Menkıbe
30. bölüm / 31 · 3671 kelime · ~19 dk okuma
3864. Ve o inâyet memâta mevkûftur. Bu yolu sikât tecrübe ettiler.
“Sikât”, “sika”nın cem'idir. Burada sâdık ve mu'temed kimseler demektir. Ya'nî, bu Hakk'ın inâyeti dahi mevt-i irâdîye ve nefsin arzûlarını terk etmeye mütevakkıftur. Bu Hak yolunu sâdık ve mu'temed olan muhakkıklar böyle tecrübe ettiler.
3865. Belki onun ölümü dahi inâyetsiz değildir. Sakın ve sakın! İnâyetsiz bir yerde durma!
“İnâyet”, yardım demektir; ve “yardım”dan murâd, insân-ı kâmilin yardımıdır. Zîrâ insân-ı kâmilin inâyeti ve yardımı Hakk'ın inâyeti ve yardımıdır. Ya'nî, Hak yolu sâlikinin mevt-i irâdî ile ölümü dahi, insân-ı kâmilin inâyeti ve yardımı iledir. Sakın ve sakın! İnsân-ı kâmilin inâyeti ve yardımı olmaksızın kendi aklın ve ilmin ve hünerin ile bir meslekte kalıp durma! Ve o meslekte kendini hakîkate vâsıl olmuş zannetme!
3866. O zümrüd, bu pîr olan ef'î olur. Ef'î zümrüdsüz ne vakit kör olur?
“Zümrüd”, kıymetli taşlardan birisidir. Hâssası yılanın gözünü kör etmektir. “Ef'î” yılan; “darîr”, kör demektir. Burada “zümrüd”den murâd insân-ı kâmildir. “Ef'î-i pîr”den murâd, nefis ve şeytandır. Nitekim 3. cildin 2538 numaralı beytinde کن روی شیخ اورا زمرد دیده کن ya'nî “Nefis yüz kuvvetli ve hîleli ejderhâdır; şeyhin yüzü göz koparıcı zümrüddür” buyurulmuş idi. Ve 5. cildin 1950 ve 1951 numaralı beyitlerinde de bu ma'nâ mezkûrdur. Bu bâbda 4. cildin 3696 numaralı beytinden i'tibâren îzâhât vardır. Ya'nî Hak yolunda insân-ı kâmil zümrüd mesâbesindedir; ve nefis ve şeytan dahi eski bir yılan mesâbesindedir. Zümrüd yılanın gözünü kör edip yılanın zararından vikâye ettiği gibi, insân-ı kâmil dahi nefis ve şeytanın gözünü kör edip, sâliki Hak yolundaki tehlikelerden muhâfaza eder. Binâenaleyh nefis ve şeytan yılanı zümrüd mesâbesinde olan insân-ı kâmilsiz ne vakit kör olur!
"Emred" yüzü tüysüz olan genç çocuk. "Köse" yüzünde kıl bitmemiş olan şahıs. "Azeb", bekâr ve evlenmemiş olan kimse. "Debb", livâta; "debbab" livâta edici (Şemsü'l-Lügāt).
3867. Bir tüysüz genç ve bir köse bir encümene geldiler, ki o ev içinde bir mecma' idi.
"Encümen", meclis ve cem'iyet. "Vatan", burada "ev" demektir. Ya'nî, biri tüysüz genç ve diğeri köse olan iki kardeş bir cem'iyete geldiler ki, o cem'iyet ev içinde olan bir mecma' idi.
3868. Güzîde taife müştağil kaldılar. Gündüz gitti; ve zamâne gecenin üçte biri oldu.
"Münteceb", seçilmiş, güzîde ve muhtâr ve müntehab, ma'nâsınadır. Ya'nî, o cem'iyet olan meskende birtakım seçilmiş ve azîz kimseler toplanıp sohbet ile meşgül idiler. Bu sohbet esnasında gündüz geçti ve gecenin dahi üçte biri oldu.
3869. O bekâr evinden o iki kimse de gitmediler. Ases korkusundan o tarafta yattılar.
Ya'nî, cem'iyette bulunanlar bekâr adamlar idi. Binâenaleyh o evde bekârlar sâkin idi. Şâbb-ı emred ile köse de gece olunca gitmediler ve gece vakti kol gezen zabıta me'mûrunun korkusundan o bekârların evinde yattılar. "Ases", gece vakti kol gezen zabıta me'mûrudur ki, eski zamanlarda "subaşı" dahi derler idi. Zamânımızda "polis" demek olur. Bundan anlaşılır ki, eski zamanlarda gece vakti sokaklarda dolaşan gençleri ases yakalar ve hâl ve şânlarını sorar imiş.
