Onun beyânındadır ki, Mustafa (s.a.v.) işitti ki, Îsâ (a.s.) su yüzü üstünde yürürdü. Buyurdu ki: "Eğer yakîni ziyâde olaydı, hevâ üzerinde yürür idi."
29. bölüm / 53 · 3071 kelime · ~16 dk okuma
1203. "Îsâ (a.s.) gibi furat onu başı üzerinde tutar. Der ki: "Âb-ı hayat içinde boğulmaktan emînsin!"
Ma'lumdur ki, Îsâ (a.s.) resûl-i mukarreb idi ve yakîn-i kâmil sahibi olup velâyet-i kâmilesi dahi var idi. Binâenaleyh hadîs-i şerîfte beyân buyurulan "su"dan murâd, ilm-i risâlet ve "hevâ"dan murâd dahi "aşk" olmak münâ-sib görünür. Zîrâ aşk-ı ilâhîde Resûl-i Ekrem hazretleri ekmel idi ve hiçbir peygamberde aşkın o derecesi vâki' değil idi. "Yakîn"den murâd, dahi enbi-yâ arasındaki "yakîn" farkıdır. İşte bu "yakîn" sebebiyledir ki, âyet-i kerîme-de ولقد فضلنا بعض النبيين على بعض (İsrâ, 17/55) ya'ni "Biz nebîlerin ba'zısını ba'zı-sı üzerine tafdîl ettik" buyurulur. Binâenaleyh bu "yakîn" hakkında dahi Hâ-tem-i enbiyâ Efendimiz bilcümle peygamberlerden efdaldir. Resûl-i Ekrem hazretlerinin mi'râcı merkeb-i aşka râkiben ve diğer peygamberlerin mi'râcı ise ancak teşrîfen ve tekrîmen vâki' olmuştur. Nitekim mi'rac gecesinde bil- cümle menâzil-i terakkîde Resûl-i Ekrem'e refik olan Hz. Cibrîl nihâyet bir makāmda لودنوت انملة لاحرقت ya'ni "Yâ Resûlallah! Eğer bu makāmdan bir parmak ileriye geçersem yanarım, ya'ni benim benliğim ve Cebrailliğim kalmaz!" buyurdu; ve sultân-ı enbiyâ Efendimiz o menzil-i aşkta münferid kaldı. İmdi bu mukaddimeye nazaran bu bahsin yukarıya rabtı budur ki: Hilal hazretleri aşk-ı Resûlullâh'da müstağrak idi; ve nihâyet bu aşk ma'şûku olan Resûl-i Ekrem'i ahırdaki gübreliğe kadar celbetti.
"Furat", tatlı su demektir. Bundan murâd tecelliyât-ı rûhâniyye olmak münasibdir. Ya'ni, Hilâl hazretleri sözüne devâm edip dedi ki: "Yâ Resûlallâh! Îsâ (a.s.)1 tecelliyât-ı rûhiyye, âb-ı hayât içinde ya'ni rûhâniyet âleminde, "Sen artık sıfât-ı nefsâniyye sâikasıyla boğulmaktan emînsin!" diyerek başında tuttuğu gibi ben de bu hâl içindeyim."
1204. Ahmed der: "Eğer onun yakîni ziyâde olaydı, muhakkak hevâ ona merkeb ve me'mûn olurdu!"
Ahmed (a.s.) Efendimiz buyurur ki: "Gerçi Îsâ (a.s.) Rûhullah idi ve suyu berrak olan rûhâniyet âleminde yürür idi. Fakat rûhâniyet âlemi isneyniyet ve ikilik âlemi idi. Eğer sırr-ı vahdet hakkında yakîni ziyâde olaydı, hevâ ya'ni aşk ona merkeb olur ve ikilik âfetinden me'mûn ve masûn olur idi. Ma'lûm olsun ki, Îsâ (a.s.)ın yakîni ziyâde olmamak hususu, enbiyâ arasındaki "yakîn" farkıdır. Nitekim yukarıda îzâh olundu. Hiçbir peygamberin "yakîn"i Resûl-i Ekrem hazretlerinin "yakîn"i mertebesinde değildir. Zîrâ devr-i Muhammedî devr-i rü'yettir. Devr-i rü'yetteki "yakîn" ise muhtâc-ı îzâh değildir. Nitekim II. cildin 355 ve 356 numaralı beyitlerinde şöyle buyurulmuş idi:
[Ya'ni "Çünki Mûsâ senin devrinin revnakını gördü ki, onda tecellî sabâhı zâhir oldu. Dedi ki: "Yâ Rab! O ne devr-i rahmettir!" O rahmetten de geçti; orada rü'yet vardır."]
