Hilâl (r.a.)ın kıssasına rücû'dur
26. bölüm / 53 · 1261 kelime · ~7 dk okuma
1151. Hilâl gönül üstadı bir cânı rüşen idi, bir mü'min beyin seyisi ve kölesi.
Hz. Hilâl nefsânî sıfatları kalbine uğratmamak husûsunda üstâd, rûhu parlak ve musaffâ idi. Bununla beraber bir mü'min beyin ahırında hayvanla- rını tımar eden seyis ve köle idi.
1152. O köle ahırda seyislik ederdi. Fakat köle adlı, sultanların sultanı idi.
O köle olan Hz. Hilâl beyin ahırında seyislik eder, hayvanlarına bakardı. Fakat zâhirde adı köle idi; ma'nâda sultânların sultânı idi.
1153. O bey kölenin hâlinden habersiz idi. Zîrâ ona iblisâne nazarın gayrı ol- madı.
O bey köleyi hakîr gördüğünden onun hâli ile alâkadar değildi. Binâenaleyh ne hâlde olduğunu da bilmezdi. Zîrâ beyin nazarı İblîs gibi ancak zâhire idi. İb- lîs nasıl ki, Hz. Âdem'in sûretine bakıp ma'nâsından gāfil idiyse, bey dahi Hz. Hilâl'in ancak sûret-i hakîrânesine bakar ve ma'nâsından gāfil bulunur idi.
1154. Suyu ve çamuru gördü ve ondaki hazîneyi değil! Beşi ve altıyı gördü ve beşin aslını değil!
Bey İblîs gibi suyu ve çamuru, ya'ni cismi gördü ve o suyun ve çamurun altında gizli olan hazîneyi ve defineyi ya'ni rûhun ulviyetini görmedi. Beşi ya'ni havâss-i hamseyi ve altıyı ya'ni taayyüne ve cisme mahsûs olan altı ci- heti gördü ve havâss-i hamsenin aslı olan rûhu görmedi. Zîrâ görmek ve işit- mek ve koklamak ve lezzet duymak ve hissetmek rûhdandır. Rûh cisimden alâkasını kesdikten sonra cisimdeki bu beş hâsse munkatı' olur.
1155. Çamurun rengi zâhir ve dînin nûru gizli. Her peygamber cihanda böy- le idi.
Çamurun rengi, ya'ni cismin hâl ve şânı his gözüyle görülür. Fakat rûh ile tev'em olan dînin nûru rûh gibi gizlidir, his gözüyle görülemez. İşte her pey- gamber dahi bu âlem-i sûrette böyle gizli idi. Münkirler o peygamberleri ha- kîr gördüler ve ancak sûretlerine nazar ettiler. Meselâ sûre-i Zuhruf'da beyân buyurulduğu üzere müşrikler Resûl-i Ekrem hazretlerinin yetimliğini görüp لَوْلا نَزِلَ هَذَا الْقُرْآنُ على رجل من القريتين عظيم (Zuhruf, 43/31) ya'ni "Bu Kur'ân Mek- ké'nín ve Tấif'in eşrâfından olan bir adama nüzûl ede idi ne olurdu!" dediler. Ve kezâ yine aynı sûrede Mûsâ (a.s.) hakkında Fir'avn: أنا خير من هذا الذي هو مهين ولا يكاد يبين (Zuhruf, 43/52) ya'ni "Ben riyâset husûsunda hakîr ve dili pel- tek olan bu kimseden hayırlıyım!" dedi.
1156. O minareyi gördü ve ondaki kuşu değil! Minare üzerinde fen dolu bir şahbaz vardır.
Meselâ bir kimse minâreyi görür, fakat üzerindeki kuşu görmez. Halbuki minârenin üzerinde ta'lîm görmüş ve avcılığa alışmış olan pür-fen, şâhâne bir doğan kuşu vardır. İşte sırf zâhiri ve cismi gören ve fakat o cismin şahbâz rû- hundan gâfil bulunan kimselerin hâli de bu misâle mutâbık olur.