3870. Kösenin çenesi üzerinde dört kıl var idi. Fakat onun yüzü bedir olan ay gibi idi. [3846]
Ya'nî, o iki kardeşten köse olanın çenesi üzerinde sakal olarak dört kıl bitmiş idi. Fakat o kösenin yüzü ay gibi parlak ve güzel idi.
3871. Tüysüz çocuk sûrette çirkin idi. Kıçının arkasına da yirmi kerpiç koydu.
Ya'nî, tüysüz çocuğun yüzü çirkin olmakla beraber, bekârlar tarafından kendisine fiil-i şenî' icrâsından korktuğu için kıçının arkasına da ihtiyâten orada tedarik ettiği yirmi kadar kerpici bir sed ve bir mânia olmak üzere koyup yatmış idi.
3872. Bir lûtî gece karanlıkta yavaş yavaş hareket götürdü. O iştiha edici, kerpiçleri nakl etti.
"Debb", yavaş yavaş hareket etmek ve lûtîlerin ıstılâhında arkadan gitmek, ya'nî livâta etmek ma'nâsında müsta'meldir (Veli Muhammed Ekberâbâdî Şerhinden). Ya'nî, o bekâr evinde birçok uyuyan kimseler yatmış ve uyumuş idi. Lûtînin birisi genç çocuğa göz dikip gece birçok kimseler arasından kalkıp yavaş yavaş hareket etti ve çocuğa fiil-i şenî' icrâsına teşebbüs etti. Çocuğun kıçına yığdığı kerpiçleri o livâta iştihâ edici kimse nakl edip kaldırdı.
3873. Vaktaki onun üzerine el vurdu, o yerinden sıçradı. Dedi: "Ey köpeğe tapan, hey! Sen kimsin?"
Vaktâki o gulâm-pâre o çocuğun kıçı üzerine el vurdu, o çocuk uyanıp yerinden sıçradı ve dedi: "Ey köpek nefsine tapan, hey! Sen kimsin? Söyle bakalım!"
3874. Dedi: "Bu otuz kerpici niçin yığdın?" Dedi: "Sen otuz kerpici niçin kaldırdın?"
Gulâm-pâre çocuğa cevâben dedi: "Bu yirmi otuz kadar kerpici arkana niçin yığdın?" Çocuk gulâm-pâreye dedi: "Ya sen bu otuz kadar kerpici niçin kaldırdın?"
3874. "Hasta çocuğum ve za'fımdan burasını ihtiyat ve uyuyacak yer yaptım."
"Mürtekad", uyuyacak yer, demektir. Ya'nî, "Ben hasta bir çocuğum ve za'fımdan dolayı burasını ases korkusundan ihtiyât ettim ve uyuyacak mahal yaptım."
3876. Dedi: "Eğer hastalıktan bir harâret tutar isen, niçin dârü'ş-şifâ tarafına gitmedin?"
Gulâm-pâre cevâben dedi: "Eğer hastalıktan dolayı bir harâretin var ise, niçin dârü'ş-şifa ya'nî hastahâne tarafına gitmedin de böyle şehvetleri kaynayan bekârların arasına gelip yattın?" "Şifi", "şifa"nın imâle olunmuşudur.
3877. "Yahud müşfik tabibin evine gitmedin, tâ ki sekāmetten bir muğlık aça idi."
"Muğlık", "iğlâk"tan ism-i fâil olup "kapatıcı" demektir. "Sekāmet", hastalık ma'nâsınadır. Ya'nî, yâhud bu bekâr[lar] arasında yatacağına bir şefkatli doktorun evine gide idin, tâ ki hastalıktan dolayı senin sıhhatini kapatıcı olan bir marazı aça idi."
3878. Dedi: "Nihayet ben gitmeyi nerede bilirim? Zîrâ ben her yere mümtehan olarak giderim."
"Mümtehan", mihnetlenmiş, demektir. Çocuk gulâm-pârenin sözlerine karşı cevâben dedi: "Nihayet ben oraya buraya gitmeyi ne bilirim? Zîrâ her yere mihnetlenmiş olarak giderim; ve gittiğim yerde başıma bir mihnet gelir." Ba'zı nüshalarda "dânem şuden" yerine "tânem şuden" vâki'dir. Bu sûrette ma'nâ "Ben nereye gidebilirim?" demek olur.
3879. "Senin gibi bir pis mülhid zındık önümde bir yırtıcı hayvan gibi baş kaldırır."
