İçeriğe atla

Mustafa (a.s.v.)ın Hilal'in iyâdeti için o beyin ahırına girmesi ve Mustafa (s.a.v.) in Hilâl'i okşaması

28. bölüm / 53 · 855 kelime · ~5 dk okuma

1190. Peygamber rağbetle onun için ahıra gitti, cüst ü cûya geldi.

Ya'ni, Resûl-i Ekrem rağbetle Hilâl'in hâtırını sormak için ahıra gitti ve onu ahırda aradı.

1191. Ahır karanlık ve çirkin ve pis idi. Halbuki bunun hepsi kalktı, çünkü ülfet erişti.

Ya'ni, ahır pek fenâ bir hâlde idi. Fakat ülfet ve aşk-ı Hak eriştiği için bu fenâlıkların hepsi kalktı.

1192. Babası Yûsuf'un kokusunu duyduğu gibi, o erkek arslan Peygamber'in kokusunu götürdü.

Ya'ni, Ya'kub (a.s.) Yûsuf (a.s.)ın gömleğinin kokusunu duyduğu gibi o erkek arslan mesâbesinde olan Hz. Hilâl dahi ahıra giren Resûl-i Ekrem hazretlerinin latîf kokusunu duydu.

1193. Mu'cizeler îmânın mûcibi olmaz; cinsiyet kokusu sıfatları cezbeder.

"Mu'cize", bu âlem-i sûrette herkesin görmeye alıştığı bir şeye muhalif olarak peygamberlik da'vâsında bulunan zât-ı şerîften zuhûr eden hallerdir. Meselâ su üzerinde yürümek ve havada uçmak cism-i beşer için âdet hâricindedir. Bu âdet hilâfında olan haller peygamberlerden zuhûr ettiği gibi peygambere tâbi' olan velîlerden dahi sâdır olur; buna "kerâmet" derler. Peygambere tâbi' olmayan kimselerden dahi zuhûr edebilir. Bu da iki türlüdür: Ya "istidrâc" olur veyâhud "sihir" vâsıtasıyla olur. "İstidrâc", ba'zı münkirlerden murâdları üzerine zuhûr edip inkârlarının tezâyüdüne sebeb olan hârik-ı âdedir. Hind fakirlerinin hâli bunun şâhididir; ve sihrin envâı beştir: Tılsım, nîrencât, rukye, halkatîrât, (حلقطيرات) [ve] şa'bededir. Bunların îzâhâtı yukarılarda geçti. Necmeddîn-i Kübrâ hazretlerinin *Menâzilü'l-Hâirîn* ismindeki kitâbından naklen Mevlânâ Câmî hazretleri *Nefahâtü'l-Üns*'de bunlar hakkında tafsîlât vermiştir.

"Düşman"dan murâd, his gözlerine tâbi' olan ahmaklardır ki, bunlar da iki sınıftır: Bir sınıfı nübüvvetin doğruluğuna inanmak için peygamberlerden hârika isterler ve bu hârikayı görünce îmân ederler. Diğer sınıfı dahi hârikayı görseler de îmân etmezler, sihirdir, derler. Bu iki sınıf enbiyâya karşı böy- le oldukları gibi evliyâya karşı da böyledirler. Fakat akıl gözü açık olanlar peygamberin akvâlini, ahvâlini, ef'âlini tedkîke muktedir olduklarından onlar böyle his gözleriyle hârika görmek istemezler. Nitekim ashâb-ı kirâmın çoğu Kelâmullah'ı sıdk-ı nübüvvete kâfi gördüler ve îmân ettiler ve başka mu'cize istemediler. Ve Ebû Cehl ve emsâli mu'cize gördükleri hâlde îmân etmediler, sihirdir, dediler. Ve Îsâ (a.s.)dan ölmüş bir hayvanın kemiklerinin dirilmesini isteyen bir ahmağın kıssası da II. cildin 140 numaralı beytinden i'tibâren beyân buyurulmuştur. Ve evliyâ-yı kirâm hazarâtı kerâmâta ehemmiyet vermezler, "Hayz-ı ricâldir" derler. Asıl kerâmet kerâmet-i ilmiyyedir. Zîrâ bu kerâmet akl-ı fa'âlin nasîbidir. Onun için Cenâb-ı Peygamber Efendimiz العاقل صديقي والاحمق عدوي ya'ni "Akıl benim dostumdur ve ahmak benim düşmanımdır" buyururlar. Zîrâ âkıl, akıl gözünü ve ahmak, his gözünü kullanır. Halbuki his gözü şaşırtır ve kıymetsizdir. Velhâsıl mu'cizât ahmakların îmânına sebeb olmaz. Çünkü îmân edenler şübhe içindedirler ve îmân etmeyenler de sihirdir, derler. Fakat enbiyâ, akl-ı mücessem olduklarından, âkıller ile peygamberler arasında cinsiyet vardır. Bu cinsiyet kokusu âkıllerin sıfatlarını peygamberler tarafına çekip götürür.

