Ümerânın o hücceti Cebriyâne şübhe ile mürâfaası ve şâhın onlara cevab vermesi
7. bölüm / 53 · 3052 kelime · ~16 dk okuma
405. O emirler müteakiben dediler ki: "Bu, inayetlerden bir fendir; sa'yin işi değildir."
Ba'zı nüshalarda "şübhe-i Cebriyâne" yerine "şibh-i Cebriyâne" yazılmış- tır, "Cebrî fikrine müşâbih" demek olur. Ya'ni, Sultân Mahmûd, Ayâz'a ha- sed eden beylere Ayâz'ın dirâyet ve zekâsını isbât edip onları ilzâm etti. Bu- na karşı ümerâ sultânın o isbâtını ve hüccetini kaldırmak için Cebrîce olan şübhe ile veyâ Cebrîler'in fikir ve mesleğine müşâbih sözler söylediler ve şâh dahi onların bu sözlerine cevab verdi.
"Fenn", nevi' demektir. Ya'ni, o beyler Ayâz'ın kendilerine rüçhânını is- bât eden bu hâdiseyi müteâkib Sultân Mahmûd'a dediler ki: "Ayâz'ın bu di- râyeti ve zekâsı Hakk'ın inâyetinden bir nevi'dir. Çalışmak ile hâsıl olan bir şey değildir."
406. Ayın güzel yüzü Hakk'ın kısmetidir. Gülün güzel kokusu tali'in atâ-sıdır.
Ay o güzel ve parlak yüzü Hak Teâlâ'nın taksîminden buldu; ve gül o gü- zel kokuyu tâli'-i ezelîsinin atâsından aldı.
407. Sultan dedi: "Nefisten doğan o şey taksîrin mahsûlü ve ictihadın dahlidir."
"Rey", mahsûl ve "dahl", îrâd demektir. Ya'ni, sultân o beylerin Cebrîce olan cevâblarına karşı dedi ki: "İnsanın nefsinden ve şahsının zâtından iki
şey doğar: Birisi, yaptığı taksîrin ve hatânın mahsûlüdür, o fenâ bir şeydir; Ve diğeri, çalışmasının îrâdıdır ki, o da faideli bir şeydir." Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de sûre-i Câsiye'de من عمل صالحا فلنفسه ومن أساء فعليها (Casiye, 45/15) ya'ni "Kim ki, amel-i sâlih işledi ise kendi nefsinin lehinedir; ve kim ki, fenâlık yap- tı ise kendi aleyhinedir" buyurulur. Binâenaleyh bu iki nevi' mahsûl ve îrâ- dın vücûda gelmesinde insanın ihtiyân vardır.
408. "Yoksa Adem ne vakit Huda'ya: "Ey bizim Rabbimiz! Biz nefsimi- ze zulmettik!" der idi?"
"Eğer insanda irâde ve ihtiyâr olmasa idi, Hz. Adem (a.s.) ne vakit رَبَّنَا ظَلَمْنَا أَنْفُسَنَا وَإِنْ لَمْ تَغْفِرْ لَنَا وَتَرْحَمْنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ (A'râf, 7/23) ya'ni "Ey Rabbimiz! Biz Havva ile beraber nefsimize zulmettik ve eğer sen bize merhamet etmezsen biz elbette ziyân edicilerden oluruz" diye Hakk'a münâcât ederdi? Bu bahis I. cildin 1505 numaralı beytinin baş tarafındaki sürh-ı şerîfte de geçti.
409. "Muhakkak derdi ki: "Bu günah bahttan idi. Mâdemki kazâ bu idi, bizim hazmımız ne fâide eder?"
Ya'ni, "Hz. Adem eğer kendisinde ihtiyâr ve irâde görmese idi, muhakkak der idi ki: "Bu benden sâdır olan günâh tâli'-i ezelî iktizâsından idi. Mâdem- ki, bu fiilin benden sudûru kazâ-yı ilâhî idi, bizim hazm ve ihtiyârımız ne fa- ide verir?" "Hazm", iki tedbîr arasında ihtiyât etmektir. Nitekim III. cildin 2831 numaralı حزم چه بود در دو تدبیر احتیاط . از دو آن گیری که دور است از خباط [ya'ni "Hazm ne olur? İki tedbîrle ihtiyâttır, o ikiden hubâttan uzak olanı tutasın"] beytinde "hazm" hakkında îzâhât geçti.