"Zîndîk [zındık]", lügatte Allâh'ı ve âhireti inkâr eden ve nûr ve zulmet gibi iki hâlıkın vücuduna kāil olan mecûsî demektir. "Mülhid", bâtıl mezhebe sâlik olan. "Ded", yırtıcı hayvan.
3880. “Bir hânkāh ki, en iyi mekân olur, ben bir dem onda eman görmedim.' [3856]
“Hânkāh”, dervîş tekyesi, zâviye, savmaa, demektir. Ya'nî, "Ahlâk ve insanlık i'tibariyle en iyi bir mekân olması lâzım gelen dervîşlerin tekyesinde bile ben bir dem emniyet ve emân görmedim!"
3881. "Bir avuç bulgur çorbası yiyici; gözleri nutfe dolu, elleri haya sıkıcı olduğu halde bana yüz getirirler."
Ya'nî, "Tekkenin matbahında pişen bulgur çorbasını yemek için toplanmış olan bir tâife veyâhud şarâb içen bir gürûh, gözleri nutfe dolu, ya'nî nazarları şehvetle mülevves ve elleri hayalarını sıkıcı ve ovucu bir hâlde bana teveccüh ederler." Ba'zı nüshalarda "hamze-hâr" yerine "hamr-hâr" vâki'dir. "Şarâb içen" demek olur.
3882. "Ve o kimse ki, nâmûsa mensubdur, alttan alta gamze çalarlar ve zekerlerini swarlar."
"Ve yine o tekyede sâkin olup zâhiren nâmûslarını muhafaza etmek gayretinde bulunanlar ise, gizli gizli ve alttan alta bana bakarak cübbelerinin altından ellerini uzatıp, bana karşı livâta icrâsı hayali ile âlet-i tenâsüllerini sıvarlar. İşte bu yalancı nâmusluların hâli dahi bana karşı böyledir.” Ma'lûm olsun ki: Ba'zı kimseler Mesnevî-i Şerîfte bu gibi müstehcen ifadelerin bulunmasını hoş görmezler. Bunlar Mesnevî-i Şerîfin mâhiyetini anlamamış olan kimselerdir. Mesnevî-i Şerîf bir masal kitabı değildir. Bir te'dîbnâmedir. Hak Teâlâ hazretlerinin bilcümle mahlûkāttan efdal olarak yarattığı insanların sukūt ettikleri hayvanlık derekesinden bile aşağı olan dereke-i süfliyyeti açık bir sûrette gösterip onların önlerine koyar. İnsanlar ise kendi bâtınlarında gizledikleri rezâilin önlerine konmasını istemezler. Saman altından su yürütmek isterler. Hz. Mevlânâ efendimiz bu kal'a-i zâtü's-suver kıssasında insanların bu âlem-i sûretteki rezâil perdelerini birer birer açar ve akılları başlarında olanlara gösterip, onları tenfir buyurur ve insanlık yollarını gösterir. Nitekim hakîmin birisine: "Edebi kimden öğrendin?" diye sormuşlar. "Edebsizden!" diye cevab vermiştir.
3883. Mademki tekye bu olur, avâmın pazarı nasıl olur? Eşek sürüsü ve hâm mecma'!
"Dîvân”, meclis ve mecma'. "Hâm”, çiğ ve insanlıktan bî-behre, demek olur. “Dîvân”, "div"in cem'i olmak dahi câizdir. "Ham şeytanlar" demek olur. Ya'nî, "Tehzîb-i ahlâk yeri olan tekyenin hâli böyle olunca, artık avâmın sâkin olduğu yerler nasıl olur? Var kıyâs et! Hiç şübhe yok ki, o avâm eşek sürüsünden ve onların bulunduğu yerler dahi insanlıktan bî-behre bir tâifenin toplandığı yerden veyâhud hâm şeytanlardan ibaret olur."
3884. Eşek nerede, nâmûs ve takva nerede! Eşek, haşyeti ve havf ü recâyı ne bilir?
Ya'nî, “Nâmûs ve takvâ ancak zâhiri ve bâtını insan olanlara mahsûstur. Zâhirde halktan ve bâtında Hak'tan utanmayan ve korkmayan ve zâhirde halktan korkup ve utanıp, fakat bâtında Hak'tan korkmayan ve utanmayan kimseler hayvanlık mertebesindedirler; ve hayvanlık mertebesinde olanlar ile, nâmûs ve takvâ arasında hiç münasebet yoktur; ve hayvan korkmayı ve utanmayı ve havf ü recâyı bilmediği gibi, bunlar da bilmezler." Gerçi insan- "O kadınlar beş on dakikalık hazz-ı nefsânîleri için câhilliklerinden dolayı bana teveccüh ederler; ve bu hâlime vakıf olan onların baba ve zevc ve kardeş gibi velîleri ırz ve nâmûslarını müdafaa için benim cânıma kasd ederler."