1194. Mu'cizeler düşmanın kahrı içindir. Cinsiyet kokusu gönül götürmek içindir.

Enbiyânın mu'cizeleri his gözünü ibtâl ve bu göze tâbi' olan humakayı kahır ve mağlûb etmek içindir. Cinsiyet kokusu ise kalbi peygamber tarafına götürmek ve çekmek içindir.

1195. Düşman kahrolur, ammâ dost değil! Dost ne vakit bir boynu bağlanmış olur?

"Boynu bağlanmak", ayn-ı sâbitenin taleb-i isti'dâdîsi üzerine vâki' olan kazâ-yı ilâhîdir. Ya'ni, his gözüne tâbi' olan düşman bu âlem-i sûrette hârik-ı âdeyi ve mu'cizeleri görmekle makhûr ve mağlûb olur. Fakat dostun böyle bir kahır ve mağlûbiyete dûçâr olması lâzım değildir. Zîrâ onun boynu kazâ-yı ilâhî ile bağlanmış değildir. O ayn-ı sâbite âleminde de saîddir, bu âlem-i sûrette de saîddir.

1196. Onun kokusundan uykudan uyandı. Dedi: "Gübrelik içinde bu türlü kokudan, ha!"

Hz. Hilâl, Resûl-i Ekrem hazretlerinin rûhânî ve ma'nevî olan kokusundan dolayı uykudan uyandı. Zîrâ rûhların gäyet latîf bir kokusu vardır ki, o koku ancak meşâmm-1 rûh ile duyulur. Hz. Hilal dahi meşâmm-ı rûhu ile bu kokuyu duydu, dedi ki: "Gübrelik içinde bu nevi' koku da bulunsun, ha! Acîb şey!"

1197. Binek hayvanlarının arasından nazîrsiz olan Resûl'ün dâmen-i pâkini gördü.

Cenâb-ı Hilâl yerde yattığı cihetle, hayvanlarının ayakları arasından nazîrsiz olan Resûl-i Ekrem hazretlerinin pâk olan eteklerini gördü.

1198. Sonra ahırın köşesinden sürüne sürüne geldi. O pehlivan yüzünü onun ayağı üzerine koydu.

"Gaj-gajân", terkîb-i terâdüfidir; "çocuklar gibi oturup sürüne sürüne yürümek" ma'nâsına olan "gajîden" masdarındandır. Ba'zı nüshalarda "hazhazân" vâki'dir; bu da o ma'nâyadır. Ya'ni, Hz. Hilal ahırın köşesinden sürüne sürüne Resûl-i Ekrem'in huzûruna geldi. O rûhun pehlivânı yüzünü o hazretin ayağı üzerine koydu.

1199. Sonra Peygamber yüzünü onun yüzü üzerine koydu. Başına ve gözüne bûse verdi.

Ondan sonra Resûl-i Ekrem hazretleri yere eğildi, mübarek yüzünü onun yüzü üzerine koydu, başını ve gözünü öpüp okşadı.

1200. Dedi: "Ey Yâr! Ne acîb gizli gevhersin? Ey arşın garibi! Nasılsın, daha hoş musun?"

Resûl-i Ekrem hazretleri buyurdu ki: "Ey dîn dostu! Ne acîb gizli gevher-sin? Ey bu cismâniyet âleminde arş-ı ilâhînin garîbi olan Hilâl, nasılsın? Çektiğin cismânî meşâkk ile karışık olan rûhunun zevki içinde daha hoş musun?"

1201. Dedi: "O uykusu perîşan olan nasıl olur ki, onun ağzına güneş gire!"

Hz. Hilâl cevâben dedi: "Yâ Resûlallâh! Bu dünyâ uykusunun perîşân ha-yâlleri içinde olan bir kimsenin ağzına Risâlet güneşi girerse ne hâlde olur?"

1202. "O susamış nasıl olur ki, çamur yalar, su onu başı üzerine koyar, latîf görünür?"

"Kezâlik pek ziyâde susayıp su bulamayarak çamur yalayan bir kimseyi su kendi sathı üzerinde yüzdürüp latîf bir sûrette taşırsa, o susuzun hâli na-sıl olur? İşte benim huzûr-ı Risâlet-penâhîde şimdi hâlim böyledir."