1205. Benim gibi ki, hevâya rakib oldum, mi'râc gecesinde müstashib oldum.
Ya'ni, "Eğer Îsâ (a.s.)ın benim gibi "yakîn"i ziyâde olaydı, aşk ve hevâya biner idi. Nitekim ben merkeb-i aşka râkib oldum ve mi'râc gecesinde o aşk ve hevâyı müstashib oldum; ve bu aşk-ı pâk ile kendi hakîkatime vâsıl oldum."
1206. Dedi: "Bir pis, bir kör köpek nasıl olur ki, uykudan sıçradı ve kendisini arslan gördü?"
Hz. Hilâl sözüne devâm edip dedi ki: "Yâ Resûlallah! Benim hâlim şuna benzer ki, bir pis ve bir kör köpek uykusundan uyanıp sıçradı ve kendisini arslan olmuş bir hâlde gördü. Ben de bir pis ve kör köpek mesâbesinde olan cismâniyetimden ve nefsâniyetimden sıçradım ve kendimi arslan gibi olan rûhumun cânı içinde buldum."
1207. Öyle arslan değil ki, kimse ona ok vura! Belki onun korkusundan ok ve temren kırılır.
"Peykân", ok ve mızrak uçlarındaki demirden ma'mûl "sivri temren" demektir. Ya'ni, "Kendini öyle bir arslan gördü ki, ona sûrî olan ok ve temren te'sîr etmez. Belki o sûrî oklar ve temrenler onun korkusundan kırılır."
1208. Yılan gibi karnı üzerinde gidici kör, gözlerini bağa ve bahara açtı.
Ya'ni, "Yılan gibi zulmet-i tabîat içinde karnı üzerine sürünüp gidici kör idim. Şimdi kalbimin gözleri ma'rifet bağına ve Hakk'ın tecelliyât-ı sıfâtiyye ve esmâiyyesi bahârına açıldı."
1209. Vaktaki o "çûn"lükten kurtuldu, "bî-çûn"lüğün hayatistanına erişti. Nasıl olur?
"Çünlük"ten murâd, ta'rîf ve tavsîfe sığan âlem-i sûret ve cismâniyyettir. "Bî-çûnlük", ta'rîf ve tavsîfe sığmazlık demek olur. Bundan murâd dahi, rû- hâniyet âlemidir. Zîrâ bu âlemi elfâz ile ta'rîf ve tavsîf etmek kābil değildir. Zevkî ve vicdânî bir âlemdir. Ya'ni, "Yâ Resûlallâh! Vaktâki bir kimse ta'rîf ve tavsîfi mümkin olan cismâniyet âleminin hükmünden kurtuldu ve ta'rîf ve tavsîfe sığmayan âlem-i ervâh hayâtistânına erişti, öyle bir kimsenin hâli nasıl olur? İşte ben şimdi bu hâldeyim."