3889. "Ne erkeklerden çarem vardır, ne kadınlardan! Ne yapayım ki, ne bundanım, ne ondan!"
Ya'nî, "Şâbb-ı emred bir çocuk olduğum için erkekler beni kadın mesâbesinde görüp tecavüz ederler ve kadınlar dahi beni erkek yerine koyup bana sataşırlar. Binâenaleyh ne erkeklerin ve ne de kadınların ellerinden kurtulmaya çârem yoktur. Ne yapayım ki, ben ne erkek tâifesindenim ve ne de kadın tâifesindenim!"
3890. Ondan sonra çocuk köseye baktı. O dedi: “O iki kıl ile gamdan berîdir!" [3866]
Çocuk bu sözleri söyledikten sonra köse kardeşine baktı da kendi kendine dedi: "O köse kardeşim çenesindeki iki kıl ile tecavüze uğramak gamından berîdir; ve bu iki kıl sâyesinde ırz ve nâmûs düşmanlarının taarruzundan emîndir."
3891. "Kerpiçten ve kerpiç kavgasından ve senin gibi çirkin genç irisi anasını satıcıdan fariğdir."
"Küng", iri cisimli adam ve kavî heykel ve hurma salkımı, ma'nâlarınadır; ve "king", hayâsız ve utanmaz, demektir. Burada iki lügat dahi muvâfik olur. "Mâder fürûş”, anasını satan, o..... çocuğu ma'nâsından kinâyedir. Ya'nî, "O köse arkasına kerpiç koymaktan ve kerpiçlerin kaldırılması kavgasından ve senin gibi çirkin genç irisi o..... çocuğunun tecavüzünden fâriğ ve âzâdedir."
3892. "Numûne için çene üzerinde üç dört kıl, kıç etrafındaki otuz kerpiçten daha iyidir."
"Erkelik numûnesi olmak üzere çene üzerinde sakal makāmında üç dört kıl bulunması, muhafaza-i ırz için kıç etrafındaki otuz kerpiçten daha iyidir."
3893. İnâyet sâyesinin zerresi taat-perestin binlerce sa'yinden daha iyidir.
Bu beyt-i şerîfte kıssadan maksûd olan hisse beyân buyurulur. "Tâat-perest"ten murâd, ahyâr ve ebrâr tâifesidir ki, bunlar kendilerini insân-ı kâmilin terbiyesinden müstağnî görüp, kendi amelleriyle ve sa'yleriyle Hakk'a vâsıl olmak isterler. Halbuki Necmeddîn-i Kübrâ hazretlerinin Usûl-i Aşere'sinde beyân buyurulduğu üzere bunlardan Hakk'a vâsıl olanlar nevâdirdendir. "İnâyet"ten murâd, Hakk'ın inâyetidir. "Sâye"den murâd, insân-ı kâmildir. Ya'nî, Hakk'ın inâyetinin zılli olan insân-ı kâmilin inâyetinin zerresi Hakk'a vusûl husûsunda kendi tâatine tapıcı ve istinad edici olan kimsenin binlerce sa'yinden daha iyidir ve daha müessirdir.
3894. Zîrâ ki şeytan taat kerpicini koparır. Eğer iki yüz kerpiç olsa kendisine yol bulur.
Zîrâ ki şeytan, kendi fiil-i şenî'i olan ıdlâli icrâ için âbidin kendi re'yi ve fikri ile koyduğu tâat ve ibâdet kerpiçlerini koparıp kaldırır. Eğer böyle iki yüz tâat ve ibâdet kerpici olsa bile, yine âbidin kalbini ifsâd ve ıdlâl için kendisine yol bulur.
