İçeriğe atla

Sultân Mahmûd'un ve gulâm-ı Hindû'nun kıssası

25. bölüm / 40 · 7895 kelime · ~40 dk okuma

1401. Rahmetullahi aleyh demiştir. Şah Mahmud Gāzīnin zikrini delmiştir.

Bu kıssayı Attâr (r.a.) Musîbet-nâme'sinde yazmış ve Gāzî Sultân Mahmûd-ı Gaznevî'nin inci ve cevher gibi olan menkıbesini keskin kalemi ile delmiştir.

1402. Şöyle ki: Hind gazasından o hümâmın önüne ganîmette bir gulâm düştü.

O kıssa budur ki, Sultân Mahmûd-ı Gaznevî'nin Hindistân putperestlerine karşı yaptığı bir gazâda ve harbde o büyük sultânın önüne kâfirlerden aldığı ganîmet içinde bir mürâhık çocuk esîr olarak düştü.

1403. Sonra onu halife yaptı, taht üzerine oturttu. Onu asker üzerine intihab etti ve “oğul" ta'bîr etti.

Çocuğu pek zekî ve fatîn gördüğü için, onu kendisine halîfe veliyy-i ahd yaptı ve taht üzerine oturttu; ve onu askerleri üzerine âmir olarak intihâb etti ve "oğlum" diye de çağırdı.

1404. Kıssanın tûlünü ve arzını ve vasfını kat kat o dîn ulusunun kelâmında iste!

Bu kıssanın enine boyuna olan tafsîli o dîn büyüğünün Musîbet-nâme'sinde münderiçtir. Biz burada hülâsasını söyleyeceğiz.

1405. Elhâsıl o çocuk bu altın taht üzerinde büyük şehriyârın yanında oturmuş.

"Nudâr", altın demektir; ve ba'zılarının indinde “hâlis altın ve her şeyin hâlisi ve iyisi" ma'nâsınadır. Burada "taht-ı nudâr"dan murâd, altın işlemeli ve kakmalı taht ma'nâsına olmak münasibdir. "Şeste", "nişeste"nin muhaffefidir.

1406. Ağlar idi, harâretle göz yaşı sürerdi. Şah ona dedi ki: "Ey mes'ûd günlü!"

Ya'ni, çocuk taht üzerinde bu devlet ve saâdet içinde ağlar ve gözlerinden harâretle yaşlar akıtırdı. Şâh Mahmûd ona dedi: "Ey mes'ûd günlü!".

1407. "Neden ağlarsın? Sana devlet acı mı oldu? Mülklerin fevkindesin, şehriyârin karînisin."

"Nâ-güvâr", acı ve hazma lâyık olmayan şey. Ya'ni, "Bu nâil olduğun devlet sana acı mı geldi ve hazm edemiyor musun? Halbuki sen bütün malların ve mülklerin üstündesin. Muktedir bir pâdişâhın taht üzerinde karîni ve musahibisin."

1408. "Sen bu taht üzerindesin ve vezîrler ve askerler senin tahtının önünde yıldız ve ay gibi saf bağladı."

1409. Çocuk dedi: "Benim şiddetle ağlamam ondan dolayıdır ki, o şehir ve diyarda benim anam:"

"Zâr", kesret edâtı olup "giryeem zâr", "çok ve şiddetle ağlarım" demek olur. Ya'ni çocuk dedi ki: "Ey benim kerîm olan şâhım! Benim böyle çok ağlamam onun içindir ki, Hind diyârında ve sakin olduğun şehirde benim anam:" Bu kıssanın enine boyuna olan tafsîli o dîn büyüğünün Musîbet-nâme'sinde münderiçtir. Biz burada hülâsasını söyleyeceğiz.

1410. "Seni Arslan Mahmûd'un elinde göreyim! diye her zaman beni senden tehdid ederdi."

Ya'ni, "Anam bana öfkelendiği vakit: "Âh, seni ben Arslan Mahmûd'un pençesine düşmüş göreyim!" diye her zaman beni seninle korkutur idi."

1411. Sonra babam anama cevabda niza' edip derdi ki: "Bu ne öfke ve ga-zabdır!"

1412. "Bu mühlik bedduâdan daha ehven, hiç başka beddua bulamıyor musun!"

1413. "Pek merhametsizsin, acib taş yüreklisin! Zîrâ onu yüz kılıç ile öldürücüsün!"

Ya'ni, "Bu korkunç bedduâ ile oğlunun yüz kılıç darbesiyle öldürülmesini istiyorsun!"

1414. "Ben her ikisinin sözünden hayran olurdum. Benim gönlüme bir gam ve korku düşerdi."

1415. "Ey aceb, hatta Mahmud ne kadar cehennem huyludur ki, veylde ve kürebde mesel olmuştur!"

"Veyl", "vay" demek gibi nidâ-yı tefcî' ve zulüm ve sıkıntı ve cehennemde bir sahrânın ismidir; "küreb", gam [lar] ma'nâsınadır. Ya'ni, "Ben anamdan babamdan Sultan Mahmûd-ı Gaznevî aleyhindeki bu sözleri işittiğim vakit, hayret edip derdim ki: "Acîb şey, bu Mahmûd ne derece cehennem huylu bir adamdır ki, zulümde ve gamda halkın diline düşüp darb-ı mesel olmuştur!"

1416. "Ben senin ikramından ve ta'zîminden gāfil olarak senin korkundan titrer idim."

1417. Ey cihânın şâhı! Benim anam nerede? Şimdi beni taht üzerinde görsün!

Ya'ni, "Beni senden korkutan anam nerededir ki, şimdi gelsin de benim taht üzerinde oturduğumu görsün ve senin hakkında beslediği o fenâ hayâlden vazgeçsin!"

1418. Ey siatsiz, fakr senin mahmûdundur; tab' dâimâ seni ondan korkutur.

"Seat", sînin fethi ve ["siat"] kesriyle “genişlik ve zenginlik ve tâkat" ma'nâlarınadır. Burada "fikir ve kalb darlığı"na işaret buyurulur. "Fakr"dan murâd, yukarıdan beri beyân buyurulan adem-i izâfîye ve yokluğa ihtiyâcdır. Bu yokluk ya mevt-i ihtiyârî veyâ mevt-i ıztırârî ile olur. Ya'ni, ey kalbi ve fikri dar olan kimse! Bu yokluk, lutuf ve keremde Sultân Mahmûd-ı Gaznevî'ye benzer. Senin anan mesâbesinde olan tabîatın dâimâ seni o fakrdan ve yokluktan korkutur ve mevt-i ihtiyârî ile mevt-i ıztırârîyi nazarına fenâ gösterir.

1419. Eğer râd olan bu Mahmûd'un merhametini bilsen, "Akibet Mahmud olsun!" sözünü hoş söylersin.

"Rad", "cömerd" demektir. Ya'ni, eğer sen bu Mahmûd-ı Gaznevî mesâmesinde olan cömerd fakrın sana karşı olan merhametini bilsen, sevine sevine "Benim âkıbetim bu Sultân Mahmûd gibi olan fakr olsun!" dersin.

1420. Ey korkak gönüllü! Fakr senin Mahmûd'undur. Mudill tabiat ana- [1402] sından az dinle!

Ya'ni, ey korkak gönüllü sâlik! Fakr senin Sultan Mahmûd'un gibidir. Şaşırtıcı olan tabîat anasından o sultân-ı fakrın zemmini az dinle! "Az dinle!" ta'bîriyle sahib-i telvîn olan sâlike hitâb buyurulur. Zîrâ, sâhib-i telvîn bulunduğu hâlin ahkâmına mağlûb olur. Bu hâl içinde nefsinin fakrdan tenfîrini ve tehdîdini dahi dinler ve müteessir olur. Binâenaleyh "Az dinle!" demek, "Bu telvîn içinde çok kalma ve bu ma'nâdạ hâl-i temkîne rücû' et!" demek ma'nâsını mutazammın olur.

1421. Vaktaki sen fakrın şikârı oldun, muhakkak yevm-i dînde çocuk gibi göz yaşı yağdırırsın.

"Yevm-i dîn", "kıyamet günü” demektir ki, burada hem fenâ-fillâh ve mevt-i ihtiyârîye ve hem de mevt-i ıztırârîye işâret buyurulur. Zîrâ fenâ-fillâh mertebesi bir kıyamet olduğu gibi, من مات فقد قامت قيامته ya'ni "Ölen kimsenin kıyâmeti koptu" hadîs-i şerîfi mûcibince mevt-i ıztırârî dahi bir kıyamettir. Ya'ni, vaktâki Sultân Mahmûd gulâm-ı Hindû'yu şikâr ettiği gibi, fakr sultânı ve adem-i izâfî dahi seni mevt-i ihtiyârî veyâ mevt-i ıztırârî ile şikâr etti; ve telvînden kurtulup bu fakra şikâr oldun. Muhakkak, yevm-i dînde ya'ni bu kıyâmetlerde Hindû çocuğu gibi taht-ı fakr üzerinde göz yaşı dökersin ve dersin ki: "Ben şimdi cismimin hükmü altından çıktım. Sultân-ı fakr tahtı üzerindeyim. Gelsin de o ana mesâbesinde olan cisim benim nâil olduğum lutfu görsün!"

1422. Gerçi cisim, beslemekte anadır. Fakat sana yüz düşmandan daha düşmandır.

Ey sâlik! Gerçi cisim, bu âlem-i tabîat içinde senin şahsiyetini beslemek ve terbiye etmek hususunda bir ana gibidir. Fakat seni devlet ve saâdet-i fakrdan tenfîr ettiği ve yokluğu zemmettiği için sana yüz düşmandan daha düşmandır.

