İçeriğe atla

Bu Hilal'in hasta olması ve onun efendisinin onu tahkîri ve tanımaması emrinde, onun hastalığından habersizliği ve kalb-i Mustafa'nın onun hastalığından ve hâlinden âgâh olması ve Resûl (a.s.)ın bu Hilal'i araması ve ziyareti

27. bölüm / 53 · 1448 kelime · ~8 dk okuma

1166. Kazâdan dolayı Hilal hasta ve nâkıs oldu. Mustafa'ya vahiy halin gammazı oldu.

"Gammâz", "yüz ve kaş ve kirpik ile işaret etmek ve bir kimsenin ayıbını meydana çıkarmak" ma'nâsına olan "gamz"den mübâlağa ile ism-i fâildir. Burada "işaret edici" demektir. Ya'ni, kazâ-yı ilâhîden dolayı bu seyis olan Hz. Hilâl hasta oldu ve cismi hastalık sebebiyle eksildi ve eridi. Mustafa (s.a.v.) Efendimiz'e gelen vahy-i ilâhî Hz. Hilâl'in hâline işaret edici oldu.

1167. Onun efendisi onun hastalığından habersiz idi; zîrâ onun indinde kıymetsiz ve şerefsiz idi.

"Kesâd", revâçsız olmak ve metâ' geçmemek demektir. Burada kıymetsizlikten kinâye olur. "Hatar", burada "kadr ve şeref" ma'nâsınadır. Ya'ni, Hilâl'in efendisi onun hastalığından âgâh değil idi. Zîrâ efendisinin indinde Hilâl hazretleri kıymetsiz ve şerefsiz idi.

1168. Bir muhsin ahırda dokuz gün yatmış idi. Hiçbir kimse onun hâlinden âgâh değildi.

"Muhsin", lügatte "iyilik edici" demektir. الاحسان ان تعبد الله كانك تراه ya'ni "İhsân, senin Allah'ı görür gibi ibâdet etmendir" hadîs-i şerîfi mûcibince Hz. Hilâl'in makām-ı müşâhedede olduğuna işâret buyurulur. Ya'ni, bu muhsin olan Hz. Hilâl hastalanıp hayvanların ahırında dokuz gün[dür] yatar idi. Hiçbir kimse onun böyle ağır bir sûrette hastalanmış olduğuna vâkıf değil idi.

1169. O ki, kes idi ve keslerin şehenşâhı idi. Onun yüz kulzüm gibi olan aklı her yere erişici idi.

"Kes", âkıl ve âlim ve şerîf olan adam demektir ki, bundan murâd Resûl-i Ekrem'in zât-ı şerîfleridir. "Kulzüm", umûmen deniz ve husûsen Süveyş ile Aden arasındaki Bahr-ı Ahmer'in adıdır. Ya'ni, o zât-ı mukaddes-i Muhammedî ve kemâlât-ı beşeriyyenin kâffesini câmi' idi ve akıl ve ilimde mümtaz olanların şehenşâhı idi. Onun yüz deryâ gibi vâsi' olan aklı her yere, ya'ni âlem-i zâhir ve bâtına erişici idi.

1170. "Senin filân müştâkın hasta oldu!" diye ona vahiy geldi. Hakk'ın rahmeti gam-hâr oldu.

Ya'ni, "Senin cemâl-i pâkine müştâk olan Hilâl hasta oldu!" diye o Ser-ver-i âleme vahy-i ilâhî geldi. Hakk'ın rahmeti Hilâl'in gamını yiyici oldu ve onun imdâdına yetişti.

1171. Mustafa, şerefli Hilâl için iyâdetten dolayı o tarafa gitti.

Mustafa (a.s.v.) Efendimiz ind-i ilâhîde şeref sâhibi olan Hz. Hilâl için ve onun hâtırını sormak kasdıyla yattığı tarafa gitti.

1172. O ay vahiy güneşinin izinde ve o sahâbe dahi yıldızlar gibi onun arkasında koşucu oldu.

O ay gibi olan Resûl-i Ekrem hazretleri vahiy güneşinin izini ta'kîb etti ve ashâb-ı kirâm hazarâtı dahi yıldızlar gibi Resûl-i Ekrem Efendimiz'in arkasında koşucu oldu.

