Ya'ni ey Mevlânâ! Nihâyeti olmayan müessir ve eser bahsinden geri dön! Tabîb-i ma'nevî olan insân-ı kâmilin ma'nevî illetler ile ma'lûl olan kimsenin tedâvîsi hakkındaki kıssayı söyle!
24. bölüm / 40 · 5417 kelime · ~28 dk okuma
1339. Onun nabzını tuttu ve hâlden vakıf oldu ki, onun sıhhat ümîdi muhal idi.
"Nabz", lügatte "damar hareket etmek" demektir. Burada sâlikin bilcümle harekât ve sekenâtı mürâd buyurulmuş olur. Zîrâ bir kimsenin oturuşundan ve yürüyüşünden ve bakışından ve tarz-ı kelâmından, her ne kadar o kimse bâtınını saklamaya çalışsa bile onun hâli, kalbi ve fikri kâmiller indinde ma'lum olur. Binâenaleyh o tabîb-i ma'nevî nezdine, gelen o hastanın harekât ve evzâ'ından ve hâlinden onun bâtınındaki illetlerin gidip, sıhhat-i ma'nevî bulmasına imkân görmedi.
1340. Dedi: "Senin gönlün ne isterse onu yap, tâ ki, senin cisminden bu has[1323]talık gitsin!"
Hekîm-i ilâhî, o hastanın böyle nefsânî sıfatlardan ve illetlerden kurtulması muhâl olduğunu görünce dedi ki: "Senin gönlün her ne isterse, hiç çekinme onu yap! Zîrâ mazhariyetin nefsâniyet sahasının pehlivânlığıdır. Tâ ki, ezelde lisân-ı isti'dâd ile Hâlık'ından taleb ettiğin bu eski hastalık senin cisminden gitsin! Ya'ni bu âlem-i sûret ve ef'âlde zâhir olsun. Nitekim âyet-i kerîmede كل يعْمَلُ عَلَى شَاكلته (İsrâ, 17/84) ya'ni "Her bir kimse kendi hilkati üzerindedir" buyurulur.
1341. "Senin hatırın her ne isterse, geri tutma, tâ ki, senin sabrın ve perhîzin iç ağrısı olmaya!"
"Hâtırına her ne gelirse icrâ et, geri bırakma, tâ ki, senin içinden gelen şeyi âlem-i fiilde ızhâr etmek için vâki' olan perhîzin ve sabrın iç ağrısı olmasın!" Zîrâ sabır ve perhîz, ezelde saîd olanların hâlidir. Bu perhîz ve sabırdan ni halk arasında rezîl ve rüsvây etmez. Senin nâme-i kalbine onun nazarı vardır. Velâkin o nâmeyi dudaklarını kımıldatıp okumaz. Yarın rûz-i kıyâmette bu sıfat-ı nefsâniyye hâmilinden ne sûret doğacağını bilir." Ya'ni ey Mevlânâ! Nihâyeti olmayan müessir ve eser bahsinden geri dön! Tabîb-i ma'nevî olan insân-ı kâmilin ma'nevî illetler ile ma'lûl olan kimsenin tedâvîsi hakkındaki kıssayı söyle!
1342. Sabır ve perhîzi bu maraza ziyân bil! Gönlün her neyi isterse onu ortaya getir!
Ya'ni, "Sabır ve perhîzin bu şakāvet-i ezeliyye marazına zararı vardır. Meselâ, bir kimseye karşı kînin olsa ve sen o kînin hükmünü icra etmeyip sabır etsen, o kîn sende on kat şedîd olur; ve kezâ bir kimseye karşı adâvetin olup eline fırsat geçtiği vakit o adâvetin hükmünü hafif bir sûrette icrâ ederek nefs-i leîmini tatmîn etmek mümkin iken, bunu yapmayıp sabr edersen, o adâvet o kimse hakkında daha şedîd ve ağır bir zulmün icrâsına sebeb verir. Binâenaleyh gönlün vehle-i ûlâda her neyi isterse onu getir ve icrâ et!"
1343. Ey amca! Böyle hastaya Hak Teâlâ “İstediğinizi yapınız!" buyurdu.
İşte, ey baba kardeşi! Hak Teâlâ böyle hastalar için Hâ-Mîm, Secde [Fussılet] sûre-i şerîfesinde اعملوا ما شئتم إنه بما تعملون بصير (Fussilet, 41/40) ya'ni "Bu hayât-i dünyeviyyede istediğinizi yapınız, muhakkak Hak Teâlâ işlediğiniz ameli görücüdür" buyurdu. Bu âyet-i kerîme a'yân-ı sâbiteleri iktizâsınca hidâyete isti'dâdları olmayan şakîler hakkında tehdîd için beyân buyurulmuştur. Ya'ni istediğinizi yapınız, sonra başınıza gelecek olan belâyı görürsünüz, demektir.
1344. Dedi: "Haydi, git, ey amcanın cânı! Sana hayır olsun. Ben ırmak kenârının temâşâsına gidiyorum!"
"Irmak kenârı"ndan murâd, lâ-yenkatı' esmâ-i ilâhiyye ahkâmı cârî olan âlem-i cismâniyettir. Ya'ni, o hasta, tabîbden bu cevabı aldıktan sonra dedi ki: "Ey baba kardeşinin cânı! Ben ırmak kenârının, ya'ni cismâniyet ve sûret âleminin temâşâsına gidiyorum. Sana hayır olsun!"
1345. O gönlünün muradı üzere su üzerinde dolaşırdı, tâ ki, sıhhat için feth-i bab bula!
İsm-i Mudill'in mazharı olan o hasta gönlünün murâdı üzerine su üzerinde, ya'ni âlem-i cismâniyyet üzerinde dolaştı ve âlem-i sûrete teveccüh etti. Onun bu teveccühü sıhhat kapısını açık bulmak için idi. Nitekim nefsânî ve cismânî olan kimseler "Bu ölümlü dünyâda kendini sıkma, keyfince yaşa! Allah kerîmdir, gönlünün istediğini yap ki, cisminin sıhhati yerinde olsun!" diye birbirlerine nasîhat ederler.
1346. Irmak kenarında bir sûfî oturmuş idi. El ve yüz yıkar idi. Temizliği ziyâde ederdi.
Irmak kenârında, ya'ni bu âlem-i sûrette bir de ism-i Hâdî'nin mazharı olan sûfi var idi ki, nefsânî sıfatlardan ve ahlâk-ı mezmûme kirlerinden mücâhede ve riyazat sularıyla irâdesi elini ve kalbinin yüzünü yıkardı; ve zâhir ve bâtın temizliğini ziyâdeleştirmekle meşgül idi.
1347. O onun kafasını gördü. Bir tahyîlî gibi ona bir tokat arzusunu etti.
"Tahyîlî", "hayal etmeye mensûb" demektir ki, bundan dimâğı muhtel olan kimse murâd buyurulur. Ya'ni, o hasta, sûfinin kafasını ve ensesini gördü. Bir dimâğı muhtel olmuş kimse gibi, içinde ona bir tokat vurmak arzûsu peyda oldu.
