O kocakarının hikâyesine rücû'
22. bölüm / 40 · 1678 kelime · ~9 dk okuma
1285. Vaktaki o harîf gelinliğe gitmek istedi, o müstahîf kaşının kılını pak etti.
"Harîf", sonbahar demektir ve "harâfet"ten müştakk olarak, "aklı bozulup bunamış ihtiyar" ma'nâsına da gelir. Burada her iki ma'nâ da münasib olur. "Müstahîf", "hayf"den müştakk olup "hayf", gözün kararması, meme derisi- nin genişlemesi, deve zekeri derisinin genişleyip sarkması demektir (Müntehabü'l-Lügat). Bu kelime ba'zı nüshalarda "hâ" (ح) ile "müstahîf" yazılmıştır; "cevir ve zulm ettirici" demek olur. Ba'zı nüshalarda "cîm" ile "müstecîf", cîfe celb edici demek olur. Ya'ni, vaktâki ömrünün sonbaharını yaşayan veyâhud kocamış olan o kocakarı gelinliğe ve erkeğe gitmek istedi, o şehvetten gözü kararmış, yâhud murâdı yerinde olmadığı için zulüm isteyici olan veyâhud cîfe mesâbesinde olan şehveti isteyici olan o kocakarı ihtiyarlıktan dolayı uzamış olan kaşlarının kıllarını yolup temizledi.
1286. O kocakarı yüzünü ve yanağını ve ağzının etrafını süslemek için yüzü önünde ayna tuttu.
"Pûz", ağız etrâfı ve dudak ve burun arası (Burhân).
1287. Batardan dolayı kaç def'a düzgün sürdü, onun yüzünün sofrası ziyade örtülmüş olmadı.
"Batar", çok sevinmek. Ya'ni, "Oh! kendimi süslüyorum, muvaffak olacağım!" diye sevinerek yüzüne birkaç kat düzgün sürdü. Fakat onun yüzünün sofrasının buruşuklukları tamâmiyle örtülmüş olmadı. Düzgünler buruşuklukların arasına girdi ve buruşukluk dalgaları meydanda kaldı.
1288. O murdar, Mushaf'ın aşırlarını yerinden kesti, yüzü üzerine yapıştırdı.
"Aşr", yazma Mushafların on âyetine alâmet olmak üzere kenârlarına altın varak ile konulan işâret ma'nâsınadır. Eski zamânlarda kadınlar yüzlerine hem düzgün sürüp cildlerini beyazlatırlar ve hem de "ben" makāmına kāim olmak üzere altın varaklar yapıştırırlar idi. Bu kocakarı dahi buruşukluklara düzgünün kâfi gelmediğini görünce, onları kapamak için böyle varak yapıştırmayı, düşündü ve evinde bulunan yazma mushafın kenârındaki aşr varaklarını delip çıkararak yüzüne yapıştırdı.
1289. Tâ ki, onun yüzünün safrası gizli ola! Tâ ki, güzeller halkasının taşı ola!
nin genişlemesi, deve zekeri derisinin genişleyip sarkması demektir (Müntehabü'l-Lügat). Bu kelime ba'zı nüshalarda "hâ" (ح) ile "müstahîf" yazılmıştır; "cevir ve zulm ettirici" demek olur. Ba'zı nüshalarda "cîm" ile "müstecîf", cîfe celb edici demek olur. Ya'ni, vaktâki ömrünün sonbaharını yaşayan veyâhud kocamış olan o kocakarı gelinliğe ve erkeğe gitmek istedi, o şehvetten gözü kararmış, yâhud murâdı yerinde olmadığı için zulüm isteyici olan veyâhud cîfe mesâbesinde olan şehveti isteyici olan o kocakarı ihtiyarlıktan dolayı uzamış olan kaşlarının kıllarını yolup temizledi.
1290. Aşırları yüzü üzerine her yere koydu. Vaktaki üzerine çarşafı bağladı, düştü.
Aynanın karşısında aşır varaklarını yüzünün üzerine kendince münasib gördüğü her yere yapıştırdı. Fakat, sokağa çıkarken başına çarşafı örttüğü vakit, o buruşukluklara lâyığı ile yapışamayan varaklar birer birer düştü.
1291. O, tekrar o aşırları tükürük ile yüzünün etrafına yapıştırdı.
"Hudû", tükürük demektir.