Menkıbe: "Ebû Muhammed Haffaf, Şîrâz meşâyihi ile bir yerde oturmuş idi. Hakk'ın müşâhedesi üzerine söz söyleniyordu. Herkes kendi hâline göre bir söz söyledi. Ebû Muhammed Haffaf susmuş idi. Ona "Sen de bir söz söyle!" dediler. Dedi ki: "Sizin sözleriniz ilim dâiresinden idi; hakîkat-i müşâhededen değil idi. Hakîkat-i müşâhede odur ki: Hicab münkeşif ola ve sen Hakk'ı apaçık göresin." Ona dediler ki: "Sen bu sözü nasıl isbât edersin? Ve bunun böyle olduğunu nasıl bildin?" Dedi ki: "Ben Tebûk sahrâsında çok ihtiyâc ve meşakkat içinde idim. Gördüm ki, ansızın hicâb münkeşif oldu. Hakk'ı taht üzerinde oturmuş olarak apaçık gördüm ve secde edip dedim ki: "İlâhî! Benim bulunduğum bu mekân nedir? Ve benim senin indinde mevziim nedir?" Orada olanlar bu sözü dinlediler. Muhakkıklardan Müemmil Cessâs hazretleri onu alıp muhaddislerden İbn Sa'dân'ın evine götürdü. Ve İbn Sa'dân'a: "Ey şeyh! Bize Resûl-i Ekrem hazretlerinin ان للشيطان عرشا ... الخ [ya'nî "Muhakkak, şeytanın bir tahtı vardır... ilh."] hadîs-i şerîfini rivâyet et" dedi. İbn Sa'dân Resûl-i Ekrem'e kadar olan senedlerini beyân ettikten sonra ان للشيطان عرشا بين السماء والارض اذا اراد بعبد فتنة كشف له عنه ya'nî "Şeytanın yer ile lar iyi ve kötü hâtıralardan hâlî olmazlar; fakat hakîkî nâmûs ve takvâ sâhibleri kendilerinden utanıp insanlıklarına yakıştıramadıkları fenâ hâtıraları nefy edip icrâ etmezler. Beyt-i İsmet-i Buhârî: Töhmet eden özüne, ne söyler özgesine, Kendinden utanmayan, hiç kimseden utanmaz!
3885. Kadın ve erkek üzerinde bir emîn ve adl-cû olan akıl olur. Amma akıl nerede?
"Îmin", "âmin" kelimesinin imâle olunmuşudur. Ya'nî, "İnsanların kadınında ve erkeğinde bir emîn ve adl isteyici ve hakka riâyet edici olan kuvvet, ancak akıldır. Fakat onlarda bu aklın fa'âliyeti nerede?" Gerçi insan olmak i'tibariyle onlarda bu kuvvet vardır, fakat onların kuvâ-yı akliyyeleri üzerine sıfât-ı nefsâniyye ve hayvaniyyeleri gālibdir. Nefislerinin huzûzu önlerine geldiği vakit akılları geride durur ve hayvaniyetleri öne geçer.
3886. Ve eğer kaçarsam, kadınlar tarafına gidersem, Yûsuf gibi iftitana düşerim.
"İftitân", fitnelenmek. Ya'nî, şâbb-ı emred çocuk der ki: "Ve eğer mülhid ve zındık gulâm-pârelerin elinden kaçıp kadınlar tarafına gidersem, Yûsuf (a.s.) gibi kadınların tecavüzü fitnesine düşerim." Nitekim Yûsuf (a.s.)ın Züleyha ile olan kıssası Kur'ân-ı Kerîm'de sûre-i Yûsuf'ta beyân buyurulmuştur.
3887. Yusuf kadından zindan ve tazyîk buldu. Ben elli darağacı üzerine tev-zî olurum.
"Yûsuf (a.s.) bir nebiyy-i zîşân olup Züleyha'nın iftirâsına ma'rûz kalmak yüzünden zindâna ve tazyîke dûçâr oldu. Ben ise âhâd-i nâstan olduğumdan, kadınların fitnesi yüzünden beni i'dâm için elli darağacı hazırlarlar." "Feşâr", tazyîk, ma'nâsınadır.
3888. O kadınlar câhillikten dolayı bana teveccüh ederler. Onların velileri benim cânıma kasd ederler.
gök arasında bir tahtı vardır. Bir kula fitne etmek istediği vakit onu gösterir" hadîs-i şerîfini okudu. Ebû Muhammed bu hadîsi dinledikten sonra "Bir daha tekrar et!" dedi. O da tekrar etti. Ebû Muhammed ağlayarak çıkıp gitti. Birçok günler görülmedi. Sonra meydana çıktı. Ona: "Nerede idin?" diye sordular. "Şeytanın göründüğü zamandan beri kıldığım namazları kazâ ettim. Zîrâ şeytana tapmışım. Şimdi yine onu görüp secde ettiğim yere kadar giderek la'net edeceğim!" dedi ve çıkıp gitti." (Nefahâtü'l-Üns'ten).
3895. Kerpiç eğer dolu ise de, senin koyduğundur. O iki üç kıl o tarafın atasıdır.
Ya'nî, kerpiç mesâbesinde olan senin tâatlerin ve ibâdetlerin her ne kadar çok ise de, onlar senin kendi fikrin ve re'yin ile yaptığın sa'yler ve amellerdir. Halbuki o iki üç kıl mesâbesinde olan inâyet ise insân-ı kâmil tarafının atâsıdır.
