"Terzinin benden bir şey çalması mümkin değildir!" diye Türk'ün da'vâ etmesi ve onun rehin bağlaması, ya'ni bahis tutuşması
45. bölüm / 53 · 900 kelime · ~5 dk okuma
1692. Dedi: "Bir terzi vardır, onun adı Pür-i Şüş'tür. Bu hırsızlıkta ve çeviklikte halk öldürücüdür."
1693. Dedi: "Ben zâminim ki, o benim önümde yüz ıztırab ile iplik bükümünü götürmeye kadir değildir!"
"Tâb", kıvrım ve büklüm. Ya'ni, Türk dedi ki: "Ben bahis tutuşurum ve bahse koyduğum şeyi de zâmin olurum ki, o terzi benim önümde götürdüğüm kumaştan yüz ıztırâb ve birçok hîle ve mekr ile iplik bükümü bile çalmaya kadir olmaz."
1694. Sonra ona dediler ki: "Senden daha çevik kimseler onun matı oldular; da'vâda uçma!"
Ya'ni, Türk bu da'vâyı ettikten sonra orada olan kimseler ona dediler ki: "Bu da'vâda yükseklerde uçma! Senden daha çevik ve zekî olan kimseler o "Pûr-i Şüş"ün (Ciğer Oğlu'nun) matı ve mağlûbu oldular."
1695. "Git, böyle aklına mağrûr olma ki, onun tezvîrlerinde yâve olursun!"
"Yâve", gāib, zâil, boş, bâtıl ve hezeyân söz ma'nâlarınadır. Ya'ni, "Ey Hatâ Türk'ü! Git, kendi aklına ve zekâvetine mağrûr olma! Zîrâ onun tezvîrinde ve hîlesinde kaybolursun; ve onun hîlesi senin akıl ve zekâvetini ibtâl eder.
1696. Türk daha kızdı ve "Orada ne eskiyi, ne yeniyi götüremez!" diye rehin bağladı.
Türk onların bu sözlerine daha ziyâde kızdı ve "O terzi benim kendisine götüreceğim eski ve yeni kumaşlardan benim önümde hiçbir şey çalamaz!" diye iddiâ edip, bu sözü söyleyen kimseler ile rehin bağladı, ya'ni bahis tutuştu.
1697. Mutmı'ları onu çabuk daha harâretlendirdi. O rehin bağladı ve ağzını açtı.
"Mutmı'", ıtmâ' edici ve tama'landırıcı demektir. Ya'ni, bu bahiste onu tama'a getiriciler, terzinin hırsızlıktaki mahâreti hakkında mübâlağa edip, Türk'ü daha ziyâde kızdırdılar ve teşvik ettiler. Türk hemen bahis tutuştu ve ağzını açıp dedi:
1698. Ki: "Eğer o benim kumaşımı fen ile çalarsa, ben bu Arab atımı veririm!"
Ya'ni, "Eğer o terzi benim götüreceğim kumaştan bir mikdârını fen ve hîle ile çalarsa, ben size bu bindiğim a'lâ Arab atını veririm!"
1699. "Ve eğer götürmeye kādir olmazsa, rehin için sizden ibtidadan bir at alırım!"
Ya'ni, "Sizde ibtidâdan ortaya rehin ve öndil (او كدل) olarak bir at koyunuz. Eğer o terzi çalamazsa, ben de sizden bu koyduğunuz atı alayım!"
1700. Türk'ü o gece gussadan uyku götürmedi. Hırsızın hayali ile o muhârebe etti.
"Hırâb", müfâale bâbının ikinci masdarıdır, "muhârebe" demektir. Tutuştuğu bu bahis üzerine Türk'ün gussadan uykusu kaçtı. Sabâha kadar hırsız terzinin hayâli ile muhârebe etti.
1701. Sabahleyin koltuğunun altına bir atlas vurdu; pazara ve o hîlekârın dükkânına gitti.
"Fârisî'de "zeden" masdarı "vurmak" ma'nâsınadır. Fakat ibârenin îcâbı- na göre türlü ma'nâlarda dahi kullanılabilir. Meselâ burada "atlasî zed der be- gal" ibâresi "koltuğuna bir atlas sıkıştırdı" diye tercüme olunur.
