yerler. İşte bu Mesnevî-i Şerîf dahi bu kabîldendir. Ma'lûm olsun ki, şiir söylemek mutlak mezmûm değildir. Zîrâ eş'âr iki nevi'dir. Birisi Kur'ân ve ahâdîsin esrârına ve maârif ve hakayık-ı ilâhiyyeye dâir olan şiirlerdir ki, bunlar makbûl ve mübârektir. Binâenaleyh bu şiirlerin sahibleri, kendi ma'rifetlerini halka satmak için değildir. Belki ehl-i gafleti zarîf sözleriyle îkāz içindir. Diğer nev'i'ise: Halka kendi hünerlerini ve zekâlarını gösterip hürmet kazanmak için erbâb-ı gaflet tarafından söylenen şiirlerdir ki, bunlar birtakım hayâlât kümelerinden ibârettir. Nitekim Cenâb-ı Pîr efendimizin büyük mahdumları Sultân Veled hazretleri bu iki nevi' şiirler hakkında şöyle buyururlar: "Hak âşığının şiiri bütün tefsîr-i Kur'ân'dır. Şairin şiiri ise karnı tokun harâretidir veyâhud sarmısaktan mütevellid olan harârettir. Aşığın şiiri tecellî-i Hakk'a olan hayretten ve kendinden geçmektendir. Şairin şiiri onun nefsânî varlığının netîcesidir. Nitekim bî-çûn olan Hak Teâlâ onların hakkında sûre-i Şuara'da وَالشُّعَرَاءُ يَتَّبِعُهُمُ الْغَاوُونَ (Şuarâ, 26/224) ya'ni "Şairlere azgınlar tâbi' olur" buyurdu."
164. "Nahtimü alâ efvâhihim"in ma'nâsını; bunu anla! Reh-reve mühim olan budur.
Ey sâlik! الْيَوْمَ نَخْتِمُ عَلَى أَفْوَاهِهِمْ (Yâsîn, 36/65) ya'ni "Ma'lûm olan günde onların ağızlarına mühür koyarız" âyet-i kerîmesinin ma'nâsını böyle anla! Bu ma'nâyı âhiret gününe hasretme! Zîrâ dünyâ ve âhiret mevtınlarının herhangi-sinde bulunmuş olsan, senin için ma'lûm olan gün o gündür. Binâenaleyh kendi hâline bak! Kalbinin ağzı maârif ve esrâr-ı ilâhiyye şekerlerine karşı mühürlü mü, değil mi? Bu âyetin ma'nâsını böyle anla! Zîrâ Hak yolunun sâliki ve reh-revi için bunu anlamak mühimdir.
165. Tâ ki, peygamberlerin hâteminin yolundan; ola ki, dudaktan ağır bağ kalka!
"Hâtem", lügatte üzerinde isim yazılı ve mühür hâlinde kullanılan yüzük demektir. Nübüvvet silsilesi Server-i âlem Efendimiz'in vücûd-i şerîfi ile mühürlendiği ve munkatı' olduğu için ism-i âlîleri Kur'ân-ı Kerîm'de "hâtemü'n-nebiyyîn" buyurulmuştur. Ya'ni, ey sâlik! Kendi hâline dikkat et, tâ ki, peygamberlerin hâtemi olan Muhammed Mustafa (s.a.s.) Efendimiz'in füyûzâtı yolundan, câiz ki, sıfât-ı nefsâniyye ile kapanmış olan kalbinin ağzından ağır bağ kalksın!
