İçeriğe atla

Terehhüb hakkında kuşun avcı ile münâzarası ve Mustafâ (a.s.v.)ın "İslâm'da ruhbâniyet yoktur!" diye ümmetini nehyettiği bir terhîb hakkındadır

10. bölüm / 53 · 7091 kelime · ~36 dk okuma

482. Kuş ona dedi: "Efendi, halvette durma! Dîn-i Ahmed için terehhüb iyi değildir!"

"Terehhüb", lügatte, korkmak ve uzak olmak ve zâhidlik göstermek ve ibâdet etmek ma'nâlarınadır. "Rehbâniyet", Îsâ (a.s.)ın dînine mensûb olan âbid ve zâhidlerin mesleğidir ve V. cildin 574 numaralı beytinin başındaki sürh-ı şerîfte de bu hadîs-i şerîf mezkûrdür; ve onu müteâkıb olan ebyât-ı şerîfede dahi ruhbâniyet hakkında îzâhât geçmiştir. Fîhi Mâ Fîh'in 21. faslında da Hz. Pîr Efendimiz şöyle buyururlar: "Peygamber (a.s.) "لَا رَهْبَانِيَّةَ فِي الْإِسْلَامِ" ["İslâm'da ruhbâniyet yoktur!"] buyurdu. Ruhbânlar için tarîk-ı halvet ve dağlarda sâkin olmak ve kadın almamak ve dünyayı terk eylemek vardır. Hak Teâlâ (azze ve celle) ince bir yolu Peygamber'e gizlice gösterdi. O da nedir? Cevirlerini çekmek ve onların muhâlâtını dinlemek ve onun üzerine sa'y etmek ve kendini mühezzeb kılmak için kadın almaktır. وَإِنَّكَ لَعَلَى خُلُقٍ عَظِيمٍ (Kalem, 68/4) [ya'ni "Muhakkak ki sen büyük bir ahlâk üzeresin!"] âyet-i kerîmesinde herkesin cevirine katlanmak ve muhâle tahammül etmek husûslarına işâret buyurulur."

Kuş avcıya dedi: "Efendi, böyle halvette ve tenhâ bir mahalde durma! Zîrâ dîn-i Ahmed (a.s.v.) da Îsevîler'in mesleği olan terehhüb iyi bir şey değildir!

483. "O Resûl terehhübden nehyetmiştir. Ey fuzûl! Niçin bir bid'ati tuttun?"

"Bid'at", yeni bir âdet ve yol çıkarmak; "fuzûl" fâidesi olmayan ma'nâ-sız şeyler ile meşgül olan kimse demektir. Ya'ni, "O Resûl (a.s.) dîn-i Mu-hammedî sâliklerini Îsevîler'in mesleği olan terehhübden nehy ve men' et-miştir. Ey fâidesiz şeyle meşgül olan kimse! Niçin dînde yeni bir âdet ve yol tuttun?"

484. Cum'a ve namazda cemaat, emr-i ma'ruf ve münkerden ihtirâz şarttır.

Ya'ni, cum'a günlerinde cemâatle cum'a namâzı şarttır. Nitekim Ab-dülkadir-i Geylânî (k.s.) hazretleri Gunyetü't-Tâlibîn ismindeki eser-i şerîfin-de Resûl-i Ekrem Efendimiz'den şu hadîsi Hz. Câbir'den nakleder ki, tercü-mesi şudur: "Allâh Teâlâ hazretleri cum'a namâzını benim şu senemde ve şu şehrimde ve şu makāmımda sizin üzerinize ilâ-yevmi'l-kıyâm farz kılmıştır; ve bir kimse cum'a namâzına yol bulup da benim hayâtımda veyâ benden sonra cuhûden (جحوداً) veyâ istihfafen terk ederse ve halbuki onun da cevre-den veyâ adâlet eden imâmı olursa, Allâh Teâlâ hazretleri ol kimsenin perâ-kendesini ve perîşânını cem' etmesin ve onu umûr ve husûsta mübarek kıl-masın! Sizler âgâh ve mütenebbih olunuz ki, tâ ki, tövbe edinceye kadar o kimsenin abdesti ve namâzı ve haccı ve zekâtı makbûl değildir ve onun için bereket dahi yoktur; ve eğer tövbe ederse Allâhu Teâlâ onun tövbesini kabûl eder." Ve beş vakit namazın cemâatle edâsı sünnet-i müekkede olduğu için terki câiz değildir, cemâat şarttır; ve nâsa Hakk'ın emrettiği ile emretmek ve nehyettiği şeyden çekinmek şarttır. Bu şartlar ancak insanların arasına karış-mak ile olur. Halvette mümkin değildir.

485. Sabır altında kötü huyluların zahmetini çekmek, bulut gibi halaika men-faat vermek şarttır.

Ya'ni, insanlar arasına karışıp, kötü huylu olan kimseler tarafından ken-disine isabet eden zahmet ve meşakkate sabredip şikâyet etmemek ve bulut yağmuruyla halka nasıl fâide verirse, onun gibi, halka elinden gelen menfa-ati vermek şarttır.

486. "Ey baba! Nâsın hayırlısı nâsa nef' etmektir. Eğer bir taş değil isen, niçin kerpiçin harîfisin?"

"Harîf", iş ve san'at arkadaşı ve musâhib; "meder", tuğla ve moloz demektir. Beyt-i şerifte خير الناس من ينفع الناس ya'ni "Nâsın hayırlısı nâsa menfaat veren kimsedir" hadîs-i şerîfine işaret buyurulur. Ya'ni, "Ey zühd-i huşk içinde ihtiyarlamış olan kimse! Nâsın hayırlısı, hadis-i şerîf mûcibince, nâsa ilim ve ma'rifet ve nasîhat ile ve diğer sûrette yardımlar ile menfaat veren kimsedir. Ve bu da halka karışmak ile olur; dağ ve taş arasında, tenha bir mahalde oturmak ile değil. Eğer sen bir taş değil isen, niçin kerpiçin ve molozun musâhibisin?"

487. "Ümmet-i merhûme ortasında ol! Ahmed'in sünnetini bırakma, mahkûm ol!"

Ya'ni, "Ümmet-i merhûme olan ümmet-i Muhammed (a.s.) arasında yaşa! Cem'iyet arasına karışmak Ahmed (a.s.)ın âdet-i seniyyesidir. Kendi arzûnun mahkûmu değil, bu sünnet-i seniyyenin mahkûmu ol!" Bu beyt-i şerifte امتي هذه امة مرحومة ليس عليها عذاب في الآخرة انما عذابها في الدنيا الفتن والزلازل والقتل والبلا ya'ni "Benim bu ümmetim ümmet-i merhûmedir. Onlara âhirette azab yoktur. Onların azabı ancak fitneler ve zelzeleler ve katl ve belâ olarak dünyâdadır" hadîs-i şerîfine işâret buyurulur.

488. Onun cevâbında avcı dedi: "Ey ayyâr! Bunu ki, dedin, mutlak değildir. Akıl tut!"

"Ayyâr", aslında çok dönüp dolaşan kimseye derler. Sonra her harâmîye ve hırsıza ıtlak olundu (Ahterî). Burada zarûret-i şiir için teşdîdsiz "ayâr" okunur. Fârisî'de, "hîlekâr ve ve zekî ve âlim" ma'nâlarına da kullanılır. Ankaravî nüshasında "ey ayâr" hitâb sûretindedir. Ba'zı nüshalarda sayyâdın sıfatı olarak "sayyâd-ı ayâr" sûretindedir. Ya'ni avcı, kuşun sözlerine cevâben dedi ki: "Ey çok dolaşan kuş! Bu senin söylediğin sözler mutlak olarak kabûl olunamaz. Onlar ba'zı şartlar ile mukayyeddir. Binâenaleyh aklını bu husûsta lâyıkı ile kullan!" "Kuş"tan murâd, mürşid arayarak kapı kapı dolaşan sâliktir.

489. Yalnızlık kötü dostlardan iyidir. İyi, kötü ile oturur ise kötü olur.

Ya'ni, "Sen, nâsa karış ve halvetten vazgeç, diyorsun, amma senin bu sözün makām-ı kemâle gelmemiş olanlar için doğru değildir. Zîrâ sıfât-ı nefsâniyyesi diri, fakat takvâya riâyet azminde olan kimselerin tabîatleri kötü arkadaşların kötülüklerini sünger gibi çeker ve onların sohbetlerinden çabuk müteessir olur." Nitekim hadîs-i şerîfte مثل الجليس السوء كنافخ الكير اما ان يحرق ثيابك واما ان تجد منه رائحة خبيثة ya'ni "Kötü arkadaşın meseli, demircilerin körüğünü üfleyen gibidir; ya senin elbiseni yakar veyâhud sen ondan fenā koku bulursun" buyurulur. Binâenaleyh salâh-ı hâl kaydında olan bir kimse için yalnızlık kötü dostlardan iyidir."

