O hastanın hikâyesidir ki, tabîb onun hakkında sıhhat ümîdi görmedi
23. bölüm / 40 · 3308 kelime · ~17 dk okuma
1310. O bir hasta tabib tarafına gitti. Dedi: "Ey lebīb! nabzımı gör!"
[1293] "Ferû bîn"deki "ferû", tahsîn-i lafz ve tekmîl-i vezn için kullanılan kelimelerdendir; ve lügatte her ne kadar "aşağı" ma'nâsına ise de, burada zevâiddendir. Ya'ni, bir hasta hekîme gitti, "Ey âkıl! nabzıma bak!" dedi. Ba'zı nüshalarda ikinci mısra' گفت بنگر بنبض مارا ای لبیب sûretindedir; "Bizim nabzımıza bak, ey âkıl!" demek olur.
1311. Tâ ki, nabız cihetinden kalbin hâline âgâh olasın! Zîrâ elin damarı kalbe muttasıldır.
1312. Çünkü kalb gaybdır. Ondan misal istersen, ondan iste ki, onun kalbe ittisali vardır.
"Gayb", gäib ma'nâsınadır. Ya'ni, kalb insanın içinde olduğu için, nazarlardan gäibdir. Eğer kalb hâlinin misâlini anlamak istersen, kalbe ittisâli olan nabız damarından iste. "Kalb"den murâd, zât-ı Hak; "el"den murâd dahi, insân-ı kâmildir. Zîrâ insân-ı kâmil, bu âlem-i zâhirdeki emr-i tasarrufta Hakk'ın kudret elidir ve zât-ı Hakk'a keyfiyetsiz bir ittisâli vardır. Ya'ni, zât-ı Hakk'ın şuûnâtından misâl istersen ona keyfiyetsiz ve ta'rîfsiz bir ittisâli ve yakınlığı olan insân-ı kâmilden iste!
1313. Ey emîn! Rüzgâr gözden gizlidir. Onu tozda yaprağın hareketinde gör!
Ey esrâr-ı ilâhîyi hazma müstaid ve emîn olan sâlik! Meselâ, rüzgâr his gözünden gizlidir. Onu yukarıya doğru kalkan tozda ve yaprağın hareketinde akıl gözüyle gör! Zîrâ bilirsin ki toz, kendi kendine yukarıya kalkmaz ve yaprak hareket etmez. Binâenaleyh elbet onları kımıldatan ve yerlerinden oynatan vardır.
1314. Gör ki, sağdan mı, yahud soldan mı esicidir! Yaprağın hareketi sana vasf-ı hâli söyler.
Ya'ni, rüzgâr sağdan mı, yoksa soldan mı esiyor? Yaprağın hareketi bunu sana gösterir. "Sağ" ile tecellî-i cemâlîye, "sol" ile tecellî-i celâlîye işaret buyurulur. "Yaprak"tan murâd, kalbdir. Ya'ni, ey sâlik! Senin kalbin القلب بين الاصبعين من اصابع الرحمن يقلبها كيف يشاء ya'ni "Kalb, Rahmân'ın iki parmağı arasındadır; onu istediği gibi döndürür" hadîs-i şerîfi mûcibince Hakk'ın tecellî-i cemâlîsi ve celâlîsi arasındadır. Onu bir yaprak gibi hareket ettirir. Bak, bu kalbin hareketi sana hâlinin vasfını söyler. Ya'ni cemâl rüzgârı ile mi, yoksa celâl rüzgârı ile mi hareket ediyor? Eğer bu rüzgâr cemâlî ise, senin cisminden sâdır olan ef'âl dahi cemâlî olur ve "ashâb-ı yemîn"den olursun; ve eğer celâlî ise, senin ef'âlin dahi celâlî olur; "ashâb-ı şimal"den olursun. Binâenaleyh bâtının ahvâli zâhirin ahvâlinden anlaşılır.
1315. "Kalb sarhoşluğu hani?" diyebilmiyor isen, onun vafsını mahmur olan nergisten iste!
Eğer kalb sarhoşluğunu bilmiyor ve "Hani?" diye soruyor isen, o kalbin vasfını ve hâlini şarâb-ı aşk-ı ilâhî ile mahmûr olan insân-ı kâmilin nergis gi-bi olan gözlerinden iste! Zîrâ kalb sarhoşu gözlerinden belli olur ve bâtının ahvali zâhir-i cisimde zuhûr eder ve onun gözleri sûrî içkiden sarhoş olanın gözleri gibi görünür. Onun için, ashâb-ı gafletten birisi böyle bir kâmili gör-se, içmiş zanneder.