410. Bir İblis ki, derdi ki: "Beni sen azdırdın. Bizim kadehimizi sen kır- dın ve bizi dövüyorsun!"
"Hz. Adem kendisinde irâde görmese idi, bir İblîs gibi kendi kabâhatini Hakk'a isnâd eder, "Beni azdıran sensin, bizim kadeh-i itâatimizi kırdın, son- ra da niçin itâat etmedin ve âsî oldun?" diye bizi dövüyorsun ve kahrediyor- sun" der idi."
411. "Belki kaza haktır ve kulun cehdi de haktır. Sakın, eski İblîs gibi bir gözlü olma!"
"Halak", eski; "a'ver", burada "bir gözlü olmak" demektir. "Ey Cebrîce i'tirâz eden kimse! Evet, kazâ-yı ilâhî haktır; zîrâ kazâ-yı ilâhî âlem-i ezelde kulun irâdesi ve talebi üzerine vâki' olmuştur. Ve mâdem kulda âlem-i ezelden beri irâde vardır, binâenaleyh bu âlem-i sûrette dahi onun sa'yi ve çalışması haktır. Sakın, İblîs gibi bir gözlü olup, yalnız âlem-i ma'nâyı görme! Belki iki gözlü olup, âlem-i sûreti dahi gör!" Bu kazâ-yı ilâhî ve kulun irâdesi bahsi V. cildin 3116 numarasına musadif olan بازگونه زین سخن کاهل شد. منعکس ادراك و خاطر آمدی [ya'ni "Tersine olarak bu sözden tenbel oldun, idrâki ve hatırı mün'akis geldin"] beytinde uzun uzadıya îzâh olunmuştur.
412. İki işte tereddüd içinde kalmışız. Bu tereddüd ihtiyârsız ne vakit olur?
Ya'ni biz insanlar bu âlem-i sûret ve kesâfette birbirine zıd olan iki işte "Bunu mu yapayım yoksa onu mu yapayım?" diye tereddüd içinde kalmışızdır. Eğer nefsü'l-emrde bizde irâde ve ihtiyâr olmasa bu tereddüd hâsıl olur mu idi?
413. İki eli ve ayağı bağlı olan ne vakit "Bunu mu yapayım, onu mu yapayım?" der?
414. Hiç benim fikrimde "Denize mi gideyim veya yukarıya mı uçayım?" diye bu tereddüd olur mu?
"Ser", burada fikir ma'nâsınadır. Ya'ni, hiç benim fikrimde "Balıklar gibi denize mi gireyim, yoksa kuşlar gibi havada mı uçayım?" diye bir tereddüd olur mu? Zîrâ insan irâdesini mümkin olan işlerde kullanır.
415. "Musul'a gideyim, yahud sihir için Babil'e kadar gideyim!" diye bu tereddüd vardır.
İnsan irâdesini ancak mümkin olan işlerde sarf edeceği için "Acabâ, Musul şehrine mi gideyim veyâhud sihir yapmayı bilen Bâbil şehri ahâlîsinden sihir öğrenmek için oraya mı gideyim?" diye kendisinde bir tereddüd hâsıl olur.
416. Binaenaleyh tereddüd için bir kudret gerektir. Yoksa o bıyık üzerine gülme olur.
Ya'ni, mâdemki insanda birbirine mugayir olan iki iş hakkında bir tereddüd hâsıl oluyor, bu tereddüd kendisinde mündemiç olan irâde kudretinden münbaistir. Eğer böyle bir kudret olmasa hâl-i tereddüd bir istihzâdan ibâret olur.
417. Ey delikanlı! Kazâ üzerine bahaneyi az koy! Kendi kabahatini başkaları üzerine niçin koyarsın?
Ey maârif-i ilâhiyyede mübtedî olan sâlik! Özrü ve bahâneyi ve sebebi kazâ-yı ilâhî üzerine az koy! Zîrâ kazâ iki nevi'dir: Birisi mübrem, diğeri muallaktır. "Kazâ-yı mübrem"e karşı gerçi sa'yin te'sîri olmaz, fakat "kazâ-yı muallak"ın def'i için sa'yin büyük te'sîri vardır; ve kazâ-yı ilâhînin çoğu muallaktır. Binâenaleyh sen ne kazâ-yı mübremi ve ne de kazâ-yı muallakı bilmezsin. Bu meçhûliyet sebebiyle Hak Teâlâ sana sa'y ve ictihâd ile emretti. Binâenaleyh bu âlem-i sûrette وَأَن لَّيْسَ لِلْإِنسَانِ إِلَّا مَا سَعَى (Necm, 53/39) ya'ni "İnsan için sa'y ettiği şey vardır" âyet-i kerîmesi mûcibince çalış ve tenbel olma! Binâenaleyh senin tenbelliğinden dolayı başına bir felâket gelirse bunu kazâ-yı ilâhîden bilme, kendi tasavvurundan bil!