1210. Lâ-mekânda "çûn"lük bahşedici oldu. Onun sofrasının etrafında bütün "çûn"ler köpekler gibidir.
Bu ve âtîdeki beyitler cenâb-ı Pîr efendimiz tarafından insân-ı kâmilin hâlini beyânen ve sâlikleri irşâden îrâd buyurulur. Ya'ni, böyle niçinlik hayâtistânına erişen insân-ı kâmil tasarruf-ı ma'nevî sahibi olup mekânsızlık âleminden cismâniyet âlemine ve cismânîlere imdâd ederek "çûn"lük bahşeder; ve bütün cismâniyet ve cismânîler onun ihsânının sofrası etrafında köpekler gibidirler. Ba'zı nüshalarda ikinci mısra'daki "çünhâ" yerine "şîrân" vâki'dir; ve bundan murâd, sûret âleminin arslanları olan tasarruf-1 sûrî sâhibi şâhlar olmak münasibdir. Nitekim Hz. Mevlânâ efendimiz peder-i âlîleri Sultânu'l-ulemâ Bahâüddîn Veled hazretleri Konya'yı teşrîf buyurdukları vakit Sultân Alâeddîn-i Selçûkî hayvana râkib olan o hazretin rikâbında yürümüş ve bu hâli gören Eflâkî bu Türkçe beytleri söylemiştir:
Ey ki, hezâr âferîn! Bu nice sultân olur! Kulu olan kişiler hüsrev ü hâkān olur. Her ki, bugün Veled'e inanuben yüz süre, Yoksul ise bây olur, bây ise sultân olur!
1211. O niçinlikten onlara kemik verir. Cünüblük içinde, sus, bu sûreyi okuma!
"Cenâbet", lügatte "uzaklık" ma'nâsınadır. Burada "insanları Hak'tan uzaklaştıran beşeriyet ve cismâniyet kuyûdu" demektir. "Ten zeden", susmak demektir. "Sûre"den murâd, her bir insân-ı kâmilin şahsiyetidir. Ya'ni, o insân-ı kâmil niçinlik âleminden onların sûret-i cismâniyyelerine ve hayât-ı cismâniyyelerindeki ihtiyaçlarına imdâd eder. Bu imdâd beşeriyet kuyūdu içinde olanlara köpeklerin önüne kemik atmak kabîlinden olur. Ey sâlik! Sen henüz beşeriyet ve cismâniyet uzaklığı içindesin. Bu uzaklık içinde sus! Mushaf'ın bu sûresini okuma! Zîrâ kâmiliyyet-i insaniyye hakkında الانسان والقرآن توأمان ya'ni "İnsan ve Kur'ân ikizdir" buyurulmuştur; ve her bir insân-ı kâmilin şahsiyeti bu kâmiliyyet-i insâniyye Mushafı'nın bir sûresidir. Kâmiliyyet-i insâniyyeye "Kur'ân" buyurulması, cem'iyyet-i esmâiyyeye mazhariyeti i'tibâriyledir.
1212. Sen tamamen "çünlük"ten gasil getirmedikçe, ey gulâm, sen bu Mushaf üzerine el koyma!
"Gulâm", lügatte "on yaşını geçmiş olan erkek çocuk"lara derler. Burada mübtedî olan sâlik ma'nâsına olmak münasibdir. Ya'ni, ey mübtedî olan sâlik! Sen tamamen "çünlük"ten ya'ni beşeriyet ve cismâniyet âleminden yıkanıp temizlenmedikçe bu kâmiliyyet-i insâniyye Mushaf'ı üzerine el koyma ve o Mushaf'ı okumaya çabalama! Zîrâ Kur'ân hakkında لَا يَمَسُّهُ إِلَّا الْمُطَهَّرُونَ (Vâkıa, 56/79) ya'ni "Kurân'a ancak temizlenmiş olanlar messeder" buyurulmuştur.
1213. "Ey şahlar! Gerek pis olayım ve gerek temiz olayım, cihanda bunu okumayayım da ne okuyayım?"
Bu beyt-i şerîf Hz. Pîr'in irşâdına cevâben sâliklerin lisânından îrâd buyurulmuştur. "Şâhlar"dan murâd, insân-ı kâmillerdir. Ya'ni sâlikler derler ki: "Ey ma'nevî olan şahlar! Ben beşeriyet ve cismâniyet uzaklığı ve cünüblüğü ile pis olayım veyâhud sıfât-ı nefsâniyyeden temizlenmiş olayım; bu keserât ve cismâniyet âleminde bu kâmiliyyet-i insâniyye Mushaf'ını okumayayım da ne okuyayım?" Zîrâ maksûda vusûl için mutlaka bir insân-ı kâmilin eteğine yapışmak lâzımdır.