490. Dedi: "Her kimin aklına rüsûh olmaya, akılın önünde o taş ve tuğla gibidir."

Ya'ni, avcı sözüne ilâveten tekrâr dedi: "Aklında metânet ve sebât olmayan ve şunun bunun fikriyle hareket eden kimse, aklı metîn olan kâmilin indinde taş ve tuğla gibidir. Zîrâ taş ve tuğla şunun bunun irâde ve arzûlarıyla oraya buraya atılırlar."

491. Eşek gibidir o kimse ki, onun arzūsu ekmektir. Onun sohbeti ruhbâniyetin aynıdır.

"Ümniyet", meyelân, arzû ve maksûd demektir. Ya'ni, arzûsu ekmek ve menâfi'-i cismâniyye tarafına olan kimse eşek gibidir. Meselâ eşek bir hizmet ile yola sürülürken, ona yem gösterildiği vakit derhal yolundan kalır ve o tarafa meyleder. Binâenaleyh böyle bir kimsenin sohbetinde bulunmak ve onunla arkadaş olmak, hakîkî bir dosttan uzak ve yalnız kalmak demek olduğundan ruhbâniyetin ve halvetin aynı olur. Ba'zı nüshalarda آنکه نانش امنیتست yerine آنکه بی اهلیتست vâki'dir, "O kimse ki, ehliyetsizdir" demek olur.

492. Onun aklı eşek gibi, yem tarafına olur. Ondan geç, bî-haber kalmayasın!

Onun aklı metânetsiz ve zayıf olduğundan eşek gibi, yem tarafına ya'ni menâfi'-i cismâniyye ve dünyeviyye tarafına olur. Binâenaleyh böyle metâ- netsiz akıllı olan kimsenin sohbetinden ve arkadaşlığından geç ki, hakāyık-ı ilâhiyyeden habersiz kalmayasın!

493. Zîrâ ki Hakk'ın gayrı hep parça parça olur; her bir gelici bir helâkten sonra o gelici olur.

"Rufât", parça parça olmak (Sarrâh); "hayn", helâk olmak ma'nâsınadır (Kâmûs). "Her bir gelici"den murâd, sıfât ve esmâ-i ilâhiyye âsârı olan mezâhirdir. Ya'ni zât-ı latîf-i Hakk'ın gayrı olan bu suver-i kesîfemiz ve şehâdiyyemiz hep parça parça olarak dağılır. Onun sıfatlarının ve isimlerinin âsârı ve meclâsı olarak gelen her bir sûret, tecellî-i kahrî ile helâk olduktan sonra, tecellî-i lutfi ile mevcûd olup gelir. Sıfât ve esmâ-i ilâhiyyenin tecellîsinde aslâ ta'til yoktur. Binâenaleyh her bir gelen sûret helâk olduktan sonra onun misli gelir. Nitekim sûre-i Bakara'da مَا نَنسَخْ مِنْ آيَةٍ أَوْ نُنسِهَا نَأْتِ بِخَيْرٍ مِّنْهَا أَوْ مِثْلِهَا (Bakara, 2/106) ya'ni "Biz bir âyeti bozar isek veyâhud unutturur isek, ondan hayırlısını yâhud mislini getiririz" buyurulur. Şurrâh-ı kirâm hazarâtının kâffesi "hîn" kelimesini, "müddet ve vakt-i mübhem" ma'nâsına almak sûretiyle ikinci mısrâ'a ma'nâ vermişlerdir. Ya'ni "Her bir gelici, bir mübhem vakit sonra gelicidir" demek olur. Fakat birinci mısrâ'daki "rufât" ve âtîdeki beyitte gelen "hâlik" lafızları karînesiyle, "hayn" kelimesinin hâ'nın fethi ile "helâk" ma'nâsına olması fakîre daha zevkli göründü.

494. Her ne ki, o vechin gayrıdır, hâliktir. Mülk ve mâlik, o bir mâlikin aksidir.

"Vech", zât ve hakîkat ma'nâsınadır; ve eşyânın vücûd-i kesîfi, zât-ı latîfin gayrıdır. Binâenaleyh Zât-ı Hakk'ın gayrı olan her şey helâk olucudur. Eğer bu eşyâ-yı kesîfede mülkiyet ve mâlikiyet görünüyor ise, bu sıfatlar hakîkatte Hakk'ın sıfatları olup, bu sıfatlar o kesîf sûretlere aksetmiş ve o sûretler bu sıfatların meclâsı olmuştur. Binâenaleyh mâlikiyet ve mülkiyet sıfatlarını hâiz olan o kesîf sûretler bozulduktan ve helâk olduktan sonra, Zât-ı latîf-i Hak bâkî kalır; ve o sıfatlar dahi yukarıki beyitte îzâh olunduğu üzere başka mezâhire akseder. Binâenaleyh suver-i taayyünâtın biri gelir, helâk olur ve sonra diğeri gelir.

495. Ey oğul! Gerçi, gölge dalın aksidir; gölgeden hiç meyve yiyemezsin.

Gölge her ne kadar ağaç dalının aksi ise de, sen hiç gölgeden meyve yiye-bilir misin? Zîrâ gölge hayâldir ve hayâlden intifa' etmek mümkin değildir. Çünkü o gölge hayâli, güneşin ziyâsıyla muhtelif vaz'iyet alır ve nihâyet, ziyâ amûden geldiği vakit o gölgeler ağaçta mahvolup zâil olur. Bunun gibi, bu âlem-i kesâfette zâhir olan sûretler sıfât ve esmâ-i ilâhiyye dallarından akseden gölgelerdir. Tecellî-i zâtî güneşinin ziyâsı onların başlarına amûden vâki' olduğu vakit ma'dûm ve zâil olurlar; ve onlardan intifa' kasdı hayâlden intifa' kasdına müsâvî olur. Ba'zı nüshalarda “şâh" (شاخ) yerine “şahs" vâki' olmuştur.

496. Agah ol! Gölgeden dalı taleb et! Müsebbibe git, sebebden hazer et!

Binâenaleyh ey sâlik! Bu vücûdât-ı izâfiyye gölgelerine bak da, sıfat ve esmâ-i ilâhiyye dallarını taleb et! Gölgelerin vücûduna sebeb olan esmâ ve sıfâttan dahi müsebbib-i hakîkîye git ve sebeblere yapışmaktan çekin! Bu beyitte dahi ba'zı nüshalarda “şâh" (شاخ) yerine “şahs" vâki'dir.

497. Cismânî olan dostun yüzü ölümedir. Onun sohbeti uğursuzdur, terk etmek gerektir.

Cismânî ve gölge mesâbesinde olan dostun yüzü ölüme ve helâke ve zevâle doğrudur. Ona sarılmak, hayâle sarılmak olur. Binâenaleyh onun huzûru ve sohbeti fâidesiz ve uğursuzdur. Zîrâ seni hakîkatten gaflete düşürür. Onu terk etmek gerektir.

498. Onun hükmü dahi onun kıtl hükmü olur. Ona "ölü" ta'bîr et! Çünkü ölü arayıcı olur.

"Kıtl", "misil" demektir (Ahterî). Ya'ni, cismânî olan yârin sohbetini arayan ve isteyen kimsenin hükmü dahi, o yâr-i cismânî hükmünün misli olur. Ya'ni yâr-i cismânînin yüzü ölüme doğru olduğu gibi, onun musâhibinin yüzü dahi kezâlik ölüme doğru olur. Binâenaleyh sen o kimseye "ölü" ta'bîr et! Zîrâ o kimse yüzü ölüme doğru olan kimseyi arayıcı ve isteyici olur. Hind nüshalarında “kıtl-i o buved” yerine “kıble-i o buved” vâki'dir. Bu sûrette ma'nâ: “Cismânî yâri arayan kimsenin hükmü dahi, o cismânî kimsenin kıblesi ya'ni mahall-i teveccühü olan ölüme olur” demektir.

499. Her kim bu kavim ile olursa, râhibdir; zîrâ tuğla ve taş ona sahibdir.

Her kim yüzü ölüme doğru olan bu kavim ile musâhib olursa, o kimse insanlar arasından çekilip, dağ ve taş arasında yaşayan râhibdir. Zîrâ ona tuğla ve taş mesâbesinde olan yâr-i cismânî musâhibdir.

500. Halbuki, tuğla ve taş kimsenin yolunu vurmadı; bu tuğlalardan yüz binlerce âfet erişir.

Halbuki bir kimse cismânî olan insanlardan dağlara ve taşlara kaçıp yaşasa, oradaki taşlar ve molozlar Hak yolunu vuracak kudreti hâiz olmazlar. Fakat bu tuğla ve moloz mesâbesinde olan cismânî kimselerden, Hak yolunun yolcularına birçok âfetler ve belâlar gelir.