166. Birtakım mühürler ki, peygamberler bıraktılar, onu Ahmed'e mensûb olan dîn ile yukarı kaldırdılar.
Ya'ni, Hâtem-i enbiyâ Efendimiz'den evvel gelen peygamberler esrâr-ı ilâhiyye üzerine birtakım mühürler koydular ve o mühürleri dîn-i Ahmedî vâsıtasıyla yukarı kaldırdılar ve açtılar. Nitekim hıristiyanların İncil nâmını verdikleri Yuhanna tarafından yazılan bir kitabda Îsâ (a.s.)dan naklen şu ibâreler yazılır: "Ben artık sizinle çok söyleşmem. Zîrâ bu dünyânın sultânı geliyor. Amma bende onun hiç alâkası yoktur. Size daha söyleyeceğim çoktur, amma siz hâlâ onları tahammül etmeye kādir değilsiniz. Nihâyet o rûhu'l-Hak geldiği zaman sizi her hakka irşâd ede! Zîrâ o kendinden söylemeyecektir; ammâ her ne işitti ise onu söyleye!" Ve Tevrât'ta dahi bu meâlde sözler vardır. Tafsîlâtı İzâhu'l-Merâm fî Keşfi'z-Zalâm isminde 1288 târîh-i hicrîsin-de tab' ve neşredilmiş olan Türkçe bir risâlede münderiçtir.
167. Açılmamış kilitler gitmiş idi, "İnnâ fetahnâ"nın elinden açıldı.
Ya'ni, o peygamberlere nâzil olan Tevrât ve İncil gibi kütüb-i mukaddesede birtakım esrâr ve maârif-i ilâhiyye üzerinde açılmamış kilitler vâki' olmuş idi. Hâtem-i Enbiyâ Efendimiz'e nâzil olan Kur'ân-ı Kerîm'de إنا فتحنا لك فتحا مبينا (Feth, 48/1) ya'ni "Ey resûlüm! Biz senin için âşikâr bir açış açtık" buyurulmuştur. Bu âyet-i kerîmenin hükmü zâhirde muhâliflere galebe ve hidâyet kapısını açmak ve bâtında da geçen ümmetlere açılmamış olan esrâr ve hakāyık-ı ilâhiyye kapısını açmak sûretleriyle fiilen tahakkuk etmiştir; ve bu Mesnevî-i Şerîf'in zuhuru o fiilî olan tahakkuk cümlesindendir.
168. O, bu cihanda ve o cihanda şefî'dir. Bu cihanda dîn tarafına ve orada cennetler tarafına.
"Zî", Fârisî'de "taraf" ma'nâsına gelir (Burhân). Ya'ni, Hâtem-i Enbiyâ Efendimiz dünyâda ve âhirette Allâh'ın kullarına şefâatçidir. Dünyâda dîn-i Hak ve hidâyet tarafına ve âhirette de mahall-i râhat olan cennetler tarafına şefâatçidir. Ba'zı nüshalarda "zî dîn" ve "zî cinân" yerine "der dîn" ve der cinân" vâki'dir. "Dînde ve cennetlerde şefî'dir" demek olur. Ba'zı nüshalarda "tâ dîn" ve "tâ cinân" vâki'dir. "Dîne kadar ve cennetlere kadar şefî'dir" demek olur.
169. Bu cihanda der ki: "Sen onlara yol göster!" Ve o cihanda der ki: "Sen onlara ayı göster!"
O Server-i âlem Efendimiz bu dünyâda der ki: "Yâ Rab! Sen ümmetime ve bilumûm beşere doğru yolu göster ve hidâyet et!" Ve o cihânda ya'ni âlem-i âhirette der ki: "Yâ Rab! Sen ümmetime ayı, ya'ni cemâlini göster!" Ve bu sûretle niyâz eder; ve Hakk'ın nâzenîni olan o Server-i enbiyâ Efendimiz bu niyâzının ve şefâatinin ind-i ilâhîde kabûlünden emîn bulunduğu için سترون ربكم يوم القيامة كما ترون القمر ليلة البدر ya'ni "Siz Rabbinizi kıyamet gününde bedir gecesinde ayı gördüğünüz gibi görürsünüz" hadîs-i şerîfi ile rü'yet-i cemâlullâhı ümmet-i merhûmesine tebşîr buyururlar.