1214. "Sen bana dersin ki: Sevabdan dolayı gasil etmemiş olarak su havuzuna gitme!"
"Su havuzu"ndan murâd, insân-ı kâmildir. Ya'ni, ey insân-ı kâmil! Meselâ sen bana diyorsun ki: "Sen beşeriyet cünüblüğü ile pissin. Sevâb kazanmak kasdıyla gasil etmeksizin ve temizlenmeksizin su havuzuna gitme ve Kur'ân'a temâs etme! Ya'ni insân-ı kâmilin huzûruna gitme!"
1215. "Havuzun dışarısında topraktan başkası yoktur. Her kim ki, havuza gelmeye, temiz değildir."
Ben de cevâben derim ki: "Havuzun dışarısında ancak toprak ve cismâni- yet âlemi vardır; ve havuza gitmeyen kimse de temizlenemez. Binâenaleyh su havuzu olan insân-ı kâmilin huzûruna gitmezsem nasıl temizlenebilirim?"
1216. Eğer suların bu keremi olmasa idi ki, o dembedem pisliği kabûl eder,
Eğer her dem pisliği kabûl edip temizleyen suların bu pisliği temizlemek keremi olmasa idi,
1217. Vay müştâk üzerine ve onun ümîdi üzerine! Onun ebedî hasreti üzeri- ne hasret!
"Hasretâ", nihâyetindeki "elif," elif-i nüdbedir ki, mâtem ve musîbet ve gam ve hasret makāmında elfâz-ı nevhanın âhirine getirirler. Meselâ "derdâ!" ve "dirîğa!" derler. Ya'ni, vay olurdu Hakk'ın müştâk-ı cemâlinin hâline, vay olurdu onun ümîdine! O bîçâre müştâk, ebedî olan hasreti üzerine hasret di- ye diye feryâd ederdi.
1218. Suyun yüz keremi ve yüz ihtişamı vardır ki, pisleri kabûl eder, vesselâm!
Bu beyt-i şerîf sâlike cevabdır. Su mesâbesinde olan insân-ı kâmilin yüz keremi ve yüz ihtişamı vardır ki, cismâniyet ve nefsâniyet kirleriyle mülev- ves olan pisleri kabûl edip temizler, vesselâm! Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz bir rubâîlerinde şöyle buyururlar. Rubâî: "Yine gel, yine gel. Her ne isen yine gel! Gerek kâfir ve gerek Mecûsî ve gerek putperest ol, yine gel! Bizim bu dergâhımız ümidsizlik dergâhı değildir; Eğer yüz kere tövbeni bozdun ise bile yine gel!"
1219. Ey Hakk'ın ziyası olan Hüsameddîn ki, nûr kuşların şerlilerinden se- nin bekçindir!
Bu beyt-i şerîfte Çelebi Hüsâmeddîn hazretlerinin mürşid-i kâmil olduklarına işâret buyurulur. Nitekim *Menâkıb-ı Sipehsâlâr*'da Hz. Çelebi hakkında şöyle buyurulur: "Hâl-i hayât-ı Hudâvendigâr'da tamâm dokuz sene ve ondan sonra da bilcümle ashâb-ı Hudâvendigâr'a şeyh ve kāim-i makām ve halîfe ve imam olmuş idi. Hz. Hudâvendigâr'a takarrüb kasdıyla kâffe-i ashâb onların mülâzimi olur idi." Ya'ni, ey Hakk'ın ziyâsı olan Hüsâmeddîn! Senin bâtınındaki nûr-ı ilâhî, bu nûrdan gözleri kamaşan nefsânî ve cismânî kimselerin şerrine karşı senin bekçindir. Seni muhafaza eder. Zîrâ onlar kuşların şerlisi bulunan yarasa kuşlarına benzerler.