1316. Vaktaki Hakk'ın zâtından uzaksın, zâtın vasfını Resûl'den ve mu'ci-zelerden açık bilirsin.
Ey gafil olan kimse! Vaktâki Hakk'ın zâtından uzaksın ve kendinin ken-diliğinde müstağraksın ve eşyâ-yı zâhirenin vücûdlarını müstakil zanneder-sin, binâenaleyh o zât-ı ilâhînin sıfatlarını Hakk'ın resûllerinden ve onların vârisleri olan evliyâ, senin kendi vehminin aklında ve idrâkinde îcâd ettiği zât-ı Hak'tan uzaklığı nefy ettiler ve "Böyle uzaklık yoktur!" dediler; ve se-nin senliğinin hiç olduğunu ve eşyâ-yı zâhirenin, zât-ı Hakk'ın hakîkî olan varlığına muzâf olan bir vücûd-i mevhûm bulunduğunu haber verdiler; ve bu ihbârlarını eşyâ-yı zâhire perdeleri arkasından iş işleyenin Hak olduğunu mu'cizeleri ve kerâmetleri ile isbât edip hissen gösterdiler. Nitekim Hz. Mev-lânâ Efendimiz Fihi Mâ Fih'lerinin 16. faslında şöyle buyururlar:
"İnsanların nazarı esbâbadır ve işleri o esbâbdan bilirler. Onun için müseb-bibi görmezler ve bilmezler. Amma evliyâ indinde esbâbın hicâbdan ziyâde bir şey olmadığı mekşûf olmuştur. Bu ona benzer ki, bir kimse perde arkasından söz söyler ve perde söz söylüyor zannederler; ve perdede bir iş olmayıp, hicâb olduğunu bilmezler. Vaktâki mütekellim olan kimse perdeden dışarı çıkar, per-denin bahâne olduğu ma'lûm olur. Evliyâ-yı Hak esbab haricinde menküşen zahir olan birtakım işleri gördüler. Nitekim "Dağdan deve çıktı" ve Mûsâ (a.s.)ın asâsı bir büyük yılan oldu; ve bir mermerden on iki pınar aktı; ve ke-zâ Mustafa (s.a.v.) ayı âletsiz, bir işaret ile şakk etti; ve Adem (a.s.) babasız ve anasız ve Îsâ (a.s.) babasız vücûda geldi; ve İbrâhîm (a.s.) için ateşten gül ve gülistân peyda oldu; ve ilâ-mâ-lâ-nihâye böyle şeyler vâki' oldu. İmdi vak- tâki bunu gördüler, bildiler ki, esbab bahânedir ve iş gören başkasıdır. Avâmmın meşgüliyeti için esbâb bir nikâbdan başka bir şey değildir..."
1317. Birtakım gizli mu'cizeler ve kerâmetler, safî olan pîrlerden kalbe çarpar.
Ma'lûmdur ki, hârikulâde haller, peygamberlerden zuhûr ederse onlara "mu'cize" derler; ve onların vârisleri evliyâdan zâhir olursa onlara da "kerâmet" derler; ve bu kerâmet, o velînin tâbi' olduğu peygamberin mu'cizesidir. Bu mu'cizeler ve kerâmetler his gözleriyle görüldüğü için zâhirdir, hafi değildir. Binâenaleyh bu beyt-i şerîfte "hafi mu'cizeler ve kerâmetler"den murâd, enbiyâ ve evliyânın, kalblerde his gözleriyle görülemeyen tasarruflarıdır.