3896. Hakikatte her bir kıl ondan bir taattir. Zîra o bir şâhenşehin emân-nâmesi ve atâsıdır.
Ya'nî, hakîkatte insân-ı kâmil tarafından gelen inâyet ve yardımın her bir kılı ve zerresi bir dağ mesâbesindedir. Zîrâ o inâyet şehenşâh olan Hakk'ın insân-ı kâmile verdiği bir emân-nâme ve atâdır ki, insân-ı kâmil Hakk'ın bu emân-nâmesi ve muhafaza berâtı ve atâsı ile âbidleri şeytanın tasallutundan men' eder.
3897. Eğer bir kapı üzerine yüz kilit koysan, onun hepsini bir hîre-ser koparır.
"Hîre-ser", burada küstah ve edepsiz ve sersem, demektir. Ya'nî, meselâ eğer bir kapı üzerine yüz kilit konmuş olsa da bir sersem edebsiz gelip onların hepsini bî-pervâ koparır.
3898. Eğer bir şıhne mumdan bir mühür koyarsa, pehlivanların kalbi ondan kırılır.
Fakat bir hükümet me'mûru bir kapı üzerine mühür mumundan bir mühür koyarsa, o mühürü koparmaya kimse cesâret edemez. Pehlivanların bile o zayıf mühür mumuna karşı kalbi kırılır ve cesâretsiz olur.
3899. Dağ gibi olan o inâyetin iki üç kılı, yüzlerce sîmânın ferri gibi sedd olmuştur.
"Sîmâ”, alâmet, eser ve yüzün rengi, demektir. "Ferr", parlaklık ma'nâsınadır. Ya'nî dağ gibi metîn olan o insân-ı kâmilin inâyetinin iki üç kılı, ya'nî cüz'î yardımı, Resûl-i Ekrem hazretlerinin hücceti ile ashâb-ı kirâmın yüzlerindeki rengin parlaklığı gibi şeytana karşı bir sed olmuştur. Ya'nî Resûl-i Ekrem hazretlerinin inâyeti ile ashâb-ı kirâmın yüzlerindeki rengin parlaklığı şeytana karşı nasıl bir sed olmuş ise, dağ gibi metîn olan insân-ı kâmilin inâyetinin iki üç kılı ve cüz'î bir yardımı dahi öylece sâliklerin yüzlerinde bir ferr hâsıl edip, ahlâk ve amel düşmanı olan şeytana karşı bir sed olmuştur. Nitekim hadîs-i şerîfte الشيطان يفر من ظل عمر ya'ni "Şeytan Ömer'in gölgesinden kaçar" buyurulmuştur.
3900. Ey tab'ı iyi olan kimse! Kerpici terk etme! Fakat çirkin olan şeytan-[3876] dan emin olarak uyuma!
Ey tabîati ve tıyneti iyi ve pâk olan mü'min! Bizim bu sözlerimizden, ibâdâtı ve tâati terk et, ma'nâsını anlama ve ibâdât ve tâât kerpiçlerini terk etme! Fakat bu tâatlerine ve ibadetlerine dayanıp, şeytanın tasallutundan emîn olarak uyuma! Dâimâ uyanık dur! Nitekim yukarıda menkıbesi zikr olunan Ebû Muhammed Haffaf kıssası âbidin şeytana karşı ne derece müteyakkız olması lâzım geleceğini gösterdi.
3901. Git, o iki kat kılı o keremden ele getir! Ondan sonra emîn olarak uyu ve gam tutma!
Ey âbid! Kendi tâat ve ibâdetine dayanmayı bırak da, git, insân-ı kâmilin o iki kat kıl mesâbesinde olan inâyetini onun kereminden ele getir ve ondan sonra ibâdet ve tâatinle meşgül olarak emîn bir sûrette uyu ve asla "Bana şeytan musallat olur" diye gam yeme! Nitekim Hz. Pîr sâliklerine hitâben bir beyitlerinde şöyle buyururlar: "Artık sen gam yemiyesin diye sana cân meyini içireyim! Gamın ne yeri vardır ki, her mesrûr olandan meded ve yardım istersin?"