501. Kuş ona dedi: "Binâenaleyh cihad o vakit olur ki, böyle yol vurucu yol ortasında ola!"

Kuş râhiplik taslayan o hîlekâr avcıdan bu sözleri dinleyip cevâben ona dedi ki: "Mücâhede böyle yalnızlığın verdiği emniyet içinde olmaz. Cihâd yol ortasında yol vurucu bir düşman olduğu vakit mu'teber olur."

502. "Arslan adam, hıfz ve yardım ve cenk için emîn olmayan yola gelir."

Ya'ni, "Şecî' adam, yolcuları muhafaza etmek ve onların selâmetine yardım ve cenk etmek için eşkiyâ tarafından taarruz olunması muhtemel olan ve emîn olmayan yola gelir."

503. "Mertlik damarı o vakit zahir olur ki, sefer edici düşmanların hem-rehi olur."

"Mertlik damarı ve şecâat sıfatı bir adamda, yolcular düşmanların yoldaşı olduğu vakit belli olur. Zîrâ yolculara karışmış olan şakîler onları yolda sıkış- tırıp soymaya teşebbüs ettikleri vakit o şecî' adam şakîlere karşı mertliğini gösterip onlar ile çarpışır."

504. Vaktaki o Resûl kılıç peygamberi olmuştur, onun ümmeti saf yırtıcıdırlar ve erdirler.

Bu beyt-i şerîfte يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ جَاهِدُ الْكُفَّارَ (Tevbe, 9/73) ya'ni "Ey resûlüm! küf- fâra cihâd et!" âyet-i kerîmesiyle انا نبي السيف ya'ni Ben kılıç peygamberiyim" hadîs-i şerîfine işâret buyurulur. Ma'lûm olsun ki, Resûl-i Ekrem hazretleri- nin kılıç ile me'mûr olması küffârın tecavüzlerine ve azgınlıklarına karşı mü'minlerin nefislerini müdâfaa ve bâtılı ibtâl ve Hakk'ı tesbît içindir. Zîrâ dîn-i İslâm, kılıç ile değil, evvelen nasâyih ve tebliğ-i hakäyık-ı ma'küle ile başlamıştır. Vaktāki küffär kendilerine tebliğ olunan bu hakäyık-ı ma'küleyi ibtâl edecek söz bulamadılar, öfkelenip delice kılıca sarıldılar. Binâenaleyh Resûl-i Ekrem hazretleri dahi bu deli alaylarının ellerinden silâhlarını almak için onlara mukābeleye me'mûr oldu. Nitekim bu hakîkat Kur'ân-ı Kerîm'de açık bir sûrette sûre-i Enfâl'de böyle beyân buyurulur : وَأَعِدُّوا لَهُمْ مَا اسْتَطَعْتُمْ مِنْ قُوَّةٍ وَمِنْ رِبَاطِ الْخَيْلِ تُرْهِبُونَ بِهِ عَدُوَّ اللَّهِ وَعَدُوَّكُمْ (Enfal, 8/60) ya'ni "O küffär için gücü- nüz yettiği kadar kuvvet cinsinden olan şeyi ve harb atlarını hazırlayınız ki, onunla Allah'ın ve sizin düşmanlarınızı korkutursunuz" وَإِنْ جَنَحُوا لِلسَّلْمِ فَاجْنَحْ لَهَا (Enfâl, 8/61) ya'ni "Eğer onlar sulha meylederlerse, sen dahi onlara karşı sulha meylet!" Binâenaleyh elyevm hıristiyan papazlarının, “İslâm dîni kılıç ile intişâr etmiştir!" diye vâki' olan iddiaları bu beyânât-ı kur'âniyyeye karşı büyük bir iftirâdır. İm_di, Resûl-i Ekrem nebiyy-i seyf olunca, onun ümmeti dahi düşmanların safını yırtıcı olan erler olur.

505. Bizim dînimizde maslahat cenk ve heybettir. Dîn-i İsa'da maslahat ma- ğara ve dağdır.

"Maslahat", bir husûsun icrâsı için iyi ve münasib olan yol ma'nâsında müsta'meldir. "Şükûh", heybet demektir. Ya'ni, bizim dîn-i Muhammedî- mizde icrâsı münasib ve iyi olan yol, halk ile ihtilât edip, zâhirde hakkı ibtâ- le çalışan insan şeytanlarıyla ve bâtında nefis ve şeytan düşmanlarıyla cenk etmek ve onlara heybet ilkâ etmektir. Ve Îsâ (a.s.)ın dîninde icrâsı iyi ve mü-nâsib olan şey dahi, halktan kaçıp mağaralara ve dağlara ilticâ ve oralarda ibâdetle meşgul olmaktır. Zîrâ ümmet-i Muhammed ile ümmet-i Îsâ'nın is-ti'dâdları budur. Çünkü her bir peygambere ilm-i risâletten ümmetinin is-ti'dâdından ne ziyâde ve ne de noksân verilmiştir. Zîrâ eğer noksân verilse hakkı verilmemiş olur ve eğer ziyâde verilse tâkatleri haricinde teklif yapıl-mış olur. Ma'lûm olsun ki, Muhammed (a.s.v.)ın bi'setinden sonra arz üzerinde bulunan beşerin kâffesi ümmet-i Muhammed isti'dâdındadır. Nitekim sûre-i Sebe'de وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا كَافَّةُ للنَّاسِ بشيراً ونَذِيرًا (Sebe, 34/28) ya'ni "Ey resûlüm! Biz seni ancak bütün nâsa müjdeci ve korkutucu olarak gönderdik" buyurulur. Binâenaleyh elyevm ehl-i garbın ahkâmına tevessül ettiklerini iddiâ eyledik-leri şerîat-i îseviyye yoktur. Çünkü onlar artık şerîat-i îseviyye ahkâmına it-tibâ' isti'dâdında değildirler. Her ne kadar onlar kavlen Kur'ân'ı inkâr ederler ise de farkına varmaksızın fiilen onun ahkâmına riâyet ederler. Bu hâlin de-lîl-i zâhirîsi çoktur. Birkaçını saymak münasib olur. 1-Şerîat-i îseviyyede bir kimse bir tokat yese diğer yanağını çevirmek lâ-zımdır. Şerîat-i muhammediyyede, sûre-i Bakara'da فمن اعتدى عليكم فاعتدوا عليه بمثل ما اعتدى عليكم (Bakara, 2/194) ya'ni "Kim ki, size tecavüz ederse, size te-câvüz ettiği misliyle ona tecavüz edin!" buyurulmuş olduğundan kısâs ve mukābele-i bi'l-misl vardır. Ehl-i garbın hiçbirisi yediği tokat mukābilinde di-ğer yanağını çevirmek isti'dâdında değildir, derhâl mukābele eder; ve hattâ ağır bir söz mukābilinde düello teklif eder. 2-Şerîat-i îseviyyede hükümdâra vergisini kendi eliyle ve mütevâzıâne ge-tirmek lâzımdır. Halbuki hükümdârlarına karşı tevâzu' şöyle dursun, o ehl-i garb onların amellerine tahammül edemediler de, tâc ve tahtlarını alt üst et-tiler. Haksızlığa ve tahakküm-i nefsânîye karşı kıyâm, şerîat-i muhammediy-ye iktizâsındandır. Zîrâ hadîs-i şerîfte "Sizden biriniz bir münker görürse eli ile ve muktedir değil ise dili ile men' etsin; ve eğer buna da muktedir değil ise kalbiyle buğuz etsin!" buyurulmuştur. 3-Ehl-i garb birisinin odasına gireceği vakit kapıyı vurup dühûle izin is-terler ve onlar kavlen inkâr ettikleri Kur'ân-ı Kerîm'in şu يا أيها الذين آمنوا لا تدخلوا بيوتاً غير بيوتكم حتى تَسْتَأْنسُوا وَتُسَلِّمُوا عَلَى أَهْلِهَا (Nûr, 24/27) ya'ni "Ey mü'minler, eh-linden izin almadıkça ve selâm vermedikçe kendi evlerinizin gayrı olan evle-re girmeyiniz!" âyet-i kerîmenin hükmüne riâyet ederler. Zîrâ isti'dâdları bu-dur, başka türlü yapamazlar. Taaddüd-i zevcâtı münkir oldukları hâlde müteaddid metreslere arz-ı ihtiyâc etmeleri ve kadına ve itriyâta meyilleri dahi ümmet-i Muhammed isti'dâdında olduklarının delîlidir.

506. Dedi ki: "Evet, şerr u şûr üzerine kuvvet ile vurmak için yârlik ve kuvvet olur."

Avcı kuşa cevâben dedi: "Evet, halk arasına karışıp dost kazanmak ve tarafdâr peydâ etmek, ehl-i dalâlete karşı mukābele etmek için muâvenet ve kuvvet ihzâr etmek demek olur."

507. "Bir kuvvet olmadığı vakit perhîz iyidir. Lâ-yutak'ın firarında kolay sıçra!"