Ya'ni enbiyânın birtakım gizli mu'cizeleri ve evliyânın gizli kerâmetleri ve kalblerde tasarrufları vardır. Nefs-i sâfiye sahibi olan pîrlerden ve insân-ı kâmillerden bu tasarrufun eseri, onların huzûrlarında bulunan kimselerin kalblerine çarpar ve te'sîr eder. Nitekim, Hz. Mevlânâ efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 43. faslında Hz. Ömer (r.a.)ın müslüman olması sebebini beyân buyurdukları bahsin bir fıkrasında şöyle buyururlar:
"Velhâsıl, Hz. Ömer, yalın kılıç, Mescid-i Nebevî'ye teveccüh etti. O sırada Cebrâîl (a.s.) vahiy getirdi: "Yâ Resûlallah! İşte Ömer müslüman olmak için geliyor. Onu yanına al!" dedi. O esnâda idi ki, Hz. Ömer mescidin kapısından içeriye girdi ve nûrdan bir ok Mustafa (s.a.v.) Efendimiz cânibinden çıkıp kalbine saplandığını iyânen gördü. Bir na'ra vurup bî-hûş olarak düştü. Cânında bir muhabbet ve aşk zâhir oldu ve şiddet-i muhabbetten Hz. Risâlet-penâhînin kapısında eriyip mahvolmak istedi ve: "Yâ Nebiyyallâh! Bana îmân arz buyur ve o kelime-i mübarekeyi söyle, ben işiteyim!" dedi. İşte mu'cize-i hafi bu nevi'dendir; ve bu hâl bir veliyy-i kâmilin huzûruna giden ehl-i saâdet kimselerde vâki' olur. Nitekim âtîdeki beyt-i şerîf bu ma'nâyı müeyyiddir.
1318. Zîrâ, onların derûnlarında nakd olarak yüz kıyamet vardır. En aşağı olanı odur ki, mücâvir olan mest olur.
"Nakd", peşin ve hâzır ma'nâsınadır. Ya'ni, enbiyâ ve evliyânın bâtınlarında peşin ve hâzır olarak birçok kıyâmetler vardır. Zîrâ kıyamet tebeddül-i ahvâldir. Nitekim IV. cildin 3248 numaralı beytinde پس قیامت نقد حال تو بود. پیش تو چرخ و زمین مبدل شود ya'ni "Kıyamet senin nakd-i hâlin olsun! Gök ve yer se- nin önünde değişmiş olsun!" buyurulmuş idi. Enbiyâ ve evliyânın kendileri ayn-ı kıyamettir. Çünkü ahvâl-i beşeriyyeleri tamamen değişmiştir. Nitekim VI. cildin 766 numaralı beytinde de پس محمد صد قیامت بود نقد. زانکه حل شد در فنای حل و عقد ya'ni "Böyle olunca Muhammed nakd olarak yüz kıyamet idi. Zîrâ ki hall ü akdin fenâsında halloldu"] buyurulmuştur. Binâenaleyh onların ayn-ı kıyamet olmalarının en aşağı alâmeti ve nişanı odur ki, ehl-i gafletten birisi onların huzûrunda bulunursa, kıyamet-i kübrâda olduğu gibi, mâsivâ hayalleri onun kalbinden silinip Hakk'ın mesti olur; ve kıyamet hakkında diğer îzâhât V. cildin 767 ve 768 ve 772 numaralı beytlerinde de geçti.
1319. Binâenaleyh yükünü bir saîdin yanına götüren o iyi tali'li [:talihli), Allah'ın celîsi oldu.
"Bir saîd"den murâd, insân-ı kâmildir. "Yük"ten murâd, kuvâ-yı nefsânî ve rûhânîdir. Ya'ni, kuvâ-yı nefsâniyye ve rûhâniyyesini insân-ı kâmilin huzûruna götürüp teslîm olan, iyi tâli'li bir kimse Allah'ın celîsi, ya'ni Allah ile berâber oturucu oldu. Nitekim hadîs-i şerifte من اراد ان يجلس مع الله فليجلس مع اهل الذكر ya'ni "Allah ile beraber oturmak isteyen kimse, ehl-i zikr ile beraber otursun!" buyurulmuştur; ve hadîs-i kudsîde dahi انا جليس مع من ذكرني ya'ni "Ben, beni zikredenle beraber oturucuyum" buyurulur. Bu ma'nâya mebnî II. cildin 2149 numaralı beytinde هر که خواهد همنشینی باخدا کو نشیند در حضور اولیا [ya'ni "Her kim Hudâ ile beraber oturmak isterse, evliyâ huzûrunda otursun"] buyurulmuştur.
Fakat bu zikir lisânen veyâhud kalben her "Allah" diye zikredenin zikri değildir. Ancak, Hak'ta fânî olan insân-ı kâmilin zikridir. Nitekim IV. cildin 3057 numaralı beytinde اذْكُرُوا اللهَ کار هر اوباش نیست. ارجعي بر پای هر قلاش نیست ya'ni "[Allah'ı çokça zikrediniz!"] emrine ittiba' her evbâşın ve erzel kimsenin işi değildir. Ve ارجعِي إِلَى رَبِّكَ (Fecr, 89/27) ya'ni "Rabbine rücû' et!" hitabı dahi her ipsiz, sapsız, kalleş kimsenin ayağına vâki' değildir" buyurulmuştur.