1348. Humre-perest olan sûfînin kafasına elini tokat için doğrulttu.
"Humre", küçük seccâde ve mutlakan namaz kılacak yer demektir (Ahteri). "Humre-perest", seccâdeye tapıcı demektir ki, sûfinin çok namaz kılmaya muhabbetinden kinâyedir. "Saf", tokat demektir. Ya'ni, ibâdet için seccâdeyi seven ve dâimâ seccâde üzerinde bulunan sûfinin kafasına doğru elini uzattı. Zîrâ ism-i Hâdî ile ism-i Mudill'in mazharları bu âlem-i zâhirde birbirlerine cenk ve niza' içindedirler. Nitekim I. cildin 2505 numarasına musâdif olan چونکه بی رنگی اسیر رنگ شد. موسی با موسی در جنگ شد ]ya'ni “Vaktâki renksizlik rengin esîri oldu, Mûsâ, Mûsâ ile cenkte oldu”] beytinde bu bâbdaki îzâhât geçti. Birinci mısra' ba'zı nüshalarda بر قفای صوفی آن حیرت پرست sûretinde vaki'dir. Ma'nâsı “O hayret-perest olan hasta, elini sûfinin kafasına tokat vurmak için doğrulttu” demek olur. İsm-i Mudill'in mazharı olan o hasta gönlünün murâdı üzerine su üzerinde, ya'ni âlem-i cismâniyyet üzerinde dolaştı ve âlem-i sûrete teveccüh etti. Onun bu teveccühü sıhhat kapısını açık bulmak için idi. Nitekim nefsânî ve cismânî olan kimseler "Bu ölümlü dünyâda kendini sıkma, keyfince yaşa! Allah kerîmdir, gönlünün istediğini yap ki, cisminin sıhhati yerinde olsun!" diye birbirlerine nasîhat ederler.
1349. Zîrâ, eğer gitmek için arzuyu sürmezsem, o tabibim bana, illet olur, diye söyledi.
Hasta kendi kendine dedi ki: "Zîrâ eğer içimdeki arzû gitmek ve zâil olmak için, onu sâha-i fiile sürmez ve çıkarmaz isem, o tabîbim bana, o arzû içimde şiddetli illet olur, diye söyledi."
1350. Ma'reke içinde ona tokat götürürüm. Zîra ki "Elleriniz ile tehlikeye [1333] koymayın!" buyuruldu.
"Ma'reke", harb mahalli demektir. Esmâ-i mütekābile ve mütezâddenin mahall-i nizâ'ı olan âlem-i sûret murâd buyurulur. Ya'ni, esmâ-i ilâhiyyenin mahall-i nizâ'ı olan bu âlem-i sûrette benim zıddım olan ismin mazharı bulunan sûfiye tokat vururum. Zîrâ Kur'ân'da وَلاَ تُلْقُوا بِأَيْدِيكُمْ إِلَى التَّهْلُكَةِ (Bakara, 2/195) ya'ni "Nefislerinizi elleriniz ile tehlikeye bırakmayınız!" buyuruldu.
Bu beyt-i şerîfte firak-ı dâllenin dahi kendi fiillerini meşrû' göstermek için âyât-i kur'âniyyeyi delîl getirdiklerine işaret buyurulur. Halbuki, bu delîlin yerinde olmadığı meydandadır.
1351. Ey filân! Bu sabır ve perhîz tehlikedir. Ona iyi vur! Bed-diller gibi sâkit olma!
"Ey filân!" hastanın kendi nefsine hitâbıdır. Ya'ni, "Ey benim benliğim! Bu sûfiye tokat vurmaktan sabır ve perhîz etmek tehlikedir. O sûfiye vuracağın tokatı kuvvetli vur! Korkaklar gibi sâkit olma!"
1352. Vaktaki ona bir tokat vurdu, bir tırak zâhir oldu. Sûfî dedi: "Hey hey! Ey âsî pezevenk!"
"Kavvâd", pezevenk; "âk", anaya ve babaya ve üstâda âsî olan kimse; "tırâk", vurulan tokattan çıkan ses; "hey, hey!", tehdîd ve zecr nidâsıdır. Hasta, vaktāki sûfiye bir tokat vurdu ve tokattan ses çıktı, sûfi, hastaya hitâben: "Hey! Kendine gel! Ne yaptın? Ey âsî pezevenk!" dedi.
1353. Sûfî ona iki üç yumruk vurmak, onun bıyığını ve sakalını birer birer koparmak istedi.
Sufi, sûre-i Bakara'da olan فَمَنْ اعْتَدَى عَلَيْكُمْ فَاعْتَدُوا عَلَيْهِ بِمِثْلِ مَا اعْتَدَى عَلَيْكُمْ (Bakara, 2/194) ya'ni "Size tecavüz eden kimseye siz de size tecavüz ettiği şeyin misliyle tecavüz edin" âyet-i kerîmesi mûcibince tokat vuran hastaya iki üç yumruk vurmak ve onun sakalını ve bıyığını yolmak istedi.
1354. Yine o, onun za'fını düşündü. Dedi: "Eğer ona yumruk vurur isem fenâ olur."
Ya'ni, sûfi, şer'an, hastanın tecavüzüne karşı tecavüze haklı iken, yine onun hâlinin za'fını düşündü. Dedi ki: "Eğer ben de ona bir yumruk atarsam fânî olur ve kendinden geçer. Binâenaleyh benim ona tecavüzüm onun bana olan tecavüzünün misli olmaz. Ziyâde bir tecavüz olur. Binâenaleyh ben zâlim olurum. Bu fikre binâen zâlimin zulmüne tahammüle ve hadd-i şer'îyi tecavüz etmemeye karar verdi.
1355. Halk dıkk hastası ve bîçâredirler; ve şeytanın hilesinden tokat muhibbidirler.
"Dıkk", vücûdu günden güne eritip zayıflatan bir hastalığın ismidir; “bâre", "dost" ma'nâsınadır. Meselâ "zen-dost"a "zen-bâre" [zampara] derler. "Sîlî-bâre", "tokat muhibbi" demek olur. Ya'ni, sıfât-ı nefsâniyye altında zebûn olan halk dıkk hastası ve bîçâredirler. Onlar nefislerini tatmîn etmek için gece ve gündüz didinirler, çabalarlar ve bu hâl içinde çaresizdirler; ve şeytanın hîlesinden dolayı birbirlerine tokat vurmayı severler.
1356. Hepsi kabahatsizlerin îzâsına harîsdirler. Birbirinin arkasından noksân arayıcıdırlar.
Sıfât-ı nefsâniyye sâikasıyla ve şeytanın ilkāât-ı hafiyyesiyle, bu halkın hepsi kabâhatsizlere eziyet etmeye harîsdirler. Birbirinin arkasından noksânlarını arayıp gıybet ederler.