"Böyle muâvenet edecek bir kuvvet olmadığı vakit, halk ile ihtilâttan sakınmak iyidir. Binâenaleyh tâkat getirilemeyen belâdan kaçmak husûsunda kolayca hareket et!" Nitekim الفرار مما لا يطاق من سنة المرسلين ya'ni "Takat getirilemeyen şeyden kaçmak peygamberlerin sünnetidir" buyurulmuştur. Resûl-i Ekrem Efendimiz müşrikler tarafından gösterilen şiddet üzerine Mekke-i Mükerreme'den Medîne-i Münevvere'ye hicret buyurdular ve Mûsâ (a.s.) kavmini alarak Fir'avn tazyîkātından Tîh Sahrâsı'na hicret buyurdu. Yûnus ve Sâlih (a.s.) ile diğer peygamberlerin bu sûretle hareketleri vardır.

508. Dedi: "İşe gönül doğruluğu gerektir. Yoksa dostlar dosta eksik gelmez."

"Yâr"dan murâd, mürşid ve insân-ı kâmildir. "Kuş"tan murâd, tâlib-i Hak olan kimsedir. "Avcı"dan murâd, dahi riyākâr zâhiddir. Ya'ni, "Tâlib-i Hak olan kimse riyâkâr olan zâhide dedi: "Yâr-i sâdık ve mürşid-i muvâfik bulmak için gönül doğruluğu lâzımdır. Sen kötü zannı kaldırıp bir mürîd-i sâdık olur isen, sana mürşid eksik olmaz; ve mürşid-i kâmil sendeki sıdk-ı bâtını görünce gelip seni bulur. Binâenaleyh aradığın yâr-i sâdıkı bulmuş olursun."

509. "Yâr ol, tâ ki, adedsiz yâr göresin! Zîrâ ki dostlarsız, yardımsız kalırsın!"

"Binâenaleyh sen gönül sıdkı ile yâr ol, tâ ki, sayısız insân-ı kâmili göresin! Zîrâ Hakk'ın mülkünde mürşid-i kâmilin adedi mahdûd değildir. Sen gönlünü doğrultamadığın için böyle yârsiz, yardımsız bir hâlde yalnız başına kalırsın. Menkıbe: "Bir gün Ebû Saîd Ebu'l-Hayr ve Ebu'l-Käsım-ı Gürgânî (k.s.) Tûs şehrinde bir sadr üzerinde oturmuş idiler. Orada bulunan bir dervîşin hâ- tırından: "Acabâ, bugün yeryüzünde Hak Teâlâ'nın bunlardan daha büyük kulları var mıdır?" fikri geçti. Ebû Saîd hazretleri o dervîşe bakıp: "Her gün Ebû Saîd ve Ebu'l-Kasım gibi yetmiş bin kimse gelip geçmeyen bir mülk, kü- çük ve dar bir mülk olur" buyurdu." (Nefahâtü'l-Üns).

510. Şeytan kurttur ve sen Yûsuf gibisin. Ey safî! Ya'kūb'un eteğini bırak- ma!

Ey zâhid! Şeytan kurttur. Her ân senin bâtınını ve rûhunu boğup helâk et- mek ister ve sen de Yûsuf (a.s.) gibisin. Ey safvet-i kalb sâhibi olan sâlik! Ya'kūb (a.s.) mesâbesinde olan insân-ı kâmilin eteğini bırakma! Nitekim ha- dîs-i şerîfte: ان الشيطان ذئب الانسان كذئب الغنم يأخذ الشاة القاصية والدانية فاياكم والشعاب و عليكم بالجماعة والعامة والمسجد ya'ni "Muhakkak şeytan, uzak ve yakın koyunu ka- pan koyun kurdu gibi, insanın kurdudur. Dağılmaktan sakınınız ve cemâati ve âmmeyi ve mescidi üzerinize lâzım biliniz!" buyurulur.

511. Kurt ekseriyâ o vakit tutucu olur ki, bir yıllık koyun sürüden yalnız ken- di başına gider.

"Şîşek", bir yıllık koyun demektir. Bundan murâd, henüz mertebe-i şerî- atte bulunup, bir mürşid-i kâmilin eteğine sarılmayarak, mertebe-i tarîkata girmemiş olan kimsedir. Ya'ni, şeytan ekseriyâ şerîat mertebesinde bulunan kimselere musallat olur ve onları nefislerinin hevâsına tâbi' kılıp, bu şerîat mertebesinden ayırmaya çabalar. Ehl-i tarîk ise mürşidleri olan insân-ı kâmi- lin himâyesi altında olduğundan, şeytanın onlara tecavüzü ekseriyâ semere- siz kalır. Nitekim ashâb-ı kirâm, Resûl-i Ekrem hazretlerinin etrafında müc- temi' bulunurlar ve ayrılmazlar idi.

512. O kimse ki, cemâat ile sünneti terketti, böyle yırtıcı mahallinde kendi ka- nını içmedi mi?

Ya'ni Resûl-i Ekrem'in âdet-i seniyyeleri ashâb-ı kirâm ile toplanıp sohbet etmek ve onları ihtiyâcât-ı dîniyye ve muâmelât-ı dünyeviyyelerinde irşâd buyurmak idi. Binâenaleyh bir kimse cem'iyyet-i beşeriyye ile ihtilât sünnetini ve âdetini terkeder ve yalnız başına bir köşeye çekilir ise, yırtıcı şeytanın ve nefsin hüküm sürdüğü bu dünyâda kendini helâk-i ma'nevîye ve hattâ helâk-i mâddîye ma'rûz bırakır.

513. Sünnet yoldur, cemaat yoldaş gibidir. Yolsuz ve yârsiz mazîka düşersin.

"Mazîk", "dar yer" demektir. Peygamberin sünnet-i seniyyesi Hakk'a giden bir yoldur ve mü'minlerin cem'iyyeti dahi yoldaş gibidir. Eğer o yola gitmez ve mü'min yoldaşları terkeder isen dar bir yere ve çıkmaz sokağa düşersin.

514. Sünnet yolu cemaat ile iyi olur. At atlar ile muhakkak daha iyi koşar.

Peygamber'in Hakk'a îsâl eden yolu mü'minler cem'iyyeti ile beraber olursa daha iyi olur. Zîrâ yoldaki akabelerden ve geçitlerden birbirlerini îkāz ederler ve yürüyüşte birbirlerini teşvik ederler. Nitekim muhakkaktır ki, atlar atlar ile beraber daha hızlı ve daha iyi koşarlar.

515. Fakat her gümrahı hemrah bilme! Uyumuş olan gafilleri âgâh bilme!

Fakat her yolunu şaşırmış olan kimseyi yoldaş bilme ve hakîkatten gāfil olan kimseleri âgâh ve uyanık bilme! Bu beyt-i şerîflerde "yoldaşlar"dan murâd, bir insân-ı kâmilin terbiyesi altında bulunan sâlikler cemâatidir. Onlar mürşidlerinin gösterdiği doğru yolda yürürler. Yoksa "cemâat"ten murâd, ne yaptıklarını bilmeyen ve dîn nâmına türlü türlü hezeyânlarda bulunan avâmm-ı halk ve hakäyık ve maârif-i evliyâyı inkâr edip kendilerini halka kâmil ve allâme gösteren câhiller değildir.

516. Bir yoldaş iste ki, ondan yardım bulasın! Hem-dil ve hem-derd ve tâlib-i Ahad olsun!

Ya'ni, sana Hak yolunda yardım edecek bir yoldaş ara ki, o yoldaşın kalbi ve virdi ve emeli Ahad olan Hak Teâlâ hazretlerine vuslattan ibaret olup bu hususlarda seninle beraber olsun! Bu hâl ancak bir mürşid-i kâmilin ve onun mukarrebi olan zâtın hâli olur. Azîz Nesefî hazretleri bir risâlesinde sohbet-i ârif hakkında şöyle buyururlar: "Ey dervîş! Çok kimse vardır ki, ârife erişir ve onun o âriften hiçbir fâidesi olmaz. Bu ise iki hâlden hâlî değildir: Ya isti'dâdı yoktur veyâhud maksûdu müttahid değildir. İsti'dâdı olmayan kimse ehl-i sohbetten değildir; ve isti'dâdı olup da maksûdu müttahid olmayan hemsohbet olamaz. Çünkü hemsohbet hem-maksûddur. İki ya [daha] ziyâde kimse beraber oldukları ve onların maksûdu da bir olduğu vakit hem-sohbet olurlar; ve eğer onların maksûdu bir değilse hem-sohbet olmazlar."

517. Aklın düşmanı olan bir yoldaş değil!.. Senin elbiseni götürmek için bir fırsat arar.

Arayacağın yoldaş öyle bir yoldaş olmasın ki, o kimse aklın düşmanı ve nefis ve şeytanın dostudur. Senin îmân libâsını soymak için bir fırsat arar ve seni mâddî ve ma'nevî zararlara düşürür. Bu gibi kimseler meşâyıh libâsında, zâhidlerin revişini gösteren yol vurucu eşkıyâ zümresindendir.