1292. O yüzük taşı! Tekrar çarşafını düzeltti. Yine aşırlar yüzünden yere düştü.
"Nigîn", yüzük taşı demektir. Burada Hz. Pîr, istihzâ tarîkıyla "güzellerin yüzük taşı!" ta'bîr buyururlar. Ba'zı nüshalarda "nigîn" yerine "tigîn" vâ-ki'dir; "ateş" ma'nâsınadır. Ateş-i şehvet olmaktan kinâyedir. Burada her iki ma'nâ dahi münasib olur. Ya'ni, 1289 numaralı beyitte beyân buyurulduğu üzere kendini güzeller halkasının yüzük taşı yapmak isteyen veyâhud âteş-i şehvet olan o acûze aşır varaklarını tekrar tükürükle yüzüne yapıştırdıktan sonra, çarşafını düzeltti, fakat o varaklar yine yüzünden yere döküldü.
1293. Vaktaki birçok tedbîr yaptı ve o düştü. Dedi: “O İblîs'e yüz la'net olsun!"
Varakları tesbît için ne kadar fen ve tedbîr yaptı ise, yine döküldüler. Kocakarı bu hâle öfkelenip, "Hay, kör şeytan, sana yüz la'net olsun!" dedi.
1294. O zamân İblîs derhal musavver oldu. Dedi: "Ey vürûdsuz, kuru kahbe!"
“Vürûd", "âtî” ma'nâsından me'hûzdür (Kāmûs). "Bî-vürûd", "âtîsiz" demektir ki, kocakarının istediği şey âtîde olacak şeylerden değildir, demekten Bu aşır varaklarını sofra gibi buruşuk olan yüzünün bu buruşuklukları gizlenmek için yapıştırdı ve bu süsü güzeller halkasının bir pırlanta[taşı] gibi taş olmak için yaptı. "Nigîn", yüzük taşı demektir.
1295. "Ben bütün ömrümde bunu düşünmemişim, ne de senden başka bir fahişeden bunu görmemişim!"
Ya'ni, "Ben bütün ömrümde türlü türlü şeytanlıklarım olduğu hâlde, böyle Mushaf'ın aşır varaklarını koparıp süslenmeyi düşünmemişim ve ne de bu rezâleti senden başka bir fahişeden sudûrunu görmemişimdir."
1296. "Rezalette acib tohum ektin. Cihânda sen bir Mushaf bırakmadın!"
"Rezîllik tarlasına acîb ve hiçbir kimsenin ekmediği bir tohumu ektin. Bu yaptığın edebsizliğe nümûne oldun. Senden görüp başka fahişeler de bu edebsizliği yapacaktır. Binâenaleyh cihanda aşır varakları koparılmamış bir Mushaf bırakmamış olacaksın. Zîrâ o fahişeler de Mushaf'ların aşı varaklarına hücûm edeceklerdir."
1297. Sen yüz İblîs'sin! Hamîs içinde hamîs! Ey rezil olan kocakarı, beni terket!
"Hamîs", ordu demektir. Zîrâ eski zamân orduları beş sınıf askerden tertîb olunur idi ki, bunlar da mukaddem, meymene, meysere, kalb ve saff idi. "Pîs", "hasîs ve rezîl adam" demektir (Burhân). Ya'ni, "Sen yüz İblîs kuvvetindesin ve şeytan ordusunun içinde başlı başına bir ordusun. Ey rezîl hırsız olan kocakarı! Bu husûsta benim ne kabâhatim var! Beni bırak, la'net etme! Ba'zı nüshalarda "düzd" yerine "derd" ve "pîs" yerine "bîs" vâki'dir. “Bîs", cüzâm ve baras illetine derler. "Derd-i bîs", cüzâm ve baras illeti demek olur.
1298. Kitab yüzünden ne kadar aşır çaldın? Tâ ki, yüzünü elma gibi mülevven yapasın!
"Kitîb", "kitâb" kelimesinin imâle olunmuşudur. Bu ve âtîdeki beyitlerde "kocakarı"dan ve "aşırlar"dan ve "süslenmek"ten murâd ne olduğu tavzîh buyurulur. Ya'ni, ey Hak yolunda battâl ve kocakarı mesâbesinde olan kimse! Sen kendi nefsinin çirkin yüzünü kırmızı elma gibi boyamak için, aşır varakları mesâbesinde olan evliyânın sözlerini ne kadar çaldın?