1357. Ey kabahatsizlere kafa vurucu! Kendi kafanda hizâyı görmez misin?
Ey hevâ-yı nefsânîsine tebaan, kabâhatsiz kimlere zulüm ve eziyet edici olan kimse! Allâh Teâlâ'nın "Müntekım" ism-i şerîfinden gāfil misin? Bu ism-i şerîfin, mazlûmlara attığın tokatın cezâsı olarak, senin de kafana tokat hazırladığını, emsâlinden ibret alıp görmüyor musun?
1358. Ey hevâyı kendinin tıbbı zannedip, zayıflar üzerine tokat havâle etmiş olan!
"Tibb", âdet ve hazâkat ve mahâret; "tibb", islâh ve âdet ve siyaset ma'nâlarınadır (Ahterî-i Kebîr). Ya'ni, ey hevâ-yı nefsânîsini kendi mizācının ıslahı zannedip, zayıflara ve mazlûmlara tokat vuran ve zulm eden kimse!
1359. "Bu ilaçtır!" diyen kimse sana güldü. Adem'e buğdaya reh-nümâ olan odur.
Ya'ni, sana bâtınından "Nefsinin arzusunu yap; bu senin mizâcının salâhı için ilâçtır!" diyen şeytan, hevâ-yı nefsânî sevkiyle yaptığın rezâletlere güldü ve seninle istihzâ etti. Zîrâ maksadı seni de kendi gibi dergâh-ı izzetten ve cennet-i zâttan kovdurmak ve uzaklaştırmak idi. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de sûre-i A'râfta beyân buyurulduğu üzere, Hz. Adem'e emr-i ilâhîye muhalif olarak cennette buğday yedirmeye reh-nümâ ve rehber oldu.
1360. Dedi ki: "Ey iki müstaîn! İlaç için bu tâneyi yeyin, tâ ki, ebediler ola- [1342] sınız!"
"Müstaîn", yardım isteyici demektir. Ya'ni, o İblîs, Hz. Adem ile Havvâ'ya dedi ki: "Ey bekā-yı vücûdlarına yardım isteyen iki kimse! Bu buğday tânesini yeyiniz, tâ ki, bu cennet âlemindeki varlığınız ebedî olsun!" Bu beyitte sûre-i A'râfta olan şu âyet-i kerîmeye işaret buyurulur: وَقَالَ مَا نَهَاكُمَا رَبُّكُمَا عَنْ هَذِهِ الشَّجَرَةِ إِلَّا أَنْ تَكُونَا مَلَكَيْنِ أَو تَكُونَا مِنْ الْخَالِدِينَ. وَقَاسَمَهُمَا إِنِّي لَكُمَا لَمِنْ النَّاصِحِينَ (A'raf, 7/20-21) ya'ni "Şeytan, Adem ve Havva'ya dedi ki: Rabbiniz sizi bu ağaçtan ancak iki melek olmayasınız, yâhud cennette ebedîler olmayasınız, diye nehy etti; ve onlara muhakkak, ben size nasîhat edicilerdenim, diye yemîn etti."
1361. O onu ona kafada kaydırdı. O kafa geri döndü ve buna cezâ oldu.
O şeytan, o Hz. Adem'i onun kafasına tokat vurmak emrinde kaydırdı. Ya'ni şeytanın Adem'e olan bu nasîhati, ensesine tokat vurmak mesâbesinde idi ve vurdu. Hz. Adem'i muhalefete sevk etmek sûretiyle itâat emrinde ayağını kaydırdı. Fakat Adem'e vurduğu o tokat geri döndü ve onu kaydıran şeytana cezâ oldu. Çünkü şeytan bu sebeble dergâh-ı izzetten ebedî bir sûrette matrûd oldu; ve Adem ise hatâsını mu'terif olup, afvı için Hakk'a yalvardı ve mağfür oldu.
1362. O onu kaydırmak emrinde pek kaydırdı. Fakat Hak onun zahîri ve el tutucusu oldu.
"Zelak", kaydırmak demektir. Ya'ni, o şeytan o Hz. Adem'i bulunduğu makām-ı âlîden kaydırmak husûsunda şiddetli bir sûrette kaydırdı. Fakat Hak Teâlâ hazretleri o Adem'in arkası ve elinden tutup düştüğü yerden kaldırıcısı oldu.
1363. Adem dağ idi. Gerçi yılan dolu oldu. Tiryak ma'denidir ve izrarsız oldu.
Hz. Adem bir insân-ı kâmil olduğu için, cem'iyyet-i esmâiyyeye mazhar olup, gerçi onda yılan mesâbesinde ve esmâ-i celâliyyenin mazharı olan nefsânî sıfatlar da dolu idi, fakat onda tiryak menba'ı ve esmâ-i celâliyyenin mazharı olan rûhânî sıfatlar da var idi. Ondan dolayı bu yılanların ona karşı ızrârı olmadı.
1364. Sen ki, bir zerre tiryak tutmazsın, kendi halâsından niçin aldanmışsın?
"Garre", aldanmak ve aldanmış olmak demektir. Ya'ni, ey mü'minlik da'vâsında bulunan kimse! Sen ki, tamâmiyle nefsânî sıfatlarda müstağrak olup, tiryâk ve panzehir mesâbesinde olan sıfât-ı rûhâniyyeden bir zerresine bile mâlik değilsin, niçin kendi halâsından aldanmış ve emîn olmuşsun? Bu beyitlerde sıfât-ı nefsâniyye yılanlara ve onların te'sîrâtı zehirlere ve sıfât-ı rûhâniyye tiryâk ve panzehir menba'ına ve onların te'sîrâtı panzehire teşbîh buyurulmuştur. Meselâ, kibir sıfât-ı nefsâniyyedendir; ve tevâzu' sıfât-ı rûhâniyyedendir. Kibir zehrini tevâzu' tiryâkı izâle eder; ve kezâ "buhl" sıfat-ı nefsâniyyedendir. "Sehâ" sıfât-ı rûhâniyyedendir. Buhl zehrini sehâ panzehri mahv eder.
1365. Sana "Halil" gibi olan o tevekkül nerededir? Ve sana "Kelîm" gibi olan o kerâmet neredendir?
Ey kimse! Sende İbrâhîm Halilullâh (a.s.) gibi bir tevekkül var mıdır ki, bu tevekkül âsâr-ı rûhiyyedendir; ve kezâ sende Mûsâ Kelîmullâh (a.s.) gibi bir kerâmet var mıdır ki, o kerâmet, o hazrete kuvve-i rûhâniyyeden dolayı ihsân buyurulmuştur?