1423. Vaktaki cisim hasta oldu, seni ilaç arayıcı etti; ve eğer kavî olursa seni azgın etti.

Görmez misin, cisim hasta olduğu vakit seni doktorların kapısına koşturup ilâç arayıcı etti; ve tedâvî neticesinde sağlamlaşır ve kuvvet bulursa senin her türlü şehvetlerini tahrîk edip seni azdırdı. Nitekim Hz. Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'in 70. faslında şöyle buyururlar: "Hak ile kul arasında hicâb ikidir, bâkî hicâblar bundan zâhir olur. O da sıhhat ve maldır. Sahîhu'l-beden olan kimse "Hani Hak? Bilmiyorum ve görmüyorum!" der. Kendisinde bir maraz peydâ olunca "Yâ Allâh, yâ Allâh" demeye başlar ve Hak ile hemrâz olup tekellüm eder. Binâenaleyh gördün ki, o sıhhat onun hicabı idi ve Hak, o maraz tahtında gizlenmiş idi. Ve bir adamın ne kadar malı ve kuvâsı varsa, o kadar esbâb ve murâdâtını müheyyâ kılar ve gece ve gündüz onunla meşgül olur. Bî-nevâlık teveccüh edince nefis za-yıf olup Hak etrafında dolaşır." "Tâğût", mübâlağa ile tuğyân edici demektir. Türkçesi "ziyâde azgın" demek olur."

1424. Pür-hayf olan cismi zırh gibi bil! Ne kışa yarar ve ne yaza!

"Hayf", "zulüm" demektir; ve zulüm, lügatte bir şeyi mahallinin gayrına koymaktır. Cisim ise varlığı Hakk'a değil, kendisine isnâd edip varlık ve enâniyet da'vâsında bulunduğundan zâlim ve pür-hayf olur. "Kış"tan murâd, vücûd-i izâfî âlemi olan âlem-i cemâddır; ve "yaz"dan murâd, fenâ-fillâh mertebesidir. Nitekim Fihi Mâ Fih'in 13. faslında Hz. Pîr şöyle buyururlar:

"Bu âlem kıştır. Cemâdâta niçin "cemâd" diyorlar? Zîrâ müncemiddirler. Bu taşlar ve dağlar ve vücûdu setr eden elbise hep müncemiddir; ve eğer kış mevcûd değil ise, âlem niçin müncemiddir? Alem ma'nâ-yı basîttir, görünmez. Ammâ havanın ve soğunun mevcûdiyetini te'sîr ile bilmek mümkindir. Bu cümle âlem şitâ faslı gibidir. Zîrâ cümlesi müncemiddir. Nasıl şitâdır? Şitâ-yı aklidir, şitâ-yı hissî değildir. O havâ-yı ilâhî geldiği vakit dağlara erime keyfiyeti ârız olur. Alem su olur. Nitekim temmuzun sıcağı gelince bütün donmuşlar erir. Kıyamet gününde o hava geldiği vakit hep bu müncemidler erir."

Yine aynı faslın diğer bir fıkrasında dahi şöyle buyururlar:

"İş endîşelerindir. Sûretlerin kâffesi tâbi' ve âlettirler; ve endîşe olmayınca muattaldırlar ve cemâddırlar. Böyle olunca sûreti gören kimse cemâd demektir. O kimse ma'nâya yol bulamaz."

Ya'ni pür-zulüm olan bu cisim harb meydanında giyilen zırha benzer. Bu zırh kış vaktinde insanı ısıtmadığı gibi, yazın da sıcağı men' edemez. Bu zırha müşâbih cisim dahi, matlûb olan aşk-ı ilâhî harâretini veremez ve fenâ-fillâh mertebesinde de aşk-ı ilâhî harâretini men' edemez. Binâenaleyh ne kışa yarar, ne de yaza yarar. Yalnız nefis ve şeytan ile mücâhede ve muhârebe meydanında fâidesi vardır.

1425. Kötü dost sabır için iyidir. Zîrâ sabretmek sadrı açar.

"Kötü dost"tan murâd, cisimdir. Ya'ni, kötü dost olan cisim hevâ-yı nef- ne kadar malı ve kuvâsı varsa, o kadar esbâb ve murâdâtını müheyyâ kılar ve gece ve gündüz onunla meşgül olur. Bî-nevâlık teveccüh edince nefis zayıf olup Hak etrafında dolaşır." "Tâğût", mübâlağa ile tuğyân edici demektir. Türkçesi "ziyâde azgın" demek olur."

1426. Ayın geceye sabrı onu münevver tutar; gülün dikene sabrı onu keskin kokulu tutar.

"Sabır", nefsi ceza' ve ferağdan habsetmektir. "Ay"dan murâd, rûh ve "gece"den murâd, zulmet-i tabîattir. "Gül"den murâd, yine rûh ve "diken"den murâd, cisimdir. Ya'ni, rûh-ı insânî tabîat karanlığı ve gecesi içinde o tabîatin ahkâmına tabi' olmaktan sabrederse, parlak olup o rûhun ahkâmı zâhir olur; ve kezâ gül gibi olan rûh, diken gibi olan cismin müştehâsına karşı sabrederse bu sabır o rûhu kuvvetlendirip cisim içinde latîf olan âsârını gösterir. "Ezfer", "keskin kokulu" demektir.

1427. Sütün gübre ile kan arasında sabrı onu deve yavrusunun nâişi etti.

"Fers" (فرث), bağırsak içindeki pislik; "nâiş", "na'ş" masdarından "ref' edici" demektir. "İbnü'l-lebûn", iki yaşını bitirip üç yaşına giren deve yavrusuna derler. Ya'ni, nitekim sütün pislik ve kan arasında nefsini habsetmesi, o sütü, deve yavrusunu yükseltici ve büyütücü etti. Bunun gibi bu gübre yığını olan cisim içinde rûhun nefsi habsetmesi dahi, onu makāmât-ı âliyeye urûc ettirir. Bu beyt-i şerîfte sûre-i Nahl'de vâki وَإِنَّ لَكُمْ فِي الْأَنْعَامِ لَعِبْرَةُ نُسْقِيكُمْ مِمَّا فِي بُطونه مِن بَيْنِ فَرْثِ وَدَمِ لَبَنًا خَالِصًا سَائِعًا لِلشَّارِبِينَ (Nahl, 16/66) ya'ni "Muhakkak sizin için hayvânât-ı ehliyyede elbet ibret vardır ki, size karnında olan pislik ve kan arasından hâlis bir süt içirir. İçenlerin boğazından kolayca kayar" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur.

1428. Bütün peygamberlerin münkirlere sabrı, onları Hakk'ın hâssı ve sahibkırân etti.

Ya'ni, sabır o kadar fâideli bir şeydir ki, peygamberler münkirlerin ezâ ve cefâlarına sabrettikleri için, o sabır onları hâs kulları ve dünyâda ve âhirette iyi bahtlı pâdişâh yaptı. sânîye ve ilkāât-ı şeytânîye karşı sabır için iyidir ve fâidelidir. Zîrâ şehevât-i cismâniyyeye sabretmek sadrı ve kalbi açar. Nitekim الصبر مفتاح الفرج ya'ni "Sabır sürûrun anahtarıdır" buyurulmuştur.

1429. Her kimin sağlam libasını görürsen bil ki, o onu kazanç ve sabır ile istedi.

Her kimin arkasında yeni ve sağlam libâs görürsen, bil ki, o kimse libâsı râhatını fedâ ederek ve zahmete sabrederek para kazanmak sûretiyle aradı ve istedi ve buldu.

1430. Her kimi çıplak ve azıksız gördün ise, o onun sabırsızlığı üzerine şâhiddir. [1412]

Her kimi zâhirde çıplak ve yiyecek ve içecekten mahrûm gördün ise, bil ki bu hâl, onun çalışmak zahmetine karşı sabırsızlığına şehadet eder. Ve kezâ bâtında bir hâl tahsîl edememiş olan bir sâliki gördün ise, bil ki onun bu hâli, o kimsenin mürşidinin emri dâiresinde hareket ve nefsinin müşteheyâtına sabredemediğine şâhiddir.

1431. Her kimin cânı pür-gam olarak müstevhaş olursa, hîlekâra iktirân etmiş olur.

"Degā", hîle. Atîdeki beyit "yâ"nın nisbet için olduğuna delâlet eder. Binâenaleyh "degāyî", "hîlekâr" demek olur. "Müstevhaş”, ürkmüş demektir. Ya'ni, her kimin cânı pür-gam ve ziyâde kederli olarak ürkmüş bir hâlde bulunursa, bil ki o kimse hîlekâra iktirân etmiş ve yaklaşmış ve onunla dostluk etmiş ve ondan vefâsızlık görüp bu vefâsızlığa karşı sabredememiş olduğu için onun cânına bu keder ve gam müstevlî olmuş olur. Nitekim Şâh-ı Nakşbend hazretleri müridlerine "Bu beyti ezberleyin, çok fâidesini görürsünüz!" buyurmuştur. Beyit: "Cihânda her kim olursa iyileri dost tutar ve sever. Eğer kötüleri dost tutarsan ortadan topu kaptın, ya'ni çaldın düdüğü!"