170. Onun zuhurda ve kümûnda san'atı "Kavmime hidayet et, zîrâ onlar bilmiyorlar!" niyazıdır.
O Server-i âlem'in zâhirde ve bâtında san'atı اللهم اهد قومى فانهم لا يعلمون ya'ni "Ey benim Allâhım! Kavmime hidâyet et, zîrâ onlar bilmiyorlar!" diye Hakk'a münâcât ve kullara şefâat etmektir. O dünyâ ve âhiret sultânının bu münâcâtı Uhud gazâsında vâki' olmuştur. Ma'lûmdur ki, bu gazâda Resûl-i Ekrem Efendimiz'in mübarek yüzleri ok darbesiyle yaralandı ve dişleri incindi. Bu hâl ve veca' ve kan içinde düşmanlara bedduâ etmedi. "Yâ Rab! Kavmime hidâyet et! Bu yaptıkları edepsizlikleri bilmediklerinden yapıyorlar. Onları ma'zûr tut ve doğru yolu göster!" buyurdular. İşte bilcümle mahlûkātın sultânı olan Efendimiz'in zâhirde ve bâtında san'atı ve sünnet-i seniyyesi kâffe-i mahlūkāta böyle merhamet ve şefâat idi.
171. Her iki kapı onun kelâmından açılmıştır; iki alemde onun duâsı müstecâbtır.
Her iki kapı ya'ni zâhir ve bâtının kapıları o hazretin kelâm-ı latîfinden açılmış ve dünyâda ve âhirette onun duâsı ind-i ilâhîde müstecâb olmuştur.
172. Bunun için o hâtem olmuştur. Cûdda onun ne misli oldu ve ne olacaktır.
Ya'ni, o Peygamber-i zîşâna Kur'ân'da "Hâtemü'n-nebiyyîn" "Peygamberlerin hâtemidir" buyurulmasının sebebi budur ki, cömertlikte onun misli ve nazîri ne gelmiştir ve ne gelecektir. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de hakk-ı âlîlerinde وإنك لعلى خلق عظيم (Kalem, 68/4) ya'ni "Ey resûlüm! sen azîm ahlâk üzerindesin" buyurulur. Cenâb-ı Pîr Efendimiz Fîhi Mâ Fîh'in 21. faslında "bu âyet-i kerîmede herkesin cevrine katlanmak ve muhâle tahammül etmek husûslarına işâret vardır" buyurmuşlardır.
173. Vaktaki üstad san'atta ileri gitse, sen "San'atın hatmi senin üzerindedir!" demez misin?
"Dest bürden", sebkat ve ileri gitrnekten kinâyedir (Bahâr-ı Acem). Ya'ni, herhangi bir san'atın ustası o san'atta akrân ve emsâlinden ileriye gittiği ve hepsini geçtiği vakit sen o ustaya "Bu san'atın hatmi senin üzerinde vâki' ol-muş, ya'ni bu san'atın kemâli senin ile mühürlenmiştir," demez misin?
174. Mühürleri açmakta sen Hâtem'sin. Rûh bağışlayıcılar cihanında da Hâtem'sin!
Ey Nebiyy-i zîşân! Esrâr ve hakāyık-ı ilâhiyye üzerine konulmuş olan mühürleri açmakta sen Hâtem'sin ve sonsun. Rûh ve ma'nâ bağışlayıcı olan peygamberler âleminde de, cömertlikte meşhûr olan Hâtem-i Tâî ismindeki bir şahıs gibi pek ziyâde cömertsin!
