Onların o sûretler sahibi olan kal'anın köşkünde Çin şâhının kızının yüzünün nakşını görmesi ve her üçünün bî-hûş olması ve fitneye düşmesi ve "Bu sûret kimindir?" diye tefahhus etmesi
29. bölüm / 31 · 5413 kelime · ~28 dk okuma
3784. Bu sözün nihayeti yoktur. O taife hüsünlü ve azametli bir sûret gördüler.
"Şükûh", heybet ve haşmet ve büyüklük ve şân ve şevket ve azamet, ma'nâlarınadır. Ya'nî, ârifin hâline ve vahdete dâir olan sözlerin nihâyeti yoktur. O üç şehzâde hüsünlü ve şevketli ve azametli bir sûret gördüler.
3785. O ferîk ondan daha güzel görmüşler idi. Fakat bundan derin denize gittiler.
O şehzâdeler bu sûret âleminde o gördükleri sûretten daha güzelini görmüşler idi de, bu derece meftûn olmamışlar idi. Fakat bu sûretten derin olan aşk deryâsına gittiler. Nitekim âşıkların her birisi binlerce güzel kadın görür, fakat onların arasından ancak birisine meftûn ve âşık olur; ve içlerinde o ma'şûkun uğrunda cân fedâ eden de bulunur.
3786. Zîra ki onların afyonu bu kase içinde erişti. Kâseler mahsüs ve afyon nâ-pedîddir.
"Kâse"den murâd, ma'şûkun sûret-i cismâniyyesidir. Ya'nî, zîrâ ki şehzâdelerin sarhoş edici olan afyon şerbeti mesâbesindeki aşkı, kendilerine bu sûret-i cismâniyye içinde erişti ve geldi. Bu cisimler his gözüyle görülür ise de, bu sûretten onların kalblerine müstevlî olan afyon şerbeti mesâbesindeki aşk, nâ-pedîddir ve gayr-i mahsüstür.
3787. Akıl kapıcı olan kal'a kendi fiilini yaptı. Her üçünü belâ kuyusuna attı.
3788. Şübhesiz gamze oku kalbi dikti. Ey amansız! El-emân, el-emân!
“Gamze”, göz kırpması ve nâz ve şîve ile kirpik süzmek, demektir. Ya'nî şübhesiz güzel yüz gamzesinin oku kalbe saplandı. Ey aman vermeyen gamze! Senin elinden el-emân, el-emân!
3789. Karnları taştan olan sûret yaktı. Onların dîninde ve kalbinde bir ateş parlattı.
Ya'nî, nefs-i küll mi'mârının binâ ettiği bu cismânî sûretler o kadar sehhârdır ki, karnlar ve asırlar halkını taştan olan sûretler yaktı; ve sûrete meclûb olan insanlar, özene bezene taştan yaptıkları sûretlere taptılar; ve onların huzûrunda ağladılar; ve bu sûret âlemi onların dînlerinde ve kalblerinde aşk ve şevk ateşini parlattı. Halbuki bu putlarda rûhun tecelliyâtından olan gamze oku yok idi.
3790. Vaktaki rûhânî ola, muhakkak nasıl olur? Onun fitnesi her lahza başka türlü olur.
Vaktâki o topraktan hâsıl olan cisimde bir de rûh bulunur ve o sûret rûhânî olursa, onun te'sîri nasıl olur? Var kıyâs et! Onun gamzesinden mütevellid olan fitnesi her lahza başka türlü olur ve kalbe şiddetle te'sîr eder. Nitekim şairlerin çoğunun zemîn-i şiirleri bu güzellerin gamzelerinin ve nâz ve şîvelerinin te'sîrine dâirdir.
3791. Vaktâki sûretin aşkı şehzadelerin kalbinde mızrak gibi batış yaptı,
“Haliş”, diken ve iğne gibi şeylerin batması ma'nâsına olan “halîden” masdarından ism-i masdardır, “batış ve batma” demektir. “Sinân”, mızrak. Ya'nî, o gördükleri sûretin aşkı şehzâdelerin kalbine te'sîr etti ve mızrak gibi batış yaptı.
3792. Her birisi bulut gibi göz yaşı yağdırır idi. Ellerini çiğner idi ve derdi ki: "Ey yazık!"
Bulut yağmur yağdırdığı gibi, şehzadelerin her birisi de gözlerinden yaş yağdırır idi ve şiddet-i teessürden ellerini ısırıp derdi ki: "Ey yazık!"
3793. "Biz şimdi gördük, şah ibtidadan gördü. O nazîri olmayan bize ne kadar and verdi."