1157. Ve o ikincisi kanat çarpan kuşu gördü. Fakat kuşun ağzında olan kılı değil!
Diğer bir kimse dahi hem minâreyi ve hem de minârenin üzerinde kanat çarpan kuşu görür. Fakat kuşun ağzında olan ince kılı görmez. Bu da enbiyâ ve evliyânın cismini ve rûhunun yüksekliğini görüp, onda ince olan sırr-ı vahdeti göremeyen kimselerin misâlidir ki, ulemâ-i zâhir bu kabîldendir.
1158. O kimse ki, Allâh'ın nuruyla nazar eder olur, hem kuştan ve hem kıl-dan âgâh olur.
اتقوا فراسة المؤمن فانه ينظر بنور الله ya'ni "Mü'minin firâsetinden sakınınız, zîrâ o Allâh'ın nûruyla bakar!" hadîs-i şerîfi mûcibince kendinin kendiliğinden geçmiş, sem'i Hakk'ın sem'i ve basarı Hakk'ın basarı olmuş olan insân-ı kâmil hem cismi ve hem de rûhun yüksekliğini ve o yükseklikte ince kıl gibi olan sırr-ı vahdeti görür.
1159. Dedi: "Nihayet gözü kıl tarafına koy! Kılı görmedikçe düğüm açılmaz!"
Bu sırr-ı vahdeti gören insân-ı kâmil yalnız minâre mesâbesinde olan cis-mi ve kuş masâbesinde olan ilim ve tâat ve ibâdet-i zâhireyi gören ve Hak ile insân-ı kâmil arasındaki sırr-ı vahdeti göremeyen kimseye dedi ki: "Ey kim-se! Gözünü yalnız cisme ve ulûm ve a'mâl-i zâhireye dikme! İnce kıl gibi olan vahdet-i vücûd sırrını da gör! Sen bu ince kılı görmedikçe senin ilim ve amel-deki şek ve şübhe düğümlerin açılmaz!"
1160. O biri cıvık çamur içinde nakışlı kil gördü; ve o diğeri ilim ve amel ile [1144] dolu gil gördü."
"Vahal", yumuşak çamur demektir ki, müfredât-ı unsuriyye murâd buyu-rulur. Her iki mısra'daki "gil" kelimeleri "katı çamur" ma'nâsına olmak mü-nâsibdir. Bundan murâd dahi, bu müfredât-ı unsuriyyeden tesviye edilmiş olan cism-i beşerdir. Ba'zı nüshalarda ikinci mısra'daki "gil" yerine "dil" vâ-ki'dir. Bu sûrette tercüme "Ve o diğeri ilim ve amel ile dolu iç ve gönül gör-dü" demek olur. Hâsıl-ı ma'nâ: Ya'ni, ne yapalım ki, isti'dâd muhtelif oldu-ğundan bir tâife yalnız cismin münakkaş sûretini gördü. Bunlar cıvık çamur içinde nakışlı, katı çamuru görene benzerler; ve diğer tâife dahi o nakışlı ça-muru ve cismi ilim ve amel ile dolu gördü; ve nazarı sûret ile beraber ilim ve amel cihetine saplandı, kaldı. Daha ileriye geçemedi.
1161. Cisim minare, ilim ve tâat kuş gibidir. İster üç yüz kuş tut, ister iki kuş!
Velhâsıl cisim minâre ve o cisimden sâdır olan ilim ve tâat dahi kuş gibidir. Bu ilim ve tâat ister çok olsun, ister az olsun, kuşa benzemekte müsâvîdir. Bu beytin îzâhında diğer bir vecih dahi vârid olur: Ey sâlik! Bu beyânâtta insân-ı kâmilin cismi minâreye ve ilim ve ameli ve tâat-i zâhiresi dahi kuşa teşbîh olunmuştur. Bu ulûm ve a'mâl-i zâhire kuşlarını insân-ı kâmilin minâre-i cisminden ister çok, ister az al. Bu ince kılı göremedikçe senin müşkilin hallolmaz.