1220. Nûr ve onun irtikāsı senin bekçindir. Ey sen! Yarasadan örtülmüş olan güneşsin!
Senin bâtınındaki bu nûr ve bu nûrun her ân yükselmesi ve irtikāsı senin bekçindir. Ey Hüsâmeddîn! Sen yarasa kuşları gibi olan cismânî ve nefsânî kimselerden örtülmüş güneşsin! Onların gözleri bu güneşin nûruna tahammül edemediğinden bu nûr onlara perde olur da seni göremezler.
1221. Güneşin nûru önünde şa'şaanın artıklığından harâretin yüksekliğinden başka perde nedir?
Ya'ni, güneşin nûru önünde onun şa'şaasının çokluğundan ve şiddetinden ve harâretinin keskinliğinden başka perde ve mâni' yoktur. Gözler bu şa'şaanın şiddetine ve harâretin keskinliğine tahammül edemediği için güneşe bakamazlar.
1222. Güneşin perdesi dahi Rabb'in nûrudur. Ondan nasibsiz olan yarasa kuşu ve gecedir.
Güneş gibi olan insân-ı kâmilin perde olan nûru dahi Rabb'in nûrudur. İnsân-ı kâmilin nûr-ı bâtını ile Rabb'in nûru arasında gayriyet yoktur. Bu nûrdan nasîbsiz olan ancak tabîat karanlığında yaşamaya alışmış olan yarasa kuşu mesâbesindeki cismânîlerdir ve tabîat ve cismâniyet gecesidir.
1223. Her ikisi perdenin uzaklığında kalmıştır. Ya kara yüzlü, yahud donmuş kalmıştır.
Cismânîler ile cismâniyet âlemi bu nûr perdesinin uzaklığı içinde kalmışlardır. Cismânîler kara yüzlüdür ve cismâniyet âlemi donmuş ve incimâd etmiş bir hâldedir.
1224. Vaktaki Hilal'in kıssasının ba'zısını yazdın, makālde bedrin destanını getir.
Ya'ni, ey Hüsâmeddîn Çelebim! Vaktâki Hilal'in ya'ni sâdık olan sâlik-i mübtedînin kıssasını ben söyledim sen de yazdın, şimdi makālde ve âlem-i kelâmda bedrin ya'ni insân-ı kâmilin kıssasını yaz ve kâğıt üzerine getir!
1225. O Hilal ve bedir ittihad tutarlar. İkilikten, nakz u fesaddan uzaktırlar.
O Hilâl mesâbesinde olan sâdık mürid ile onun tâbi' olduğu bedir mesâbesindeki insân-ı kâmilin ittihadları vardır. Aralarında ayrılık ve gayriyet yoktur. İkilikten ve eksiklikten ve bozukluktan uzaktırlar. Zîrâ mürîd-i sâdıkın bâtını mürşidinde müstağraktır; ve i'tibâr insanın cismine değil bâtınınadır.
1226. O Hilal bâtınında naksdan berîdir. O zahirde tedric getirici olan naksdır.
"Tedrîc", lügatte "azar azar bir iş üzerinde olmak ve derece derece olmak" demektir. Ya'ni, gerçi o Hilâl'in, ya'ni mürîd-i sâdıkın bâtını mürşidinde istiğrâkı hasebiyle eksiklikten berîdir, fakat onun zâhirinde derece derece terakkîsine nazaran bir eksiklik görünür. Nitekim ay bedir hâline gelmezden evvel hilâl hâlinde doğar. Onun teşekkül-i zâhirîsi bedre nisbetle noksandır, fakat bâtınında ve iç yüzünde noksan yoktur. Zîrâ o arzın bir noktasında hilâl ise de diğer noktasında bedirdir. Fakat hilâl olarak göründüğü noktada bedre nazaran nâkıs görünür. Sonra geceden geceye tedrîc ile o nokta-i arzda dahi bedir hâline gelir. İşte mürîd-i sâdıkın hâli dahi böyle bâtınında kâmil ve zâhirinde nâkısdır.