1320. Mu'cize ki, o ya asâ, yahud deniz, yahud şakk-ı kamer olan cemâda [1303] eser vurdu.
Ya'ni, mu'cize denilen şey ki, cemâdâtın âdât-i tabîiyyeleri hâricinde olan eserlerdir. Bu eserden birisi, Hz. Mûsâ'nın asâsında zâhir olup, ejderhâ oldu; ve diğeri Hz. Mûsâ'nın asâsını vurmasıyla deniz on iki yola ayrıldı; ve her nin önünde değişmiş olsun!" buyurulmuş idi. Enbiyâ ve evliyânın kendileri ayn-ı kıyamettir. Çünkü ahvâl-i beşeriyyeleri tamamen değişmiştir. Nitekim VI. cildin 766 numaralı beytinde de ya'ni "Böyle olunca Muhammed nakd olarak yüz kıyamet idi. Zîrâ ki hall ü akdin fenâsında halloldu"] buyurulmuştur. Binâenaleyh onların ayn-ı kıyamet olmalarının en aşağı alâmeti ve nişanı odur ki, ehl-i gafletten birisi onların huzûrunda bulunursa, kıyamet-i kübrâda olduğu gibi, mâsivâ hayalleri onun kalbinden silinip Hakk'ın mesti olur; ve kıyamet hakkında diğer îzâhât V. cildin 767 ve 768 ve 772 numaralı beytlerinde de geçti.
1321. Eğer vâsıtasız olarak câna eser ederse, gizli râbıtaya muttasıl olur.
Eğer o mu'cize his gözüyle görülen cemâd vâsıtası olmaksızın, rûh-ı insânîye te'sîr ederse, elbet mu'cize sahibi ile rûh-ı sâfi arasında, his gözüyle görülemeyen bir râbıtaya muttasıl olur; ve bu ittisâl sebebiyle rûh-ı sâfinin mu'cize sahibine bir incizâbı zuhûra gelir. "Nazar-ı evliyâ" dedikleri şey budur.
1322. O eserler cemâd üzerinde âriyettir; o, mütevârî olan rûh-ı latîf içindir.
O mu'cizenin eserleri, his gözüyle görülen cemâdât üzerinde âriyettir. Çünkü cemâdâta bir fâidesi olmadığı için, bu eserler, onların üzerinde bâkî kalmaz, zâil olur. O eserler ancak sahib-i mu'cize tarafından his gözüyle görülemeyen rûhları Hak ve hakîkat tarafına celb için, his gözlerine göstermek içindir; ve bu mu'cize sebebiyle mü'minlerin rûhu îmân tarafına cezb olunur.
1323. Nihayet o câmidlerden zamîr eser tutar. Hamurun heyûlâsı olmaksızın ekmek ne güzeldir!
"Heyûlâ", her şeyin mâddesi ve mâhiyeti ve aslıdır. Hükemâ "sûret-i cismin mahalli olan cevher"e ve "cevher-i evvel"e derler. Binâenaleyh fennen kabûl edilmiş olan "esîr" bir heyûlâdır. Sûfiyye indinde iki kısımdır. Birisi rûhânîdir ki, ona "rûh-ı a'zam" derler; ve diğeri cismânîdir. Ona da "tabîat-i küll" derler. Mütekellimîn "hakāyık-ı eşya" derler; ve ba'zıları "heyûlâ", "hey'et-i ûlâ" kelime-i mürekkebesinin muhaffefidir. Derler ki, "şeyin aslı" ma'nâsına gelir. Burada "tabîat-i küll" ma'nâsı murâd buyurulmuş olur. Ya'ni, nihâyet rûh o cemâd üzerinde his gözüyle görülen hârikulâde eserlerden tab'an müteessir olup, peygamberin nübüvvetini ve evliyânın velâyetini tasdîk eder. Fakat heyûlâsız olan hamurdan hâsıl olan ekmek ne güzeldir! Ya'ni, mu'cizeye ve kerâmete muhtaç olmayarak rûhta hâsıl olan îmân ne güzeldir! Zîrâ onun îmânı hariçten ve tabîat-i küllden vâki' olan bir müessirin te'sîriyle değildir, ezelîdir ve fıtrîdir. Nitekim Hz. Ebû Bekr es-Sıddîk ve Hz. Alî (r.a.), Resûl-i Ekrem'den mu'cize taleb etmeksizin îmân ettiler. Çünkü rûhlarının kulakları sözün sıdkını kâfi gördü. Fakat, rûhlarının kulaklarında doğruyu ve yalanı temyîze muktedir olmayıp, akılları gözlerinde olanlar enbiyâdan mu'cize ve evliyâdan kerâmet istediler.
