Yine bu sözün takrîri hakkında hikâyedir
25. bölüm / 53 · 1223 kelime · ~7 dk okuma
1134. O biri beyden bir at istedi. "Git, o kır atı al!" dedi.
"Eşheb", kılları beyaz ve siyah karışık ve fakat beyazlığı galib olan at demektir.
1135. Dedi: "Bunu istemem!" Dedi: "Niçin?" Dedi: "O geri gidicidir ve serkeştir!"
1136. "O pek geri geri kuyruk tarafına gider!" Dedi: "Onun kuyruğunu hane tarafına et!"
Ya'ni, beyden at isteyen kimse beyin verdiği atın geri geri kuyruk tarafına gittiğinden, çok serkeş olduğundan bahisle istemedi. Bey dahi ona cevâben dedi: "Mâdemki at geri geri gidiyor, onun kuyruğunu evin tarfına çevir ki, seni evine götürmüş olsun!" Bu misâlden maksûd ne olduğu âtîdeki eb- yât-ı şerîfede îzâh buyurulur.
1137. Senin bu nefis hayvanının kuyruğu şehvettir. O hod-perest o sebebden do- layı geri geri gider.
Ey sâlik! Senin bu nefis hayvanının kuyruğu cismânî olan arzûlar ve şeh- vetlerdir. O nefs-i hayvânî ancak kendine tapar. Kezâlik mûcidi olan Hâlık'ı tanımaz. O sebebden dolayı sen onu Hak yoluna çeksen geri geri gider.
1138. Onun şehveti ki, dipten kuyruk geldi, ey kimse, onu ukba şehvetinin mü- beddeli et!
"Bün", dip ve asıldır; "şehvet", lügatte "arzû ve istek" ma'nâsınadır. Ya'ni, nefsin isteği ve arzûsu asıldan onun kuyruğu olarak zâhir oldu; ve on- dan bu kuyruğun ayrılması mümkin değildir. Zîrâ hilkatinin îcâbıdır. Ey kim- se! Mâdemki bu şehvet ve istek nefsin hâssasındandır ve kuyruk gibi ayrıl- ması mümkin değildir, o hâlde o isteği ve arzûyu bâkî olan lezâiz-i uhreviy- ye tarafına tebdîl et ve وَفِيهَا مَا تَشْتَهِيهِ الْأَنفُسُ وَتَلَذُّ الْأَعْيُنُ (Zuhruf, 43/71) ya'ni "Si- zin için cennette nefsin iştiha ettiği ve gözlerin telezzüz ettiği şey vardır" âyet-i kerîmesinde beyân buyurulan niâm-i cinâniyyeyi iste!
1139. Vaktaki onun şehvetini rağîfden bağlayasın, o şehvet akl-ı şerîfden zu- hür eder.
"Rağîf", lügatte "yufka etmeği" demektir. "Sergerden", müteaddid ma'nâ- sı vardır. Burada zuhûr etmek ve peyda olmak ma'nâsınadır (Bahâr-ı Acem). Ya'ni, nefsin isteğini dünyâ lezzetlerinden bağladığın vakit o istek ve şehvet şerîf olan akıl tarafından zuhûr eder; ve akıl der ki: "Bu lezzât-ı dünyeviyye Hak yolunun hicâbı olduğu gibi cismin dahi sebeb-i harâbîsidir. Zîrâ bol bol yemek ve içmek tıbben damar sertliğine ve mi'de ve bağırsak hastalıklarına ve nüzûl ve damla illetlerine bâis olup, insanı ma'lûl eder. Binâenaleyh bu fâ- nî ve muzır olan lezâizi bırakıp Hak yoluna teveccüh etmek ve bâkî olan le- zâiz-i uhreviyyeyi istemek münasibdir."
1140. Bir dal gibi ki, ağaçtan kesersin, nîk-baht olan daldan kuvvet zuhûr eder.
Cisimden nefsin şehvetlerini dünyâ lezzetlerinden kesmek bir ağacın dalı-nı budamaya ve kesmeye benzer. Yeni tâli'li olan ve yeni süren daldan yeni kuvvet zuhûr eder. Binâenaleyh sıfât-ı nefsâniyye dalının en mühimmi olan huzûzât-ı dünyeviyye istekleri kesildiği vakit cisimde rûh-ı insânînin kuvve-ti ve rûhun sıfatı olan rezâneti ve selâmeti zuhûr eder.