"Şâh"tan murâd, Resûl-i Ekrem hazretleridir. "İbtida"dan murâd, bu hayât-ı dünyeviyyenin ibtidâsıdır. Zîrâ peygamberlerin bu hayât-ı dünyeviyyede Hak yoluna sülükleri nefs-i mutmainne mertebesindendir; ve diğer efrâd-ı beşerin sülükleri ise nefs-i emmâre mertebesinden vâki' olur. Binâenaleyh peygamberlerin bu âlem-i sûretin ve taayyünât cihânının şecere-i mel'ûne ve matrûde olduğunu görüp, ümmetlerini وَلَا تَقْربًا هَذه الشجرة (Bakara, 2/35) ya'nî "Bu ağaca yaklaşmayınız!" diye tahzîr ederler. Ya'nî şehzâdeler dediler ki: "Biz nefs-i emmâremizin sevkiyle bu âlem-i sûrete teveccüh ettik ve yaklaştık; ve başımıza belâ geldikten sonra bu teveccühün tehlikeli ve fitne olduğunu gördük. Halbuki o nazîri olmayan Nebiyy-i zîşânımız bunu bizden evvel gördü ve bize bu husûsta ne kadar and verdi ve nasîhat etti. Fakat bu nasîhat bizim kulağımıza girmedi."
3794. Peygamberlerin çok hakkı vardır. Ondan dolayı ki bize akıbetten haber verdiler.
Peygamberlerin efrâd-ı beşer üzerinde çok hakkı vardır. Zîrâ nefs-i emmâre mertebesinde olan insanlara insanlık sıfatlarını öğretip, onları hayvanlık mertebesinden kurtarmak için çok uğraştılar ve bize bu âlem-i sûretin sonundan ve âkıbetinden haber verdiler.
3795. Dediler ki: "O şeyi ki ekersin, dikenin gayrı bitmez; ve bu tarafa uçarsan, ondan matâr bulamazsın."
“Matâr”, ism-i mekândır, “uçacak yer” demektir. Enbiyâ dediler ki: “Bu cismâniyet âleminde nefs-i emmâre sâikasıyla yaptığın işin neticesi fenâdır. Bu işler bu dünyâ tarlasına diken ekmeye benzer. Diken eken kimse elbette sonunda diken biçer; ve eğer dar olan bu âlem-i süflî tarafına uçar ve meyil edersen, senin rûh-ı insânînin geniş bir sâha olan rûhâniyet âleminde uçacak yer bulamaz. Bu beyt-i şerîfte وَمَن كَانَ يُرِيدُ حَرْثَ الدُّنْيَا نُؤْتِهِ مِنْهَا وَمَا لَهُ فِي الْآخِرَةِ مِن نَّصِيبٍ (Şûrâ, 42/20) ya’nî “Kim ki dünyâ harsini isterse, o cinsten ona veririz ve âhirette onun nasîbi ve hissesi yoktur” âyet-i kerîmesine işâret buyurulur.
3796. Bir mahsûl vermek için tohumu benden götür. Benim kanadım ile uç ki, ok o tarafa sıçrasın!
“Rey’”, mahsûl ve îrâd, demektir. “Per”, ya’nî “kanad”dan murâd, akıldır. “Tîr”, ya’nî “ok”tan murâd, fikirdir. Ya’nî, Resûl-i Ekrem hazretleri buyurdu ki: Bu dünyâ tarlasına ekilecek amel tohumunu benden al ki, sonunda sana fâideli bir mahsûl versin; ve ey âlim-i zâhirî ve feylesof efendi! Benim kanadımla, ya’nî aklım ile uç ki, fikrinin oku o geniş olan âlem-i rûhâniyet ve hakîkat tarafına fırlasın! Binâenaleyh kendi aklına ve fikrine i’timâden dar olan bu âlem-i tabîat tarafındaki sa’yin seni ancak bu dar olan dâirede habs eder.
3797. Sen onun vâcibliğini ve varlığını bilmezsin. Nihâyet yine sen: “O vâcib olmuştur” dersin.
Ey aklını ve fikrini ilm-i kelâmın dâiresine habs etmiş olan âlim-i zâhirî! Sen Hak Teâlâ’nın vâcibliğini ve varlığını zevkan ve hâlen bilmezsin. Nihâyet yine taklîden dersin ki: “O vâcib olmuştur.” Ve aklın ve fikrin ile onun vâcibliğini isbât etmeye çalışırsın. Netîcede dersin ki: “Hak Teâlâ’nın bu âleme yakınlığı ve ihâtası zâtıyla değil, ilmî iledir.” Evet, Hak Teâlâ vâcibü’l-vücûd-dur, fakat onun vâcibliği ve varlığı senin akıl ve fikrinin birtakım delâile müsteniden hükmettiği gibi değildir.