1432. Eğer vefâsızın ülfetinden sabrede idin, onun firâkından bu kafayı yemez idin.

"İlf", "me'nûs olmak" demektir. Ya'ni, eğer vefâsız hîlekârın ve dost görünen düşmanın ülfetine ve ünsiyetine sabrede idin, onun senden ayrılmasından dolayı bu gam ve elem kafasını ve tokatını yemez idin. Zîrâ bildin ki, böyle bir karînin ve enîsin ayrılması baştan bir musîbetin ve belânın def' olup gitmesidir. "Vefasız"dan murâd, hîlekâr ve zâhirî bir dost olursa, riyâkâr bir dost olur; ve eğer bâtına ma'tûf olursa, vücûd-i izâfî âleminde rûha refîk olan cisim olur. Ya'ni, ey rûh-ı insânî! Eğer sen, sana bir vefâsız refîk ve dost olan cismin ezâsına riyâzat ve mücâhede ile sabrede idin, onun mevt-i ıztırârî ile olan ayrılığını düşünerek böyle gam ve elem tokatlarını yemez idin.

1433. Huyu süt ve bal gibi, Hak ile düzdün. Derdin ki: "Ben âfil olanları sevmem!"

"Huyu Hak ile düzmek"ten murâd, "Sabûr" ism-i şerîfinin hükmü ile ahlâklanmak demektir. Ya'ni ey sâlik! Eğer sen vefâsızlara karşı sabredip kalbini onların muhabbetlerinden hâlî kıla idin ve onların firâkından müteessir olmasa idin, Hak Teâlâ'nın "Sabûr" ism-i şerîfiyle mütehallık olmuş olur idin; ve ünsiyetin Hak ile olmuş olur idi ve İbrâhîm (a.s.) gibi derdin ki: Hakk'ın gayrı olan şeylerin cümlesi fânî ve zâildir; ve ben kaybolanları sevmem ki, onların üfüllerinden ve ayrılıklarından müteessir olayım!"

1434. Şübhesiz, yolda kervândan kalmış bir ateş gibi tenha kalmaz idin.

Ey cân! Sen Hakk'ın gayrı olanları kendine dost ittihâz ettiğin için, bilâhare onların sana karşı vefâsızlığı sâbit oldu ve senden ayrıldılar. Sen yolda bir kervânın yakıp bıraktığı bir ateş bakıyyesi gibi yapyalnız kaldın ve kendi kendine yanıp kül oldun. Meselâ insanlara muhabbet ettin, ölüp gitti[ler]. Mala ve eşyaya muhabbet ettin, hırsız çaldı ve yangın yaktı; ve sâir sûretle telef oldu. Cisminin kuvvetine ve tenâsübüne muhabbet ettin, hastalık geldi, o kuvvet gitti ve a'zâ-yı mütenâsibende ârızalar zuhûr etti. Velhâsıl Hakk'ın gayrı olan bu şeyler seni yalnız bıraktılar.

1435. Vaktâki sabırsızlıktan gayrın karîni oldun, onun firâkında pür-gam ve hayırsız oldun.

"İlf", "me'nûs olmak" demektir. Ya'ni, eğer vefâsız hîlekârın ve dost görünen düşmanın ülfetine ve ünsiyetine sabrede idin, onun senden ayrılmasından dolayı bu gam ve elem kafasını ve tokatını yemez idin. Zîrâ bildin ki, böyle bir karînin ve enîsin ayrılması baştan bir musîbetin ve belânın def' olup gitmesidir. "Vefasız"dan murâd, hîlekâr ve zâhirî bir dost olursa, riyâkâr bir dost olur; ve eğer bâtına ma'tûf olursa, vücûd-i izâfî âleminde rûha refîk olan cisim olur. Ya'ni, ey rûh-ı insânî! Eğer sen, sana bir vefâsız refîk ve dost olan cismin ezâsına riyâzat ve mücâhede ile sabrede idin, onun mevt-i ıztırârî ile olan ayrılığını düşünerek böyle gam ve elem tokatlarını yemez idin.

1436. Mâdemki senin sohbetin Dehdehî altını gibidir, niçin hâinin eline emânet koyarsın?

"Dehdehî", ayarı tam hâlis altın demektir (Burhân). Ya'ni, ey sâlik! Senin Hak ile sohbetin ve ünsiyetin hâlis altın gibidir ve Hakk'ın gayrı olan cismin ve cismâniyet âlemindeki şeylerin hepsi vefâsızdır ve dâimâ seni terk etmeye müheyyâdırlar. Niçin bu hâlis altın gibi sohbetini ve ünsiyetini bu vefâsız olan cisme hasr ediyorsun? Ve sende emânet-i ilâhiyye olan rûhânî sıfatları bu vefâsız cismâniyet âlemine emânet bırakıyorsun? Zîrâ o vefâsız ve hâin olan cismin bu emânetleri sû'-i isti'mâl ile telef eder ve kendi sıfatları altında ezer.

1437. Onunla huy et ki, senin emânetlerin üfûlden ve tecavüzden emîn gelsin!

"Üfül", kaybolmak; “utû (utüvv)", burada "tecavüz etmek" ma'nâsınadır. Ya'ni, mâdemki Hakk'ın gayrı olan şeylerin hep vefâsızdır ve hâindir, binâenaleyh sen Hakk'ın gayrı olan cismâniyet âleminden yüz çevirip Hak ile ünsiyet et ki, senin bu emânetlerin kaybolmaktan ve tecavüzden emîn olsun!

1438. Onunla huy et ki, huyu yarattı; enbiyanın huylarını besledi.

"Huy", hulk ve tabîat ve âdet ma'nâlarınadır. “Hûy kerden", "âdet ve ülfet etmek" demek olur. Ya'ni, Hak Teâlâ ile ülfet et ki, huyları ve sıfatları o yarattı ve peygamberlerin huylarını besleyip onları kendi ahlâk-ı ilâhiyyesi mertebesine yükseltti. Bu ma'nâya binâen hadîs-i şerifte تخلقوا باخلاق الله ya'ni "Ahlâk-ı ilâhiyye ile ahlâklanınız!" buyurulur. Senin bunlara karîn olman ve muhabbet etmen, nefsinin arzularına karşı sabredememenden dolayı vâki' oldu. Vaktâki bu sabırsızlıktan dolayı Hakk'ın gayrı olan bu eşyaya karîn oldun ve muhabbet ettin, onların senden birer sûretle ayrılmaları yüzünden böyle son derece gamlı ve hayr-ı ma'nevîden ârî kaldın. Ve menâkıb-ı Hz. Pîr hakkında Nefahâtü'l-Üns'te şu fıkralar münderiçtir: "Bir gün Hz. Mevlânâ, ashâbından birisini gamlı gördü. Buyurdu ki: "Bütün gönül darlığı bu âleme gönül bağlamaktandır. Her dem bu cihândan âzâd olmalı ve kendini gayb bilmelisin! Her renge baktığın ve her lezzeti tattığın vakit, bil ki ona kalmayacaksın!""

1439. Bir kuzu verirsen senin tarafına sürü verir. Her sıfatı besleyici muhakkak Rab olur.

“Berre”, “kuzu” demektir. Burada rûhtan kinâyedir. “Reme”, “sürü” demek olup sıfât-ı rûhâniyyeden kinâyedir. “Bâz”, kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır. Burada “taraf ve doğan” ma'nâları melhûzdur. Tercüme “taraf” ma'nâsına göredir. “Doğan” ma'nâsına olduğu vakit “reme-i bâz” terkîb-i izâfi olup “doğan sürüsü” demek olur; ve bundan murâd, yine rûhânî sıfatlar olur ki, insân-ı kâmil doğan kuşu gibi olan bu sıfatlar ile gafil insanların rûhlarını avlayıp şâh-ı hakîkî olan Hakk'ın huzûruna götürür. Ya'ni, ey kimse! Eğer sen rûhunu Hakk'a teslîm edersen, senin tarafına rûhun sıfatlarını verir. Yâhud sana doğan gibi avlayıcı olan rûh sıfatlarının sürüsünü ihsân eder. Zîrâ her bir sıfatı besleyici muhakkak Rabbü'l-âlemîn olan Hak Teâlâ'dır.

1440. Kuzuyu kurdun önüne emânet koyuyorsun. Kurda ve Yûsuf'a yoldaşlık emretme!

Ey kimse! Halbuki sen işin tersini yapıyorsun. Kuzu gibi olan rûhunu kurt gibi olan cisminin ve cismânî olan kimselerin önüne emânet bırakıyorsun. Kurt gibi olan cisim ve cismânî kimse ile Yûsuf (a.s.) gibi sahib-i cemâl olan rûha yoldaşlık ve arkadaşlık emretme!

1441. Eğer kurt sana bir tilki görünürse, sakın inanma! Ondan iyilik gelmez.

Ya'ni, eğer kurt gibi cismâniyetin ve nefsâniyetin ve cismânî olan kimse sana bir tilki gibi ehemmiyetsiz görünür ve sana karşı yaltaklanırsa, sakın inanma! Zîrâ senin cisminden ve nefsinden ve cismânî olan kimselerden sana iyilik ve hayır gelmez.

1442. Eğer câhil sana hem-dillik gösterse, akıbet cahillikten dolayı sana zahm vurur.

Bu beyt-i şerîfte cisimden, cismânî ve nefsânî olanların hâline intikāl buyurulur; ve bundan murâd, mürşidlik da'vâsında bulunan nefsânî kimseler- dir. "Hem-dil", efkârı beraber olan dost ve muhib demektir. Ya'ni, eğer mürşidlik da'vâsında bulunan câhil ve nefsânî olan kimse, sana dostluk gösterse, câhilliğinden dolayı akıbet sana darbe vurur ve senin kalbine bir yara açar.