418. Zeyd kan eder; ve onun kısâsı Amr'a mı? Amr şarab içer; şarab haddi Ahmed üzerine mi?
Ya'ni mesela, Zeyd adam öldürür; onun yerine Amr'ı kısâs ederler mi? Ve meselâ, Amr şarâb içer; şarâb içmenin şer'î olan cezâsını Ahmed hakkında mı tatbik ederler? وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَى (En'âm, 6/164) ya'ni "Kimsenin günâhını kimse yüklenmez" âyet-i kerîmesi mûcibince herkes kendi günâhının cezasını kendi çeker.
419. Kendi etrafını dolaş ve kendi cürmünü gör. Hareketi kendinden gör ve gölgenden görme!
Binâenaleyh ne kusûr ettim ki, bu belâ-yı ilâhî benim başıma geldi, diye kendi etrafını dolaş. Ya'ni kendi ahvâlini tedkîk et ve kendi kabâhatini gör! Zîrâ gelen belâ ve cezâ senin fiilinin gölgesidir. Binâenaleyh gölge olan cezânın hareketini ve zuhûrunu asıl olan kendi cürmünden ve kabâhatinden gör!
420. Zîrâ emîrin cezası galat olmayacaktır. O görücü olan bey hasmı bilir.
"Pâdâş", ceza ve intikām. "Emîr"den murâd, Hak Teâlâ hazretleridir. Ya'ni, ey mücrim! Sana fiilinden dolayı bir cezâ geldiği vakit pek haklıdır. Zîrâ emîr-i hakîkî olan Hak Teâlâ hazretlerinin ta'yîn buyurduğu cezâ aslâ yanlış olmaz. فَإن الله بما يعملون بصير (Enfal, 8/39) ya'ni "Muhakkak, Allâh Teâlâ kulların işlediği ameli görücüdür" âyet-i kerîmesi mûcibince o hakîkî bey emrine muhalefet eden hasmı görücüdür.
421. Vaktaki bal yedin, harâretin başkasına gelmez. Senin gündüzünün ücreti gece başkasına gelmez.
"Müzd-i rûz", yevmiye ve gündelik ma'nâsınadır. Meselâ, bal yedin, balın tab'ında olan harâret başkasının vücûdunda hâsıl olmaz; ve kezâ gündüz çalıştın ve gündeliğe ve ücrete müstahak oldun, bittabi' bu ücret akşam olunca başkasına verilmez. İbâdet ve kabâhat dahi bu misâle mutâbıktır.
422. Nede cehd ettin ki, o sana olmadı? Sen ne ektin ki, ekinin mahsûlü gelmedi?
Ya'ni, hangi bir hizmete sa'y ettin ki, onun neticesini elde etmedin? Ve ne ektin ki, o ektiğin şeyin mahsûlünü almadın? Ba'zı nüshalarda "bâ-tû negeşt" yerine "vâ tû negeşt" yazılmıştır. "Sana râci' olmadı" demek olur.
423. Senin fiilin ki, senin cânından ve cisminden doğar, senin evladın gibi senin eteğini tutar.
Bu âlem-i sûrette her bir kişiden zâhir olan fiile evvelen rûhunda bir hâtıra olarak peydâ olur. Sonra o hâtıra, cisminden fiil hâlinde doğar ve araz olan o fiil bir evlâd gibi insanın eteğine yapışır. Meselâ bir kimse intihâr etmeyi düşünür. Bu düşüncenin âlem-i sûrette vücûdu yoktur. Vaktâki bu fikir cisme hâkim olup kendisine bir bıçak saplar, âlem-i histe paralanmak ve ölmekten ibaret olan netîcesi zâhir olur. Bunun gibi bu âlem-i histe zâhir olan ef'âlin netîceleri âlem-i berzahda birer sûretle zâhir olur ve insanın evlâdı gibi eteğine yapışır. II. cildde 1406 ve V. cildde dahi 2211 numaralı beyitlere müracaat olunsun.