1324. Bir Mesîh'in noksansız olan sofrası ne güzeldir! Meryem'e mensûb olan bağsız meyve ne güzeldir!
"Mesîh"ten murâd, vâris-i kâmil olan velîdir. "Sofra"dan murâd, maârif ve hakāyık-ı ilâhiyyedir ki, bunlar rûhun gıdâsıdır; ve "Meryem'in bağsız meyvesi"nden murâd, rûha vârid olan ulûm-i ledünniyyedir. Ya'ni, bir insân-ı kâmilin Îsâ (a.s.)ın gökten indirdiği noksansız sofra mesâbesinde olan maârif ve hakāyık-ı ilâhîyye sofrası ne güzeldir ki, o sofradan müstaid müridlerin rûhları yerler ve içerler; ve Hz. Meryem'in sûrî bir bağdan ve bahçeden koparılmamış olan meyvesi mesâbesindeki varidât-ı rûhâniyye ne güzeldir! Zîrâ bunlar, ilm-i kelâm vesâir ulûm-i zâhiriyye ve istidlâliyye gibi fa'âliyet-i dimâğiyye ve akliyyeden husûle gelen ulûm değildir. Belki asl-ı hakîkatten vârid olan ilm-i tecellîdir.
1325. Kâmilin cânından mucizeler, talibin cânının zamîrine hayat gibi çarpar.
İnsân-ı kâmilin rûh-ı şerîfinden, gizli ve hafi olan mu'cizeler, tâlib-i ma'rifet olan kimsenin ruhunun içine hayat gibi çarpar ve ma'rifetten bî-haber olan o rûhu ma'rifet-i ilâhiyye ile canlandırır.
1326. Mucize denizdir ve nâkıs toprak kuşudur. Suya mensub olan kuş helâktan emîndir.
"Îmin" [:eymin], "âmin" kelimesinin imâle olunmuşudur. "Nâkıs"tan murâd, muannid olan isti'dâdsız münkirlerdir. "Toprak kuşu"ndan murâd, cismânî kimselerdir; ve "su kuşu”ndan murâd, rûhânî kimselerdir. Ya'ni, insân-ı kâmilin rûh-ı şerîfindeki gizli mu'cizeler deniz mesâbesindedir; Ve isti'dâdları nâkıs olan münkirler ve cismânî kimseler, tavuk ve horoz gibi karada ve zulmet-i tabîat içinde yaşayıp zevk alan kısımdandır. Binâenaleyh onların deniz mesâbesinde olan bu gizli mu'cizelerden nasîbi yoktur; ve onlar bu denizde boğulurlar. Zîrâ onların nazarları cismâniyete olduğu için kâmillerin ahvâline i'tirâz ederler ve i'tirâz ise sebeb-i helâk-i ma'nevîdir; ve kezâ zâhirî mu'cizeleri de sihire ve sâir müessirât-ı tabîiyyeye haml edip helâk olurlar. Fakat ördek ve martı ve emsâli su kuşlarına müşâbih olan müstaid ve rûhâniyete mensûb kimseler, bu deryâya helâkten emîn olarak dalarlar.
1327. Her nâmahremin cânına acz bağışlayıcıdır. Fakat hemdemin cânına kudret bağışlayıcıdır.
Bu gibi mu'cizeler, her nâmahrem olan münkirlerin cânına îmân husûsunda acz bahş eder ve onların dalâletleri ziyâde olur. Fakat rûhu insân-ı kâmilin hemdemi ve musahibi olan müstaid tâliblerin canlarına da kudret bağışlayıcıdır. Zîrâ insân-ı kamil hakkında الانسان والقرآن توأمان ya'ni "İnsan ve Kur'ân ikizdir" buyurulduğu cihetle, Kur'ân nasıl ki يضل به كثيراً ويهدي به كثيراً (Bakara, 2/26) ya'ni "O Kur'ân ile çok kimse dalâlete düşer ve çok kimse de onunla hidâyet bulur" hâssıyyetini hâiz ise, insân-ı kâmilden dahi çok kimseler dalâlete düşer ve çok kimseler de hidâyet bulur. Dalâlete düşenlerin nazarı insân-ı kâmilin cismâniyetinedir; ve hidâyet bulanların nazarı dahi onun rûhâniyetine ve ma'nâsınadır.