1443. O iki âlet tutar ve hünsâ olur. Onun her iki fiili şübhesiz zahir olur.

"Hünsâ", hem zekeri ve hem de ferci olan kimse demektir. "İki âlet"ten murâd bunlardır. Böyle bir kimsenin zekerinde fa'âliyet ve kendisinde erkeklik şehveti zahir olursa, şer'an erkek hükmünde olup, kadın alabilirler; ve eğer fercinde fa'âliyet ve kendisinde kadınlık şehveti zâhir olursa, şer'an kadınlığına hükmolunup, kocaya varır; ve eğer her iki âlet-i tenâsülde fa'âliyet zahir olursa, ona fikhen "hünsâ-yı müşkil" derler. Böyle bir kimseye hem karı almak ve hem de kocaya varmak lâzım gelir. Binâenaleyh onun hâli müşkil olur. Ma'lûmdur ki, şer'an mîrâsta kadınlar bir hisse ve erkekler iki hisse alacaklarından, bu hâl içinde bu hünsânın kadın gibi mi, yoksa erkek gibi mi mîrâs yiyeceği mes'elesinin halli de bu müşkiller arasındadır. Fakat bu mes'eleyi İmâm-ı Alî (k.A.v.) efendimiz zamân-ı âlîlerinde vâki' olan bir mîrâs da'vâsında hall buyurmuştur. Hz. İmâm müddeîlere buyurmuş ki: "Hak Teâlâ kadınları erkeğin sol kaburga kemiğinden halk olunduğunu Resûl-i Ekrem hazretleri خلقت المرأة من الضلع الايسر [ya'ni "Kadın erkeğin sol kaburga kemiğinden yaratılmıştır"] hadîs-i şerîfinde beyân buyurmuştur. Hünsânın sol kaburga kemiğini sayınız. Eğer tamâm ise o kadındır; ve eksik ise o erkektir. Saymışlar, kemiklerin tamâm olduğunu görmüşler; ve ona kadın mîrâsını vermişlerdir. Bu beyt-i şerîfte mürşid-i nâkıs hünsâya teşbîh buyurulmuştur. "Erkek âleti"nden murâd, cihet-i rûhâniyyesi ve "kadın âleti"nden murâd, cihet-i nefsâniyyesidir. Ya'ni, mürşid-i nâkısın ruhâniyeti ve cismâniyeti kuvvette beraberdir. Her ikisi de îcâb-ı hâle göre fa'âliyettedir.

1444. O zekeri kadınlardan gizler, tâ ki, kendisini onların hemşîresi ede!

Böyle bir kimse, kendisini kadınların kız kardeşi göstermek için o kadınlardan zekerini gizler ve erkeklik cihetini sezdirmez. "Ben de sizin gibi kadınım!" der. Ya'ni, mürşid-i nâkıs, nefsânî kimseler ile beraber olduğu vakit onlara kendisinin cismâniyeti cihetini gösterip, nefsânî olan akvâl ve efâlde bu- dir. "Hem-dil", efkârı beraber olan dost ve muhib demektir. Ya'ni, eğer mürşidlik da'vâsında bulunan câhil ve nefsânî olan kimse, sana dostluk gösterse, câhilliğinden dolayı akıbet sana darbe vurur ve senin kalbine bir yara açar.

1445. Ferci eli ile erkeklerden gizler, tâ ki, kendisini o erkeklerin cinsinden ede!

"Şülle", kelimesinin birkaç ma'nâsı vardır, burada "ferc" demektir. Ya'ni, bu mürşidlik taslayan kimse Hak yolunun erleri olan kâmiller ile beraber olduğu vakit kendisini de onların cinsinden göstermek için eliyle ya'ni hakāyık ve maârife müteallık sözleriyle, ferci mesâbesinde olan sıfat-ı nefsâniyyesini saklar ve meselâ der ki: "Hz. Şeyh-i Ekber filân kitabında böyle buyurmuş ve Hz. Mevlânâ Mesnevî-i Şerîfi'nin filân cildinde şöyle buyurmuş. Bu kelâm filân mertebedendir ve şu kelâm filân mertebedendir ve vasat-ı sülükte söylenmiş sözlerdir. Bunlar sülükün nihâyeti değildir!"

1446. Halık buyurdu: "Onun o mektûm olan fercini onun burnu üzerinde bir şülle yaparız."

"Küs", ferc; "şülle" burada, çörçöp ve murdarlık mahalli ma'nâsınadır. "Hurtûm", burun demektir. Ya'ni, o kimse, her ne kadar hünsânın ferci mesâbesinde olan nefsâniyetini ve muhannesliğini saklar ise de, Hak Teâlâ buyurdu ki: Biz onun o sakladığı fercini ve nefsânî sıfatlarını onun burnu ve cismi üzerinde bir pislik mahalli yaparız, ya'ni onun nefsânî ayıplarını meydâna çıkarırız." Bu beyt-i şerîfte sûre-i Nûn'da vaki `سنسمه على الخرطوم` (Kalem, 68/16) ya'ni "Yakında biz onun burnu üzerinde bir alâmet yaparız" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Bu âyet-i kerîme kendisinin ekâbir-i Kureyş'ten olduğunu iddiâ ederek dâimâ Resûl-i Ekrem Efendimiz'e ezâ ve cefâ eden Velîd b. Muğîre nâmındaki bir piç hakkındadır. Sonra hakikaten merkūmun burnu üzerinde bir cerâhatli pis çıban zuhûr etti ve ölünceye kadar da geçmedi. Hz. Pîr Efendimiz kendi akl u zekâsına ve ilm-i zâhirîsine mağrûr olup muhakkıklara ta'n eden ve kendisini beğenip yüksek mertebede gösteren kimselerin hâlini de Velîd b. Muğîre habîsinin hâline teşbîh buyururlar.

1447. Tâ ki, bizim görücülerimiz o nâz sahibinden, onun hilesinden çuval içine gelmesinler!

"Delâl", dâlin fethi ve ["dilal"] kesriyle "nâz" demektir. "Zû", sâhib ma'nâsınadır. "Der çuval âmeden", çuval içine gelmek, aldanmaktan kinâye- dir (Bahâr-ı Acem). Ya'ni, Hak Teâlâ buyurdu ki, "Biz o alâmeti onun bur- nunda onun için yaparız ki, bizim görücü olan ârif kullarımız o nâz ve ucüb sâhibinden ve onun hîlesinden aldanmasınlar!"

1448. Hâsılı odur ki, her zekerden erkeklik gelmez. Eğer danişver isen âgâh ol, câhilden kork!

"Zeker", burada "erkek" ma'nâsındadır. Hâsıl-ı kelâm budur ki, sûrette her erkek görünen kimselerden erkeklik zâhir olmaz. Bunun gibi, hak ve hakî- katten câhil olan bir kimse her ne kadar irşâd da'vâsında bulunsa da, onda ma'nâ erliği yoktur. Eğer dânişver ve ârif isen, onun ahvâl-i zâhiresinden ah- vâl-i bâtınesine intikal et, câhilliğinden âgâh ol! Böyle bir câhilden kork!

1449. Tatlı sözlü câhilin dostluğunu az dinle! Zîrâ o eski zehir gibidir.

Böyle bir tatlı sözlü câhile tesadüf ettiğin vakit, onun sana dostluk göste- rerek ulûm ve maârif-i evliyâya dâir söylediği sözleri az dinle! Zîrâ bu sözler onun hâli değildir. O maârif kendi zevki olmadığı için bu sözlerin arasına se- ni dalâlete düşürecek olan birtakım ma'nâlar dahi karıştırır ve seni tereddüde sevk eder; ve kalbinde ukdeler ve müşkiller peyda olur. Binâenaleyh böyle bir câhil eski ve müessir bir zehir gibidir. İnsanın ruhunu ve ma'nâsını zehir- leyip helâk eder; ve birtakım kıyl u kāl ile seni mücâhede ve riyazattan alı- koyar.

1450. Sana "ananın cânı, gözün nuru" der; sana gam ve hasretten gayrı ar- [1432] tırmaz.

Böyle bir câhil sana ulûm-i evliyâdan bahsedeceği vakit: "Ey ananın cânı ve ey gözün nûru!" diye birtakım tatlı sözler ile hitâb eder. Halbuki onun bu tatlı sözlerinden ve o beyân ettiği maârif-i evliyâdan sende gam ve hasretten başka bir duygu ziyâdeleşmez. Zîrâ o senin bâtınında tasarrufa ve senin rû- hunu terakkî ettirip sende inşirah-ı kalb husûlüne kādir değildir. "Delâl", dâlin fethi ve ["dilal"] kesriyle "nâz" demektir. "Zû", sâhib ma'nâsınadır. "Der çuval âmeden", çuval içine gelmek, aldanmaktan kinâyedir (Bahar-ı Acem). Ya'ni, Hak Teâlâ buyurdu ki, "Biz o alâmeti onun burnunda onun için yaparız ki, bizim görücü olan ârif kullarımız o nâz ve ucüb sâhibinden ve onun hîlesinden aldanmasınlar!"

1451. O ana, babaya açıkça der ki: "Çocuğum mektebden çok nizar oldu!"

Bu beyitlerde nefsin ve nefsânî kimselerin Hak yolunun sâlikine karşı olan muameleleri temsîl buyurulur. Meselâ bir çocuğun anası babasına ya'ni ka- dın kocasına açıktan açığa der ki: "Ey efendi! Çocuğum mektebden pek sıkı- lır. Bu sıkıntıdan nizâr ve zayıf oldu!"

1452. "Onu başka kadından getire idin, onun üzerine bu cevr u cefâyı az yapardın!"

"Eğer sen bu çocuğu başka bir kadından ve zevcenden peydâ etmiş olsa idin, o çocuğa bu kadar cevr u cefâyı az yapardın ve bu derece üzüp zayıflatmaz idin. Bu çocuğu ben doğurduğum için, ona eziyet etmekten zevk alıyorsun." Bu beyitlerde cenâb-ı Pîr efendimiz kadının fikir ve muhâkemesinin sekāmetine de işaret buyururlar.