1366. Tâ ki, senin kılıcın İsmail'i kesmesin, tâ ki, Nil'in dibini câdde edesin!
Ya'ni, sende Halîl (a.s.)ın tevekkülü var mıdır ki, senin bıçak mesâbesinde olan nefsânî sıfatların İsmâîl (a.s.) mesâbesinde olan rûhunu, Halîl (a.s.)ın bıçağı, oğlu İsmâîl (a.s.)ı kesmediği gibi kesmesin! Ve kezâ sende Mûsâ (a.s.)ın kerâmeti ve şerâfeti var mıdır ki, asâ mesâbesinde olan sıfât-ı rûhâniyye ile, Nîl nehri mesâbesinde olan bu âlem-i sûretin ka'rını açıp kendine yol yapasın ve Fir'avn mesâbesinde olan nefsinden kurtulasın! Birkaç yerde dahi îzâh olunduğu üzere hakîkatte zebîh İshak (a.s.)dır. Mesnevî-i Şerîfte kavl-i meşhûra binâen İsmâîl (a.s.) buyurulur. Fakat Dîvân-ı Kebîr'de Hz. Şeyh-i Ekber efendimiz gibi, cenâb-ı Pîr efendimiz dahi, zebîhin İshak (a.s.) olduğuna işâret buyururlar: "Benim kapımda kurbân olmuş İshak nebî olmak gerektir. Sen benim ishâk'ımsın ve ben senin babanım. Ey gevherim! Ben seni ne vakit kırarım ve keserim!" bile mâlik değilsin, niçin kendi halâsından aldanmış ve emîn olmuşsun? Bu beyitlerde sıfât-ı nefsâniyye yılanlara ve onların te'sîrâtı zehirlere ve sıfât-ı rûhâniyye tiryâk ve panzehir menba'ına ve onların te'sîrâtı panzehire teşbîh buyurulmuştur. Meselâ, kibir sıfât-ı nefsâniyyedendir; ve tevâzu' sıfât-ı rûhâniyyedendir. Kibir zehrini tevâzu' tiryâkı izâle eder; ve kezâ "buhl" sıfat-ı nefsâniyyedendir. "Sehâ" sıfât-ı rûhâniyyedendir. Buhl zehrini sehâ panzehri mahv eder.
1367. Gerçi bir saîd minâreden düştü; rüzgâr onun elbisesine vâki' olup kurtuldu.
"Saîd"den murâd, husûsen saîd-i ezelî olan Hz. Adem (a.s.) ve umûmen kendilerinden ma'siyet sâdır olan âriflerdir. "Minâre"den murâd, yüksek olan mertebe-i ma'nevîdir. Ya'ni, eğerki bir saîd-i ezelî olan Hz. Adem veyâhud kendisinden ma'siyet sâdır olan bir ârif, o zelle ve ma'siyet sebebiyle bulunduğu yüksek mertebeden düştü. Fakat Hakk'ın mağfiret ve rahmet rüzgârı [sâyesinde], meselâ minâreden düşüp bir paraşüt ve âlet-i sukūt gibi rüzgârdan elbisesi şişip yere hafif bir sûrette inen bir kimse gibi, onun yüksekten alçağa düşmesi kendisine bir zarar olmadı. Nitekim, Abdullâh-ı Ahrâr hazretleri Risale-i Vâlidiyye'sinde Hz. Şeyh-i Ekber'den naklen buyururlar ki: "Ba'zı evliyâ kendilerinden bir ma'siyet sudûru mukadder olduğunu görür ve onun bir ân evvel sudûruna ve istiğfâr ile izâlesine kemâl-i iztırâb ile muntazır olurlar." Zîrâ bu âriflere kendilerinin ayn-ı sâbiteleri mekşûf olduğundan nâil-i mağfiret olacaklarını yakînen bilirler.
1368. Ey güzel! Mâdemki o baht sana muhakkak değildir, sen niçin kendini rüzgâra verdin?
Ey güzel! Ya'ni ey ahsen-i takvîm üzere yaratılmış olan insân-ı gāfil! Mâdemki sana sırr-ı kader mekşûf değildir ve senin ayn-ı sâbitene böyle saâdet tâli'i nasîb olduğuna yakînin yoktur, binâenaleyh sen niçin kendini böyle mağfiret ve rahmet rüzgârına emîn olarak bırakıp, hevâ-yı nefsânînin cereyânına tabi' oldun?
1369. Ve bu minâreden Ad gibi yüz binlerce düştüler, başı ve sırrı havaya verdiler.
وَلَقَدْ كَرَمْنَا بَنِي آدَمَ (İsra 17/70) ya'ni “Biz benî Adem'i mükerrem kıldık" âyet-i kerîmesinde beyân buyurulan bu mükerremlik minâresinden Ad kavmi gibi, yüz binlerce efrâd-ı beşer düştüler ve hevâ-yı nefsânîlerine tâbi' olup, hayvanlık mertebesine sukūt ettiler, başlarını ve sırlarını ya'ni zâhirlerini ve bâtınlarını havaya verdiler, ya'ni boşu boşuna helâk vâdîsine saldılar.
1370. Sen bu minâreden binde yüz bin baş aşağı düşmüşlere bak! [1352]
Sen Hz. Adem'e ve kendilerinden isyân zuhûr eden ba'zı âriflere bakıp muhalefet tarafına gitme! Bu minâreden yüz binlerce baş aşağı düşen efrâd-ı beşere bak!
1371. Sen muhakkak ip oyunculuğunu bilmiyorsun, ayakların şükrünü söyle ve yeryüzünde yürü!
"İp oyunculuğu", ya'ni “cânbâzlık"tan murâd, evliyâya mekşûf olan hakāyık dairesinde yürümek; ve "yeryüzünde yürümek"ten murâd, şerîat ve teklîfât-ı ilâhiyye dâiresinde yürümektir. Ya'ni, ey kimse! Kendilerine hakāyık-ı ahvâl münkeşif olan evliyâ gibi cânbâzlık cihetine gitme! Zîrâ sen bu ip oyunculuğunu bilmiyorsun. Cisminin ayaklarıyla şerîat ve teklîfât-ı ilâhiyye dâiresinde yürü ki, senin için emîn olan yol budur.
1372. Kâğıttan kanat yapma ve dağdan uçma! Zîra o sevda içinde birçok baş gitmiştir.
"Kâğıttan kanat"tan murâd, hayâldir. "Dağ"dan murâd, vücûd-i izâfidir. Ya'ni, ey kimse! Evliyâyı taklîd hayâliyle bu vücûd-i izâfi dağının tepesinden uçma! Zîrâ bu vücûd-i izâfî âleminin îcâbi, zemîn-i şerîat üzerinde yürümektir. Bu taklîd etmek hayâli ve sevdâsı içinde birçok başlar kırılmış ve nâbûd olmuştur. Ve evliyâya taklîd câiz olmadığı 1. cildin 1630 ve 1631 numaralarına müsâdif olan şu beyitlerde beyân buyurulmuş idi:
Tercüme: "Eğer o öldürücü zehri âşikâre yese, gönül sahibine bu ziyân tutmaz. Zîrâ sıhhat buldu ve perhîzden kurtuldu; tâlib-i miskin ise, henüz sıtma içindedir."