1328. Mâdemki zamîrde bu saâdeti bulmazsın, binaenaleyh her dem zahirden istidlâl tut!
Ey kimse! Mâdemki, kalbinde insân-ı kâmilin cânındaki gizli mu'cizelerden müteessir olmak saâdetini bulamıyorsun, binâenaleyh zâhirden istidlâl cihetine git! Ve "zâhirden istidlâl"den murâd, hârikulâde olan ahvâl ve kerâmât-ı sûrî değildir. Kâmilin bilcümle ahvâl ve ef'âl-i zâhirîsidir. Zîrâ hârikalar akāid-i bâtıle erbâbından dahi zuhûr eder. Meselâ mecûsî olan Hind fakîrleri ve râhibler şiddet-i riyâzatları ve mücâhede-i nefsâniyyeleri sebebiyle böyle hârikalar gösterirler. Binâenaleyh bu gibi hârikalar onlardan istidrâc olarak zuhûr edip fitne olur. Onun için kâmiller kerâmât ızhârından tevakkî ederler; ve kendilerinden izn-i ilâhî ile ba'zı harikalar zuhûr etse bile, onları birer sûretle setredip, kendi nefislerine isnâd etmezler. Fakat kahr-ı ilâhîye uğrayanlar bu havârık ile mağrûr olup, kendilerini halka satarlar. Nitekim Nefahâtü'l-Üns'teki şu menkıbe sâlikler için şâyân-ı ibrettir: Şeyh Ebû Saîd-i Ebu'l-Hayr buyurdu ki: Bir şahıs Şeyh Ebu'l-Abbâs Kas-sâb-ı Âmilî'nin yanına geldi ve ondan kerâmet istedi. Ebu'l-Abbâs hazretleri buyurdu ki: "Ne vâki' olduğunu görmüyor musun? O kerâmâttan değil midir ki, bir kasap oğlu babasından kasaplık öğrenmiş olduğu hâlde, ona bir şey göster-diler ve onu kaptılar ve onu Bağdâd'da Şiblî huzûruna ve Bağdâd'dan Mekke'ye ve Mekke'den Medîne'ye götürdüler; ve Medîne'den Beytü'l-Makdis'te Hızır'ı gösterdiler ve onun feyzini Hızır'ın gönlüne ilkā ettiler ve onunla sohbet etti. Buraya getirdiler, âlem halkı ona müteveccih oldu. Nihâyet fisk u fücûr mahal-lerinden gelirler ve zulmetlerinden bîzâr olup tövbe ederler ve ni'metler fedâ kı-larlar; ve etrâf-ı âlemden yanmışlar gelip bizden Hakk'ı isterler. Kerâmât bun-dan ziyâde mi olur?" O şahıs dedi ki: "Ey şeyh! Benim göz ile göreceğim bir ke-râmet lâzımdır." Buyurdu ki: "Ona bak ki, biz âhâd-i nâstan bir adamın, ya'ni kasap oğlu olduğumuz hâlde, büyüklerin sadrına geçip oturalım ve yerin dibi-ne geçmeyelim; ve bu duvarlar bizim üzerimize yıkılmasın ve bu ev üstümüze çökmesin; ve mülkümüz ve hükümdârlığımız yok iken velâyet sahibi olalım! Âletsiz ve kesbsiz rızık yiyelim ve yedirelim! Bu kerâmet değil midir?" İşte bu sözlerin hepsi veliyy-i kâmilin havârık ictinâbının delîlidir; ve kâ-milin ahvâl-i zâhiresinden ahvâl-i bâtınesine intikāl lüzûmunu müş'irdir.