175. Ancak murad olan Muhammed'in işaretleridir. Hep küşad içinde küşad, küşad içinde küşaddır.
Ya'ni, "mühürleri açmakta Hâtem'sin"den murâd, Muhammed (a.s.v.) Efendimiz'in hadîs-i şerîflerindeki işaretlerdir ki, bunların hepsi esrâr-ı ilâhiy-yeyi ve hakāyık-ı vücûdiyyeyi açmak içinde açmaktır. Meselâ kavlî olan ha-dis-i şeriflerinde عمالكم اعمالكم ya'ni "Amilleriniz amellerinizdir" buyurdular. Bu söz varlık âleminde öyle bir hakîkattir ki, teşrîh olundukça iç içe birtakım esrâr-ı maânî zâhir olur ve anlaşılır ki, efrâd-ı beşerin başında hâkim olan şey ancak kendi amelleridir; ve amellerin zâhirde ve bâtında ne sûretle hâkim bu-lunduğunu şerh ve beyân etmek burada uzundur. Ve hadîs-i fiilîlerindeki es-râra da müşrikler ile Hudeybiye'de akd ettikleri on senelik musâlaha netice-sinde elde edilen fevâid şâhittir; ve bu muâhedede iç içe öyle sırlar vardır ki, bunlardan ba'zıları târîh-i İslâm'da mezkûrdür. Zamânımızda terakkî eden fen ahâdîs-i nebeviyyedeki esrârı peyderpey in-kişaf ettirmektedir. Ezcümle hadîs-i şerîfte kadınlar hakkında ناقصات العقل والدين ya'ni "Aklın ve dînin nâkıslarıdır" buyurulmuştur. Münkirler bu hadîse karşı "Çöl hayatı zihniyeti ile söylenmiş bir sözdür, medeniyette kadınlar ile erkek-ler arasında aslâ fark yoktur" deyip dururken bugün fen, kadın dimâğının va-satî bir hesab ile erkek dimâğından 150 gram noksan olduğunu meydâna koymuş ve bunu his gözüyle gören ehl-i fen bu iddialarından utanmışlardır. İmdi akılda nâkıs olanların dînde de nâkıs olacakları tabîîdir. Fakat ne yapa- lım ki, zen-perest olan cehele-i halk arasında bu fikr-i sakîm her gün körü kö-rüne taammüm etmektedir.
176. Onun cânına, kudûmü üzerine ve onun evladlarının devrine yüz binlerce âferîn!
"Kudûm", gelmek; bundan murâd bi'set-i seniyyedir. "Devr", devre-i nübüv-vet-i muhammediyyedir. "Evlâdlar"dan murâd, Resûl (a.s.)ın bilhâssa Ehl-i beyti değildir. Zîrâ cenâb-ı Peygamber'e karâbet ya yalnız sûreten olur. Bu da ya dînen veyâ tıyneten olan karâbettir. Tıyneten olan karâbet şürefâ ve sâdâ-tın ve dînen olan karâbet dahi müctehidlerden ehl-i zâhirin vesâir ulemâ-i zâ-hirenin ve sulahânın ve bilcümle mü'minlerin karâbetleridir. Veyâhud bu ka-râbet yalnız ma'nen olur. Bu da umûmen evliyâullâhın karâbetidir. Nitekim Selmân (r.a.) aslen Îranlı olduğu hâlde Cenâb-ı Peygamber سلمان من اهل البيت ya'ni "Selmân bizim ehl-i beytimizdendir" buyurdu. Veyâhud karâbet hem sû-reten ve hem de ma'nen olur. Bu sûrette bu zevât Resûl (a.s.)ın makāmına kā-im olan halîfe ve imâmdırlar. Bu da evvel gelen ekâbir-i enbiyâ ile sonra gelen evliyâ-i kâmilînin karâbetleridir. Şu hâlde tamâmiyle mu'teber olan karâbet ev-velen sûret ve ma'nâyı câmi' olan karâbettir; ve sâniyen, karâbet-i ma'neviy-ye-i rûhiyyedir. Sâlisen, karâbet-i sûriyye-i dîniyyedir. Râbian, karâbet-i sûriy-ye-i tıyniyyedir (Dâvûd-ı Kayserî, *Fusûsu'l-Hikem Şerh*inden hülâsaten). Ya'ni rûh-ı pâk-i Muhammedî'ye ve onun bi'set-i seniyyesine ve onun yuka-rıda zikrolunan evlâdlarının alâ-derecâtihim devrine yüzbinlerce âferîn olsun!