1453. "Eğer benim yavrum senin gayrinden olaydı, yine bu hezeyânı o kadın dahi söylerdi."

Bu beyt-i şerîf kocası tarafından kadına verilmiş cevabdır. "Fuşâr", "heze- yân ve saçma söz" demektir. Ya'ni, baba dahi o anaya cevâben der ki: "Ey kadın! Eğer benim yavrum ve çocuğum senin dediğin gibi başka bir kadın- dan doğmuş olsa idi, ben tahsîl-i ilm için yine onu mektebe gönderecektim ve çocuk yine bu tahsîl sıkıntısını çekecek idi. O kadın dahi yine bu senin söy- lediğin hezeyânı ve saçma sözleri bana karşı söyleyecek idi."

1454. Âgâh ol, bu anadan ve onun işvesinden sıçra; babanın tokatı onun helvâsından iyidir.

"Tîbâ", "füsûn ve işve ve aldatma" demektir. Ya'ni, ey insân-ı kâmilin terbiyesi altında bulunan sâlik! Âgâh ol, ana mesâbesinde olan gerek nefsinin ve gerek nefsânî olan câhilin aldatmasından sıçra ve kaç! Akl-ı küll sahibi olan babanın ya'ni insân-ı kâmilin tokatı, ya'ni sana emrettiği mücâhede ve riyâzat ve onun acı sözleri ananın helvâ gibi olan bu tatlı sözlerinden iyidir.

Menkıbe: "Şeyh-i Ekber Muhyiddîn-i Arabî (k.s.) hazretleri, Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinde buyururlar ki: "Tilimsân hükümdârı Yahyâ b. Yağān, münzevî evliyâullâhtan [Ebû] Abdullâh-ı Tûnusî hazretlerine mülâkî oldu. Arkasında şâhâne ve süslü elbiseleri var idi ve kendisi de at üzerinde idi. Dedi ki: "Ey şeyh! Bu arkamdaki müzeyyen libâs ile namaz kılmak câiz midir?" Hz. şeyh güldü. Hükümdâr, “Niçin güldünüz?" diye sordu. Şeyh cevâben dedi ki: "Senin akılsızlığına ve câhilliğine güldüm. Senin hâlin o köpeğin hâline benzer ki, bir leşe tesadüf edip, doyuncaya kadar yemiş ve baştan ayağa kadar kana ve pisliğe bulaşmıştır. İşeyeceği vakit, üzerine sidik bulaşmasın diye ayağını kaldırır. Senin de kanın harâm gıdâ ile dolmuştur ve kulların hakkı boynuna asılmıştır. Bu hâl içinde arkandaki libâs ile namaz kılmak câiz midir, değil midir? diye soruyorsun." Yahyâ ağlayıp, atından indi; ve saltanatını terk edip, şeyhe intisâb etti." İşte görülüyor ki, ehl-i Hak nâkıs ve nefsânî olan insanları böyle acı sözler ile terbiye buyururlar. İnsâfı olanlar bu doğru ve acı sözleri kabûl ederler; olmayanlar da bir daha o kâmilin semtine uğramamak üzere kaçar.

1455. Nefis anadır ve baba râd olan akıldır. Onun evveli darlık ve sonu güşaddır.

"Râd", "cömerd, ârif, hakîm" ma'nâlarınadır. "Güşâd", "açıklık ve hoşluk ve okun yaydan kurtulması" demektir. Ya'ni, ey sâlik! Bil ki, nefis ana gibidir; ve baba dahi hakîm ve cömerd olan akıldır. O akıl tavrının evveli darlıktır ve sıkıntıdır. Fakat sonu güşâd ve hoşluk ve ferahlıktır.

1456. Ey akıllar verici! Feryâda eriş! Sen dilemedikçe hiçbir kimse dilemez.

Mâdemki insanın salâh-ı hâline sebeb olan akıldır, ey akıllar ihsân edici olan Hak Teâlâ, sâliklerin feryâdlarına ve imdadlarına yetiş! Zîrâ senin dilemediğin şeyi hiç kimse dilemez. Bu beyt-i şerîfte sûre-i Dehr'de olan وَمَا تَشَاءُونَ إِلَّا أَنْ يَشَاءَ اللَّهُ (Tekvir, 81/29) ya'ni "Siz ancak Allah Teâlâ'nın murâd ettiği şeyi murâd edersiniz" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur.

1457. Taleb de sendendir ve o iyilik de sendendir. Biz kimiz? Evvel Sen'sin ve Ahir Sen'sin!

كل من عند الله (Nisâ, 4/78) ya'ni "Her bir şey Allah indindendir” âyet-i kerîmesi mûcibince kulların talebi dahi sendendir; ve onlardan sâdır olan iyilik dahi sendendir. هُوَ الْأَوَّلُ والآخر (Hadîd, 57/3) ya'ni "Evvel O'dur ve Âhir O'dur" âyet-i kerîmesi mûcibince, bu vücûd-i izâfî âleminin evveli Sen'sin ve onların âhiri de Sen'sin! Vücûd îtibariyle biz kim oluyoruz! Senin hakîkî olan vücûdunun karşısında bizim varlığımızın ne kıymeti vardır!

1458. Hem Sen söyle hem Sen dinle, hem Sen ol! Bu kadar terâş ile biz hep lâ-şey'iz.

"Terâş" yontma; “lâşîm”, “lâ-şeyîm” kelimesinin muhaffifidir, “lâ-şeyiz ve hiçiz” demektir. Ya'ni, ey bizim Hâlıkımız! Sen vücûd-i hakîkî sâhibisin. Biz ise Senin varlığından var olan izâfî vücûdlarız. Binâenaleyh bize vârid olan her şey sendendir. Böyle olunca bizim vücûdât-i izâfiyyemizden yine Sen söyle ve yine Sen dinle ve yine Sen dilediğin gibi ol! Biz Senin yolunda bu kadar mücâhede ve sa'y ile bu mevhûm varlığımızda yaptığımız tıraş ve yontma ile berâber hep lâ-şeyiz ve hiçbir şey değiliz.

1459. Bu havâleden dolayı sücûda rağbeti artır; cebrin tenbelliğini ve sürtüklüğünü gönderme!

"Humûd", "ateşin sönmesi" demektir. Ya'ni, ilâhî, böyle her şeyimizi sana havâle etmiş ve kendimizi mevhûm gördüğümüzden dolayı sücûda ve teklîfât-ı şer'iyyene rağbetimizi ziyâdeleştir; ve cebr i'tikādının îrâs edeceği tenbellik duygusunu gönderme! Ve şerîat-i mutahhara-i Ahmediyyene karşı kalblerimize sönüklük verme! Ve “mâdemki كُلُّ مِّنْ عِنْدِ اللَّهِ (Nisâ, 4/78) [ya'ni "Her bir şey Allah indindendir"] âyet-i kerîmesi hükmünce ibâdâtımız ve tââtimiz Hakk'ın murâdına bağlıdır; binâenaleyh biz ef'âlimizde mecbûruz" demeyelim; ve Cebrîler'in gittiği tenbellik yoluna gitmeyelim! Cebir hakkındaki îzâhât I. cildin 626 numarasına müsâdif olan . این نه جبرست معنی جباریست ذكر جباری برای زاریست [ya'ni "Bu, cebr değildir; bu ma'nâ-yı cebbâriyyettir. Cebbârlığın zikri tazarru' içindir"] beytiyle onu ta'kîb eden beyitlerdedir.

1460. Kâmillerin perr ü bâli cebirdir; yine cebir tenbellerin zindânı ve bağıdır. [1442]

كُلُّ مِّنْ عِنْدِ اللَّهِ (Nisâ, 4/78) ya'ni "Her bir şey Allah indindendir” âyet-i kerîmesi mûcibince kulların talebi dahi sendendir; ve onlardan sâdır olan iyilik dahi sendendir. هُوَ الْأَوَّلُ وَالْآخِرُ (Hadîd, 57/3) ya'ni "Evvel O'dur ve Âhir O'dur" âyet-i kerîmesi mûcibince, bu vücûd-i izâfî âleminin evveli Sen'sin ve onların âhiri de Sen'sin! Vücûd îtibariyle biz kim oluyoruz! Senin hakîkî olan vücûdunun karşısında bizim varlığımızın ne kıymeti vardır!

1461. Bu cebri Nil suyu gibi bil; mü'mine su ve kâfire kandır!

Bu cebir Nîl nehrinin suyuna banzer. Mûsâ (a.s.) zamânında mü'minlere su görünür ve içip ondan def'-i harâret ederlerdi; ve kâfirlere de kan görünür, aslâ içmezler idi.