1329. Zîrâ ki eserler meşâir üzerinde zâhirdir; ve bu eserler müessirden haber vericidir.
"Meşâir", "meş'ar"in cem'idir; ve "meş'ar", "mahall-i şuûr" ma'nâsına olup, havâss-i insâniyye demektir. Nitekim beş zâhir ve beş bâtın olan ha-vâssin mecmuasına “meşâir-i aşere" derler. Ya'ni, veliyy-i kâmilin ahvâl-i bâtınesinden anlamak istersen onun ahvâl-i zâhiresine bak! Zîrâ bâtının eser-leri havâss-i zâhire üzerinde görünür. Meselâ, bâtını fâsid olan kimsenin bu havâssinde şer'in nehiy ettiği ahvâl zâhir olur; ve bâtını sâlih olan kimsenin havâssinde dahi şer'e mutâbık eserler zuhûr eder. Nitekim Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerine birinin kemâlinden bahsetmişler; o hazret dahi onun ziyâretine gitmiş. Fakat o şahsın kıbleye karşı tükürdüğünü görünce, "Kıblesinden âgâh olmayan kimse nasıl [kemâl sahibi] olur?" deyip geri dönmüştür.
1330. Her bir ilacın ma'nâsı, her bir sihirbazın sihri ve san'atı gibi gizlidir. Meselâ, her bir ilacın hâssa-i şifâiyyesi, sihir gibi ve bir sihirbazın san'atı gibi gizlidir. His gözüyle görülemez.
1331. Vaktaki fiile ve onun âsârına nazar edersin, her ne kadar gizli ise de onu izhar edersin.
Vaktâki ilacın ve sihrin eserini ve sihirbâzın san'atını zâhirde ve âlem-i ef'âlde his gözüyle görmüyorsun, her ne kadar onların hâssaları gizli ise de sen o hâssaları nefsine ızhâr edersin.
1332. Bir kuvvet ki, onun içinde muzmerdir, vaktaki fiile gelir, aşikâr ve ız-hâr olunmuştur.
Ya'ni, ilâçta ve sihirde muzmer ve gizli olan bir kuvvet ve hâssıyyet zâ-hiren fiile geldiği vakit âşikâr ve ızhâr olunmuş olur. İmdi, insân-ı kâmilin hâ-li dahi bunlara benzer. Ahvâl-i bâtınesi gizlidir, fakat ondan zahir olan ef'âl ile o ahvâl-i bâtıne âşikâr olur.
1333. Mâdemki âsâr ile bunun hepsi sana zahir oldu, senin Hâlık'ın te'sîr cihetinden niçin sana zahir olmasın?
Ya'ni, mâdemki evliyânın ahvâl-i bâtınesi, havâsse çarpan onun ahvâl-i zâhiresi ile anlaşılıyor ve kezâ ilacın gizli olan hâssası ve sihrin ve sihirbâzın san'atı fiile ve âsâr-ı zâhireye bakıldığı vakit görülür ve sana bunların hepsi âsâr ile zâhir oluyor, binâenaleyh nazar-ı hissîden mahfi olan senin Hâlık'ının âlem-i sûret ve emsâldeki te'sîrleri niçin senin his gözüne zahir olmuyor ve gözün birtakım sebeblerden ibaret olan suver-i zâhireye dikilip kalıyor?
1334. Sebebler ve eserler, iç ve kabuk, eğer ararsan hepsi onun eserleri değil midir?
Halbuki sebebler ve suver-i zâhiriyyede görülen eserler ve iç ve kabuk, ya'ni bâtın ve zâhir, velhâsıl senin idrâkine çarpan her ne var ise, eğer bun-ların hakîkatini arar isen, hepsi senin Hâlık'ının eserleri değil midir? Ey mün- kir-i ulûhiyyet olan mütefennin! Okuduğun fennin düsturu budur ki: "Hiçbir şey yoktan var olmaz. Her şey mutlakā vardan var olur." Hareket ise eser-i hayâttır; ve eşyânın nizâmı ve intizâmı akıl ve irâde mahsûlüdür. Sen ise, bu varlık içinde bir cüz'sün. Sende sıfat-ı hayât ve akıl ve irâde olur da, senin küllünde olmaz mı? Sendeki hayat ve akıl yoktan mı var oldu? Yoktan var olmak fennin düstûruna sığar mı?
1335. Eserden dolayı eşyayı dost tutarsın. Binaenaleyh niçin eserler bahş ediciden bî-habersin?
Ey gafil! Sen ise bu eşyâ ve esbâb-ı zâhiriyyedeki eserlerden dolayı, onları dost tutup seversin. Niçin bu âlem-i sûrete bu eserleri bahş edici olan Hak'tan gāfilsin?