177. Onun mukbil olan halîfe-zâdeleri onun cân devletinin unsurundan doğ-muşlardır.
"Unsur", lügatte her şeyin aslı; "halîfe-zâdeler"den murâd, fenâ ve bekā mertebelerine vâsıl olan kâmil ve mükemmil insanlardır. Bunlardan her biri-nin tarîkatte nisbetleri Resûl-i Ekrem'in halîfeleri olan çehâr-ı yâr-ı güzîn ha-zarâtından birisinedir. Meselâ tarîkat-i Nakşbendiye'den yetişen kâmil ve mükemmiller Ebû Bekr es-Sıddîk (r.a.) hazretlerinin evlâdlarıdır; ve diğer tu-ruk-ı aliyyeden yetişenler ise şâh-ı velâyet İmâm-ı Ali (k.A.v.) hazretlerinin evlâdlarındandır. Bu iki halîfenin tarîkleri muntazaman bir silsile-i ma'neviy-ye ta'kîb eder. Fakat Hz. Ömer ve Hz. Osmân efendilerimizin evlâdları ise her asırda böyle bir silsile-i ma'neviyye ta'kîb etmeyip münferiden zuhûr ederler. İmdi bu halîfeler Server-i âlem Efendimiz'in rûh-ı küllî-i Muhammedî'den ve kalb-i âlîsinin unsurundan doğdukları gibi onların mukbil olan evlâdları dahi o unsurdan doğarlar.
178. Eğer Bağdad'tan ve Herât'tan ve Rey'den olsa su ve çamur mizâcı olmaksızın onun neslindendir.
Ya'ni, bu kâmil ve mükemmil olan zevât meselâ ister Bağdâd ve ister Herât ve ister Rey şehirlerinden neş'et etsinler cismânî olan mizâcın râbıtası ve alâkası olmasa dahi Resûl-i Ekrem hazretlerinin veyâ halîfelerinin nesl-i pâk-i ma'nevîlerindendir. Nitekim yukarıda 176 numaralı beyitte îzâh olundu.
179. Gül dalı her nerede biter, yine güldür; şarab küpü her nerede ki kaynar yine şarabdır.
Meselâ gül ağacının neşv ü nemâsı için bir mahall-i mahsûs yoktur. Herhangi bir mahâlde bitmiş ve neşv ü nemâ bulmuş olursa olsun yine güldür. Kezâ şarâb küpü her nerede kaynarsa kaynasın yine şarabdır. Bunun mahall-i mahsûsu yoktur.
180. Eğer güneş mağribden zâhir olsa, güneşin aynıdır, başka bir şey değildir.
Meselâ her vakit şarktan doğan güneş yerini değiştirip garbdan doğsa yine o güneştir. Yerini değiştirmekle başka bir şey olmaz. O halîfe-zâdeler dahi bu misâller gibi nerede zuhûr ederse etsinler, şekilleri ve sûretleri başka başka olsa da hakîkatleri güneş gibi hep birdir. Zîrâ hepsi mertebe-i yakîne vâsıl olmuşlar ve zandan kurtulmuşlardır. Nitekim Fîhi Mâ Fîh'in 32. faslında Cenâb-ı Pîr efendimiz şöyle buyururlar: “Sıfat-ı yakîn bir şeyh-i kâmildir. Savâb olan hüsn-i zanlar dahi onun müridleridir. Zan mütefâvittir. Böyle derece derece ağleb ve ezyed olan her bir zan yakîne akreb ve inkârdan eb'addir. Nitekim لو وزن ایمان ابی بکر بایمان اهل الارض لرجحهم ya'ni "Eğer Ebû Bekr'in îmânı ehl-i arzın îmânı ile tartılsa onlara râcih olurdu" hadîs-i şerîfinde işâret buyurulmuştur. Bütün savâb olan zanlar yakînden süt emerler ve ziyâdeleşirler; ve o süt emmek ve tezâyüd ilim ve amel ile o zannın tahsîl-i efzâyîşi alâmetidir. Bu sûretle o zanlar yakîn mertebesine gelirler ve yakînde fânî olurlar. Zîrâ o zanlar yakın oldukları vakit kalmazlar. Ve bu şeyh ile müridler, o şeyh-i yakînin ve onun mürîdlerinin âlem-i ecsâmda zâhir olmuş nakışlarıdır. Delîli budur ki: Bu nakışlar devren-ba'de-devr ve karnen-ba'de-karn mütebeddildir; ve bu şeyh-i yakîn ile onun zunûn-ı savâbdan ibaret olan evlâdları alâ-merri'l-edvâr ve'l-kurûn tebdîle uğramaksızın âlemde kāimdirler. Diğer taraftan zunûn-ı gālıt ve dâll ve münkir şeyh-i yakînin merdûdudur; ve o zanlar her gün yakînden eb'ad ve ezell (اذل) olurlar."