1462. Kanat, doğanları sultan tarafına götürür; kanat kargaları mezarlığa götürür.

Ya'ni, cebirde iki hâssıyet vardır ki, birisi kâmillerin kolu ve kanadıdır. Kâmiller bu cebir kanadı ile uçup ma'şûkları olan Hakk'a vâsıl olurlar. Zîrâ onlar bilirler ki, her bir mertebede vücûd ve varlık Hakk'ındır; ve Hak her mertebede kendileriyle beraberdir. Ve Hak her bir mertebenin hükmüne göre onların mazharlarından zuhûr ister ve mertebe-i şehadette dahi abdiyet ve ubûdiyet ve ibâdet ister. Binâenaleyh onlar her mertebede ma'şûklarının emri ve cebri dairesinde hareket etmekten haz ve zevk alırlar. Çünkü aşk-ı ilâhî onları kendi mevhûm olan varlıklarının irâde ve hevesâtından geçirmiştir. Nitekim I. cildin 1488 numaralı beytinde این معیت با حقست این جبر نیست. این تجلی مهست این ابر نیست [ya'ni "Bu Hak ile beraberliktir, cebr değildir; bu ayın tecellîsidir, bu bulut değildir"] buyurulmuş idi. Ve kezâ yine I. cildin 1487 numaralı beytinde de لفظ جبرم عشق را بی صبر کرد. هر که عاشق نیست حبس جبر کرد [ya'ni "Lafz-ı cebir beni aşka sabırsız etti; her kim ki âşık değildir, habs-i cebr etti"] buyurulmuştur. Cebrin ikinci hâssıyeti budur ki, tenbellik habsi ve ellerinin ve ayaklarının bağı olur. Zîrâ onlar kendi mevhûm vücûdlarında ve varlıklarında müstağrak olduklarından Hakk'ın değil, kendi nefislerinin âşıkıdırlar; ve bulundukları her mertebede Hakk'ın beraberliğinden gāfildirler. Nazarları ancak Hakk'ın iradesinedir. Derler ki, mâdemki her mertebede vücûd Hakk'ındır ve irâde onundur, o benim ibâdetimi isterse âbid olurum ve eğer fiskımı murâd ederse fâsık olurum. Onların bu fikirleri Hakk'ın bu mertebe-i şehadette murâdı olan şerîatin ta'tîline ve teklîfât-ı ilâhiyyenin ıskātına sebeb olduğundan kâmilen yanlıştır. Nitekim V. cildin 3116 numaralı beytinde بازگونه زین سخن کاهل شدی منعکس ادراك و خاطر آمدی [ya'ni "Tersine olarak bu sözden tenbel oldun, idrâki ve hatırı mün'akis geldin"] buyurulmuş idi ki, orada irâde hakkında uzun îzâhât geçti.

1463. Şimdi ademin şerhinde geri dön ki, panzehir gibidir ve onu zehir zannedersin.

Ya'ni, ey Mevlânâ! Şimdi ademin şerhinden geri dön ki, o adem-i izâfi varlık ve enâniyet zehrinin panzehiri gibidir; ve bir kimse bu adem hakkındaki îzâhâtı anlayınca, bu mevhûm ve hayâlden ibaret olan varlığa asla kıymet vermez. Halbuki, ey gāfil! Sen o adem-i izâfiyi bu hayâlâta yapıştığın için zehir zannedersin.

1464. Ey kapı yoldaşı! sakın Hindû çocuğu gibi, git adem Mahmûd'undan korkucu olma!

Ey Hak kapısının yoldaşı! Yukarıda kıssası mezkûr olan Hindû çocuğu gibi, git Sultân Mahmûd-ı Gaznevî gibi, in'âm ve ihsân edici olan bu adem-i izâfîden sakın korkucu olma!

1465. Bir vücuddan kork ki, şimdi onun içindesin; o hayalet la-şeydir ve sen la-şeysin!

Belki şimdi içinde bulunduğun bu vücûd-i izâfiden ve onun sana verdiği tenbellikten kork! Zîrâ bu vücûd-i izâfî bir la-şey ve hiç olan hayâldir; ve sen dahi o vücûdât-i muhayyele içinde bir hayal ve lâ-şeysin ve hiçsin! Binâenaleyh bu hayâlât içinde onların mukavvimi olan Hakk'ı gör. Nitekim Hz. Şeyh-i Ekber (k.s.) Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Süleymânî'de şöyle buyururlar. Beyit: انما الكون خيال وهو حق في الحقيقة والذي يفهم هذا حاز اسرار الطريقة "Âlem-i kevn ancak hayâldir ve o hakîkatte Hak'tır. Bunu anlayan kimse esrâr-ı tarîkati hâiz oldu." "Doğan"dan murâd, ehl-i saâdet ve "karga"dan murâd ehl-i şekāvettir. Ya'ni, cebir kanada benzer ve ehl-i saâdeti sultân-ı hakîkî olan Hak tarafına götürür; ve karga mesâbesinde olan ehl-i şekāveti dahi bir mezârlık mesâbesinde olan cismâniyet ve nefsâniyet âlemine götürüp defn eder.

1466. Bir lâ-şey bir lâ-şeye âşık olmuştur. Hiç yok hiç yokun yolunu vurmuştur.

Sen garâbete bak ki, lâ-şey olan bu vücûd-i muhayyel, kendi gibi muhayyel ve lâ-şey olan bir vücûda âşık olmuştur. Ya'ni ey gāfil! Senin varlığın muhayyel ve lâ-şey iken, yine kendin gibi lâ-şey olan bu suver-i dünyeviyyeye âşık oldun. Garîb şeydir ki, hiç yok olan bu suver-i dünyeviyye, hiç yok olan gāfilin yolunu vurmuş ve onu Hakk'a vusûlden alıkoymuştur.

1467. Vaktaki bu hayalât ortadan hariç oldu, senin nâ-ma'kūlün sana ayân oldu.

Vaktāki sıfât-ı ilâhiyyenin gölgeleri olup mahzâ hayâlâttan ibaret olan bu suver-i dünyeviyye, mevt-i ıztırârî vâsıtasıyla ortadan kalkar ve hâriç olur, senin nâ-ma'kūl gördüğün vücûd-i hakîkînin vahdeti ve sırr-ı zât-ı ilâhiyye senin idrâkine ayân olur; ve fakat bu âlemdeki galatât-ı fikriyyen temessül edip, o vech-i mutlakı müşâhedeye perde ve hicâb olacağından hasret çekersin. Âlem-i hakîkatte arazların sûret iktisâb edeceği hakkındaki îzâhât II. cildin 959 numarasına müsâdif olan قال النبي صلى الله عليه و على آله و سلم لَيْسَ لِلْمَاضِينَ هَهُمُ المَوتِ وَ إِنَّمَا لَهُمْ حَسْرَةُ الْفَوْتِ [ya'ni "Vakt-i mahşerde her araza bir sûret vardır; her bir arazın sûretine nöbet vardır"] beyt-i şerîfinde geçti; ve bu âlemdeki galatât-ı fikriyye ve i'tikādın dahi arazdan ibaret olduğu âşikârdır.

Nebî (s.a.a.) buyurdu ki: "Geçmişler için ölüm gamı yoktur; ve onlar için ancak fevtin hasreti vardır"

1468. O beşerin seraskeri doğru söylemiştir. Demiştir ki: "Her kimse ki, dünyadan güzer etti."

Ya'ni, Benî-Âdem ordusunun başı ve seraskeri olan Muhammed Mustafa (a.s.v.) Efendimiz, doğru söylemiş ve buyurmuştur ki: "Mevt-i tabîî ile dünyâdan geçip giden her bir kimseye."

1469. "Ona derd ve ölüm gabnı yoktur, belki ona mevt için yüz esef vardır."

"Gabn", lügatte "alım satımda bir kimseye ziyân vermek" ma'nâsınadır. Burada mutlakan zarar ve ziyân ma'nâsınadır. Ya'ni, dünyadan ölüp âhirete giden kimseye ölüm gamı ve zararı yoktur. Belki elindeki fırsatın fevt olmuş olmasından dolayı çok hasret ve teessüf duygusu vardır. Nitekim fakîrin Avrupa'da tahsîl etmiş bir arkadaşım var idi. Teverrüm edip vefat etti. Kendisini âlem-i ma'nâda hasta bir hâlde gördüm. Sebebini sordum. Dedi ki: "Eğer bir daha dünyaya ve o âleme gelmek mümkin olsa idi, Resûl-i Ekrem Efendimizin izini ta'kîb eder ve bir parmak geri kalmaz idim."

1470. Der ki: "Niçin her devletin ve her bir bergin mahzeni olan ölümü kıb- [1452] le etmedim?"

"Berg", yaprak, zînet ve zâd ü zahîre ma'nâlarınadır; burada "zînet ve zâd ü zahîre" ma'nâsı münasibdir. Ya'ni, dünyadan âhirete giden her bir kimse der ki: "Niçin ebedî olan her bir devlet-i zînetin hazînesi bulunan ölüme teveccüh edip, âlem-i âhirette sebeb-i saâdet olacak olan amelleri icrâ etmedim ve hayât-ı dünyeviyye fırsatını elimden kaçırdım?"

1471. "Ben bütün ömrümde şaşılıktan dolayı ecelde kaybolan o hayalâtı kıble ettim."

"Havel", "şaşılık ve biri iki görmek." Ya'ni, ölen kimsenin ruhunun idrâkine hakîkat münkeşif olduğu vakit der ki: "Bütün ömrümde bir olan varlığı şaşılıktan dolayı iki görüp, ecel ve ölüm vaktinde nazar-ı hissimden kaybolan o dünyâ sûretlerinin hayâlâtını nefsü'l-emrde sâbit gördüm ve onlara müteveccih oldum."

1472. O ölülerin hasreti ölümden değildir. Ondan dolayıdır ki, nakışlarda tevakkuf etti.

"Îst", "duruş ve tevakkuf" demektir. Bu ve âtîdeki beyt-i şerîfler cenâb-ı Pîr efendimizin irşâdâtıdır. Ya'ni, o ölen kimselerin hasreti ölümün kendisinden değildir. Onun hasreti buz üzerine yapılmış nakışlar mesâbesinde olan dünyâ sûretlerinin önünde durup onlara muhabbet etmesinden dolayıdır. Rûh âlem-i âhirette varlığın birliğini ve suver-i kesîrenin hayâlâttan ibaret olduğunu idrak ettiği vakit, dünyadaki galatât-ı fikriyyesi, rûhunun gözüne hicâb ve perde olur. Vücûd-i vâhid-i hakîkînin cemâlini zevken ve hâlen idrâk edemez. Nitekim yukarıda 1467 numaralı beyitte îzâh olundu. Bunun içindir ki, âyet-i kerîmede مَنْ كَانَ فِي هَذه أعمى فَهُوَ فِي الْآخِرَةِ أَعمى (İsrâ, 17/72) ya'ni "Bu hayât-ı dünyâda a'mâ olan kimse, âhirette dahi a'mâdır" buyurulur.