1336. Bir hayalden dolayı halkı dost tutarsın. Garbın ve şarkın şahını niçin tutmazsın?
Halbuki bu âlemin sûretleri rü'yâda görülen hayâldir. Nitekim hadîs-i şerîf-te الدنيا كحكم النائم ya'ni "Dünya uyuyan kimsenin rü'yâsıdır" buyurulur. Binâenaleyh sen bunlarda bir varlık tahayyül ettiğin için halkı dost tutarsın. sûre-i Bakara'da olan وَاللهِ الْمَشْرِقُ وَالْمَغْرِبُ (Bakara, 2/115) ya'ni “Maşrık ve mağrib Allah'ın mülküdür" âyet-i kerîmesi mûcibince, niçin garbın ve şarkın şâhı olan Hak Teâlâ'yı dost tutmaz ve sevmezsin? Ve onun efâlinden gafil olursun?
1337. Bu söz nihayet tutmaz, ey Kubâd! Bizim bunda olan hırsımıza nihayet olmasın!
“Kubâd”, aslında Acem şâhlarından Nûşirevân'ın babasının ismidir. Sonra ta'zîmen her pâdişâha lakab olmuştur. Burada mutlakan pâdişâh ma'nâsınadır. Ya'ni, âleme ve âlemin hakîkatine dâir olan sözlerin nihâyeti yoktur. Ey pâdişâh-ı hakîkî olan Hâlikımız! Bu sözler de bizim hırsımızın nihâyeti olmasın ve dâimâ senin bizim kalbimize bahş buyurduğun hakāyık ve maârif-i ilâhiyyenden bahs edelim! Ma'lûm olsun ki: Hırs insanda bir hastalıktır ki, onun hakîkati aslâ tebeddül etmez ve insandan zâil olmaz. Bu hırs, eğer fâideli tarafa sarf olunursa "hırs-ı makbûl" ve eğer fâidesiz tarafa sarf olunursa "hırs-ı mezmûm" olur. Nitekim İbn Mes'ûd hazretlerinden rivâyet olunan hadis-i şerîfte منهومان لا يشبعان طالب الدنيا وطالب العلم وهما لا يستويان اما طالب العلم فيزداد في رضى الرحمن اما طالب الدنيا فيزداد في الطغيان ya'ni "İki harîs vardır ki doy- mazlar. Biri dünyâ ve diğeri ilim tâlibidir; ve onlar müsâvî olmazlar. İlim tâ- libi, Rahmân'ın rızasını çoğaltır ve dünyâ tâlibi, azgınlığı artırır" buyurulur. Ve âyet-i kerîmede وَقُلْ رَبِّ زِدْنِي عِلْمًا (Tâhâ, 20/114) ya'ni "Ey Resûlüm! Yâ Rab! Bana ilmi ziyâde et! de!" buyurulmuştur. Binâenaleyh bu beyt-i şerîfte ulûm-i ilâhiyye tarafına olan hırsa teşvik buyurulur.
Hastanın kıssasına rücû'
1338. Geri dön ve Settâr huylu âgâh tabîb ile olan hastanın kıssasını söyle!
"Tabîb"den murâd, insân-ı kâmil ve "hasta"dan murâd, sıfât-ı nefsâniyye illetleriyle ma'lûl olan kimsedir. "Settâr", esmâ-i ilâhiyyeden bir isim olup, kulların ayıblarını mübâlağa yoluyla örtücü demektir. تَخَلَّقُوا بِأَخْلَاقِ اللَّهِ ya'ni "Allah'ın ahlâkıyla ahlâklanın!" hadîs-i şerîfi mûcibince, insân-ı kâmil, hal- kın bâtınî illetleri olan sıfât-ı nefsâniyyelerine âgâh ve vâkıf olduğu hâlde ah- lâk-ı ilâhiyyeden olan halkın ayıblarını örtmekle de muttasıftır. Nitekim Hz. Pîr efendimiz bir gazellerinde şöyle buyururlar: ni halk arasında rezîl ve rüsvây etmez. Senin nâme-i kalbine onun nazarı vardır. Velâkin o nâmeyi dudaklarını kımıldatıp okumaz. Yarın rûz-i kıyâmette bu sıfat-ı nefsâniyye hâmilinden ne sûret doğacağını bilir."