İçeriğe atla

Büyük kardeşin sözü

31. bölüm / 31 · 1275 kelime · ~7 dk okuma

3916. O büyük dedi: "Ey hayırlı kardeşler! Biz gayrın nushunda erkek değil mi idik?"

O üç şehzâdeden en büyüğü diğerlerine dedi: "Ey hayırlı kardeşler! Biz başkalarına nasîhat hususunda erkek değil mi idik? Ve onlara merdçe nasîhatler vermez mi idik?"

3917. Haşemden her kim bize beladan ve fakrdan ve korkudan ve zelzeleden şikâyet ede idi.

"Haşem", hizmetçiler, demektir. Ya'nî, "Hizmetçilerimizden her kim bize başlarına gelen belâdan ve fakr u zarûretten ve kendilerine tecavüz korkusundan ve emr-i maîşetlerinin tezelzülünden şikâyet etse idi."

3918. Biz derdik ki: "Zahmet ve meşakkatten az nâle et! Sabr et, zîrâ sabır sürürun anahtarıdır."

"Harac", lügatte "çok ağaçlı dar yer"e derler (Akrabü'l-Mevârid). "Zahmet ve meşakkat" ma'nâsında da kullanılır. "Ferec", sürür va şâdî, ma'nâsınadır.

3919. Şimdi bu sabır anahtarına ne oldu? Ey aceb! Kānûn mensûh mu oldu, ne oldu?

Ya'nî, "Biz her kime "Sabır sürûrun anahtarıdır" diye sabr etmek kānûn ve düstûrunu söylerdik. Şimdi bizim başımıza belâ geldiği bu zamanda bu sabır anahtarına ne oldu? Acîb şey! Bu sabır kānûnu bozuldu mu? Ne oldu?"

3920. Biz demez mi idik ki: Keşmekeşte ateş içinde altın gibi hoş gülünüz! [3896]

"Keşmekeş", çekişme, münâzaa, muhârebe ve kalb ıztırabı, demektir. "Biz kendi adamlarımıza demez mi idik ki: Muhârebede ve harb ateşi içinde altın gibi hoş ve latîf ve parlak bir hâlde olunuz!"

3921. Muhakkak askere cengin muzâyakası vaktinde, biz ki, "Sakın rengi döndürmeyiniz!" demiş idik.

"Teng", dar demektir. İki "teng" arasındaki elife "rabt ve ittisâl veyâhud mukābele ve tevessül elifi" derler. "Ten-ga-teng", "dara dar" demek olur. "Muzâyaka" ma'nâsı murâd olunur. "Leb-a-leb", dudak dudağa ve "dem-â-dem" "ân be-ân" gibi. Ya'nî, "Biz askerimize harb ve mukātelenin muzâya- kası vaktinde "Sakın, yüzünüzün rengini korkudan dolayı döndürmeyin ve metânet gösterin!" demiş idik."

3922. "O zaman ki, ayak altında olan bütün kesilmiş başlar onların çiğneyecek yeri idi."

"Vatâ", çiğneyecek ve ayak basacak yer, demektir. Ya'nî, "Harb kızışıp da iki tarafın askerlerinin ayaklar altına yuvarlanmış olan bütün kesilmiş başları, onların çiğneyecek yeri olduğu vakit,"

3923. "Kendi askerimize "Mızrak gibi kahr edici olarak öne geliniz!" diye hey hey edici idik."

"Hey hey!", harbe teşvîk için bağırış. Ya'nî, "Harb esnasında kesilen başlar ayaklar altında kalıp, atlar tarafından çiğnendiği vakit, biz kendi askerimizi "Mızrak gibi, düşmanı kahr edici olarak meydana çıkınız!" diye, hey hey ve heyâhû na'ralarıyla mukāteleye teşvik edici idik."

3924. "Bütün âleme sabır ile nişan vermiş idik. Zîrâ ki sabır, sadrın çerağı ve nûru geldi."

3925. "Bizim nevbetimiz oldu. Niçin şaşkın olduk? Çirkin kadınlar gibi çarşaf içine gittik."

Ya'nî, "Belâya sabretmek nöbeti şimdi bize geldi. Âleme sabır tavsiye ettiğimiz hâlde, niçin bu sabretmek husûsunda şaşkın olduk? Çirkin kadınlar çarşaf altında kendi yüzlerini sakladıkları gibi, bizler de bâtınımızın çirkinliğini erler meydanından kaçmak sûretiyle sakladık."