1473. Biz bunu görmedik ki, nakıştır ve köpüktür. Köpük deryadan kımıldar ve alef bulur.

Bu beyt-i şerîfte, üslûb-i hakîmâne üzere, Hz. Pîr efendimiz kendi nefs-i nefislerini dahi gâfillere ilhâk ederek buyururlar ki: Biz bu suver-i âlemin ve ecsâmın nakış ve köpük olduğunu görmedik. Eğer göre idik, anlardık ki, bu köpüğün varlığı nihâyetsiz deniz gibi olan vücûd-i vâhid-i hakîkîdendir; ve onlar o vücudun tecelliyâtından dolayı kımıldar ve cevelân eder; ve o köpüklerin varlıklarının alefi ve gıdâsı o vücûd-i hakîkîdendir. Kendilerinin kendiliklerinden bir taayyünleri yoktur ve şekilleri yoktur.

1474. Vaktaki deniz köpükleri karaya bıraktı, sen mezarlığa git, o köpüklere bak!

Vaktâki o deryâ-yı vücûd, bu köpük mesâbesinde olan cisimleri karaya ve toprağa attı ve onlardaki kımıldama ve hareketi kesti, sen mezârlığa git de o köpük mesâbesinde olan cisimlerin hayâllerine bak! "Berr", bahr mukābili olan "kara ve toprak" ma'nâsınadır.

1475. Binâenaleyh de ki: "Hani, sizin hareket ve cevelânınız? Deniz sizi buhrâna bırakmıştır!"

"Buhrân", hastanın vücudunda zahir olan tagayyür demektir (Sarrâh). Lügat-i Reşîdî'de, "Hastayı ya sıhhat veyâ helâk tarafına çeken tagayyürdür; bu lafız aslında Yûnânîdir" denilmiştir. Ya'ni, o köpük gibi olan ecsâm-ı be- "Îst", "duruş ve tevakkuf" demektir. Bu ve âtîdeki beyt-i şerîfler cenâb-ı Pîr efendimizin irşâdâtıdır. Ya'ni, o ölen kimselerin hasreti ölümün kendisinden değildir. Onun hasreti buz üzerine yapılmış nakışlar mesâbesinde olan dünyâ sûretlerinin önünde durup onlara muhabbet etmesinden dolayıdır. Rûh âlem-i âhirette varlığın birliğini ve suver-i kesîrenin hayâlâttan ibaret olduğunu idrak ettiği vakit, dünyadaki galatât-ı fikriyyesi, rûhunun gözüne hicâb ve perde olur. Vücûd-i vâhid-i hakîkînin cemâlini zevken ve hâlen idrâk edemez. Nitekim yukarıda 1467 numaralı beyitte îzâh olundu. Bunun içindir ki, ayet-i kerimede مَنْ كَانَ فِي هَذه أعمى فَهُوَ فِي الْآخِرَةِ أَعمى (İsrâ, 17/72) ya'ni “Bu hayât-ı dünyâda a'mâ olan kimse, âhirette dahi a'mâdır” buyurulur.

1476. Tâ ki, sana dudak ile değil, hâl ile desinler ki: "Bu suali denizden sor, bizden değil!"

Ya'ni, "Tâ ki, senin bu suâline cevâben o cisimler sana dudak ve elfâz ile değil, hâl dili ile desinler ki: "Bu suâli sen bizden sorma, hakikat-i vücûd denizinden sor!"

1478. Vaktaki nakış tozunu gördün, rüzgârı gör; köpüğü gördün, îcâd denizini gör!

Ey kimse! Vaktāki toz mesâbesinde olan ecsâm nakışlarını gördün, onu yükselten rüzgâr mesâbesindeki vücûd-i hakîkîyi de gör! Ve köpük gibi olan suver-i âlemi gördün, o köpükleri îcâd eden ve onlara tabîat destgâhında vücûd-i izâfi bahş eden vücûd-i hakîkî denizini de gör! "Kulzüm", "deniz" demektir ve "kulzem" sûretinde telaffuzu da câizdir.

1479. Agah ol! Gör ki, senden nazar kara gelir. Senin bâkîn bir yağ ve et ve pûd ve târdır.

"Pûd", kumaşın enindeki iplikler; "târ", boyundaki ipliklerdir ki, kumaşın örgüsü bunlardan vücûda gelir. Türkçe'de, kumaşın "arışı argacı" derler. Bu- rada cismin adalâtı ve sinirleri ve damarlarından kinâyedir. Ya'ni, ey insan, âgâh ol! Senin cisminde işe yarayan şey ancak nazarın ve bakışındır. Senin cismini mütebâkîsi bir yağ ve et ve adalât ve sinir ve damar gibi mevâdd-i uzviyyedir. Binâenaleyh cisminde en ziyâde senin işine yarayan gözün ve nazarındır. Nitekim I. cildin 1430 numaralı beytinde . آدمی دیده ست و باقی پوستست دید آنست آنکه دید دوستست ya'ni “İnsan gözdür ve bâkî kabuktur. O şey ki, dostu görmektir, görmek olur”] buyurulmuş idi.

1480. Senin yağın şem'lerde tabı artırmadı. Senin etin mahmura kebab gelmedi.

Ya'ni, ey insan! Senin cismindeki yağdan mum yapılıp aydınlığından istifade olunamaz; ve etin dahi mahmûra ya'ni bir sarhoşa mezelik bir kebab olmaz. Binâenaleyh ne yağın yakılır, ne de etin yenir.

1481. Bütün bu cismini basarda erit! Nazara git, nazara git, nazara!

Ey insan! Mâdemki sen gözden ve görüşten ibâretsin, bütün bu cismini gözün te'sîri altında erit ve görüşüne tâbi' ol. Beyt-i şerîfte "nazar"ın üç def'a tekrârındaki nükte, his gözüyle eşyâ-yı mahsûseyi ve akıl gözüyle dünyayı ve âhireti, ya'ni hem mahsûsâtı ve hem de ma'kūlâtı ve rûh gözüyle de cümlesinin zımnındaki Hakk'ı gör! demek olur.

1482. Bir nazar yoldan iki arşın görür. Bir nazar iki âlemi ve şâhın yüzünü gördü.

Bir nazar vardır ki, yoldan iki arşınlık mesafeyi, ya'ni ancak âlem-i mahsüsâtı görür; ve bir nazar dahi vardır ki, dünyayı ve âhireti, ya'ni hem mahsüsâtı ve hem ma'kūlâtı görür; ve bir nazar dahi vardır ki, فَأَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللَّهِ (Bakara, 2/115) ya'ni "Her nereye teveccüh edersen Hakk'ın vechi vâki'dir" âyet-i kerîmesi mûcibince, bunların cümlesinde şâh-ı hakîkî olan Hakk'ın cemâlini ve vücûd-i hakîkî-i Hakk'ı görür.

1483. Bu ikinin arasında sayısız bir fark vardır. Sürmeyi iste! Ve'Allâh Teâlâ sırları en çok bilicidir.

rada cismin adalâtı ve sinirleri ve damarlarından kinâyedir. Ya'ni, ey insan, âgâh ol! Senin cisminde işe yarayan şey ancak nazarın ve bakışındır. Senin cismini mütebâkîsi bir yağ ve et ve adalât ve sinir ve damar gibi mevâdd-i uzviyyedir. Binâenaleyh cisminde en ziyâde senin işine yarayan gözün ve nazarındır. Nitekim I. cildin 1430 numaralı beytinde [ya'ni “İnsan gözdür ve bâkî kabuktur. O şey ki, dostu görmektir, görmek olur”] buyurulmuş idi.

1484. Vaktaki yokluk denizinin şerhini işittin, dâimâ çalış, tâ ki, bu deniz içinde durasın!

Ya'ni ey sâlik! Biz yukarıdan beri adem-i izâfinin ve fakr u fenânın şerhi- ni ve fâidelerini söyledik, sen de dinledin. Binâenaleyh kendinin mevhûm olan varlığından ve benliğinden kurtulup bu yokluk deryâsı içinde durmak için çalış ve sana yokluğu ta'lîm edecek bir üstâda hizmet et!

1485. Çünkü, kârgâhın aslı, halâ ve bî-nişan ve boş olan o yokluktur.

Zîrâ iş yerinin ve i'mâlâthânenin aslı, keserâttan hâlî ve sûretten nişânsız ve sûret varlığından boş olan o yokluktur. Çünkü bu eşyâ sûretlerinin cümle- si, sûretsiz olan vücûd-i hakîkîden peyda olur ki, bu vücûd-i hakîkî, adem-i izâfinin menba'ıdır. Nitekim I. cildin 1163 numaralı beyt-i şerîfinde صورت از بی صورتی آمد برون. باز شد که انا اليه رَاجِعُونَ ]ya'ni "Sûret sûretsizlikten dışarıya gel- di; tekrar gitti, zîrâ biz O'na dönücüleriz" (Bakara, 2/156)] buyurulmuş idi.

1486. Bütün üstâdlar, iş ızhârı için yokluk ve inkisâr yeri isterler.

Meselâ mi'mâr, san'atını göstermek için boş bir arsa ister; ve dülger, kapısı olmayan bir evi arar ve ta'mîr için kırılmış ve dökülmüş bir yerde ızhâr-ı san'at etmek ister. Bütün san'at üstâdlarının revişi de hep budur.