Bu mukaddemâttan anlaşıldı ki, sâlike her husûsta kâmili taklîdden ictinâb ve kendi mertebesine göre fiilinin sonunu düşünmek lâzımdır.
1373. Gerçi o sufî öfkeden pür-âteş oldu, fakat o gözünü akıbete attı.
Nitekim, ırmak kenârında âbdest alırken tokat yiyen o sûfi her ne kadar o tokatı vurana karşı öfkeden pür-âteş kesildi ise de ona mukābele ettiği takdîrde zuhûru me'mûl olan fenâ netîceyi de gözünün önüne getirdi.
1374. Saffın evveli, murad ile bir kimse üzerine kalır ki, o tâneyi tutmaz, tuzağı görür.
Ya'ni, murâdına nail olanların ilk saffında kalan öyle bir kimse olur ki, tânenin, ya'ni vehle-i ûlâda his gözüyle gördüğü huzûzât ve lezzât-i cismâniyyeye meclûb olup atılmaz, o lezzetlerin ve hazların sonunda tutulacağı tuzağı görür. Meselâ, bu hayât-ı dünyeviyyede insanın murâdı sıhhat dâiresinde yaşamaktır. İçkinin evvel emirde verdiği haz ve neşveyi görüp ona mübtelâ olanlar, sonunda türlü hastalık tuzaklarına tutulurlar ve murâdları olan sıhhati kaybederler. Huzûzât-i sâire de buna makıystir. Binâenaleyh sonundaki bu tuzağı görenler, içkiden ve şerîatin mahzâ insanların mâddî ve ma'nevî faidesi için men' ettiği sâir huzûzât-i nefsâniyyeden vazgeçip, dünyâda ve âhirette murâdlarına nail olanların ilk saffında bulunurlar.
1375. Arifin son görücü olan iki gözü ne güzeldir! Zîrâ teni fesâddan hıfz ederler.
“Râd", kerîm, cömerd, şecî', hakîm ve ârif ma'nâlarınadır. Ya'ni, ârif olan kimsenin sondaki tuzağı görücü olan iki gözü ne güzel gözlerdir! Zîrâ bu gözler her şeye ibretle bakmak için mâddî ve ma'nevî zararları görürler ve cismi fesâddan hifz ederler. Beyt-i Mısrî-i Niyazî: Bir göz ki, onun olmaya ibret nazarında Ol düşmanıdır sahibinin baş üzerinde
1376. O Ahmed'in sonu görmesinden idi ki, o cehennemi mu-be-mû burada gördü.
"Ân", zamîri "son görücü" olan iki göze raci'dir. "Dîd", masdar-ı tahfifidir, "görme ve görüş" ma'nâsınadır. "Mû-be-mû", "kılı kılına" demek olup "inceden inceye" ma'nâsınadır. Ya'ni, âriflerin o son görücü olan iki gözü, Nebiyy-i zîşanımız Ahmed (a.s.v.) Efendimiz'in görüşünden ümmet-i merhûmesine mevrûsdür. Zîrâ o hazret cehennemi bu dünyada dahi inceden inceye gördü. Nitekim bu görüşteki verâseti hasebiyle Hz. Zeyd (r.a.) I. cildin 3568 numaralı beytinde: Tercüme: "Ben kıyamet günü gibi erkekten ve kadından cümleyi apaçık zâhiren görüyorum." Ve 3573 numaralı beyitte dahi: Tercüme: "Ortada olan cehennemi, cennetleri ve berzahı kâfirlerin gözü önüne ıyânen getireyim!" buyurulmuş idi. Bu bâbdaki tafsîlât-i sâire o bahislerdedir.
1377. Arş ve Kürsîyi ve cennetleri gördü. Nihayet o gafletlerin perdesini yırttı.
Resûl-i Ekrem hazretleri Arş ve Kürsî ve cennetleri hep bu dünyada gör-dü. Hatta Zeyd hazretleri gibi ümmetinin müstaid olanlarının gözlerindeki gafletlerin perdesini yırttı ve onlar bu zevâhirin bevâtınını müşâhede ettiler.
1378. Eğer zarardan selâmet istersen, gözü evvelden bağla ve sona bak!
Ey mü'min! Eğer sen dünyâda ve âhirette zarardan selâmet istersen, bu his gözünü, bu âlemde evvelden gördüğü ezvâk ve huzûzât-i nefsâniyyeden kapa ve bu lezzât-i cismâniyyenin sonunda senin başına getireceği mâddî ve ma'nevî zararları ve belâları akıl gözüyle gör!
1379. Tâ ki, yokları hep var göresin, varlara pest olan mahsüs bakasın!
"Ademler"den murâd, adem-i izâfidir ki, çekirdeğin içindeki ağaç gibi nüvede ve bâtında mevcûd ve fiilde ve zâhirde ma'dûmdür. "Var"lardan murâd, "Ân", zamîri "son görücü" olan iki göze raci'dir. "Dîd", masdar-ı tahfifi-dir, "görme ve görüş" ma'nâsınadır. "Mû-be-mû", "kılı kılına" demek olup "inceden inceye" ma'nâsınadır. Ya'ni, âriflerin o son görücü olan iki gözü, Nebiyy-i zîşanımız Ahmed (a.s.v.) Efendimiz'in görüşünden ümmet-i mer-hûmesine mevrûsdür. Zîrâ o hazret cehennemi bu dünyada dahi inceden in-ceye gördü. Nitekim bu görüşteki verâseti hasebiyle Hz. Zeyd (r.a.) I. cildin 3568 numaralı beytinde: Tercüme: "Ben kıyamet günü gibi erkekten ve kadından cümleyi apaçık zâhiren görüyorum." Ve 3573 numaralı beyitte dahi: Tercüme: "Ortada olan cehennemi, cennetleri ve berzahı kâfirlerin gözü önüne ıyânen getireyim!" buyurulmuş idi. Bu bâbdaki tafsîlât-i sâire o bahis-lerdedir.
1380. Bâri bunu gör ki, her o kimsenin ki aklı vardır, gece gündüz cüst ü cû- [1362] sundadır.
Ey mü'min! Eğer sende yokları var görecek kadar nazar-ı aklî hâsıl olma- mış ise, bâri aklı olan ve akıl gözünü kullanan kimseleri gör ki, bu akıllılar ge- ce ve gündüz yokun cüst ü cûsunda ve adem-i izâfide olan şeyleri aramakta ve istemektedirler. Zîrâ adem-i izâfide olan şeyler yok değildirler; ve kezâ vü- cûd-i izâfî âleminde olan şeylerde de vücûd-i müstakıl yoktur. Onlar ma'dûm hükmündedirler. Her ân âlem-i zâhirden âlem-i bâtına intikal ederler ve vü- cûd-i hakîkî indinde bâkî olurlar. Nitekim ayet-i kerimede مَا عِنْدَكُمْ يَنْفَدُ وَمَا عِنْدَ اللَّهِ بَاقٍ (Nahl,16/96) ya'ni "Sizin indinizde bitip kaybolan şey, Allah'ın indin- de bâkîdir" buyurulur.