1162. Evsat olan adam ancak kuşu görür. O önde ve arkada bir kuşun gayrını görmez.
Böyle Hak yolunun ortasında kalmış olan sâlik ancak insân-ı kâmilin zâhiri olan ilmini ve amelini görücüdür. O ancak önde ve arkada bu ilim ve amelden başkasını göremez.
1163. Kıl kuşun lâyığı olan gizli bir nûrdur ki, kuşun cânı onunla bâkî olur.
Ya'ni, söylediğimiz misâldeki kıl o bir nûrdur ki, o kuşun ya'ni insân-ı kâmilin ilim ve amelinin lâyığıdır; ve insân-ı kâmilin rûh-ı sâfisi o nûr ile pâyende ve bâkî kalır; ve o nûr Hakk'ın nûr-ı vücüdudur. Nitekim Hz. Pîr efendimiz bir beyt-i şerîfinde buyururlar: تو آن نوری که با موسی همی گفت خدا يم من خدا يم من خدا يم Nazmen tercüme: "Sen ol bir nûrsun: Mûsâ'ya derdin: Huda'yım ben, Hudâ'yım ben, Huda'yım!"
Binâenaleyh insân-ı kâmilde bu nûru göremeyenler onu ancak ilmi ve ameli ile tavsîf ederler. Halbuki insân-ı kâmil ne ilim ile ve ne de amel ile tavsîf olu-. namaz. Onda ancak bir gizli nûr vardır ki, bu nûru ancak o nûra vâsıl olanlar görür. Nitekim Fîhi Mâ Fîh'in 4. faslında Hz. Pîr efendimiz şöyle buyururlar: "Seyyid Burhaneddîn (k.s.) söz söyler idi. Birisi dedi ki: "Senin medhini filân kimseden işittim." Buyurdular ki: "Göreyim! O filân nasıl adamdır? Onun beni tanıyıp medhedecek mertebesi var mıdır? Eğer o beni söz ile tanımış ise şu hâlde beni tanımamıştır. Zîrâ bu söz ve bu harf ve savt ve bu dudak ve ağız kalmaz. Bütün bunlar arazdır; ve eğer fiil ile tanımış ise yine böyledir; ve eğer benim zâtımı tanımış ise o vakit bilirim ki, o benim medhimi edebilir; ve o medh benim medhim olur."
1164. Kuş ki, onun gagasında o kıl vardır, onun işi hiç âriyet olmaz.
Ya'ni, minâre mesâbesinde olan cisme konan, kuş mesâbesindeki ilim ve amel, kıl gibi ince olan nûr-ı yakîne ve sırr-ı vahdete müstenid olunca o ilim ve amelin kârı ve hâl ve şânı âriyet ve taklîdî olmaz; ve onun kârı ve te'sîri taklîdî olan ilim ve amelin te'sîrinden başka olur; ve böyle bir cisim ve amel ve ilim ve zevk-i müşâhede ve nûr-ı yakîn ancak insân-ı kâmile mahsûsdur.
1165. Onun ilmi dâimâ onun cânından kaynar; onun indinde ne müsteârdır, ne de ödünçtür!
O insân-ı kâmilin ilmi dâimâ onun rûh-ı sâfından kaynar. Binâenaleyh onun ilmi, ilm-i ledünnî ve ilm-i tecellî olur. Bu ilim onun indinde kitâblardan ve ağızlardan ödünç alınmış iğreti bir ilim değildir. Cismânîlerin ilmi ise havâss-i zâhire ve bâtıneleriyle mükteseb olduğundan mevt-i tabîî zamânına kadar kendilerinde âriyet kalır. Ölüm şaşkınlığı esnâsında dimâğında hiçbir şey kalmaz.