1299. Merdân-ı Huda'nın kelâmını ne kadar çaldın? Ta ki, satasın ve merhabâ alasın!
Merdân-ı Hudâ olan ehlullâhın hakāyık ve maârif-i ilâhiyyeye müteallık sözlerini, halka satıp onların hürmetlerini ve merhabalarını kazanmak için, ne kadar çaldın durdun! Bu ma'nâya dâir I. cildin 324 numarasında حرف درویشان بدزدد مرد دون تا بخواند بر سلیمی زان فسون ya'ni "Alçak adam! Bir sâf dile o füsûndan okumak için dervîşlerin sözünü çalar"] ve 2307 numaralı beytinde حرف درویشان بدزدیده بسی تا گمان آید که خود هست او کسی dahi ya'ni "O müddeî ve mağrûr kimse, kendini bir kemâl sâhibi zannetmeleri için dervîşlerin birçok sözünü çalmıştır"] buyurulmuş idi.
1300. Berbeste olan renk, seni gül renkli etmedi; berbeste olan dal urcûn fennini etmedi. [1283]
Nefahâtü'l-Üns'te mezkûrdür ki: "Berbeste"den murâd, kendilerinin hallerinden ve zevklerinden doğma olmayıp kitablardan ezberleyerek dillerinde olan ilme kanâat eden ve onunla temessük eden kimselerdir. Bu âriyet hayât dillerini kımıldattıkça gurûr beyâbânında bu ilim onlara bir serâb görünür. Melekü'l-mevtin nâsıyesi zâhir olduğu vakit, o âriyet zîneti dillerinin ucundan alınca rüsvây olurlar. "Urcûn", hilâl gibi kuruyup eğrilen hurma dalı demektir. Ya'ni, evliyânın sende âriyet olan ilmi, senin nefsini islâh edip gül renkli ve mahbûb-ı Hak etmedi. Zîrâ hurma ağacına iğreti olarak bağlanan dal, aslî olan dal gibi hilâl şeklinde eğrilmedi.
1301. Vaktāki akıbet senin ölüm çarşafın erişir, bu aşrlar senin yüzünden düşer.
Vaktāki acûzenin çarşafı mesâbesinde olan ölüm gelir, bu çaldığın kelâm-ı evliyâ senden zâil olur. Zîrâ o sözler, zevkî ve vicdânî ve rûhundan sâdır olan kelâmlar değil idi. Cismine taalluk ederdi. Ölüm cismini ifnâ ettiği vakit, ona taalluk eden şeylerin hepsi de cismin gibi fânî ve zâil olur. buyurulur. Ya'ni, ey Hak yolunda battâl ve kocakarı mesâbesinde olan kim-se! Sen kendi nefsinin çirkin yüzünü kırmızı elma gibi boyamak için, aşır va-rakları mesâbesinde olan evliyânın sözlerini ne kadar çaldın?
1302. Vaktaki o rahîlin "Kalk, kalk!"ı gelir, ondan sonra dedikodu fenleri kaybolur.
"Rahîl", "nakl-i mekân, göç, sefer" demektir. Ya'ni, vaktâki ölüm seferinin "Kalk, kalk!" hitâbı gelir ve dünyâdan âhirete nakil emri vârid olur, ondan sonra dil ilmi ve dedikodu fenleri hünerleri kaybolur, rûhuna müntabi' olan nefsânî sıfatlar zâhir olur.
1303. Hâmûşluk âlemi, o ki gelir, dur! Vay o kimseye ki, onun batınında bir üns yoktur!
"Bîst", "îstâden" masdarından emr-i hâzır olup, "be-îst"in muhaffifidir. Ondan sonra sükût âlemi önüne gelir. Bu sükût âleminden sana "Dur artık, zîrâ cisim dilin muattaldır!" diye hitâb gelir. Vay o kimsenin hâline ki, onun bâtınında ve rûhunda Hak ile bir ünsiyet hâsıl olmamıştır; ve rûhu nefsinin sıfatlarıyla müteezzî olarak kalmıştır.