3798. O sendir, ammâ bu sen değildir. O sendir ki, sonunda bîrûn-şevin vâ-kıfıdır.
"Bîrûn-şev", eski zamanlarda bir pâdişâh kendi avenesiyle gezmeye çıktığı vakit, zabıta me'mûrlarının yollarda halkı tevkîf ve teb'îd etmelerine "bîrûn şev kerden" derler. Bu beyt-i şerîfte mevhûm olan enâniyetin ölüm vaktinde vücûd-i hakîkînin zuhûru önünde tevkîfi ma'nâsında isti'mâl buyurulmuştur. Ya'nî, Hakk'ın varlığı sendir, fakat bu şimdiki senliği değildir. Senin bu şimdiki senliğin o sendir ki, nihâyette ve ölüm vaktinde Hakk'ın hakîkî olan varlığı önünde bîrûn-şevin vakıfı ve durucusudur; ve o varlık senin senliğine bîrûn-şev ettiği vakit durur. Aslâ bu sûret âleminden ileriye gidemez.
3799. Ahir olan senliğin, senin evvel olan senliğin tarafına tenbîh ve sıladan dolayı gelmiştir.
"Tenbîh", uyandırmak ve îkāz etmek; "sıla", ulaştırmak, demektir. Ya'nî senin bu sûret âleminde zâhir olan son senliğin senin ilm-i ilâhîde ayn-ı sâbiten ile hâsıl olan evvelki senliğin tarafına seni uyandırmak ve ulaştırmak için gelmiştir. Zîrâ senin ayn-ı sâbiten bir ism-i ilâhînin sûret-i ilmiyyesidir; ve sıfat ismin bâtınıdır; ve sıfatın bâtını dahi Zât-ı Hak'tır. Binâenaleyh senin evveldeki senliğin Hakk'ın bir sıfatının zâhiri olan bir ismin sûret-i ilmiyyesi olup, bu âlem-i sûretteki son senliğin o hakîkate senin gözünü açmak ve seni bu hakîkate ulaştırmak içindir.
3800. Senin senliğin bir başka sende medfûn geldi. Ben bir böyle kendisini görücünün gulamıyım. [3776]
Binâenaleyh senin senliğin bir başka senin, ya'nî Hakk'ın benliğinde görülmüş olarak geldi ve zâhir oldu. Hz. Pîr buyururlar ki: Ben kendinin varlığını ve benliğini böyle gören bir arifin kölesiyim. Zîrâ ilmen ve hâlen ve zevkan bir kimsenin kendisini böyle görmesi kolay bir şey değildir. Yalnız ilmen görmek, hâlen ve zevkan görmeye benzemez. Bu görüş ancak insân-ı kâmilin görüşüdür.
3801. O şeyi ki cüvân aynada görür, pîr ondan evvel kerpiçte görür.
“Cüvân", delikanlı demektir. Bundan murâd, mübtedî sâliklerdir. "Pîr"den murâd, mürşid olan insân-ı kâmildir. "Ayna"dan murâd, sıfât ve kemâlât-ı ilâ- hiyyenin mezâhiri olan latîf sûretlerdir; ve "hışt", ya'nî "kerpiç"ten murâd, kendilerinde zâhiren letâfet eseri görülmeyen kuru toprak ve tuğla gibi mevâdd-i kesîfedir. Ya'nî, o mübtedî sâliklerin ancak parlak ayna mesâbesinde olan latîf mezâhirde gördükleri cemâl ve kemâl-i ilâhîyi, kâmil olan zât ondan evvel toprakta ve kerpiçte dahi görür. Nitekim cemâl ve kemâl-i ilâhînin mazharı olan insan hakkında Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerim'de: وبدأ خلق الإنسان من طين (Secde, 32/7) ya'nî "Hak Teâlâ insanın halkına çamurdan başladı" buyurur.
3802. Biz kendi şahımızın emrinden dışarıya geldik. Babanın inayetlerine bâğî olduk.
"Bâğî", itâatten ayrılıp serkeşlik eden. Ya'nî, "Hakîkat şâhı olan babamız bize bu kal'a tarafına gitmemekliğimiz için bize and verdiği hâlde, biz onun emrinden dışarıya çıktık. Onun bu emri bizim hakkımızda inâyet idi. Onun bu inâyetlerine karşı azgın olduk."
3803. Şahın sözünü ve o emsalsiz inâyetleri ehemmiyetsiz bildik.