1141. Vaktaki onun kuyruğunu o tarafa edesin, eğer geri geri giderse müktene-fe kadar gider.
"Müktenef", "sığınacak yer" demektir. Ya'ni, vaktâki nefsin kuyruğu, is-teği ve şehvetini âhiret evi tarafına çeviresin, eğer geri geri giderse bilâhare rûhunun sığınacak mahalli olan dâr-ı naîme kadar gider.
1142. İleri gidici olan mutí atlar ne güzeldir! Ne geri gidicidir, ne de serkeş-liğe merhûndur!
"Habbezâ", ne güzel!; "sipes", geri demektir. "İleri gidici olan mutî' at-lar"dan murâd, enbiyâ ve evliyânın cisimleri olduğu gibi insân-ı kâmile inti-sâb eden müstaid sâlikler dahi olmak câizdir. Murâd enbiyâ ve evliyâ olduğu takdirde onların itâatleri Hakk'ın iradesine olur; ve müstaid sâlikler olduğu takdîrde dahi onların tâatları mürşidlerine olur. Ya'ni, muktedâya itâat edip, koşa koşa ileriye giden atlar ya'ni cisimler ne güzeldir! Onlar ne geri giderler, ne de muktedâya i'tiraz edip serkeşliğin mahbûsu olarak yoldan geri kalırlar!
1143. Mûsâ-yı Kelîm'in cismi gibi o, geniş kilim gibi Bahreyn'e kadar ha-râretli gidicidir.
Öyle bir cisim Mûsâ Kelîmullah (a.s.)ın cismi gibi olarak cenâb-ı Mûsâ'nın cismi bulunduğu noktadan Bahreyn'e kadar olan arzın mesafesini geniş bir kilim üzerinde yürümek gibi addedip harâretli ve aşklı olarak gidicidir. Nite-kim sûre-i Kehfde Mûsâ (a.s.) dan naklen beyan buyurulur: وَإِذْ قَالَ مُوسَى لِفَتَاهُ لَا أَبْرَحُ حَتَّى أَبْلُغَ مَجْمَعَ الْبَحْرَيْنِ أَوْ أَمْضِيَ حُقُبًا (Kehf, 18/60) ya'ni "Mûsâ (a.s.) şâkirdi Yûşa' b. Nûn'a dedi ki: Ben Hızır'ı bulmak için Mecmau'l-Bahreyn'e bâliğ oluncaya kadar durmayıp gideceğim; yâhud maksûduma vâsıl oluncaya ka- dar uzun yıllar geçireceğim."
1144. O hukubun yolu yedi yüz yıllıktır ki, o hubbün seyrânında azmetti.
"Hukub", hakkında ulemânın ihtilafı vardır. Kimi yetmiş yıl, kimi seksen yıl demiş ve kimi uzun zaman ve kimi de dehr ve kimi dahi yedi yüz yıl de- miştir. Cenâb-ı Mevlânâ efendimiz bu beyitte "yedi yüz" ma'nâsını almıştır. Arzın bir noktasından kalkıp herhangi bir noktasına vusûl için yedi yüz yıl yürümeye hâcet olmadığı ma'lûmdur. Mûsâ (a.s.)ın murâdı, "Matlûbuma vâ- sıl olmak için yedi yüz yıl ömrüm olup arz üzerinde yürümek lâzım gelse yü- rüyeceğim ve dolaşacağım," demek olur. Ya'ni, Kur'ân-ı Kerîm'de mezkûr olan hukub yedi yüz yıllık yoldur ki, Mûsâ (a.s.) Hızır'ın aşkı ve muhabbeti yolunda arz üzerinde bu kadar uzun zaman dolaşmayı gözüne aldı. Nitekim III. cildin 1960, 1961, 1962, 1963 numaralı beytlerinde Mûsâ (a.s.) lisânın- dan şöyle buyurulmuş idi: مى روم تا مجمع البحرين من اجْعَلُ الْخضر لأمْرِي سببًا سالها پرم بپر و بالها می روم یعنی نمی ارزد بدان تا شوم مصحوب سلطان زمن ذَاكَ أَوْ أَمْضِي وَ أَسْرِي حُقَّبًا سالها چه بود هزاران سالها عشق جانان کم مدان از عشق نان [Ya'ni "Mecmau'l-Bahreyn'e kadar giderim, tâ ki, zamâne sultanının mashûbu olayım! Ben Hızr'ı emrime sebeb kılarım; ya bu, yâhud ben geçe- rim ve uzun zaman seyr ederim. Senelerce kanatlar ile uçarım; senelerce ne olur? Binlerce seneler! Giderim, ya'ni buna değmez mi? Cânânın aşkını, nâ- nın aşkından bilme!"]