1304. Sîneye bir iki günlük bir saykal vur; o aynayı kendinin defteri kıl!
Ey cerbeze-i lisâniyyesine mağrûr olup, hakāyık-ı evliyâyı kalbine sindirememiş ve yalnız dili ile herkesi avlamaya çalışmış olan yalancı şeyh ve âlim efendi! Gel, kalbine bir iki günlük bir ihlâs ile bir saykal koy ve cilâ ver! Ve bu cilâdan sonra kalbine Hak tarafından vârid olacak olan zevkî ve hâlî ilimleri o kalbinin defterinden oku! Sûrî kitablardaki ilimleri ezberleyip, halka satmaktan ve onların tahsîn ve takdîrlerini celbetmekten vazgeç!
1305. Zîra sahib-kıran olan Yûsuf'un sayesinden acûz olan Züleyha yeni baştan civân oldu.
Eğer böyle yapar isen Yûsuf mesâbesinde olan rûhun nûru cismine mün'akis olmasından dolayı, kocakarılığın zâil olur ve Hak yolunda yeniden delikanlı olursun. Nitekim sâhib-kırân olan Yûsuf (a.s.)ın sâyesinden ve nûrunun aksinden nefis aşkının acûzu olan Züleyha, yeni baştan Hak aşkının
1306. Temmuzun güneşi sebebiyle berdü'l-acûzun o soğuk mizâcı müveddel olur.
"Temmuz güneşi"nden murâd, aşk-ı ilâhîdir. "Berdü'l-acûz", şubâtın sonundan üç ve martın ibtidâsından dört gün ki, cem'an yedi gün devam eden soğuğun ismidir. Türkçe "kocakarı soğuğu" derler. Burada murâd, Hak yolunda donmuş, battâl olan kimsenin tab'ındaki donukluktur. Ya'ni, sâhib-kırân olan Yûsuf'un sâyesinden dolayı sende temmuz güneşinin harâreti gibi olan aşk-ı ilâhî harâreti, o kocakarı soğuğunun o soğuk mizâcını değiştirir.
1307. Meryem'e mensûb sûz sebebiyle, mâteme mensûb ölü olan hurma ağacının kuru dalı mübeddel olur.
Ya'ni, mâtem tutulmaya lâyık bir ölü hükmünde olup hurma ağacının dalı gibi kuru ve meyvesiz olan cismin, sende hâsıl olan Hz. Meryem'e mensûb sûz ve harâret sebebiyle canlanır ve yeşerip tâze maârif-i ilâhiyye ve hakāyık-ı rabbâniyye hurmalarını verir. İkinci mısra' Hind nüshalarında شاخ لب خشکئی بنخل خرمی sûretinde vâki'dir, "Bir dudağı kuru dal, tâze hurma ağacına mübeddel olur" demektir. Bu beyitte sûre-i Meryem'de vâki' olan وَهُزْيِ إِلَيْكَ بجذع النَّخْلَةِ تُسَاقِطَ عَلَيْكَ رَطَبًا جَنِيا (Meryem, 19/25) ya'ni "Ey Meryem! Hurma ağacını kendi tarafına doğru salla; toplamaya lâyık sana tâze hurma düşer" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. civânı ve genci oldu. Nitekim bu hâle işâreten cenâb-ı Pîr efendimiz Dîvân-ı Kebîrde şöyle buyururlar:
1308. Ey acûze! Kazâ ile ne kadar çalışırsın? Nakdi iste, şimdi geçmişi terk et!
Ey acûze! Kazâ-yı ilâhîye karşı ne kadar çalışır durursun ve mukābele edersin? Zîrâ bu âlem-i tabîatta yaşlanmak ve cismin ihtiyarlık sebebiyle, kuvveti ve kudreti ve güzelliği zâil olmak kazâ-yı ilâhî îcâbıdır. Sen, bu kazâ-yı ilâhîye karşı, levâzım ve esbâb-ı hâriciyye ile güzellik celbine çalışmak sûretiyle mukābeleden vazgeç! Geçmiş zamanı bırak, hâl-i hâzıra bak!
1309. Mâdemki senin yüzün için güzellikte ümîd yoktur, ister düzgün sür, ister mürekkeb!
"Midîd", "yazı mürekkebi" ma'nâsında olan "midâd" kelimesinin imâle olunmuşudur. Ya'ni, mâdemki yüzünde ihtiyarlık sebebiyle bir güzellik ümîdi kalmamıştır, artık ister beyâz düzgün sür, ister kara mürekkeb sür, müsâvîdir.