1487. Şübhesiz, üstadların üstadı olan Samed'in kârgâhı "yokluk" ve "la" olur.

"Samed", esmâ-i ilâhiyyedendir; "yemeye ve içmeye muhtâç olmayan ve büyüklerin büyüğü ve bî-niyâz" ma'nâsınadır. Ya'ni, mâdemki üstâdlar san'atlarını yokluk içinde gösteriyorlar, binâenaleyh üstâdların üstâdı ve ih- Ya'ni, ancak bu mahsûsâtı gören göz ile, hem mahsûsâtı ve hem de ma'kūlâtı gören göz arasında hesabsız bir fark vardır. Binâenaleyh ey gâfil insan! Bu dar ve kısa görüşten kurtulmak için ma'rifet sürmesini iste ve ara! Ve hidâyet Hak'tandır ve Hak Teâlâ hazretleri kulların gizli ve mestûr olan a'yân-ı sâbitelerinin isti'dâdlarını bilir ve ihsânı bu isti'dâda göre olur.

1488. Her ne kadar bu yokluk daha ziyâdedir, Hakk'ın kârı ve onun kârgâhı o taraftadır.

Ya'ni, her nerede ve hangi kulun kalbinde nefsin muhabbeti ve nefsinin muhabbetinden neş'et eden suver-i eşyâya olan muhabbet daha yok olmuştur; Hakk'ın tecelliyât-ı zâtiyye ve sıfâtiyye ve ef'âliyyesi o yokluk içinde ve mâsivâdan boş olan o kalbdedir; ve onun i'mâlât-hânesi o kulun tarafıdır. "Ser", burada "taraf" ma'nâsınadır.

1489. Mâdemki yokluk en yüksek tabaka oldu, dervîşler cümle üzerine sebak götürdüler.

"Sebak burden", ileri geçmek; "dervîş", fakîr demektir. Ya'ni, yokluk mevcûdât tabakalarının en yüksek tabakasıdır; ve fakîrlerde ise yokluk vardır. Binâenaleyh bütün mevcûdâttan onlar ileriye geçtiler ve en yüksek tabakaya vâsıl oldular.

1490. Husûsiyle bir fakîr ki, cisimsiz ve malsız oldu, kâr-ı fakrı suâl değil, cisim tutar.

Husûsiyle bütün tabakâtın ve merâtibin en yükseğine terakkî eden fakîr öyle bir fakîrdir ki, cismin muktezâsı olan mevhûm enâniyetten ve varlıktan ve elinde olan mala temellük da'vâsından kurtulmuş ola ve onların varlığını Hakk'ın varlığı ve mülkü bile! Binâenaleyh ehl-i fakrın ve yokluğun ma'nâsı böyle bir cisimde vardır; ve fakr ve yokluk denilen budur. Yoksa kapı kapı dolaşıp şundan bundan dilenen kimsenin fakrı değildir. Evvelki fakr hakkında Resûl-i Ekrem hazretleri الفقر فخري ya'ni "Fakr benim fahrımdır" buyururlar; ve ikinci fakr hakkında dahi اللهم اني اعوذ بك من الفقر ya'ni "Ey benim Allâhım! fakrdan sana sığınırım" ve kezâ كاد الفقر ان يكون كفرا ya'ni "Fakr, küfür olmaya yakındır" buyururlar. Ve evvelki fakîrler hakîkî olan sûfîlerdir. Nitekim Ebu'l-Hasan-ı Harakânî hazretleri onlar hakkında şöyle buyururlar: tiyâçtan müstağnî olan Hak Teâlâ hazretlerinin iş yeri ve i'mâlâthânesi dahi yokluk ve adem-i izâfi olur; Ve onun tecellîsi dahi, kulların suver-i eşyâ muhabbetinden boş olan kalblerine vâki' olur.

1491. Sâil o olur ki, onun malı eridi. Kāni' o olur ki, kendi cismini oynadı.

Binâenaleyh sâil ve dilenci o olur ki, onun malı olmadı ve telef oldu; ve o kimse hâline kanâat etmeyip şunun bunun kapısına müracaatla mal dilendi. Ve kanâat edici o kimsedir ki, Hak yolunda kendi cisminin râhatını aramadı ve mücâhede ve riyâzat ile cismini fedâ etti ve "Bu yolda ne olursam olayım!" dedi.

1492. Binaenaleyh şimdi derdden şikâyet tutma! Zîrâ o dost tarafına rahvân bir attır.

Ya'ni ey sâlik! Cismine mücâhede ve riyazat yüzünden bir derd gelirse, şikâyet etme! Zîrâ, yukarıdan beri vâki' olan beyânâttan şimdi anladın ki, yokluk ihsân ve in'âm-ı ilâhînin menşeidir. Binâenaleyh bu sende hâsıl olan dert, dost-ı hakîkî olan Hak tarafına râhvân yürüyen bir at mesâbesindedir.

1493. Bu kadar söyledik; bâkîyi fikir et! Eğer fikir câmid olursa zikir et!

Biz fakrın ve yokluğun fezâilini bu kadar söyledik. Sen bizim bu sözlerimizden onların fezâil-i bâkıyesini kendin fikir et! Zîrâ insan fikirden ibârettir. Eğer fikrin birtakım havâtır-ı nefsâniyye ve vesâvis-i evhâmiyye ile donmuş ve harâretsiz kalmış ise, “Allâh" ism-i celâlini zikir et!

1494. Zikir fikri ihtizâza getirir. Zikri bu donmuşun güneşi yap!

Zîrâ zikir etmek, fikri ihtizâza ve harekete getirir. O zikri bu donmuş olan fikrin güneşi yap ki, o ism-i câmi'in zikri sebebiyle, havâtır-ı nefsâniyye ve vesâvis-i evhâmiyye kalbinden zâil olsun ve fikrin donmuşluğu erisin!

1495. Asıl olan cezbedir. Fakat, ey kapı yoldaşı, iş yap! O cezbeye mevküf olma!

Gerçi Hak yolunda asıl olan cezbedir; ve "cezbe", Hakk'ın kulunu kendi tarafına çekişi ve döndürüşüdür. Fakat, ey Hak kapısının arkadaşı! Sen amel et! O cezbeye mevküf olma! Ve cezbenin husûlünü bekleyerek, ameli terk etme! Zîra hadis-i kudside انا جليس من ذكرني ya'ni "Ben beni zikreden kimsenin celîsiyim" buyurulmuştur. Binâenaleyh Hak, bir kimsenin celîsi olunca, elbette Hak onu cezbetmiş olur. Nitekim III. cildin 199 numarasında گفت آن الله تولبيك ماست. و آن نیاز و درد و سوزت بيك ماست ya'ni Dedi: O senin 'Allah!'ın bizim 'lebbeyk!'imizdir; ve o senin niyâzın ve derdin ve harâretin bizim peykimizdir"] buyurulmuş idi.

1496. Zîra ki kârın terki bir nâz gibi olur. Nâz ne vakit cânbâzlığa layık olur?

"Cânbâzlık"tan murâd, âşıklıktır. Ya'ni, zîrâ ki ameli terk etmek ve kendi irâdesine tâbi' olmak, Hakk'a karşı bir nâz etmek ve istiğnâ göstermek gibi olur. Halbuki nâz, ne vakit âşıklığın lâyığı olur? Ya'ni nazlanmak âşığa yakışmaz. O nâz, ma'şûka lâyık bir tavır olur. Ey sâlik! Sen ise âşıksın. Ma'şûkluk tavrını tutmak sana lâyık olmaz.

1497. Ey gulâm! Ne kabûlü ve ne reddi düşün! Dâimâ emri ve nehyi gör!

Ey gulâm ve ey mübtedî sâlik! Yaptığın amelde ne Hakk'ın kabûlünü ve ne de reddini düşün! Dâimâ, azîmü'ş-şân olan Hakk'ın emrini ve nehyini ve Hakk'ın seyyidliğini ve izzetini ve kendinin abdiyetini ve zilletini gör!

1499. Gözler güzare olursa, nûr odur. O kabuğun "ayn"ında içleri görür.

Gerçi Hak yolunda asıl olan cezbedir; ve "cezbe", Hakk'ın kulunu kendi tarafına çekişi ve döndürüşüdür. Fakat, ey Hak kapısının arkadaşı! Sen amel et! O cezbeye mevküf olma! Ve cezbenin husûlünü bekleyerek, ameli terk etme! Zîra hadis-i kudside انا جليس من ذكرني ya'ni "Ben beni zikreden kimsenin celîsiyim" buyurulmuştur. Binâenaleyh Hak, bir kimsenin celîsi olunca, elbette Hak onu cezbetmiş olur. Nitekim III. cildin 199 numarasında گفت آن الله تولبيك ماست. و آن نیاز و درد و سوزت بيك ماست ya'ni Dedi: O senin 'Allah!'ın bizim 'lebbeyk!'imizdir; ve o senin niyâzın ve derdin ve harâretin bizim peykimizdir"] buyurulmuş idi.

1500. Zerre içinde bekā güneşini görür; katre içinde denizin küllünü görür.

Öyle bir göz mahsüsâtın zerreleri içinde bekā güneşi olan vücûd-i hakîkî-yi görür; ve mahsüs olan katreler içinde vahdet deryâsının küllünü ve mecmû'unu görür. Beyt-i Sezâî (k.s.): Yâ ilâhî! Dil senin, bu dildeki sevdâ senin Katreyim ben, katrem içre mevc vuran deryâ senin