3804. İşte melhamesiz ölmüş ve belânın mecruhu olmuş olarak hep hendeğe düştük!
"Melhame", büyük harb ve fitne (Sarrâh). "Haste", mecrûh ve yaralanmış; "küşte", maktûl ve ölmüş, demektir. Ya'nî, şehzâdeler hasbıhâl edip dediler ki: "Biz babamızın sözüne kulak asmadık ve bu sûretler kal'ası tarafına geldik. İşte netîcede başımız belâya giriftâr oldu ve kalbimiz yaralandı. Harb etmeksizin öldük ve helâk hendeğine düştük."
3805. Bizim kendi aklımıza ve ilmimize i'timâdımız oldu. Nihayet öne bu belâ geldi.
"Ferheng", "ilim, dâniş, edeb, büyüklük ve muvâzene" ve diğer ma'nâları da vardır (Burhân). Burada "ilim" ma'nâsı münasibdir. Ya'nî, “Biz kendi aklımızın kuvvetine ve ulûm-i zâhiredeki müktesebâtımızın çokluğuna daya- narak bu cismâniyet âleminde idrâk-ı hakāyıka çabaladık; ve o hakāyıkın rehberi ve kılavuzu olan insân-ı kâmilin sözüne ehemmiyet vermedik. Nihâyet işte önümüze böyle bir belâ çıktı." "Belâ"dan murâd, hicâb-ı nefsâniyyedir ki, Hak ile kul arasında vâki'dir. Bu ve aşağıdaki beyitler kendi ilmine ve aklına mağrûr olup, Hak yolunda bir mürşide tâbi' olmaya tenezzül etmeyen "ahyâr" zümresinden olan ulemâ-i zâhiredir. Nitekim bu tâifeden olan Fahreddîn-i Râzî hazretleri hakkında 5. cildin 4139 numarasına müsâdif olan bir beyitte şöyle buyurulmuş idi: [ya'ni] "Eğer bu tevhîd-i hakîkî bahsinde, eğer akıl yol görücü ola idi, Fahreddîn-i Râzî dînin sırrını bilici olurdu."
3806. "Kendimizi hastalıksız ve "rıkk"sız gördük. Nitekim "dık" hastası kendini öyle görür."
"Rıkk", kölelik ve memlûkiyet; "dıkk", sâhibini gönden güne eritip zayıflatan bir hastalıktır. Ya'nî, "Biz kendimizi nefsâne sıfatlar hastalığından ve köleliğinden ârî gördük. Bizim hâlimiz dıkk hastalığına uğramış olan kimsenin hâli gibidir. Zîrâ bu hasta her gün eridiği hâlde kendisini sağ ve sâlim görür. Biz de kuvvetli olan aklımız ve çok olan ilmimiz vâsıtasıyla rûhumuzu nûrlandırdığımızı zannettik. Halbuki bu nefsânî sıfatlar günden güne rûhumuzun kuvvetini eksiltti. Bunun farkında olmadık."
3807. "Gizli illet şimdi aşikâr oldu, ondan sonra ki bend ve şikâr olduk."
Ya'nî, "Gizli olan sıfât-ı nefsâniyyemiz illeti, sûrete bağlanıp avlandıktan sonra meydâna çıktı ve fiillerimiz ile zâhir oldu."