1381. Dilencilikte bir cûdün talibi kim değildir? Dükkânlarda bir faidenin ta- libi kim değildir?
Meselâ, bir dilenci kapı kapı dolaşıp henüz meydanda olmayan bir cûd ve keremin tâlibi olur ve adem-i izâfide olan o cûd ve keremin zuhûrunu bekler; ve kezâ dükkânlarında bekleyen esnaf ve tâcirler henüz hâl-i ademde olan kârın ve fâidenin zuhûrunu isterler.
1382. Tarlalarda bir dahlin talibi kim değildir? Ağaç dikilecek yerlerde bir hurma ağacının talibi kim değildir?
"Mağâris", "mağres"in cem'i olup "ağaç dikilecek yerler" demektir. Ya'ni, tarlalarda çalışan rençberler henüz hâl-i ademde olan mahsûlün zuhûrunu is- terler ve ağaç dikilecek mahallerde dahi, henüz yok olan hurma ağacının neşv ü nemâsını beklerler. vücûdât-i izâfiyye ve âlem-i taayyünde ve zâhirde olan eşyâdır; ve adem-i izâfi ile vücûd-i izâfi, vücûd-i mahz ile adem-i mahz arasında bir berzahtan ibârettir; ve bir cihetleri ademe ve bir cihetleri de vücûda nâzırdır. Ya'ni his gözünü değil, akıl gözünü kullan ki, adem-i izâfîde ve kuvvede ve bâtında olan şeyleri var göresin; ve vücûd-i izâfiyi ve âlem-i taayyünde ve zâhirde olan şeyleri saklı olan bir mahbûs göresin.
1383. Medreselerde bir ilmin talibi kim değildir? Savmaalarda bir hilmin talibi kim değildir?
"Savmaa", "tekye ve manastır ve vahdet-hâne" demektir. Ya'ni, medreselere ve mekteblere devam eden talebe henüz kendilerinde olmayan ilmin tâlibidirler; ve savmaalardaki âbidler dahi henüz kendilerinde olmayan "hilim" gibi hüsn-i ahlâkın tâlibidirler. Velhâsıl, bunların hepsi henüz yok olan şeylerin tâlibidirler.
1384. Varları arka tarafa bırakmışlardır; yoklara talibdirler ve bendedirler.
Ya'ni, bu yukarıdaki beyitlerde gösterilen kimseler varları ya'ni vücûd-i izâfî âleminde mahsüs olan şeyleri arkalarına atmışlar ve yoklara teveccüh edip adem-i izâfî âleminden gelecek olan şeylerin tâlibi ve bendesi olmuşlardır.
1385. Zîra ki sun'-ı Huda'nın ma'deni ve mahzeni incilâda yokluğun gayrı değildir.
Ya'ni, zîrâ Hak Teâlâ hazretlerinin sun'-ı hakîmânesinin menba'ı ve hazînesi ancak adem-i izâfî âlemidir ve yokluktur; ve Hakk'ın san'atları hep bu menba'dan ve hazîneden çıkıp müncelî olur ve zuhûr eder. Bilcümle nüshalarda birinci mısra'da "sun'-ı Huda" vâki'dir. Fakat Konya Asâr-ı Atîka Müzesi ittihâz olunan türbe-i şerîfenin Müdürü Yûsuf Bey fakîre yazdığı 25 Kânûn-ı evvel 935 târîhli mektubunda demiştir ki: "Burada Hz. Pîr'in sandûkasında olan bütün yazıları çıkardım ve Türkçe'ye tercüme ettim. Sandûkanın alt pervâzında birkaç Mesnevî beyti mahkûktür. Bunların birinci kelimeleri okunduğu için tekmîl beyitleri zabt ettim. Yalnız bir beytin birinci kelimesi kırılmış ve yerinde mevcûd olmadığından dolayı hangi cildde ve hangi serlevhalı hikâyede olduğunu bulamadım. Beyit şudur: زانکه کان و مخزن سر خدا . نیست غیر نیستی در انجلا [ya'ni “[Zîrâ ki] sırr-ı Hudâ'nın ma'deni ve mahzeni incilâda yokluğun gayrı değildir.”] Bu beyt-i şerîf hangi cildin hangi serlevhalı hikâyenin altında yazıldığını bildirir iseniz minnetdârınız olacağım." Fakîr dahi cevabını verdim. Bu mahkûkâttaki ibârelerin doğru olacağı tabîîdir. Binâenaleyh nüsha-i asliyyenin "sırr-ı Hudâ" olması lâzım gelir ve ma'nâca da muvâfıktır. Zîrâ henüz vücûd-i izâfî âleminde zâhir olmayan şeyler gizli oldukları için bittabi' sırr-ı Huda'dır. Vücûd-i izâfî âlemine gelip zâhir olan şeyler sun'-1 Huda olur. Binâenaleyh adem-i izâfî âlemi sırr-ı Hudâ'nın mahzeni ve menba'ı olmuş olurlar.
1386. Bundan evvel bundan bir remz söylemiş idik. Sen bunu ve onu bir gör, iki görme!
Bundan evvel "Mevcûdu ve ma'dûmu bir gör!" diye bir işaret ve remz söylemiş idik. Binâenaleyh bu zâhiri ve o bâtını sen bir gör, iki görme! Zîrâ zâhirde olan şeyler bâtından gelmişlerdir. Birbirinden ayrı şeyler değildir.
1387. Denilmiş oldu ki, her sınâatger ki, yetişti, sınâatte yok olan yeri aradı.
Nitekim yukarıdaki rençber ve esnaf misâlleriyle diğer misâllerde denilmiş idi ki, yetişen her san'atkâr san'atını icrâ hususunda o san'atın bulunmadığı yeri aradı. Rençber ekin bulunmayan tarlayı ve ağaç dikici ağaç bulunmayan, ağaç dikilecek yeri aradı.
1388. Mi'mâr yapılmamış, vîrân olmuş, tavanları atılmış bir mevzi' aradı.
"Benna", "bina"dan mübâlağa ile ism-i fâildir; "binâ yapıcı ve mi'mâr" demektir. Ya'ni, bu yokluk ve ademe teveccühün misâlleri çoktur. Meselâ mi'mâr san'atını göstermek için yapılmamış, vîrân olmuş ve tavanları yıkılmış bir yer arar.
1389. Sakkā su olmayan bir küp aradı; ve o dülger kapısı olmayan bir ev aradı.
"Sakkā", mübâlağa ile ism-i fâil olup, "su taşıyan kimse" demektir. Türkçe'de tahrîf ile "saka" derler. Ya'ni, saka dahi su olmayan bir boş küp aradı; ve dülger de san'atını icrâ için kapısı olmayan bir evi aradı; ve bunların hepsi ademe ve yokluğa teveccühten ibarettir. Fakîr dahi cevabını verdim. Bu mahkûkâttaki ibârelerin doğru olacağı tabîîdir. Binâenaleyh nüsha-i asliyyenin "sırr-ı Hudâ" olması lâzım gelir ve ma'nâca da muvâfıktır. Zîrâ henüz vücûd-i izâfî âleminde zâhir olmayan şeyler gizli oldukları için bittabi' sırr-ı Huda'dır. Vücûd-i izâfî âlemine gelip zâhir olan şeyler sun'-1 Huda olur. Binâenaleyh adem-i izâfî âlemi sırr-ı Hudâ'nın mahzeni ve menba'ı olmuş olurlar.