518. Bir ukbe bulmak için seninle beraber gider ki, orada seni yağma edebilsin!

"Ukbe", birkaç ma'nâsı vardır. Burada "uçan kuşun yüksekliği ile alçaklığı arasındaki mesâfe" ma'nâsınadır. Bu beyt-i şerîfte zâhidin semâ-yı rûhu ile arz-ı cismi arasındaki seyrinin mesafesinden kinâye vardır. "Nehbe", gâret ve yağma demektir. Ya'ni, mürşid-i müzevvir bir müddet senin mizâcına göre şerîat dâiresinde beraber gider ve senin rûhâniyetin ile cismâniyetin arasındaki seyrini tarassud eder. Uçuşunda cismâniyete karîb bir mesafe gördüğü vakit, seni büsbütün cismâniyet ve nefsâniyete düşürüp orada seni mâddî ve ma'nevî olarak yağma eder. "Akabe", dağ üzerindeki yol ve dağın tepesi ma'nâsına olup, beyt-i şerîfte zarûret-i vezn için kāf'ın sükûnu ile "akbe-i" olmak dahi câizdir. Fakat bahis kuş ve avcı kıssası olduğundan evvelki ma'nâ münasib görüldü.

519. Kendi faidesi için seninle dolaşır. Sakın onun şerbetinden içme ki, o zehirdir!

Binâenaleyh şeyh-i müzevvir ancak kendi fâidesi için senin mizâcına ve talebine uyar ve fırsat buldukça yanlış fikirler ile seni zehirler. Sakın onun şerbet-i fikrinden içme ki, o zehr-i ma'nevîdir!

520. Yâhud, bir deve-gönüllü olur; korku gördüğü vakit sana rücû' için ders [505] söyler.

"Eştür-dil", kin tutan adam, nâmerd ve korkak kimse (Burhân). Ya'ni, ey sâlik! Senin Hak yolunda yoldaş ittihâz etmek istediğin kimse, yâhud bir şeyh-i müzevvir olmaz da zâhirde müttakî bir dervîş görünen ve bâtınında korkak olan bir kimse olur; ve ulûm ve maârif-i enbiyâ ve evliyânın dekāyıkını idrâk edemediği için onları muhâlif-i şerîat adderek korkar ve inkâr eder; ve sana da, "Bu maârifin sıhhatine i'tikāddan rücû' et!" diye ders verir. Nitekim vahdet-i vücûd mes'elesi bilcümle evliyâ-i kümmelînin mu'tekadı olduğu hâlde, ehl-i tarîk geçinen korkak bir tâife bu mes'eleyi reddedip, "vahdet-i şühûd" nâmıyla bir silsile-i safsata vücûda getirmişlerdir ki, akl-1 selîm bu türrehât ve mugāletâtı kabûl edemez. Esâsen vahdet-i vücûd mes'elesini Kur'ân-ı Kerîm ve ahâdîs-i nebeviyyeye müsteniden gäyet ma'kül bir sûrette Cenâb-1 Şeyh-i Ekber Muhyiddîn-i Arabî efendimiz Fusûsu'l-Hikem'lerinde ve Cenâb-ı Pîr efendimiz dahi bu Mesnevî-i Şerîfin muhtelif mahallerinde beyân buyurdukları hâlde bu korkak ve nâmerd tâife onları dahi kabûl etmeyip, bu zevât-ı saâdet-simâtı birer "müctehid-i muhtî" telakkî ederler. Ezcümle bu mes'ele I. cildin 610 numarasına müsadif olan ما عدمهايیم و هستیهای ما . تو وجود مطلقی فانی نما [ya'ni "Biz yoklarız ve bizim varlıklarımız da yoktur; Sen fânî gösterici bir vücûd-ı mutlaksın"] ve II. cildin 2932 numarasına müsadif olan آنکه گوید جمله حقند احمقیست. وانکه گوید جمله باطل او شقیست [ya'ni "O kimse ki, 'Hep Hak'tırlar' derse, bir ahmaktır; ve o kimse ki, 'Hep bâtıl' derse, o da şakîdir"] beyitlerinde de îzâh olunmuştur.

521. Bir deve-gönüllü yari korkucu eder. Böyle yoldaşı velî değil, düşman bil!

Böyle bir deve-gönüllü ve korkak kimse kendi refîkını da tarîk-ı ma'rifette korkak yapar. Hak yolunda böyle yoldaşı velî değil, maârif ve hakäyık-ı ilâhiyye yolunu vurucu bir düşman bil!

522. O yol vurucu, yâri yoldan götürür. Kadın altına düşen kimse erkek olmaz.

Bu korkak kimse kadın mesâbesindedir. Kendi yoldaşını dahi doğru yoldan geri çevirir. Binâenaleyh böyle kadın gibi olan korkak bir kimseyi mürşid ittihâz edip onun taht-1 tasarruf ve idaresi altında kalan kimse erkek değildir. Burada ikinci bir vecih üzerine de bir ma'nâ vârid olur. O da budur ki: Korkak kimsenin bu korkusu kendi nefsine olan muhabbetinden mütevelliddir; ve nefis kadın mesâbesindedir. Binâenaleyh kadın mesâbesinde olan nefsinin tahrîfi ile ulûm-i enbiyâ ve evliyâyı inkâr ve maânî-yi Kur'ân ve ahâdîsi te'vîl eden bir kimse bir merd-i Hudâ ve bir mürşid-i kâmil değildir. Nitekim bu gibi kimseler hakkında I. cildin 1098 numarasına müsâdif olan كَرده تأويل حرف بكر را. خويش را تأويل كن نه ذكر را [ya'ni "Bikr olan kelimeyi te'vîl etmişsin; sen Kur'ân'ı değil kendini te'vîl et!"] ve 1099 numarasına müsâdif olan بر هوا تأويل قرآن ميكنى. پست و كژ شد از تو معنى سنى [ya'ni "Kur'ân'ı hevâ üzerine te'vîl ediyorsun; yüksek olan ma'nâ senden dolayı alçak ve eğri oldu"] beyitleri geçti.

523. Yol cân oyunculuğudur. Her bir guyşede her bir şişe canlının def'inde bir âfet vardır.

"Gıyşe", müteaddid ma'nâsı vardır, burada "orman" ma'nâsınadır. "Şîşecân", şişe gibi çabuk müteessir olup kırılan cân demektir. Nâzik ve nâmerd kimseden kinâyedir. Ba'zı nüshalarda "gıyşe-i" yerine "bîşe-i" vâki'dir ki, bu da "orman" demektir; ve ba'zı nüshalarda dahi "ıyşe-i" vâki'dir ki, "dirilik ve yaşayış" ma'nâsınadır. Her üç kelimenin ma'nâsı da münasibdir. Ya'ni, Hak yolu cân oyunculuğu ve fedâ-yı nefsten ibârettir. O yolda tesadüf edilecek olan her bir geçide ve ormanda her bir nâzik ve nâmerd kimsenin def'i hususunda bir âfet vardır. Ya'ni korkak ve kadın tabîatli olan kimseler geçip gidemesinler diye Hak yolunda nefsin her bir mertebesinde imtihânât-ı ilâhiyye vardır ki, bu imtihânlar türlü türlü âfetler içinde vâki' olur. Meselâ sâlik nefs-i emmâreden levvâmeye terakkî ettiği vakit türlü türlü imtihânlara ma'rûz kalır. Eğer bu imtihânlara tahammül ederse nefs-i mülhimeye terak- kî eder ve orada da imtihânlara ma'rûz kalır. Eğer mukavemet edemezse yi- ne nefs-i emmâreye sukūt eder.

524. Dîn yolu o cihetten şerr u şûr doludur. Zîrâ her muhannes gevherin yolu değildir.

"Şerr u şûr"dan murâd, hayâlât ve inkâr-ı fâsidedir. "Muhannes", kadın tabîatli ve korkak kimse. "Dîn"den murâd, dînin iç yüzü, sırr-ı vahdet ve mertebe-i yakîndir. Ya'ni, sırr-ı vahdete ve mertebe-i yakîne giden yol her kadın gibi korkak mizâclı olan kimsenin yolu olmadığı için, bu gibi kimseleri korkutup geri çevirecek hayâlât ve inkâr şerr u şûrlarıyla doludur. Nitekim V. cildin 2655 numaralı beytinde: Ya'ni "Ehl-i yakînin yol vurucusu olan bu hayâlden dolayı, ehl-i dîn yet- miş iki millet oldu" buyurulmuş idi.

Fakîr bunlardan birisine "Vahdet-i vücûd yoktur, diyorsun, ya kesret-i vü- cûd mu vardır?" diye sordum. "Evet, kesret-i vücûd vardır" dedi. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu korkak ve vehhâm tâife hakkında II. cildin 3627, 3628 ve 3629 numaralı beyitlerinde şöyle buyururlar: Ya'ni, "Eğer bir şaşıya "Ay birdir!" der isen, sana der ki: "Bu ikidir. Birli- ğinde bir şek vardır!" Ve eğer bir kimse onunla istihzâ edip güler de, "İkidir!", derse, doğru addeder. Bu hâl kötü huyluların lâyığıdır. Yalan yalanlar üzeri- ne toplanır. Kötü olan şeyler kötülere fürûğ vurdu ve parlak göründü."