1227. Geceden geceye tedric için ders söyler; teennîde tefrîce menfaat verir.
"Tefrîc", gönül açmak ve gam ve gussa gidermek; "teennî", te'hîr ve âhestelik etmek. Ya'ni, o hilâlin ve mürîd-i sâdıkın tâbi' olduğu bedir ya'ni insân-ı kâmil, o hilâle geceden geceye ya'ni nefsâniyet ve cismâniyet gecesinin her bir tavrından diğer tavrına tedrîc ile terakkî için ders verir ve irşâd eder. Onun bu tedrîci teennî içinde kalbi nefsâniyet darlığından açmaya fâide verir.
1228. Teennî hakkında der: "Ey ham olan acûl! Dama basamak basamak gitmek mümkindir!"
"Acûl", aceleci demektir. Zarûret-i vezin için "accûl" okunur. Ya'ni o insân-ı kâmil teennî hakkında der ki: "Ey Hak yolunda henüz ham olan aceleci mürîd! Hak ve hakîkate vusûl için acele etme! Zîrâ dama çıkmak için dahi merdiven üzerinde basamak basamak yürümek lâzımdır; ve bu sûretle dama çıkmak mümkin olur. Beyt-i Mısrî: İven kişi yol alamaz, maksûdunu tez bulamaz Bekle maârif kapusun, yüz göstere irfan sana
1229. Tencereyi tedrîc ile ve üstâdca kaynat! Delice kaynayıcı olan kalye işe gelmez.
"Kalye", et ile sebze karıştırılmış olan taâma derler. Meselâ kabak kalyesi, patlıcan kalyesi derler. Binâenaleyh ey mürîd! Kalb tenceresini tedrîc ile ve yavaş yavaş kaynat ve üstâdca kaynat! Zîrâ delice kaynayan kalye işe yaramaz. Hem tencere taşar ve hem de pişen yemek tatsız olur. Nitekim ba'zı sâliklerin cezbeye tutulup delice vâki' olan hareketleri sülüklerindeki acelelerinden dolayıdır. Mürşidleri kâmil olmazsa bunların halleri berbâd olur.
1230. Hak hiç şeksiz "Kün!" ile bir lahzada feleğin halkına kadir değil mi idi?
Ya'ni, Hak Teâlâ hiç şübhe yok ki, "Kün!" ya'ni "Ol!" emriyle bir lahzada kâinâtın halkına kādir idi. Fakat fezâdaki ecrâm milyonlarca sene zarfında geçirdikleri istihâleler içinde tekevvün etmektedirler.
1231. Binâenaleyh niçin onu altı günde çekti? Ey müstefîd! Her bir gün bin senedir.
Binâenaleyh Hak Teâlâ niçin o eflâki altı günde vücûd-i izâfî âlemine çekti? Ey hakäyıktan istifâde taleb edici olan sâlik! Bil ki, bu altı günün her biri bizim dünyâmızın bin senesidir. Bu beyt-i şerîfte sûre-i Hac'da olan إِنَّ يَوْمًا عِنْدَ رَبِّكَ كَأَلْفِ سَنَةٍ مِمَّا تَعُدُّونَ (Hac, 22/47) ya'ni "Muhakkak Rabbinin indinde bir gün sizin saydığınız bin sene gibidir" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ayet-i kerîmede "bin sene" kâf-ı teşbîh ile mezkûr olduğundan "bir gün"ün bin sene olması kat'î değildir. Belki "bir gün"ün çok uzun olmasını beyândan ibârettir. Birinci mısra'da dahi sûre-i A'raf'da olan إِنَّ رَبَّكُمُ اللَّهُ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ (A'raf, 7/54) ya'ni "Muhakkak Rabbiniz öyle Allah'tır ki, gökleri ve yeri altı günde yarattı" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. "Gün" ta'bîrinden murâd, uzun devrelerdir:
Birinci devre: sûre-i Enbiya'da vaki أَوْلَمْ يَرَى الَّذِينَ كَفَرُوا أَنَّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَا (Enbiyâ, 21/30) ya'ni "Kâfirler akıl gözleriyle görmezler mi ki, gökler ile yer bitişik idi, biz onları ayırdık" âyet-i kerîmesine işâret buyurulduğu üzere devre-i ratkıyyedir ki, du devir "âlem-i amâ"dır. Ya'ni manzûme-i şemsiyyenin mâdde-i ûlâsı olan nefes-i rahmânînin sehâb-ı muzî hâlinde tekâsüfüdür. Bu devrede semâvât ve arz bitişiktir.