181. Ayıp toplayıcıları bu kelâmdan kör tut, ey Kirdigar, hem de kendi settârlığın ile!
Hz. Pîr efendimiz dahi o güneşlerden birisi olduğundan bu Mesnevî-i Şerîflerine işâreten buyururlar ki: "Yâ Rab! Halkın kusûrlarını görüp, ayıplarını toplayıcı olan ukūl-i nâkısa erbâbının gözlerini bizim bu sözlerimizden kör tut! Hem de kendi "Settâr" ism-i şerîfin ile bu kelâmları onların nazarlarından ört!" Ma'lûmdur ki, bu Mesnevî-i Şerîf baştan aşağıya kadar vahy-i ilâhî olduğundan onda kusûr olmak ihtimali yoktur. Bununla beraber mütefekkir geçinen ukūl-i nâkısa erbâbının ba'zıları tarafından boş i'tirâzlar vâki' olmuştur. Nitekim sırası düştükçe onlar îzâh edildi.
182. Hak buyurdu: "Kötü fiilli olan huffâşın gözünü ben misalsiz olan güneşten bağlamışım!"
Ba'zı nüshalarda "bed-fiâl" yerine "bed-sigâl" ve "bed-hisâl" vâki' olmuştur, "kötü düşünceli, kötü ahlâklı" demek olur. "Yarasa kuşu"ndan murâd, akıllarının gözü ulûm-i enbiyâ ve evliyânın nûrundan kamaşan mu'terizlerdir. "Bî-misâl güneş"ten murâd, Cenâb-ı Pîr efendimizin zât-ı şerîfleri olmak câizdir. Nitekim Dîvân-ı Kebîrlerinde kendi mensûblarına hitâben şöyle buyururlar: بذات پاك من و آفتاب سلطنتم که من ترا نگذارم بلطف بردارم رخ ترا ز شعاعات خویش نور دهم سرترا بده انگشت مغفرت خارم "Zât-ı pâkim ve saltanatım güneşinin hakkı için ki: Ey mürîdim! Ben seni bırakmam. Lutuf ile kaldırırım. Senin yüzüne kendi şuâ'larımdan nûr veririm. Senin başını mağfiret parmaklarının önü ile kaşırırm." Veyâhud "bî-misâl güneş"ten murâd, her asırda ferd ve sırr-ı Muhamme-dî'yi hâmil olan kutbu'l-aktâb olmak dahi kābildir. "Hak Teâlâ buyurdu" kavliyle وَتَرَاهُمْ يَنظُرُونَ إِلَيْكَ وَهُمْ لَا يُبْصِرُونَ (A'râf, 7/198) ya'ni "Ey Resûlüm! Sen o münkirleri görürsün ki, sana nazar ederler; halbuki onlar görmezler" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur.
183. Eksik ve nâkıs olan huffâşın nazarlarından o güneşin yıldızları da hafâdadır.
"O şems"ten murâd, makām-ı kutbiyyette bulunan insân-ı kâmildir; ve "güneşin yıldızları"ndan murâd, kutbun mâdûnunda bulunan sâir evliyâullahtır. Nitekim I. cildin 2967 numarasına müsâdif beytinde خود جهان آن يك کسست او ابلهست. هر ستاره بر فلك جزء مهست ya'ni "Cihân muhakkak o bir kimse-dir ve o eblehtir. Her yıldız felek üzerinde ayın cüz'üdür" buyurulmuş idi. Ba'zı nüshalarda "encüm" ile "ân şems" arasında vâv-ı âtıfe vardır. Bu sûret-te "yıldızlar ve o güneş dahi hafâdadır ve gizlidir", demek olur.