424. Gaybda fiile sûret yaparlar. Hırsızlık fiiline bir dâr vurmazlar mı?
İnsandan sâdır olan her bir fiil için âlem-i gaybda bir sûret yaparlar ve o sûret o fiilin netîcesi olur. Nitekim bu âlem-i sûrette dahi fiillere münasib bir sûret yapmazlar mı? Ve meselâ hırsızlık fiiline münasib ve mukābil olmak üzere bir darağacı vaz' ederler ve hırsızları asarlar. Ma'lûmdur ki, وَالسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ فَاقْطَعُوا أَيْدِيَهُمَا (Mâide, 5/38) ya'ni "Erkek ve kadın hırsızların ellerini kesiniz!" âyet-i kerîmesine nazaran şerîatte hırsızların cezâsı ellerini kesmektir; ve "el kesmek"; zâhirde el kesmek demek olduğu gibi mecâzen hırsızların ellerini hırsızlıktan men' etmek ve kaldırmak ma'nâsına da gelir. Hz. Pîr efendimizin zamân-ı şerîflerine musâdif olan hükûmet-i Selçûkıyye devrinde hırsızların vücûdu kaldırılmak sûretiyle ellerinin kesildiği anlaşılmaktadır; ve zamânımızda ise habs edilerek cem'iyyet-i beşeriyyeden tecrîd edilmek sûretiyle elleri kesilmekte ve bu tedbîr ile hırsızların zâhirde elleri kesilmeksizin ve asılmak sûretiyle vücûdları kaldırılmaksızın ıslâhları ümîd edilmektedir. Fakat bu tedbîrin semere vermediği de emsâl-i kesîresiyle sâbit oluyor.
425. Dâr ne vakit hırsızlığa benzer? Fakat o gayb-dân olan Hudâ'nın tasvîridir.
Ya'ni, darağacı bu âlem-i sûrette hırsızlığın sûretine aslâ benzemez. Fakat gaybı bilici olan Hak Teâlâ hazretleri o fiile mukābil böyle bir darağacı sûretini tasvir eder. Gayb biliciliğin ma'nâsı budur ki: Hırsızlık fenâ ve cem'iyyet-i beşeriyye için muzırr ve müz'ic bir fiildir. Fakat bu fiile karşı ne yapmalı ki, hem hırsız te'dîb olunsun ve hem de bu fenâ fiile niyet edenler niyetlerinden vazgeçsinler. İşte bu yapılacak cezâ evvel emirde meçhûldür ve âlem-i gayb- dadır. Âlem-i gaybda olanları bilici olan Hak Teâlâ bilâhare âlem-i zâhire çı- kacak olan bu hırsızlık hakkındaki cezâ sûretini evvelen vâzı'-ı kānûnun ha- yâlinde tasvîr eder ve sonra o sûret-i hayâliyyeye zâhirde vücûd verilir.
426. Vaktāki zabıtanın kalbine "Adl için böyle sûret düz!" diye Hak ilhâm verdi;
"Şahne", şehrin muhafızı olan tâife demektir. Fârisîler hâ'nın sükûnuyla "şahneh" telaffuz ederler. Sarrâh'da şîn'ın kesriyle "şıhne" gösterilmiştir. Ya'ni, gayb bilici olan Hak Teâlâ "Adl için böyle darağacı sûreti tertîb et!" di- ye hâkimin ve icrâ me'mûrlarının kalbine bir ilhâm verdi. Onlar da cem'iy- yet-i beşeriyyeyi hırsızların şerrinden muhafaza için, başkalarına ibret olmak üzere ona böyle bir cezâ verdiler.
427. Nihayet sen âlim ve âdil olursun. Kazâ adli ve sezâyı nasıl münasib verir?
Ya'ni, ey hâkim! Nihâyet sen Hakk'ın ilhâmı ile hırsızlara verilecek cezâ- yı bilici ve o cezâyı tatbîk emrinde adâlet edici olursun. Böyle ilhâmı ile kul- larını âlim ve âdil yapan Hak Teâlâ'nın kazâsı kulların fiillerine nasıl olur da münasebetsiz adli ve cezâyı verir? Bu mümkin mi?