3902. Alimin uykusu ibadetten iyi olur. Öyle bir ilim ki, uyandırıcı ola.
Ya'nî, kalbi ma'rifet-i ilâhiyye ile uyanık olan bir âlimin zâhirî uykusu, kalbi ma'rifet-i ilâhiyyeden gâfil olan bir kimsenin zâhirî olan ibadetlerinden ve amellerinden efdal olur. Fakat bu âlimin ilmi öyle bir ilim olmalıdır ki, kalbi Hakk'ın zât ve sıfât ve esmâsından hâlen ve zevkan âgâh eder ve uyandırır. Bunun için Selmân hazretleri tarafından rivâyet buyurulan hadis-i şerifte نوم على علم خير من صلوة على جهل ya'nî "İlim üzerine olan uyku cehl üzerine olan namazdan hayırlıdır" buyurulur; ve kezâ diğer bir hadîs-i şerifte نوم العالم خير من عبادة الجاهل ya'nî "Alimin uykusu câhilin ibâdetinden hayırlıdır" buyurulmuştur.
3903. O yüzücünün sükûnu yüzmek vaktinde elli ve ayaklı a'cemînin elinden iyidir.
"Sâbih", yüzücü; "âşnâ”, yüzmek; "a'cemî", burada yüzme bilmeyen acemi kimse demektir. Ya'nî, meselâ denizde yüzen ve yüzme bildiğinden dolayı sâkin ve hareketsiz olarak denizin sathında duran bir kimsenin bu sükûnu, yüzmek vaktinde yüzme bilmeyen elli ve ayaklı bir aceminin elinden ve hareketinden iyidir. Çünkü aceminin hareketi yüzme ilmine müstenid değildir. Bilakis boğulmasına sebeb olur.
3904. A'cemî el ve ayak vurdu ve boğuldu. Sâkin olan yüzücü direkler gibidir.
"Umud", "amûd"un cem'-i kesreti olup "direkler" demektir. Ya'nî yüzme bilmeyen acemi kimse denizde el ve ayak vurarak çırpınıp durur ve nihayet boğulur. Fakat sâkin yüzücü kimse, denizin sathı üzerinde batmaksızın direkler gibi gider.
3905. İlim hadsiz ve kenârsız bir deryadır. İlmin talibi denizin dalgıcıdır.
Ya'nî, ilm-i ledün ve maârif-i ilâhiyye hadsiz ve kenârsız bir denizdir; ve o ilmin tâlibi ise bu nihâyetsiz denizin dalgıcıdır. Zîrâ ilm-i ledün, Hakk'ın zâ- tına ve sıfatına ve esmâsına ve onun varlığının merâtibine aid olan bir ilim- dir ve bunların aslâ nihâyeti yoktur.
3906. Eğer onun binlerce sene ömrü olsa, o muhakkak cüst u cûdan doymaz.
Eğer o ilim tâlibinin binlerce sene ömrü olsa, "İşte öğrenilecek şey bu kadardır!" deyip doymaz ve o ilmin hakāyık ve dekāyıkını araştırmak ve tahsîl etmekten aslâ fâriğ olmaz. Zîrâ bu ilmin her bir safhası açıldıkça rûhun başka başka lezzetleri ve zevkleri olur; ve bu lezzetler ve zevkler birbirinden yüksek olduğu için tâlib-i ilm doymak bilmez.
3907. Zîra Hakk'ın resûlü beyânda bunu buyurdu ki: "İki harîs vardır ki, onlar doymazlar."
Bu hadîs-i şerîf aşağıdaki sürh-i şerîfte tefsîr buyurulur.
در تفسیر این خبر که مصطفى عليه السلام فرمود منهومان لا يشبعان طالب الدنيا و طالب العلم که این علم غیر علم دنیا باید تا دو قسم باشد . اما علم دنیا هم دنیا باشد بی آخرت و اگر نه همچنین شود که طالب الدنیا و طالب الدنیا این تکرار بود نه تقسیم، مع تقريره
Bu hadîs-i şerîfin tefsîri hakkındadır ki Mustafa (a.s.) buyurdu: "İki harîs doymazlar: Dünyanın tâlibi ve ilmin tâlibi." Ki, bu ilim dünyâ ilminin gayrı gerektir, tâ ki iki kısım olsun! Ammâ dünyânın ilmi âhiretsiz yine dünyâ olur. Ve yoksa böyle olur ki: "Tâlibü'd-dünyâ ve tâlibü'd-dünyâ." Bu ise tekrâr olur. Onun takrîri ile berâber taksîm olmaz