Bu beytlerin tercüme ve îzâhı mezkûr cilddedir. Bu beyt-i şerîflerde vaktin Hızır'ı olan insân-ı kâmili arayıp bulmak için uzun seferlere teşvik vardır; ve menâkıb-ı evliyâda böyle sefer edenlerin çok olduğu görülmektedir.
1145. Vaktaki onun cisminin seyrinin himmeti bu ola, onun cânının seyri il- liyyîne kadar olur.
Ya'ni, vaktâki Mûsâ (a.s.)ın ve o meşrebde olan evliyânın Hakk'a vusûl emrinde cismen olan yürüyüşlerinin himmeti böyle uzun seneleri göze aldır- mak olur, onların rühen yürüyüşleri âlem-i illiyyîne kadar olur.
1146. Şehsüvarlar yarışta koştular, harbatları aşağıya attılar.
"Şehsüvâr", binicilerin ve süvârîlerin şâhı; "harbat", kaz ve mecâzen "ahmak kimse" demektir. "Şehsuvârlar"dan murâd, Hak yolunun harâretli ve aşklı olan sâlikleri ve "harbatlar"dan murâd, tenbel ve ahmak olan sâliklerdir. Ya'ni, bu ci- sim merkebine süvâr olan mâhir biniciler Hak yolunda yarışa çıkıp sıfât-ı nefsâ- niyye yüklerini attılar ve hakîkate koştular; ve tenbel ve ahmak olanları aşağı- da, geride bıraktılar; ve bunlar sıfat-ı nefsâniyye yükleriyle koşamadılar.
1147. Nitekim bir kervân erişti, bir köye geldi; bir kapıyı açık gördü.
Bu iki nevi' sâlikin hâli buna benzer ki: Bir kervân bir köye geldi ve bir kapıyı açık gördü.
1148. O birisi dedi: "Bu kocakarı soğuğunda birkaç gün yükü buraya atalım!"
1149. Ses geldi: "Hayır! Hariçten at! Ondan sonra sen içeriye gel!"
1150. "Atılmaya layık olan her şeyi dahi dışarıya at! Onun ile içeri gelme! Zîrâ bu meclis âlîdir."
"Berdü'l-acûz", ya'ni "kocakarı soğuğu" ma'lûm olduğu üzere şubatın ni- hâyetinden üç ve martın ibtidâsından dört gün ki, cem'an yedi gündür. Bun- dan murâd cismâniyet âlemidir. "Kervân"dan murâd, sâlikler käfilesidir. "Yük"den murâd, nefis ve sıfât-ı nefsâniyyedir. Ya'ni, sâlikler käfilesi bu ha- yât-ı cismâniyye âleminin mihen ve meşâkkından bir insân-ı kâmilin kapısı- nı açık buldular. İçlerinden birisi dedi ki: "Biz sıfât-ı nefsâniyyemiz ile bura- ya ilticâ ederek yeyip içelim ve râhat edelim!" İnsân-ı kâmil tarafından denil- di ki: "Buraya nefis ve sıfât-ı nefsâniyye ile girilmez. Onları cismâniyet âle- mine terk ediniz ve rûhâniyet âlemi hâricinde bırakınız; ve benlik ve enâni- yet nâmına olan şeylerin hepsini de terk ediniz! Ondan sonra içeriye giriniz! Zîrâ bu meclis âlî ve rûhânîdir."