1173. Ay der ki: "Benim ashâbım yıldızlardır. Gece yolcusuna muktedâ ve serkeşe rücumdur."

"Sürâ", "hüdâ" vezninde "gece yolcusu"na derler. "Kudve", kâfın üç harekesiyle "muktedâ ve metbû'" demektir. "Rücûm", "recm'"in cem'idir, "atılan taşlar" ma'nâsınadır. Ya'ni, ay gibi olan Resûl-i Ekrem hazretleri hadîs-i şerîfte اصحابی کالنجوم بايهم اقتديتم اهتديتم ya'ni "Benim ashâbım yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız hidâyet bulursunuz" buyurdu ki, onlar zulmet-i tabîat içinde yürüyen kimselere doğru yolu gösteren muktedâ ve metbû'dur; ve serkeş ve itâatsiz olanlara dahi atılan taşlardır ki, onlar bu taşlar ile huzûr-ı ilâhîye yaklaşmaktan men' olunurlar. Bu beyt-i şerîfte ولقد زينا السماء الدنيا بمصابيح وجعلناها رجوما للشياطين (Mülk, 67/5) ya'ni "Biz dünyanın göğünü yıldızlar ile süsledik ve onları şeytanlara atılan taşlar yaptık" âyet-i kerîmesinin ma'nâ-yı bâtınîsine işâret buyurulur.

1174. Beye dediler ki: "O sultân erişti!" O sevinçten âşıkāne sıçradı.

"Bî-dil ü cân", âşıkāne demektir. Ya'ni, Resûl-i Ekrem hazretleri ashâb-ı kirâmı ile beraber Hilâl'in bulunduğu mahalle geldiği vakit, Hilâl'in efendisi olan beye, "O iki cihânın sultânı olan Resûl-i Ekrem geldi!" dediler. O bey da-hi sevinçten âşıkāne bir vaz'iyette yerinden sıçradı.

1175. O zan üzerine şâdîden iki elini çırptı ki, o şehenşâh o emîr için gelmiştir.

Bey o şehenşâh-ı rusül olan cenâb-ı Peygamber kendisinin ziyâretine geldiğini zannettiği için sevindi ve iki elini çırptı.

1176. Vaktaki o bey gurfeden indi, müjdecinin ücret-i kademi olarak cân saçtı.

"Pâ-müjd", ücret-i kadem ve ayak teri demektir. "Gurfe", lügatte "yüksek çardak" demek olup burada, "köşkün yukarısı" demek olur. Ya'ni, vaktāki o bey teşrîf-i Peygamberîyi haber aldı, köşkünün yukarısından aşağıya indi ve müjdeciye ayak teri olmak üzere dahi cânını fedâ edecek hâle geldi.

1177. Sonra o yer öpücü oldu ve selâm getirdi, yüzünü tarabdan gül gibi etti.

"Zemîn-bûs", vasf-ı terkîbîdir, "yer öpücü" demektir. "Tarab", şâdî ve ferah; "verd", gül denilen çiçek. Ya'ni, aşağıya indikten sonra huzûr-ı Peygamberîye gelip yer öpücü oldu ve selâm verdi. Sevinçten dolayı yüzünün rengi de gül gibi penbe ve latîf oldu.

1178. Dedi: "Allah'ın ismi ile vatanı müşerref et, tâ ki, bu encümen bir firdevs olsun!"

Resûl-i Ekrem hazretlerine hitâben bey dedi ki: "Yâ Resûlallah! Allah'ın ismi ile evimizi şereflendir, tâ ki, bu evimizde olan cem'iyet bir firdevs, bir cennet olsun!"

1179. "Tâ ki, benim köşküm gök üzerine efdal olsun! Zîrâ ben zaman ve devrânın kutbunu gördüm!"

"Kutb", mihverin nihâyeti ve bir kavmin medâr-ı umûru olan zât demektir. "Deverân", dönmek ve hareket etmek ma'nâsınadır. Ya'ni, "Benim köş- küm yerde olduğu hâlde vücûd-ı şerîfin sebebi ile gökyüzü üzerine efdal olsun! Zîrâ zamânın dönmesini ve hareketini vücûda getiren arzın kutbusun ve ben köşkümde kutub olan zât-ı şerîfini gördüm!"

1180. O muhterem itabdan dolayı ona dedi: “Ben seni görmek için gelmedim!"

"İtâb", tevbîh ve tekdîr etmek. Ya'ni, o muhterem olan zât-ı Peygamberî o beyi tekdîr ve tevbîh kasdıyla buyurdu ki: "Ben buraya seni görmek için gelmedim!"

1181. Dedi: "Cânım senindir, halbuki cân nedir? Hele buyur ki, bu tekellüf kimin içindir?"

"Teceşşüm", bir şeyin zahmetini çekmek ve tekeffül etmek demektir. Bu itâb üzerine bey dedi ki: "Yâ Resûlallâh! Benim cânım senin mülkündür. Maahâzâ cân nedir ki, sana fedâ edilecek bir kıymeti hâiz olsun! Hele buyur ki, bu ihtiyâr-ı zahmet ve bu tekellüf kimin için vâki' olmuştur?"

1182. "Tâ ki, ben o kimsenin hâk-i pâyi olayım, ki, senin lütfunun bağında ona bir mağres vardır!"