428. Mâdemki hâkim intihabında bunu yapar, bu hakimlerin ahkemi nasıl yapar?
"Güzîn", mefûl ma'nâsında "intihâb edilmiş" ve fâil ma'nâsında "intihab edici" demek olur (Burhân). "Ender-güzîn", "intihâb edici olmakta" ma'nâsı- nadır. Ya'ni, mâdemki dünyâ hâkimi intihâb edici olmakta böyle yapar ve kānûna muhâlif olan bir fiile mukābil ve âdilâne olan bir cezâyı hayâlinde tasvîr eder; ya bu hükmedicilerin en ziyâde hükmedicisi olan Hak Teâlâ haz- retlerinin, emrine muhalefet edenler hakkında ne yapacağını tasavvur et!
429. Vaktāki arpa ekersin, arpanın gayrı bitmez. Karzı sen ettin, kimden re- hin istersin?
Ey kimse! Arpa ekersen arpa biçersin. Binâenaleyh fenâ bir fiil işlersen onun cezâsı onun gibi bir fenâ bir şey olur. Nitekim âyet-i kerimede وَجَزَاءُ سَيِّئَةٍ سَيِّئَةٌ مِثْلُهَا (Şûrâ, 42/40) ya'ni "Fenânın cezâsı onun gibi fenâ bir şeydir" buyurulur. Meselâ, bir fenâlık yaptığın vakit, onun mukābili olan cezâ, alacaklı gibi er geç senin yakana yapışır. Zîrâ senin nefsin o cezâya merhûndur. Meselâ, emr-i ilâhîye muhâlif olarak içkiye mübtelâ oldun, kalb ve mi'de ve bağırsak hastalıklarına borçlusun; ve bu alacaklılar senden senin nefsini rehin olarak isterler. Bunlar âkıbet, alacaklılar gibi yakana yapışırlar ve sen de bunlara nefsini rehin vermiş olursun. Nitekim âyet-i kerîmede كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ رَهِينَةٌ (Müddessir, 74/38) ya'ni "Her bir nefis kazandığı şeye merhûndur" buyurulur.
430. Kendi cürmünü diğer bir kimse üzerine koyma! Kendi aklını ve kulağını bu cezâya koy!
Bu beyt-i şerîf yukarıdaki 416 numaralı beyte merbûttur. Ya'ni, başına bir felâket geldiği vakit, bunu kazâ-yı ilâhîden bilme; kendi kötü fiilinden bil! Zîrâ kazâ-yı ilâhî, birçok yerlerde dahi îzâh olunduğu üzere, senin talebine müsteniden vâki' olur. Ezcümle, V. cildin 3116 numarasına müsâdif olan بازگونه زین سخن کاهل شدی. منعکس ادراک و خاطر آمدی [ya'ni "Tersine olarak bu sözden tenbel oldun, idrâki ve hatırı mün'akis geldin"] beytinde uzun tafsîlât verildi. Binâenaleyh sen kendi aklını ve kulağını fiiline terettüb edecek olan bu cezâya tut ve muhâlefetten kork!
431. Cürmü kendi üzerine koy; zîrâ sen kendin ektin. Hakk'ın cezâsı ve adli ile sulh et!
Ya'ni, cürmü ve kabâhati kendi üzerine al ve kazâ-yı ilâhîye atfetme! Zîrâ sen istedin, Hak Teâlâ hazretleri dahi senin istediğini verdi. Binâenaleyh Hakk'ın senin aleyhinde hükmettiği cezâ ile ve hakkında tatbîk ettiği adâlet ile sulh et ve aslâ i'tirâz etme!