3926. Ey bir gönül ki, sen cümleyi harâretlendirir idin, kendini harâretlendir ve kendinden utan!

Bu beyt-i şerîfte Hz. Pîr efendimiz sûre-i Bakara'da olan أَتَأْمُرُونَ النَّاسَ بِالْبِرِّ وَتَنسَوْنَ أَنفُسَكُمْ (Bakara, 2/44) ya'nî "Nefsinizi unutursunuz da nâsa birr ü takvâ ile mi emredersiniz?!"; ve sûre-i Fetih'de vaki يَقُولُونَ بِالْسَنَتِهِمْ مَا لَيْسَ فِي قُلُوبِهِمْ (Fetih, 48/11) ya'nî "Kalblerinde olmayan şeyi dilleriyle söylerler" ve [sûre-i Saff'ta] olan لِمَ تَقُولُونَ مَا لَا تَفْعَلُونَ كَبُرَ مَقْتًا عِنْدَ اللَّهِ أَنْ تَقُولُوا مَا لَا تَفْعَلُونَ (Saff, 61/2-3) ya'nî "Yapmadığınız şeyi niçin söylersiniz? Allah'ın indinde [yapmadığınız şeyleri söylemeniz] büyük fenâlıktır" âyet-i kerîmelerine istinâden kendi hâli olmayan maâliyât-ı ahlâkıyyeyi başkalarına tavsiye ve nasîhat eden kimseleri tevbîh buyururlar. Ya'nî, ey bir gönül sâhibi ki, sen fasîh ve belîğ sözlerin ile halka nasîhatler edip onları harâretlendirir idin. Sende olmayan o ahlâkı kendine söylemek sûretiyle nefsini harâretlendir; ve nefsinde olmayan bu ahlâkı başkalarına tavsiye ettiğin vakit, düşün de kendinden utan!

3927. Ey bir dil ki, cümleye nâsih idin, senin nevbetin oldu; neden sustun?

"Ten zeden", susmak, demektir. Ey fasîh ve belîğ sözler söyleyen dil! Sen herkese nasîhat verici idin. Şimdi o nasîhatler ile amel etmek nöbeti senin oldu. Neden sustun ve şikâyetlere başladın?

3928. Ey akıl! Hani senin şeker çiğneyici olan nasîhatin? Bu dem senin devrindir. Senin hey-hâyın ne oldu?

"Hey-hây", teşvîk sadâsı. Ya'nî, ey akıl ve zekâsına i'timâd eden kimse! Hani senin şeker çiğneyici ve tatlı olan nasîhatin? Şimdi halka verdiğin nasîhatler ile amel etmek devri senindir. Senin teşvîk na'raların ne oldu? Şimdi bu na'ra-i teşvîki niçin nefsine vurmaz oldun?

3929. Ey gönüllerden yüz teşvîşi götürmüş olan! Senin nevbetin oldu; sakalı kımıldat!

Ey tatlı ve fasîh ve belîğ sözleriyle halkın kalblerindeki teşvîş ve ıztırabı def' eden vâiz efendi! Şimdi belâya sabır ve tahammül etmek nöbeti senin oldu. Kendi nefsine va'z u nasîhat etmek için sakalı kımıldat! Ya'nî o belîğ ve fasîh olan sözleri kendi nefsine söyle! "Sakal kımıldatmak", söz söylemekten kinâyedir.

3930. Eğer fahişelikten dolayı şimdi sakalı çalmış isen, bundan evvel sakalına gülmüşsün.

"Gar", fenâ kalbli ve fahişe kadın, demektir. "Ya", masdariyet içindir. "Kendi sakalına gülmek", kişi kendisiyle istihzâ etmekten kinâyedir. Ya'nî, ey halka va'z u nasîhat eden efendi! Kendinde fahişe kadın gibi ahlâk zayıflığı var iken, erkeklik alâmeti olan sakalı çalmış ve halkı irşâda kalkmış isen, başına belâ gelmezden evvel, kendi sakalına gülmüşsün ve kendi nefsin ile istihzâ etmişsin.