"Mağres", ağaç dikilecek yer demektir. Bu beyt-i şerîfte umûmen lutf-1 Nebevî "bağ"a ve bu lutfa nâil olan kimse "ağac"a ve bu kimse hakkında husûsen vâki' olan lutf-1 Nebevî dahi, o bağda "ağaç dikilecek yer"e teşbîh buyurulmuştur. Ya'ni, o bey: "Yâ Resûlallah! Kimin için burayı teşrîf buyurduğunu söyle de senin lutf-ı mahsûsuna nâil olan bu kimsenin bastığı toprak olayım!" dedi.

1183. Vaktaki o böyle söyledi ve nahveti sürdü, Mustafâ onun itabını terk etti.

"Nahvet", hodbînlik ve ta'zîm ve iftihâr etmek demektir. Vaktâki o bey böyle mütevâzıâne sözler söyledi ve nefsinden hodbînliği ve taazzumu sürüp çıkardı, Mustafa (s.a.v.) Efendimiz dahi onun bu tevâzu'una karşı tevbîh ve tekdîr etmeyi terk etti.

1184. Sonra ona dedi ki: "O arşın Hilal'i hani? Tevazu'dan dolayı mehtab gibi ferş olan hani?"

İtâbı terk ettikten sonra Resûl-i Ekrem o beye dedi ki: "O arş-1 ilâhînin Hilâl'i nerededir? Ve bâtında sultân iken tevâzu'dan dolayı ay ışığı gibi ferş olup yerlerde sürünen mahbûb-ı Hak nerededir?"

1185. "O bir şahtır ki, kölelik içinde gizli olmuştur. Câsüsluk için dünyaya gelmiştir."

"Câsûs", şerre dâir olan sırrı tecessüs eden ve araştıran kimse demektir (Kāmûs). Bu beyt-i şerîfte câsûsluk ta'bîrinin isti'mâlindeki nükte budur ki: Cismâniyet ve nefsâniyet âlemi şerr u şûr ile doludur. Ervâh-ı kâmilânın bu cismâniyet âlemine gelmesi cismâniyet âlemine hâs olan tecelliyât-ı esmâiyye ahkâmına fiilen ve zevken vukūf ve onlardan rûhu tasfiye ve tecrîd içindir. Nitekim Hz. Pîr Efendimiz şu beyitlerinde bu ma'nâya işâret buyururlar: من از برای مصلحت در حبس دنیا آمدم من از کجا حبس از کجا مال کرا دزدیده ام "Ben dünyâ habsine maslahat için geldim. Ben neredeyim, hapis nerededir? Kimin malını çalmışımdır ki, bu habse girmiş olayım!"

Ya'ni, Hilal hazretleri ezelde ve ma'nâda bir şâh-ı ma'nevîdir ki, şerr u şûr ile dolu olan bu cismâniyet âleminde gizlenmiştir; ve onun bu kölelik içinde gizlenmesi Hakk'ın tecelliyât-ı esmâiyye ahkâmına bu âlemde fiilen ve zevken vukūf hâsıl ederek şerli olan nefsin sıfatlarını araştırıp, onlardan rûh-1 pâkini musaffâ ve mücerred tutması içindir.

1186. "Sen deme ki, "O bizim kölemiz ve ahırcımızdır!" Bunu bil ki, defîne vîrânelerdedir."

"Ey bey! Sen onun zâhirindeki zillete bakıp deme ki, "O bizim kölemiz ve ahırcımızdır ve hayvanlarımızı tımar eden bir hizmetçidir!" Onun zâhiri harâb, bâtını ma'mûrdur. Nitekim defineleri vîrânelere ve harâbelere gömerler; ve bunu halkın nazar-ı dikkatlerini celb etmemek için böyle yaparlar."

1187. "Acaba, o Hilal hastalıktan nasıldır ki, binlerce bedir onun pâyimalıdır."

Bu beyt-i şerîfte sanâyi'-i bedîiyyeden "îhâm-ı hüsn" san'atı vardır. Hilal ism-i hâssından gökdeki hilâle ve hilâlden dahi bedire intikāl buyurulmuştur. "Bedir"den murâd, sûrî mansıb ve mertebe sahibi olan kimselerdir. Ya'ni, "Adı Hilal ve ma'nâsı yeni doğan ay olan o köle hastalıktan ne hâldedir ki, binlerce kimselerin ayın on dördü gibi parlak olan sûrî mansıb ve mertebele- ri onun nûr-ı ma'nevîsinin pâyimâlıdır ve zebûnudur."

1188. Dedi: "Onun hastalığından benim haberim yoktur. Fakat birkaç gündür dergâhda değildir."

Bey cevâben dedi ki: "Hilal'in hastalığından haberim yoktur. Fakat birkaç günden beri dergâhda ve hizmet edenler arasında görünmüyor."

1189. Onun sohbeti binek hayvanları ve katırlar iledir; seyistir ve onun menzi- li bu ahırdır.

Ya'ni "Hilal'in vazîfesi binek hayvanlarıyla katırlara bakmak ve onları tı- mar etmektir. O seyisdir, bu sebeble ahırda yatar, kalkar."