1390. Sayd vakti onlar da cümlesi ademde oldu. Ondan sonra onların cümlesi [1372] ademden kaçıcı oldular.
Ya'ni, herkes murâdını avlayacağı vakit, hep ademe ve yokluğa teveccüh etti. Taaccüb olacak şeydir ki, sonra hepsi de cismin ademinden ve yokluğundan ibaret olan ölümden kaçıcı oldu. Halbuki ölüm ve bu cism-i zâhirin yokluğu الموت تحفة المؤمن ya'ni “Ölüm mü'minin tuhfesidir” hadîs-i şerîfi mûcibince Hakk'ın mü'mine bir hediyesidir. Nitekim cenâb-ı Pîr Efendimiz Fîhi Mâ Fih'in 43. faslında şöyle buyururlar: "Kabirde gördüğün birçok çürümüş kemikler ancak bir râhatın alâkadârıdır. Hoş ve sermest bir hâlde uyumuş ve o lezzet ve mestlikten haberdâr bulunmuştur. Nihayet "Onun toprağı üzerinde hoş olsun!" dedikleri beyhûde değildir. İmdi eğer toprağın hoşluktan haberi olmasa idi, bunu nasıl söylerler idi?"
1391. Mâdemki senin ümîdin "la"dır, ondan perhîz nedir? Kendi tab'ının enîsi ile nizâ' nedir?
Yukarıdaki misâllerden anlaşıldığı üzere, mâdemki senin ümîdin "la"dır, ya'ni yok olan şey hakkındadır ve yokluktadır ve teveccühün hep yokadır, binâenaleyh yokluk hâli olan ölümden bu kadar perhîzin ve kaçman nedir? Kendi tab'ının enîsi ve ülfet ettiği bir şey olan o yokluğa karşı niçin nizâ' etmektesin ve aman, bana ölüm gelmesin, diye çalışmaktasın?
1392. Mâdemki senin tabîatının enîsi o yokluktur, fenâdan ve yoktan bu perhîz nedir?
Mâdemki senin tabîatının enîsi ve alıştığı şey o yokluktur, fenâdan ya'ni ma'nen fânî olmaktan ibaret olan mevt-i ihtiyârîden ve sûrî yokluktan ibâret olan mevt-i ıztırârîden bu perhîzin nedir? Senin bu perhîzin tab'ının ünsiyetine ve zâhirî efâline karşı bir tenâkuz ve ziddiyet teşkil etmez mi? Bu beyitlerde hem mevt-i ihtiyârî ve hem de mevt-i sûrîye işaret buyurulur. Zîrâ mevt-i sûrî ile ölmeyenlere mevt-i sûrî ağır gelir; ve mevt-i ihtiyârî ile ölenler, mevt-i sûrînin âşığıdırlar. Nitekim Resûl-i Ekrem Efendimiz من بشرني بخروج الصفر بشرته بالجنة ya'ni "Safer ayının çıktığını bana müjdeleyen kimseyi cennet ile müjdelerim" buyurulur ki, Bu hadîs-i şerîf IV. cildde bir sürh olarak beyân buyurulmuş idi. Mâlûmdurki, Server-i âlem Efendimiz safer ayından sonra giren rebîu'l-evvel ayında intikāl buyurmuşlardır; ve kezâ cenâb-ı Pîr efendimizin hastalıkları zamânında Sadreddîn-i Konevî hazretleri iyâdetlerine gelip "Allâh Teâlâ size şifayı acil versin!" dediği vakit, Hz. Pîr cevâben: "Bundan sonra şifâ-yı âcil duâsı sizin olsun! Aşık ile ma'şûk arasında kıldan bir gömlek kalmıştır. İstemez misin ki, o gömlek dahi kalkıp nûr nûra vâsıl olsun!" buyurmuşlardır. Ve kezâ fakîr bir gün mürşidim Mesnevîhân Selanikli Es'ad Dede efendi hazretlerine Mesnevî-i Şerîfe şerh yazılmasını niyâz ettim. Buyurdular ki: "Mesnevî-i Şerîfin şerhi uzun senelere mütevakkıftır. Bakalım bizim o kadar ömrümüz var mı? Farzet ki, o kadar ömrümüz olsun, canımız sıkılmadan bu âlemde nasıl duracağız?" İşte, görülüyor ki, ölüme âşık olmak her yiğidin kârı değildir. Ve mevt-i sûrîden ürkenlerin irşâd-ı ibâd da'vâsına kıyâmları doğru değildir. İşte kâmil ile nâkısın mîzânı ancak bu ölümdür.
1393. Ey cân! Sır ile "la"nın enîsi değil isen, lâ pususunda niçin muntazırsın?
Ey cân ve ma'nâdan ibaret olan insân! Sen bâtınen ve kalben "la"nın ya'ni yokun enîsi değil isen, yokluk pususunda oturup, niçin bu yokluktan zuhûr edecek olan avına ve murâdına muntazırsın?
1394. Zîrâ malik olduğun şeyin cümlesinden gönlünü koparmışsın. Gönül oltasını la denizine bırakmışsın.
Zîrâ ef'âl ve harekâtın ile sâbittir ki, bu vücûd-i izâfî âleminde mâlik olduğun eşyâ-yı zâhirin hepsinden gönlünü koparmışsın ve onları gönlünden çıkarıp gönül oltasını yokluk ve adem-i izâfi denizine atmışsın. O denizden balık mesâbesinde olan murâdlarını avlamak ile meşgül olmuşsun.