İkinci devre: Devre-i fetkıyyedir ki yâtiyye ta'bîr ettikleri şey bu kokmuş çamurdan tekevvün eder ki, bu mad- de ecsâm-ı uzviyyenin menşeidir. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de sûre-i Sâffat'ta إنا خلقناهم من طين لازب (Sâffât, 37/11) ya'ni "Biz o insanları yapışkan çamur- dan yarattık" buyurulur. Altıncı devre: Nebâtî ve hayvânî olan devredir ki, bu kokmuş ve yapışkan çamurdan evvelâ nebâtât-ı ibtidâiyye ve sonra da ecsâm-ı hayvâniyye tekev- vün etmiştir. Bu babda fakîr tarafından Fusûsu'l-Hikem'e yazılan şerhin mukaddime- sinde daha ziyâde tafsîlât verilmiştir.
1232. Çocuğun yaradılışı neden dokuz aydadır? Zîra ki tedric o şahın şiârın- dandır.
"Şiâr", burada "âdet ve sünnet" ma'nâsınadır. Ya'ni, anasının karnında çocuğun yaradılışı neden dokuz ay zarfında vâki' oluyor? Zîrâ derece derece peydâ etmek ve teennî ile zuhûra getirmek şâh-ı hakîkî olan Hakk'ın şiârın- dandır ve âdetindendir. Zîrâ hadîs-i şerifte التأني من الرحمن ya'ni "Teennî Rah- mân'dandır" buyurulur; ve Rahmân'ın hilkat-i eşyâdaki sünneti ve âdeti ted- rîc ve teennîdir. Ve ana karnında çocuğun terbiyesi hakkındaki beyânât I. cil- din 3816 numaralı beytinde geçti.
1233. Âdem'in hilkati niçin kırk sabah idi? O çamurda Hak Teâlâ azar azar ziyâde etti.
خمرت طينة آدم بين يدي اربعين صباحاً ya'ni "Ben Âdem'in çamurunu iki ellerim arasında kırk sabah yoğurdum" hadîs-i kudsîsi mûcibince Âdem'in cisminin yaradılması niçin kırk sabah idi? Zîrâ o çamurun cism-i Âdem mertebesine te- rakkîsi isti'dâdını Hak Teâlâ azar azar ziyâdeleştirdi. Hadîs-i kudsîdeki "iki el"den murâd, Hakk'ın Celâl ve Cemâl sıfatlarıdır ki, silsile-i vücûdda Hak Te- âlâ hazretleri cism-i Âdem'in çamurunu gâh cemâlî ve gâh celâlî olan sıfatla- rıyla terbiye etti; ve nihâyet bu sıfât-ı cemâliyye ve celâliyyesini cism-i Âdem'de cem' etti. Yukarıda îzâh olunduğu üzere ind-i ilâhîde "bir gün" bi- zim "bin sene"miz gibi olduğundan bu hesâba göre çamurun cism-i beşer hâ- line gelmesi için uzun müddetler geçmiştir. Nitekim IV. cildin 3622 numaralı beytinden i'tibâren cism-i Âdem'in yaradılışı hakkında şöyle buyurulmuş idi:
[Ya'ni "Evvel cemâd iklîmine gelmiştir; ve cemâdlıkdan nebâtlığa düştü. Senelerce nebâtlıkda ömür yaptı, halbuki cenkden dolayı cemâdlıkdan yâda getirmedi; ve nebâtlıkdan hayvanlığa düştüğü vakit nebâtlık hâli onun hatırına hiç gelmedi... O Hâlık onu tekrar hayvandan insanlık tarafına çekti ki sen onu bilirsin. Böyle iklîmden iklîme gitti; akıbet şimdi âkıl ve ârif ve kavî oldu."] Bunların ma'nâları ve îzâhları için oraya müracaat olunsun.