432. Rence sebeb fenâ yapmaklıktır. Fenâyı kendi fiilinden tanı, bahttan değil!
Ya'ni, ey sâlik, sûrî ve ma'nevî olan rence ve eleme sebeb, senin emr-i ilâ- hîye muhalefetindir ve fenâ hareketindir. Binâenaleyh başına bir fenâ hâl geldiği vakit bunu kendi fiilinden ve muhalefetinden anla! Yoksa, bu fenâlık benim bahtımın ve tâli'imin iktizâsıdır, deme! Ma'lûm olsun ki, Hak tarafın- dan emr-i i'tâ abdin istihkakı üzerine cereyan eder; ve abdin hâli neyi iktizâ ediyorsa Hak tarafından o verilir. Zîrâ inkıyâdda müessir olan abdin hâlidir. Eğer abd Hakk'a münkād ise Hak dahi muvâfik-ı cezâ ile ona münkād olur. Ve eğer Hakk'a muhâlif ise ve abdin hâli de afvı iktizâ ediyorsa, Hak ona af- vı ve mağfireti ile münkād olur. Ve eğer abdin isti'dâdı muâhezeyi taleb eder- se Hak ona kahır ve intikam ile münkād olur. Bu bahsin tafsîli Fusûsu'l-Hi- kem'de Fass-ı Ya'kubîdedir.
433. O bahta nazar gözü şaşı eder. Köpeği pislik mahalline mensûb ve tenbel eder.
"Baht"tan murâd, kişinin ayn-ı sâbitesinin isti'dâdıdır ve sırr-ı kader bu is- ti'dâda müsteniddir. "Ahvel", eğri gören, şaşı demektir. Ma'lûm olsun ki, hi- câbât-ı cismâniyye içinde bulunan kimselerden sırr-ı kader mestûrdur; ve "sırr-ı kadere nazarın cismânîleri şaşı etmesi" budur ki: Bir cismânî kimse vü- cûd-i Hak muvâcehesinde kendi vücûdunu da görür de der ki: Hak vardır, ben de varım ve eşyâ da vardır. Fakat benim ayn-ı sâbitemin isti'dâdı ne ise Hak o isti'dâda göre hükmetmiştir. Gerçi ehl-i hakîkat nazarında vücûd-i Hak'tan gayrı bir vücûd yoktur. Zâhir olan eşyâ vücûd-ı hakîkînin bi-hase- bi'l-esmâ ve's-sıfat merâtibinden başka bir şey değildir. Fakat her bir merte- besinde o vücûd-i hakîkînin bir hükmü vardır; ve bu âlem-i kesâfetteki hük- münü enbiyâ vâsıtasıyla âlem-i keserâta tebliğ etmiştir. Nitekim Mevlânâ Câ- mî hazretleri buyurur. Rubâî:
"Ey sahib-i tahkik ve sıdk ve yakın sıfatında sıddîk olduğunu zannetmiş olan kimse! Vücûd-i hakîkînin her bir mertebesinin bir hükmü vardır. Eğer bir me- râtibin ahkâmını hıfz etmez isen zındıksın."
Binâenaleyh cismânî bir kimsenin kendi vücûdunu isbât etmekle beraber, kendini vücûd-i mevhûmlarından kurtulan evliyâ mesâbesinde tutup, sırr-ı kadere nazar etmesi şaşı gibi yanlış ve eğri bir görüş olur; ve onun henüz köpek mesâbesinde olan nefsi, kendi huzûzâtının mübtelâsı olduğundan onu emr-i ilâhîye ittibâ' husûsunda tenbel eder; ve "kühdân", ya'ni pislik menzilesinde olan dünyâya mensûb eder; Ve sırr-ı kader hakkındaki tafsîlât V. cildin 3054 ve 3131 ve 3147 numaralı beyitlerinde geçti.
434. Ey delikanlı! Kendi nefsini müttehem kıl! Adlin cezasını az müttehem et!
"Az müttehem et!" ta'bîriyle kazâ-yı mübreme işâret buyurulur. Nitekim, I. cildin 1218 numarasına müsâdif olan beyitte چون قضا آید نبینی غیر پوست. دشمنان را باز نشناسی ز دوست [ya'ni "Kaza geldiği vakit postun gayrısını göremezsin; düşmanları dahi dosttan anlıyamazsın"] ve 1257 numarasına müsâdif olan beyitte dahi چون قضا آید شود دانش بخواب. مه سیه گردد بگیرد آفتاب [ya'ni "Kazâ-yı ilâhî geldiği vakit ilim uykuya gider; ay kararır, güneş de tutulur"] ve V. cildin 1707 numarasına müsâdif olan beytte چون قضا آید طبیب ابله شود و آن دوا در نفع هم گمره شود [ya'ni "Kazâ geldiği vakit tabîb ahmak olur; ve o ilâç dahi nefi'de azgın olur"] buyurulmuş idi. Zîrâ bu kazā sırr-ı kadere müsteniddir ve sırr-ı kader ise meçhûldür. Bu kazâ-yı ilâhî kulun irâdesi ve tedbîri ile mündefi' olmaz. Binâenaleyh bu husûsta abde lâzım olan hâl, sabretmek ve Hakk'a rücû' edip münâcât eylemektir.