1395. Binâenaleyh murad bahrinden kaçma nedendir? Zîrâ ki senin oltan yüz binlerce sayd verdi.
Nitekim Resûl-i Ekrem Efendimiz من بشرني بخروج الصفر بشرته بالجنة ya'ni "Safer ayının çıktığını bana müjdeleyen kimseyi cennet ile müjdelerim" buyurulur ki, Bu hadîs-i şerîf IV. cildde bir sürh olarak beyân buyurulmuş idi. Mâlûmdurki, Server-i âlem Efendimiz safer ayından sonra giren rebîu'l-evvel ayında intikāl buyurmuşlardır; ve kezâ cenâb-ı Pîr efendimizin hastalıkları zamânında Sadreddîn-i Konevî hazretleri iyâdetlerine gelip "Allâh Teâlâ size şifayı acil versin!" dediği vakit, Hz. Pîr cevâben: "Bundan sonra şifâ-yı âcil duâsı sizin olsun! Aşık ile ma'şûk arasında kıldan bir gömlek kalmıştır. İstemez misin ki, o gömlek dahi kalkıp nûr nûra vâsıl olsun!" buyurmuşlardır. Ve kezâ fakîr bir gün mürşidim Mesnevîhân Selanikli Es'ad Dede efendi hazretlerine Mesnevî-i Şerîfe şerh yazılmasını niyâz ettim. Buyurdular ki: "Mesnevî-i Şerîfin şerhi uzun senelere mütevakkıftır. Bakalım bizim o kadar ömrümüz var mı? Farzet ki, o kadar ömrümüz olsun, canımız sıkılmadan bu âlemde nasıl duracağız?" İşte, görülüyor ki, ölüme âşık olmak her yiğidin kârı değildir. Ve mevt-i sûrîden ürkenlerin irşâd-ı ibâd da'vâsına kıyâmları doğru değildir. İşte kâmil ile nâkısın mîzânı ancak bu ölümdür.
1396. Sen azığa neden "ölüm" adını verdin? Sihirbazlığı gör ki, sana azığı ölüm gösterdi.
"Berg", burada "zâd ve zahîre ve azık" ma'nâsınadır; ve "azık"tan murâd, hayattır. Ölüm her ne kadar adem ve yokluk görünür ise de, bâtınen varlıktır ve hayattır. Nitekim ayet-i kerîmede وَإِنَّ الدَّارَ الْآخِرَةَ لَهِيَ الْحَيَوَانُ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ (Ankebût, 29/64) ya'ni "Ahiret evi, elbet hayât evidir, eğer bilseler idi" buyurulur; ve bu âyet-i kerîmenin tefsîri V. cildin 3586 numaralı beytinden îtibâren Hz. Pîr tarafından açık bir sûrette beyân buyurulmuştur. Ya'ni sen azık mesâbesinde olan hayâta, mahzâ cismin yokluğunu ve fenâsını görüp, neden ölüm adını verdin? Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretlerinin ef'âl-i hakîmânesinin sihirbazlığını gör ki, sana azığı ve hayâtı, ölüm ve varlığı, yokluk gösterdi. Beyt-i Hz. Pîr:
Îzâhan tercüme: "Ölüm hayât-i uhrevîdir; ve bu hayât-i dünyâ hayât-i uhrevîye nazaran ölümdür. Fakat kâfirin nazarında aksi ve tersi görünür. O, dünyâ hayatını hayât ve âhiret hayatını ölüm görür."
1397. Onun san'atının sihri senin iki gözünü bağladı, tâ ki, cânın rağbeti kuyuya geldi.
Hak Teâlâ hazretlerinin san'at-ı hakîmânesinin gösterdiği sihir ve fevkalâdelik senin kalbinin iki gözünü kapadı ve örttü. Nihâyet senin cânının rağbeti ve muhabbeti kuyu mesâbesinde olan bu dar ve sıkıntılı dünyâya masrüf oldu ve ölümden son derece korkar bir hâle geldin.
1398. Onun hayalinde Kirdigar'ın mekrinden kuyunun fevki olan cümle sahrâ zehir ve yılandır.
Bu dünyâ kuyusuna rağbet eden o cânın hayalinde, fâil-i mutlak olan Hak Teâlâ hazretlerinin, cism-i insânînin fânî olup karanlık toprak altına gömülmesi gibi vaz' ettiği bir mekrden dolayı, bu kuyunun fevki olan âhiretin hayât ve rûhâniyet sahrâsı, zehirler ve yılanlar ile doludur. Binâenaleyh bu cânın gözü ancak topraktadır. Onun hayâli mezârın darlığı ve karanlığı ve cismin orada çürümesi ve hayvânlara ve haşerâta gıda olması ile meşgüldür. Bu ölüm vâsıtasıyla dünyâ kuyusundan kurtulup, geniş ve aydınlık ve latîf bir sâhaya çıktığını zihnine sığdıramaz.
1399. Şübhesiz, kuyuyu bir penah yapmıştır, tâ ki, ölüm onu kuyuya atmıştır.
İşte bu korkunç hayâlinden dolayı o cân bir karanlık ve dar kuyu olan bu dünyayı kendine penâh ve sığınacak yer yapmıştır. Nihâyet kendinin bu kötü hayâlinden dolayı sûrî ölüm onu bu tabiat kuyusuna atmış ve o cân bu dünyâ hayâtına dört el ile sarılmış kalmıştır. Hz. Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 61. faslında bu ma'nâyı tavzîhen şöyle buyururlar:
“Sâhib-i ta'ziye mezârın etrafını dolaşır ve duygusuz olan toprağın etrâfını tavâf eder ve takbîl eyler. Ya'ni o yüzüğü burada zâyi' ettim der. Halbuki hiç onu orada bırakırlar mı? Hak Teâlâ hikmet zımnında rûhu kalıp ile bir iki gün te'lîf için bu kadar san'at yaptı ve kudret ızhâr eyledi ki, eğer insan kalıbı ile beraber bir lahza mezarın içinde otursa, dîvâne olmak havfi vardır. Sûret tuzağından ve kokmuş kalıptan sıçramaması nasıl olur? Hiç orada kalır mı? Hak Teâlâ tahvîf için onu bir alâmet kıldı, tâ ki, insanların kalbinde vahşet-i kabirden ve toprağın zulmetinden bir korku peyda ola! Nitekim yolda bir mevzi'de bir kervânı vurduklarında “Burası makām-ı havfdir” diye, alâmet olmak üzere iki üç taş birbiri üstüne vaz' ederler. Bu mezârlar dahi mahall-i hatar için böylece bir alâmet-i mahsûsedir. O korku onlara te'sîrlidir.”
1400. O şeyi ki, senin galatlarından söyledik, ey azîz! Yine bunun üzerine [1382] Attar'ın kelâmını dahi dinle!
Ya'ni, ey zâhir gözünü kullanıp bu gözün görüşü üzerine hükmeden kimse! Biz senin yanlış ve galat olan düşüncelerini ve boş hayallerini buraya kadar söyledik. Fakat bu ma'nâyı tekrâr senin nazarında tecessüm ettirmek için Bu dünyâ kuyusuna rağbet eden o cânın hayalinde, fâil-i mutlak olan Hak Teâlâ hazretlerinin, cism-i insânînin fânî olup karanlık toprak altına gömülmesi gibi vaz' ettiği bir mekrden dolayı, bu kuyunun fevki olan âhiretin hayât ve rûhâniyet sahrâsı, zehirler ve yılanlar ile doludur. Binâenaleyh bu cânın gözü ancak topraktadır. Onun hayâli mezârın darlığı ve karanlığı ve cismin orada çürümesi ve hayvânlara ve haşerâta gıda olması ile meşgüldür. Bu ölüm vâsıtasıyla dünyâ kuyusundan kurtulup, geniş ve aydınlık ve latîf bir sâhaya çıktığını zihnine sığdıramaz.