1234. Ey hâm! Senin gibi değil ki, şimdi koştun; çocuksun, sen kendini bir şeyh yaptın.
Ey Hak yoluna sülük edip, bu sülükü itmâm edemeyerek hâm kalmış olan sâlik! Ef'âl-i ilâhiyye ve âdât-i rabbâniyye senin fiillerin ve âdetlerin gibi aceleye müstenid değildir. Nitekim sen daha sülûkunu tamâmlamadan şimdi koştun; henüz Hak yolunda çocuk mesâbesinde iken kendini şeyh ve mürşid yaptın ve nâkısları terbiyeye kalktın. Böyle müteşeyyihlere lisân-ı meşâyıhda "sâlik-i ebter" derler; ve onlar hakkında. Beyt: Kendisi muhtâc-ı himmet bir dede Nerde kaldı gayrıya imdâd ede!
1235. Kabak gibi cümlenin fevkine koştun; hani senin cihad ve melhame ayağın?
"Kedû", kabak; "pây", ayak ma'nâsına geldiği gibi diğer müteaddid ma'nâları da vardır. Burada "tâkat ve sabır" ma'nâları münasibdir. "Melha- me", "şedîd cenk" ma'nâsınadır. Ya'ni, ey müteşeyyih! Kabak sâkı gibi cüm- le insanların yukarısına tırmanmak için koştun; senin nefsin ile mücâhedeye ve şeytanlar ile muhârebeye tâkat ve sabrın nerede?
1236. Ağaçlar ve duvar üzerine dayandın. Ey kelceğiz! Kabak gibi de yuka- rıya gittin!
"Akra'", "başı kel olan kimse"; sonundaki kâf ve kâf-ı tasgîrdir, "kelcik" demek olur. "Kar'", kabak demektir. Ya'ni, ey kelcik, ya'ni ey sâlik-i ebter! Ruhunun başı nefsânî sıfat çıbanlarıyla kel olduğu hâlde etrafına topladığın sâde-dil mürîdlere dayanarak ve onların medihlerine mağrûr olarak kabak gi- bi de yukarıya gittin; ve hakîkî meşâyihi beğenmeyip onların maârif ve hakäyıkını tenkîde kalktın.
1237. Gerçi senin merkebin evvelen serv-i sehî oldu, fakat nihayet kuru ve iç- siz ve boş oldu.
"Serv-i sehî", "boyu doğru olan servi ağacı" demektir. Tenâsüb-i endâma mâlik olan kimseden kinâyedir. Ya'ni, ey sâlik-i ebter! Evvelâ senin dayan- dığın ağaç ve duvar mesâbesindeki sâde-dil kimseler her ne kadar ehl-i ser- vet ve zâhirde mertebe ve mansıb sâhibi ve boylu boslu ve kerli ferli kimse- ler ise de, fakat sonunda ya'ni cismâniyet âlemine paydos borusu çalındığı vakit sûretin kabak gibi kuru ve içsiz ve boş bir hâlde kalır. Aslå ezvāk-ı rû- hâniyyeden bir şey bulunmaz.
1238. Ey kabak senin yeşil rengin çabuk sarardı. Zīrā ki düzgünden idi, aslî değildi.
Ey kabak mesâbesindeki müddeî! Senin yeşil rengin ya'ni müridler ara- sındaki i'tibârın ve şöhretin çabuk sararır ve söner. Zîrâ ki o sıyt u şöhret ve parlaklık kazib idi ve ârizî idi ve düzgünden hâsıl olmuş idi; rûhundan neş'et etmiş ve aslî olan bir parlaklık değil idi. "Gülgûne", kadınların kendilerini süs- lemek için yüzlerine sürdükleri beyaz boya ve allık demektir.