Bu bahiste İbn Mes'ûd hazretlerinden rivâyet olunan منهومان لا يشبعان طالب العلم و طالب الدنيا و هما لا يستويان اما طالب العلم فيزداد في رضى الرحمن واما طالب الدنيا فيزداد في الطغيان ya'ni iki harîs vardır ki, doymazlar: Tâlib-i ilm ve tâlib-i dünyâ; ve on- lar müsâvî değildir. İlim tâlibine gelince, Rahman'ın rızasını ziyâdeleştirir. Dünyanın tâlibi ise azgınlığı ziyâdeleştirir" hadîs-i şerîfine işaret buyurulur. Hz. Pîr efendimiz, bu hadîs-i şerîfteki ilimden murâd, hangi ilim olduğunu îzâhan buyururlar ki: Bu ilim bu kal'a-i zâtü's-suver olan dünyâ ilminin gayrı olmak lâzım gelir ki, ilim iki kısma taksîm edilmiş olsun. Zîrâ dünyanın ilmi, âhiretle alâkası olmayan yine dünyâ cinsinden bir ilim olur; ve eğer hadîs-i şerîfteki ilimde dünyanın ilmi dahi dâhil olsa, o vakit bu beyân-ı peygamberîde dünyanın tâlibi ve dünyâ ilminin talibi ma'nâsı çıkar ki, bu da dünyanın tâlibi demek olur; ve bu sûrette ifadede "Dünyanın tâlibi ve dünyanın tâlibi" diye tekrar vâki' olur; ve ilim taksîminin takrîri ve tesbîti ile beraber ifadede taksîm ma'nâsı bulunmaz. Ma'lûm olsun ki, “dünyâ ilmi"nden murâd, hesâb, hendese, cebr ve hikmet-i-tabîiyye ve kimyâ ve coğrafya ve hey'et ... ilh. gibi ilimlerdir. Eğer bu ilimler insanlığın kemâline aid olan ma'rifet-i ilâhiyyenin tevsî'ine hâdim olursa, ilm-i âhiret olur; ve binnetîce Hakk'ın rızâsı tahsîl edilmiş bulunur; ve eğer insanın hayvanlık cihetini tatmîne hâdim olursa, sırf ilm-i dünyâ olup birtakım azgınlıklara sebeb olur. Nitekim binlerce efrâd-ı beşerin helâkine sebeb olan zamânımızdaki zehirli gazların ve elektrik kuvvetlerinin ve diğer âlât-ı harbiyyenin keşfi bu ilimler sâyesinde vâki' olmuştur; ve bu hâl, ihbâr-ı Peygamberî mûcibince, ilm-i dünyânın, tuğyânı ve azgınlığı ziyâdeleştirmiş olmasından başka bir şey değildir.
3908. Dünyanın ve onun teufîrâtının talibi, ilmin ve onun tedbirlerinin talibi vardır.
“Tevfir”, kesb etmek, mal cem' etmek ve çoğaltmak, ma'nâlarınadır. “Tevfirâtiha”taki zamîr-i müennes “dünya”ya râci'dir; ve “tedbîrâtiha”daki zamîrin müennes olması, tedbîrât-ı ilmiyyenin cem' hâlinde bulunmasındandır. Ya'nî dünyanın ve dünyaya âid birçok umûrun tâlibi ve ilmin ve ilme âid birçok tedbirlerin tâlibi vardır.
3909. İmdi bu kısmına nazar nasb ettiğin vakit, ey baba! Bu ilim dünyanın gayri olur.
Ey baba! Nazarını bu taksîme havâle ettiğin vakit, yukarıda îzâh olunduğu üzere bu ilim, dünyâ ilminden başka bir ilim olur. Sükûtları zamânında her üç şehzadenin düşüncesi bir olduğu gibi, konuştukları zaman dahi düşüncelerini ve fikirlerini te'yîd için getirdikleri hüccet ve delîl de birbirinin aynı idi. Nitekim ahyâr ve ebrâr ve şüttâr zümresinden olan mü'minlerin düşünceleri Hakk'ın vahdeti olduğu gibi, delîlleri dahi yine Hakk'ın vahdetine dâir olur.
3914. Bir zaman onların hepsi baş dökücü, musibet sofrası başında kan saçıcı idi.
Üç şehzadenin cümlesi gördükleri sûretin aşkından dolayı bir zaman ağlayıcı ve musîbet ve belâ sofrası olan bu sûret âleminin başında, gözlerinden yaş yerine kan saçıcı idi.
3915. Her üç kimse bir zaman kalb ateşinden micmer gibi harâretli nefesi yukarı vurmuşlar idi.
"Micmer", içinde öd ağacı vesâir güzel kokulu maddeler yakmak için kullanılan ve "buhûrdân" denilen âlet demektir. Ya'nî, üç şehzâde bir zaman kalblerinde olan aşk ateşinden dolayı, buhûrdânın yukarı çıkardığı harâretli hava gibi, harâretli nefesi yukarı çıkarmışlar ve âhlar etmişler idi.