1702. Müteakiben ona harâretle selâm etti ve o üstâd yerinden sıçradı; ve onun terhîbine dudak açtı.
"Terhîb", "merhaba, hoş geldin!" demektir. Ya'ni, Türk terzinin dükkânı- na geldiği vakit ona harâretle selâm verdi ve o üstâd olan terzi dahi derhal yerinden kalkıp ona, "Merhaba, hoş geldin, safâ geldin!" dedi.
1703. Onun gönlüne o, kendi muhabbetini ilkā için Türk'ün haddinden ziyâde onu harâretli sordu.
Terzi, Türk'e kendini sevdirmek için, haddinden ve mertebesinden ziyâde iltifat ederek hâlini ve hâtırını sordu. Nitekim riyâkârlar umdukları menfaate nâil olmak için bir kimseye haddinden fazla temelluk ve müdâhene ederler.
1704. Vaktaki ondan bir bülbül nevâsını gördü, İstanbul'a mensub olan atla- sı öne bıraktı.
"İstenbul", İstanbul şehrinin ismidir; "yâ" nisbet içindir. Ya'ni, Türk vak- tâki terziden bir bülbülün latîf ötmesine benzeyen güzel sözleri dinledį, İstan- bul şehri ma'mûlâtından olan kıymetli atlas kumaşı terzinin önüne bıraktı ve onun tatlı diline meclûb oldu.
1705. Dedi: "Bunu cenk gününün bir cübbesi olmak üzere göbeğimin aşağısı geniş ve yukarısı dar olarak kes!"
Türk terziye dedi ki: "Bu kumaştan bana cenk ve muhârebe gününde gi- yilmek üzere bir cübbe biç! Cübbenin göbeğinden yukarı kısmı dar ve aşağı kısmı da geniş olsun!
1706. "Yukarının dar olması cismi süslemek içindir; aşağısı geniş, ayağı tutma- mak içindir."
"Cübbenin yukarı kısmının dar olması, cismimin yukarı kısmını süslemek ve güzel göstermek içindir; ve aşağı kısmının geniş olması da muhârebe esnâsında ayakların hareketi serbest kalmak içindir."
1707. Dedi: "Yüz hizmet edeyim, ey sevgili! Onun kabûlünde elini göz üzerine koydu.
Terzi, "Ey sevgili müşterîm! Sana istediğin gibi birçok hizmetler edeyim!" dedi; ve Türk'ün murâdını kabûl hususunda "emrin baş göz üzerinedir" demek işaretini mutazammın olmak üzere elini gözü üzerine koydu.
1708. Müteakiben ölçtü ve işin yüzünü gördü. Ondan sonra dudağı feşâra açtı.
"Dîden rûy-i kâr", işin çıkar tarafını görmekten kinâyedir. Bundan murâd, cübbeyi yapmakla beraber çalmak işinin çıkar tarafını görmektir. "Feşâr", hezeyân ve ma'nâsız sözler. Ya'ni, müteâkıben terzi atlası ölçtü ve bu kumaştan ne kadar çalmak mümkin olduğunu gördü ve anladı. Ondan sonra da birtakım ma'nâsız ve zâid sözler söylemeye ve Türk'ün fikrini bunlar ile meşgül etmeye başladı.
1709. Diğer beylerin hikâyelerinden ve o cemaatin keremlerinden ve atalarından bahsetti.
Ya'ni, zamânındaki beylerin hallerinden değil, geçmiş zamanda olan diğer beylerin hikâyelerinden ve o beyler cemaatin keremlerinden ve atâlarından bahsederek onları medh etti.
1710. Ve bahillerden ve onların tahşîrlerinden dahi gülme için o nişân verdi.
"Tahşîr", "her şeyin kötüsü" ma'nâsına olan "huşâre"den masdar olup, "kötülemek ve aşağılamak" demek olur. Ba'zı nüshalarda "tahsîr" vâki'dir; "helâk ve noksân" demektir. Ba'zı nüshalarda da "taksîr" vâki'dir. Ya'ni, hasîs olanlardan ve onları kötülemekten veyâhud onların ziyâna ve noksâna düşmelerinden veyâhud taksîrlerinden hikâye ederdi. Gülmek için dahi onla- rın gülünç hallerinden nişân verir idi.
1711. Ateş gibi makası dışarıya çıkardı; dudağı efsane ve füsün ile dolu ola- rak keserdi.
"Müşteriyi ateş gibi yakıcı olan makası dışarıya çıkardı. Bir taraftan ku- maşı keser ve biçerdi, bir taraftan dahi, ağzı masallar ve efsûnlar ile dolu idi.