Menkıbe: "Meşhûr şairlerden Vâsıf Bey yaptığı şiirlerinin birinde: Mihneti kendine zevk etmedir âlemde hüner. Gam ü şâdî-i felek böyle gelir, böyle gider demiş idi. Vaktāki oturduğu yalı yanıp zarûrete düçar olur, isti'tâf için o vakitki sadr-ı a'zamın kapısında dolaştığını gören bir zat: "Vâsıf Bey, burada ne dolaşıyorsun?" diye sorar. O da hâl-i zarûretinden bahs eder. O zat cevâben: "Mihneti kendine zevk etmedir... ilh. sözü senin değil mi? Niçin bu kadar ıztırâb içindesin? Kalbini ferah tut!" der. Vâsıf Bey: "Ben o sözü yalı yanmadan evvel söylemiş idim. Vaktāki yalı yandı, iş değişti!" diye cevab verir.

3931. Başkalarına nasihat vaktinde hay hay; kendi gamında kadınlar gibisin, vay vay!

"Hây hây", sadâ-yı teşvîk, “vây vây", sadâ-yı teessür ma'nâlarınadır. Ya'nî, ey mürşidlik da'vâsında bulunan efendi! Başkalarına nasîhat ettiğin vakitte onları bu nasîhatle amele teşvik edersin. Fakat senin başına bir belâ geldiği vakit, başkalarına ettiğin nasîhati unutup kadınlar gibi "vây vây!" diye feryâd edersin.

3932. Çünkü başkalarının derdine dermân idin. Derd senin misafirin geldi; sustun.

Ey kimse! Sen derdin olmadığı vakit nasîhatlerin ile başkalarının derdine dermân olduğundan, işte o derd ve belâ sana da misafir olarak geldi. Fakat keyfin kaçtı. Bülbül gibi söyleyen dilin tutuldu ve sustun.

3933. Askere bağırmak senin tedbîrin idi. Bağır, niçin avâzın tutuldu?

“Sâz”, kelimesinin müteaddid ma'nâları vardır. Burada “iş hazırlığı ve tedbir” ma'nâsı münasibdir. Ya'nî, ey yüzlerce talebeye ders veren âlim-i zahiri efendi! Halka-i tedrisinde askerin mesâbesinde olan kumanda ettiğin birçok talebeye bağırıp, dekayık-ı fikriyyeden bahsettin; ve nasîhatler etmek senin tedbîrin ve işin idi. Şimdi başına belâ geldiği vakit, yine bağırsana! Derd ve gamından dolayı niçin sesin tutuldu?

3934. O şeyi ki, elli yıl akıl ile dokudun, o kendi mensûcundan bir bağaltak giy!

“Bağaltak” [tâ ile] ve “bağaltak” [tı ile] “külâh ve cübbe ve harb esnâsında giyilen zırhlı ceket.” “Nesîc”, mensûc ve dokunmuş, ma'nâsınadır. Ya'nî, elli yıl aklının tezgâhında hakikat nâmı altında birtakım ilim ve felsefe kumaşları dokudun. Şimdi bu derd ve belâ vaktinde o dokuduğun kumaştan ve mensûcdan bir külâh veyâ cübbe yap da, giy bakalım!

3935. Senin nevândan dostların kulağı hoş idi. Elini dışarıya getir ve kendi kulağını çek!

Ya'nî, halka-i tedrisinde senin sesinden ve fasîh ve belîğ sözlerinden dostlarının kulağı hoş ve zevkli idi. Şimdi bu derd ve belâ vaktinde elini cübbenin altından dışarıya çıkar da, bu sözleri dinletmek için bu kendi elin ile kulağını çek ve “Ey kulağım, bu sözleri ve bu nasîhatleri dinlemek nöbeti sana geldi!” de!

3936. Dâimâ baş idin, kendini kuyruk etme! Ayağı ve eli ve sakalı ve bıyığı kaybetme!

Nâs arasında ilim ve fazlın ile dâimâ baş ve reîs idin ve herkes sana hürmet ederlerdi. Bu derd ve belâ vaktinde kadınlar gibi feryâd ederek, kendini kuyruk etme! Ya'nî halk arasında zelîl ve hakîr etme! Ve elini ve ayağını ya'nî kudret-i ilmiyyeni ve sakalını ve bıyığını, ya'nî merdlik vakār ve temkinini halkın önünde kaybetme!