III. cildin 1253 numaralı beytinde dahi vahdet-i vücûda irşâden şöyle bu- yururlar: Tercümesi, "Ve eğer nazan, Hakk'ın nûr-ı vücûduna tutarsan, ikilikten ve müntehî olan cismin adedlerinden ve sayılarından kurtulursun."

525. Yolda bu korku nefislerin imtihanıdır. Kepeğin temyîzine elek gibidir.

Ma'lûm olsun ki, dîn yolunda cismen ve fikren mücâhede imtihânları vardır ki, bunlar insanın nefsine taalluk eder. Cismen mücâhede boş söz söylemekten sükût, açlık, uykusuzluk, uzlet ve Hak tarafından gelen musîbetlere sabretmek gibi husûsâttır. Nitekim sûre-i Bakara'da olan âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ بِشَيْءٍ مِنَ الْخَوْفِ وَالْجُوعِ وَنَقْصٍ مِنَ الْأَمْوَالِ وَالْأَنْفُسِ وَالثَّمَرَاتِ وَبَشِّرِ الصَّابِرِينَ (Bakara, 2/155) ya'ni "Biz sizi korkudan, açlıktan ve emvâl ve nefis ve semerâttan noksan cinsinden bir şey ile imtihân ederiz ve sabredenlere müjde ver!" Fikren mücâhedeye gelince, bu da insân-ı kâmilin telkîn edeceği i'tikādâtı kabûl ve akäid-i mevrûseyi terktir. Bu mücâhede evvelkinden daha müşkildir. Zirâ akäid-i mevrûse taklîdî ve mürşidin telkîn ettiği i'tikād ise tahkîkîdir. Taklîdden geçmedikçe tahkîka vusûl mümkin değildir. Bu ma'nâda Hz. Mısrî-i Niyâzî şöyle buyurur. Beyt:

Pîrinle olan ahdi güt, nen var ise ko git; Bildiklerini terk et, irfâna erdim dersen.

Menkıbe: Pîrân-ı Nakşiyye'den Mevlânâ Sa'deddîn-i Kâşgarî hazretlerine intisâb eden ulemâ-i zâhirden Alâeddîn Abîzî kendi lisânıyla diyor ki: İntisâbım gününde Sa'deddîn hazretleri bana nefy ü isbât tarîkını ta'lîm buyurdular. O isbâtta dediler ki: Her ne kadar ulemâ-i zâhir te'vîl ederler ise de إِنَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ مُحِيطٌ (Fussilet, 41/54) [ya'ni "Allâh her şeyi kuşatıcıdır"] âyet-i kerîmesinin şehadeti mûcibince Hak Teâlâ hazretlerinin bizzât cemî'-i eşyayı muhît idiğine i'tikād etmek lâzımdır." Mevlânâ hazretlerinin bu sözünden gäyet korktum. Korktuğumu firâset ile anladılar. Buyurdular ki: "Ehl-i zâhir demişlerdir ki, Hak Sübhanehû ve Teâlâ cemî'-i eşyayı ilmi ile muhittir. وَأَنَّ اللَّهَ قَدْ أَحَاطَ بِكُلِّ شَيْءٍ عِلْمًا (Talâk, 65/12) [ya'ni "Muhakkak ki Allâh Teâlâ her şeyi ilmi ile kuşatmıştır"] âyet-i kerîmesi buna delîldir. Hiç olmazsa buna i'tikād etmek lâzımdır. Zîrâ bu mertebeye i'tikād lâzımdır." Bu sözden gönlüm hoş oldu. Diğer bir günde Mevlânâ hazretlerinin huzûr-ı şerîflerine vardım. Buyurdular ki: "Mevlânâ Alâeddîn, fâide yoktur; ihâta ve maiyyet, zâtî idiğine i'tikād lâzımdır. Ehl-i tahkîkın mu'tekadı budur."

İmdi, isti'dâdı olmayan kimseler mürşid-i kâmilin bu gibi telkînâtına tahammül edemeyip, korkar ve kaçarlar.

İşte bu gibi cismânî ve i'tikādî olan imtihânlar, undaki kepeği elemek için kullanılan bir elek mesâbesindedir.

526. Yol ne ola? Ayakların izi dolu ola! Yâr kim ola? Re'ylerin merdiveni ola!

Ya'ni, Hak yolu odur ki, o yolda yürümüş ve ayak izi bırakmış olanlar çok olur. Bu yol ehl-i tahkîk olan peygamberlerin ve velîlerin yürüyüp iz bıraktıkları yoldur ki, onların cümlesi bu yoldan Hakk'a vâsıl olmuşlardır. Her kim onların gittikleri yolun gayrı olan ehl-i taklîd yollarına giderse, o yolda kalır ve onun ayak izleri munkatı' olur. Zîrâ ehl-i taklîd olan ulemâ-i zâhir yolda nefis ve şeytan kurtlarına mağlûb olup içlerinde fenâ-fillâh ve bekā-billâh mertebelerine vâsıl olan bir kimse bulunmaz. Onlara bu mertebelerden bahis olunduğu vakit, inkâr bile ederler. Binâenaleyh yol, ancak evliyânın gittiği yoldur. Ve yâr-i sâdık kimdir, bilir misin? Re'ylerin ve fikirlerin merdiveni olup, senin aklını ve re'yini kuvvetlendiren ve terakkî ettiren kimsedir; ve akıl ve re'yi terakkî ettiren ve fikri yükselten yâr ise, ehl-i tahkîk olan ulemâ-i bâtındır. Ulemâ-i zâhir senin aklını ve re'yini kendisi gibi yarı yolda bırakır ve seni mahdûdiyyet-i fikriyye çukuruna düşürür; ve bu fikrin adına da "ehl-i sünnet ve'l-cemâat" fikridir, diye ad koyar.

527. Tutayım ki, o kurt sana ihtiyattan dolayı gelmez; cem'iyetsiz o neşatı bulamazsın.

Ey âlim-i zâhirî ve ey mukallid efendi! Farz edeyim ki, o nefis ve şeytan kurtları halktan kaçıp son derece şerîat dâiresinde ihtiyât ettiğinden dolayı sana gelmiyor ve sana zarar vermiyor, fakat ehl-i dîn olan kardeşlerinin cem'iyeti olmaksızın matlûb olan neşât ve sürür-ı rûhânîyi kalbinde bulamazsın. Belki uzlette ve halvette kalbinde bir sıkıntı ve kabz duyarsın.

528. O kimse ki, bir yolda o hoş gider, onun seyri refîkler ile yüz kat olur.

Bu beyt-i şerîfte evvelki hâlden terakkîye işâret buyurulur. Ya'ni, yukarıdan beri üç hâl beyân buyurulmuş idi: Birisi, halk ile ihtilât edip ehl-i taklîd yolunda yürümek; diğeri, halk ile ihtilâtı kesip halvette, şerîat dâiresinde ihtiyât etmek ve diğeri dahi bu beyt-i şerîfte beyân buyurulduğu üzere halvette zevk-i rûhânî bulmaktır. Ya'ni, halvette ve uzlette zevk-i rûhânî bulan kimse, bu taklîd yolundan geçip ehl-i tahkîkden olan refikler ile beraber yü- rürse, onun Hakk'a doğru olan bu yürüyüşü yüz kat olur ve âlî merâtibe vâ- sıl olur.

529. Ey fakîr! Eşek, galîzlik ile yârândan neşâta gelir, kuvvet kabul edici olur.

Ey zâhid-i fakîr! Eşeğin tabîatinde kabalık ve kalınlık olduğu hâlde, yolda kendi gibi eşekler ile beraber yürüdüğü vakit şevk ve neşâta gelir ve yol yü- rümek husûsunda kuvvetlenir.

530. Her bir eşek ki, kervândan yalnız gider, onun üzerine yol zahmetinden yüz kat olur.

Kervândan ayrı ve yalnız yol giden eşek üzerine o yolun zahmeti çöker ve o yol ona yüz misli uzun gelir

531. Yalnız o sahraya gitmek için ne kadar ziyade övendire ve ne kadar ziyâ- de sopa yer.

"Sîh", şiş demektir. Burada hayvanı yürütmek için kullanılan ucu sivri değnekdir ki, ona "övendire" derler. Ya'ni, yalnız başına ve o arkadaşların- dan ayrı olarak sahrâ yoluna sevkedilen eşek yolda ağır yürümeye başladığı vakit ne kadar ziyâde övendire ve sopa yer.