435. Mertçe tövbe et ve yola baş getir! Zîrâ "Fe-men ya'mel miskāle zerratin yerah"dır.
Ey sâlik-i mübtedî! Dâimâ tövbe et ve Hakk'a yalvar ve Hak yoluna baş eğ! Zîrâ tövbe hayırlı bir ameldir; ve âyet-i kerîmede فمن يعمل مثقال ذرة خيراً يره (Zilzal, 99/7) ya'ni "Kim ki, bir zerre miskāli hayır işlerse, onun mükâfâtını görür" buyurulmuştur. Nitekim I. cildin 849 numaralı beytinde چونکه غم بینی تو استغفار كن غم بامر خالق آمد کار کن [ya'ni "Sen gam gördüğün vakit, istiğfâr et! Gam, iş yapıcı olan Hâlık'ın emriyle geldi"] buyurulmuştur.
436. Nefsin füsünuna az mağrûr ol! Zîrâ Hakk'ın güneşi bir zerreyi örtmez.
"Az mağrûr ol!" ta'bîriyle nefsin şerîat dâiresinde olan hakkına işâret bu- yurulur. Zîrâ nefsin hîlesi ve füsûnu meşrû' ve gayr-i meşrû' olan huzûzâta da şâmildir. Binâenaleyh tarîk-ı Hak sâliki nefsin meşrû' olan huzûzât hak- kındaki hîle ve füsûnuna dahi az aldanmak ve mücâhede ve riyâzâta mey- letmek lâzım gelir. Zîrâ sâlikin nefsi helâk edecek derecede hukük-ı meşrû- asından mahrûm etmek câiz değildir. Nitekim hadîs-i şerifte نفسك مطيتك فارفق بها ya'ni "Nefsin senin binek hayvanındır; ona rifk ile muâmele et!" buyurulur. Ya'ni nefsin seni huzûzât-ı meşrûaya ve mubâhâta meyil ettirmek üzere vâ- ki' olan efsûnuna ve hîlesine az aldan ki, o nefis, hîlesi ve efsûnu ile meşrû' ve gayr-i meşrû' huzûzâta sevk eder; ve seni sevk ettiği huzûzâtın azı meş- rû' ve çoğu gayr-i meşrû' olur. Zîrâ Hakk'ın vücûd-i hakîkîsinin güneşi zer- rât-ı eşyayı örtmez, ızhâr eder. Binâenaleyh senin hayırlı ve şerli amellerinin zerreleri o vücûd-i hakîkîde zâhir olur.
437. Ey müfîd! Bu cisme mensûb olan zerreler, bu cismânî güneşin önünde zâ- hirdir.
Ey fâide alıcı! Nitekim cismânî olan zerreler sûrî güneşin huzemât-ı ziyâ- iyyesi içinde zâhir olur. İşte bunun gibi senin zerrât-ı a'mâlin dahi o vücûd-i hakîkî güneşi içinde böylece zahir olur. Nitekim Al-i İmrân sûresinde إنَّ اللهَ لا يخفى عليه شيء في الأرض ولا في السماء (Al-i İmrân, 3/5) ya'ni "Allâh Teâlâ'ya yerde ve gökte gizli bir şey yoktur" buyurulur.
438. Havâtır ve iftikâr zerreleri hakāyık güneşinin önünde îşikâr olur.
"Hakāyık"tan murâd, esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin suver-i ilmiyyeleridir. "Güneş"ten murâd, vücûd-i hakîkî-yi Hak'tır. Ya'ni, yalnız zâhir olan zer- rât-ı a'mâl değil, henüz efâl ve a'mâl ile zâhir olmamış olan havâtır ve fi- kir zerreleri dahi hakäyık güneşi olan Hak Teâlâ'nın huzûrunda zâhirdir. Nitekim sûre-i Mülk'te وأسروا قولكم أو اجهروا به إنَّهُ عليم بذات الصدور (Mülk, 67/13) ya'ni "Sözünüzü ister gizleyin, ister âşíkar edin; Allâh Teâlâ kalblerde olan havâtın ve efkârı bilir" buyurulur.