532. O eşek sana der ki: "Hoş, dinle! Eğer eşek değil isen böyle yalnız gitme!

Ey sâlik! O eşek sana lisân-ı hâl ile der ki: İyi dinle! Eğer eşek gibi ahmak değil isen böyle Hak yoluna yalnız gitme! Bu beyt-i şerîflerde Hak yoluna bir mürşid-i kâmil terbiyesine girmeksizin giden sâliklere nasîhat vardır. Zîrâ mürşidsiz Hak yoluna giden ve müridler cem'iyetinden kaçıp kendi fikriyle birtakım mücâhedât ve riyâzâta teşebbüs eden kimseler bu yolda birçok dar- belere ve tehlikelere ma'rûz kalırlar. Nitekim Hz. Mısrî-i Niyâzî bu ma'nâya işâreten şöyle buyurur. Beyt: Ehlini bul ol illerin, sarpın geçersin bellerin; Yırtar yalnız gideni, kurd u pelenk arslan kamu.

533. O kimse ki, rasadda yalnız hoş gider, refîkler ile şübhesiz daha hoş gider.

"Rasad", burada geniş yol ma'nâsına olan "mirsâd" makamında müs-ta'meldir. Bu beyt-i şerîf bir suâl-i mukadderin cevabıdır. Ya'ni birisi çıkıp diyebilir ki: "Ben evliyânın âsârını mütâlaa ve onlarda gördüğüm nasâyih ile amel ediyo-rum ve güzel güzel de gidiyorum!" Cevâb budur ki: "Refikler ile beraber olur-san daha hoş gidersin ve daha çabuk ve zahmetsiz matlûbuna vâsıl olursun."

534. Her bir peygamber bu doğru olan yolda mu'cize gösterdi ve yoldaşlar istedi.

Nitekim her bir peygamber doğru olan bu Hak yolunda kendisine tâbi' yol-daşlar bulmak için mu'cize gösterdi ve tâbi' olanları bu yolda refîk ve ashâb ittihâz etti ve onlar dahi birbirleriyle refîk ve yoldaş oldular. Nitekim Îsâ (a.s.) مَنْ أَنْصَارِي إِلَى اللهِ (Âl-i İmrân, 3/52) ya'ni "Benim Allah'a yardımcılarım kimler-dir?" buyurdu; ve halkın içinden ba'zıları çıkıp نَحْنُ أَنْصَارُ اللهِ آمَنَّا بِاللَّهِ (Âl-i İmrân, 3/52) ya'ni "Biz Allâh'ın yardımcılarıyız ve Allâh'a îmân ettik" dediler.

535. Eğer duvarların yârlığı olmasa, ne vakit evler ve anbarlar zâhir olur?

536. Her bir duvar eğer ayrı olursa, tavan havada nasıl muallak olur.

Cem'iyetin ve toplanmanın fâidesinin misâl-i zâhirîsi budur ki: Dört duva-rın bir araya toplanması sebebiyle evin ve anbarların tavanı onlara istinad eder ve binâlar zâhir olur. Eğer duvarlar birleşmeyip ayrı ayrı olsa, tavan vü-cûda gelmez ve binâ da hâsıl olmaz. Ve hadîs-i şerîfte mü'minlerin içtimâına işâreten الْمُؤْمِنُ لِلْمُؤْمِنِ كَالْبُنْيَانِ يَشُدُّ بَعْضُهُ بَعْضًا ya'ni "Mü'min mü'min için birbirini kuvvetlendiren binâ gibidir" buyurulur.

537. Eğer mürekkeb ve kalemin yardımı olmasa kâğıtların yüzü üzerine ne va-kit yazı düşer?

Cem'iyetteki fâidenin bir misâli de budur ki, mürekkeb ile kalem bir yerde cem' olmasa, kâğıtlara yazı yazılıp ilimlerin her türlüsü tesbît edilemez.

538. Bu bir hasırı ki, bir kimse döşer, eğer birbirine bitiştirmesen onu rüzgâr götürür.

Nitekim, hasırı teşkil eden çöplerin bir araya toplanması dahi cem'iyetteki fâidenin misâlidir. Eğer o çöpler bir yere toplanıp birbirleriyle birleşmese, hasır vücûda gelip istifade edilemez. O çöpler ayrı ayrı bir hâlde kalsa, rüzgâr onları dağıtır.

539. Vaktaki Hak her bir cinsten iki çift yarattı, binâenaleyh neticeler cem'iyetten zahir oldu.

Bu beyt-i şerifte وَمِن كُلِّ شَيْءٍ خَلَقْنَا زَوْجَيْنِ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ (Zâriyât, 51/49) ya'ni "Biz her bir şey cinsinden çift yarattık, umulur ki, tezekkür ve tahattur edersiniz!" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Ya'ni, Hak Teâlâ eşyânın her cinsinden müessir ve müesserrün-fih ya'ni fâil ve münfail yarattı. Binâenaleyh bu fâil ile münfailin ictimâından netîceler hâsıl oldu. Meselâ cemâdda bunların ictimâ'ından bir taâmül-i kîmyevî hâsıl olur. Nebâtta ilkâh vâsıtasıyla çiçek ve meyve zuhûr eder; ve hayvanda erkek ve dişinin ictimâıyla yavru doğar.

540. İhtizâzdan dolayı o söyledi ve o söyledi. Onların bahsi bu ma'nâda uzun oldu.

"İhtizâz", titremek ve kımıldamak. Ya'ni, gerek kuş mesâbesinde olan sâlikin ve gerek avcı mesâbesinde olan zâhidin kalblerinde sükûnet olmadığından, kendi fikirleri dâiresinde ihtizâz ve hareket var idi. Kuş halk ile ihtilâtın fâidesinden bahsetti; ve avcı dahi halktan kaçıp uzleti ve halveti ihtiyâr etmenin lüzûmunu söyledi; ve da'vâlarını isbât için birbirlerine delîller getirdiler. Velhâsıl onların bu ma'nâlardaki bahisleri uzadı durdu.

541. Mesnevî'yi çabuk ve dilhah et! Mâcerâyı mûcez ve kısa et!

"Çabuk", serîu'l-hareket az zamanda çok mesâfe kat' eden; "dilhah", gö-nül dileği; "mûcez", muhtasar söz demektir. Hz. Pîr Efendimiz zât-ı şerîfleri-ne hitâben buyururlar ki: Onların uzayan bahislerini beyândan vazgeç! Mes-nevîyi tesrî' et ve gönlün dileği vechiyle yap! Kuşun ve avcının aralarında cereyân eden bahsi kısa kes ve muhtasar söyle ki, okuyanlar usanmasınlar!

542. Ondan sonra ona dedi ki: "Buğday kimindir?" Dedi: "Vasîsiz yetîmden emânettir."

Ondan sonra kuş buğdayı görüp avcıya, "Buğday kimindir?" diye sordu. Avcı dahi cevâben dedi ki: "O buğday vasîsiz yetîmden emânettir."

543. "Benim indimde emânet olan yetîmlerin malıdır. Zîrâ ki bizi mü'temen zannederler."

"Kuş"tan murâd, hazz-ı nefsine meclûb olan sâlik ve "avcı"dan murâd, kendi menfaati için şunu bunu avlayıp başına toplamak isteyen müddeî-i müzevvirdir. "Mü'temen", kendisine emniyet olunan kimse. Müddeî-i mü-zevvir harîs-i haz olan sâliki avlamak için kendisini, halkın emîni bildirmek üzere yetîmin vasîsi göstermiştir.

544. Dedi: "Ben muztarrım ve mecrûh-ı hâlim. Murdar şimdi bana helâldir."

Kuş, hazz-ı nefsânîsine kavuşmak için bir delîl-i şer'î getirip dedi ki: "Ben açlıktan ıztırâr içindeyim. Mecrûh-hâlim, ya'ni hasta bir hâldeyim. Binâena-leyh ölü ve domuz eti yemek harâm olduğu hâlde Hak Teâlâ sûre-i Bakara'da فَمَنِ اضْطُرَّ غَيْرَ بَاغٍ وَلَا عَادٍ فَلَا إِثْمَ عَلَيْهِ (Bakara, 2/173) ya'ni "Bir kimse bu harâmları zarûretle yemeye mecbur olsa ve zarûret mikdârını tecavüz etmeyerek yese, onun üzerine günâh yoktur" buyurduğu cihetle, şu anda murdâr ve harâm olan yetîmin malı bana helâl olur." Zîrâ zarûret memnû' olan şeyleri şer'an mubâh kılar.

545. "Agâh ol, ey emîn ve sofu ve muhterem! Bir izin ile o buğdaydan yerim!"

546. Dedi: "Zarûretin müftüsü de sensin. Eğer zarûretsiz yer isen mücrim olursun."

Avcı, ya'ni zâhid dedi: "Ey kuş! Vücûdunda bu zarûreti hisseden sensin. Binâenaleyh kendi duyguna göre fetvâyı veren de sensin. Ben senin hâlini bilemem ki, senin için fetvâ vereyim. Eğer nefsinde böyle bir ihtiyaç ve zarûret hissetmediğin hâlde hırs-ı nefsânî sâikasıyla mâl-ı yetîmi yer isen, Hak indinde mücrim ve günâhkâr olursun. Eğer böyle bir zarûret hissedersen senin için yemeye ruhsat vardır."

547. "Ve eğer zarûret var ise dahi perhîz iyidir, ve eğer yer isen, bâri onun zamân (=zımân)ını ver!"

"Ve eğer nefsinde böyle bir zarûret hissedip de azîmet yolunu ihtiyâr ederek perhîz edersen daha iyi olur; ve eğer ruhsat yolunu ihtiyâr edip yer isen, bâri o mâl-ı yetîmden yediğin mikdârın bedelini tazmîn et! Zîrâ ıztırâr gayrın hakkını ibtâl etmez."

548. Sonra kuş o zaman kendine daldı. Onun tevseni yuları çekmekten başını aldı.

"Tevsen", harûn ve serkeş at demektir. Ya'ni, kuş avcının bu sözlerini dinledikten sonra kendi kendine tefekküre daldı ve onun serkeş at mesâbesinde olan nefsi kendi hazzına ve şehvetine karşı yuları çekmekten başını aldı. Ya'ni hazzına saldırdı ve serkeşlenip yuları çekilmez bir hâle geldi.

549. Vaktaki buğdayı yedi, tuzakta kaldı. Ne kadar Yâsîn ve En'âm okudu...

Vaktāki o buğdayı yedi ve hazzına ve murâdına erdi, kurulmuş olan tuzağa tutuldu. O tuzaktan kurtulmak için ne kadar Yâsîn ve En'âm sûre-i şerîfelerini okudu... Halbuki, bunların aslâ fâidesi olmazdı. Zîrâ nûr-ı Kur'ân ve duâ ma'zûrlar ve mazlûmlar hakkında müessirdir. Erbâb-ı hırs ve tama'ın okuması ve duâsı hırsızların okumasına ve duâsına benzer. Zîrâ hırsız bir evi soyacağı vakit, tutulmamak için duâ etse ve okusa, aslâ te'sîri olmaz. "Fah", "tuzak" demektir, Türkçe'de tahrîf ile "fak" derler.

550. Âciz kaldıktan sonra efsûn ne ve âh ne!.. Bu kara duman ondan evvel gerektir.

"Efsûn", burada duâ okumak ve ehl-i havâssın okudukları azîmetler demektir. Ba'zı nüshalarda "efsûs" [vâki'dir ki,] bu da "eyvâh!" diye teessüf etmek ma'nâsınadır. Bu beyt-i şerîfte فلم يك ينفعهم إيمانهم لما رأوا بأسنا (Mü'min, 40/85) ya'ni "Bizim azabımızı gördükleri vakit, îmânları onlara menfaat vermez!" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ya'ni, tuzağa tutulup, azâba giriftâr olduktan sonra duâ okumak veyâhud "eyvah!" diye teessüf etmek ve âh u enîn eylemek ne fâide verir! Bu kara duman mesâbesinde olan evyâhın ve âh u enînin azâb gelmezden evvel insanın içinden çıkması lâzımdır.

551. O zaman ki, hırs ve heves kımıldadı, o zaman de ki: "Ey feryâda erişici!"

Ya'ni, nefsin hırsı ve hevesi kımıldadığı ve harekete geldiği vakit, Cenâb-ı Hakk'a yalvarıp de ki: "Ey feryâda erişici olan Rabbim! Benim imdadıma yetiş ki, bu hırs ve heves sâikasıyla tuzağa tutulmayayım!"

552. Zîrâ o zaman Basra'nın harabından evveldir. Ola ki, Basra şikestten dahi kurtulsun!

Bu beyt-i şerîf belânın vuküundan evvel çâresine bakmak lâzım geldiğini beyân için îrâd olunan bir darb-ı mesele müsteniddir. Nitekim vuküundan sonra bir belânın def'ine teşebbüs olunduğu vakit, "Ba'de harâbi'l-Basra" ya'ni "Basra şehrinin harâbından sonra" derler. Bu darb-ı mesel târîhî bir vak'adan neş'et etmiştir. Vaktiyle düşman Basra şehrine tecavüz etmiş. Bu tecavüzü Bağdâd halîfesine haber vermişler. Halîfe bu habere kulak asmamış. Düşman Basra şehrini harâb ettikten sonra asker göndermiş. Basra ahâlîsi, "Düşman şehri harâb ettikten sonra askerin ne fâidesi olur?" demişler. Bura- da "Basra"dan murâd, kalb şehridir ki, hırs ve hevâ ve heves düşmanları kalbi istîlâ edip onun îmân ve ihlâs ile olan ma'mûrluğunu harâb ederler. Ya'ni, hırs ve hevâ düşmanları kalbi istîlâ ve îmân ve ihlâsı tahrîb etmezden evvel Hakk'a yalvar ki, kalbinin şehri o düşmanlara mağlûbiyetten kurtulsun!

553. Ey benim ağlayıcım! Ey benim evladı ölmüş olan ağlayıcım! Basra'nın ve Musul'un hedminden evvel benim için ağla!"

"Sâkil", evlâdı ölüp yalnız kalan kadın. "Basra", ma'lûm olan bir şehrin adıdır. Lügat ma'nâsı "yumuşak, küfeki taşı" demektir. Burada murâd mü'minin rakîk ve yumuşak olan kalbidir. "Mûsıl", dahi kezâlik ma'lûm bir şehrin adı olup lügat ma'nâsı "îsâl edici ve ulaştırıcı" demektir. Bundan murâd dahi sâlikin Hak yolunda matıyyesi olan nefse işâret buyurulur. Bu beyt-i şerîf sâlikin rühunun lisânından olmak münasibdir. Ya'ni, sâlikin rûhu hitâb edip der ki: "Ey benim ağlayıcım ve ey benim ölmüş olan evlâdı üzerine feryâd edicim olan kimse! Hırs ve heves ve şeytan düşmanlarının senin îmân ve ihlâs ile yumuşak olan kalbini ve Hak yolunun matıyyesi olan nefs-i mutî'ini yıkıp harâb etmezden evvel benim için ağla!"

554. "Benim ölümümden evvel benim üzerime nevha et ve başına toprak saç! Ölümümden sonra nevha etme ve sabret!"

"İ'tefir", başa toprak saçmak ma'nâsına olan "i'tifâr" masdarından emr-i hâzırdır. Ya'ni, hırs ve heves ve şeytan galebesiyle vâki' olacak olan benim ma'nevî ölümümden evvel nevha ve feryâd et ve Hakk'a yalvar ve başına toprak saç! Benim helâk-i ma'nevîmden sonra feryâd etme ve bu kazâ-yı ilâhîye sabret!

555. "Benim helâkimden evvel firâk içinde benim için ağla! Firak tüfânından sonra ağlamayı bırak!"

"Sübûr", helâk; "nevâ", birkaç ma'nâsı vardır. Burada "bu'd ve firâk" demektir; ve ba'zı nüshalarda "tevâ" yazılmıştır ki, "harâblık" ma'nâsınadır. "Halli", "terk et!" ma'nâsında emirdir. Ya'ni, Hak'tan bu'd ve firâkı vâki' olan helâk-i ma'nevîmden evvel benim için ağla! Bu'd ve firâk tûfânı vâki' olduk- tan sonra ağlamayı bırak! Bu üç beyt-i Arabî insân-ı kâmil tarafından kendi- sine müntesib olan sâlike hitâb olmak da câizdir. Ya'ni ben hayât-ı sûrîde iken benden istifade et; mevt-i sûrîm ile firâk hâsıl olduktan sonra benim kadrimi bilip ağlamak fâide vermez, demek olur. Fakat evvelki tevcîh daha münasib görünür.

556. O zaman ki, şeytan yol vurucu oldu, o zaman Yâsîn okumak gerektir.

Ey sâlik! Şeytan yolunu vurucu olduğu vakit Yâsîn-i şerîf sûresini oku- mak ve Hakk'a sığınmak lâzımdır. Şeytan ordusuyla beraber kalbinin şehri- ni zabt ettikten sonra Yâsîn-i şerîf okumanın fâidesi yoktur.

557. Ondan evvel ki, kervân vurulmuş ola, o zaman sopanı vur, ey bekçi!..

"Kervân"dan murâd, Hak yoluna müteveccih olan kuvâ-yı rûhâniyyedir. Ya'ni, ey sâlikin akıl bekçisi! Kuvâ-yı rûhâniyye kervânı şeytan ve avanesi eşkıyasının mağlûbu olmazdan evvel sopayı vurup o sâliki gaflet uykusun- dan uyandır!

O bekçinin hikâyesidir ki, hırsızlar tâcirlerin eşyâsını külliyyen götürünceye kadar sükût etti; ondan sonra hay-huy ve bekçilik etti.

558. Bir bekçi uyudu ve hırsız eşyayı götürdü. Yükleri her bir toprağın altına tıktı.