3808. Rehberin sâyesi Hakk'ın zikrinden iyidir. Bir kanaat yüz taâm ve tabaktan iyidir.
Hakîkat yolunun mürşidi ve rehberi olan insân-ı kâmilin sâyesi, insanın kendi aklı ve ilmi dâiresinde olan Hakk'ın zikrinden iyidir. Zîrâ bir kanâat, ya'nî mürşidin Hak hakkındaki bir telkîni, ulûm-i zâhirenin yüz taâm ve tabak mesâbesinde olan birçok şuabâtından iyidir. Çünkü ulûm-i zâhire ile idrâk olunan tevhîd, tevhîd-i resmî ve taklîdîdir. Nitekim Şeyhü'l-İslâm Ahmed en-Nâmekî el-Câmî (k.s.) hazretlerinin huzûruna bir gün Herât'ın büyük âlimleri geldiler ve aralarında tevhîd ve ma'rifet-i ilâhîye dâir bahs açtılar. Şeyhü'l-İslâm hazretleri buyurdu: — Siz bu sözleri taklîd ile söylersiniz. Ulemânın bu sözden canları sıkıldı. Dediler ki: — Bizim her birimizin elinde vücûd-ı Hakk'ın isbâtına dair bin delîl vardır. Bize nasıl mukallid diyorsun? Şeyhü'l-İslâm: — Eğer her birinizin elinde on bin delîl olsa yine mukallidsiniz. Ulemâ: — Bize bu sözünüzü isbât etmeniz îcâb eder. Şeyh hazretleri hizmetçisine: “Üç inci ve bir de tas getir" diye emr etti. Hizmetçi de getirdi. Hz. Şeyh ulemâya hitâben dedi: — Bu incinin aslı ne idi? Ulemâ: — Sadefin ağzına düşen nisan yağmuru katreleridir ki, onun havsalasında Hakk'ın kudretiyle inci oldu. Hz. Şeyh o incileri tas içindeki suya attı. Dedi ki: — Her kim tahkîk yüzünden bu tas üzerine besmele çekebilirse çeksin. Bu üç inci su olsun ve birbirine karışsınlar. Ulemâ: — Bu acîbdir. Siz söyleyiniz! Hz. Şeyh: — Evvelâ siz deyiniz! Nöbet bana gelince ben de derim. Ulemâ nöbetle besmele çektiler. İncilerde bir hareket olmadı. Nöbet şeyhe geldiği vakit, onun üzerinde bir hâl zâhir oldu ve tastan tarafa teveccüh etti ve besmele çekti. O inci su olup birbirine karıştı ve fakat tas içinde devr etti. Sonra cenâb-ı şeyh: "Allah'ın izni ile dur!" dedi. Hemen bir delinmemiş inci oldu ve ulemânın hepsi hayrette kaldılar (Nefahâtü'l-Üns)
3809. Görücü göz üç yüz asadan daha iyidir. Cevheri taş parçalarından göz tanır.
"Çeşm-i bînâ"dan murâd, insân-ı kâmildir. "Asâ"dan murâd, insanın i'timâd ettiği kendi aklı ve fikridir. "Cevher"den murâd, sıfat ve esmâ-i ilâhiyyedir. "Hasa", "taş parçaları" demek olup bundan murâd, anâsırdan mürek keb olan sûver-i zâhiredir. Ya'nî, bu âlem-i sûrette her şeyin bâtınını ve hakîkatini görücü olan insân-ı kâmil, üç yüz asâ mesâbesinde olan akıl ve fikirden daha iyidir. Zîrâ bu akıl ve fikir, havâss-i zâhirenin te'sîri altında zâhirî sûretlerin mağlûbudur. Ancak bu insân-ı kâmilin gözü, sıfât ve esmâ-i ilâhiyye gevherlerini suver-i zâhire aynalarında görüp temyîz eder. Binâenaleyh ahyâr ve ebrâr ve şüttâr sınıfından olan mü'minlerin Hak yoluna kendi akıl ve fikirleriyle sülük etmeleri çok tehlikelidir. Zîrâ bu âlem-i sûrette geçilmesi çok müşkil olan vartalar ve geçitler vardır.
3810. "Acaba cihanda bu sûret kimindir?" diye kederlerinden tefahhusa geldiler.
"Endüh", "gam ve keder" ma'nâsına olan "endûh" kelimesinin muhaffefidir. Bu kelime gayr-i zî-rûh olduğundan kıyâsî olarak cem'i "endûhhâ” olmak îcâb ederse de, telaffuza sakîl geldiğinden gayr-i kıyâs olarak zî-rûha mahsus olan "elif" ve "nûn" ile cemî'lenmiştir. Ya'nî, bu latîf sûrete mübtelâ olan üç şehzâde: "Biz birçok güzel sûretler gördük, hiçbirine meftûn olmadık. Bizi böyle kendisine meftûn eden bu sûret acabâ âlemde kimin sûretidir ve aslı ve hakîkati nedir?" diye gamlarından ve kederlerinden dolayı tefahhus etmeye ve araştırmaya başladılar.
3811. Çok tefahhustan sonra mesîrde o sırrı basîr olan bir şeyh keşf etti.
"Mesîr", seyr etmek, gezmek ve dolaşmak demektir. Ya'nî, şehzadeler bu sûretin aslını ve hakîkatini anlamak için birçok tefahhustan sonra seyr esnâsında hakîkati görücü olan bir şeyhe ve insân-ı kâmile rast geldiler. O şeyh onlara o sûretin sırrını ve hakîkatini keşf etti.
3812. Kulak yolundan değil, belki aklın vahyinden, sırlar onun önünde nikābsız idi.
Fakat o şeyh-i basîrin keşfi şundan bundan dinlemek ve işitmek tarîki ile değil idi. Belki akl-ı kâmilin vahyinden idi. Zîrâ o akl-ı kâmilin önünde bu gibi sırlar ve hakîketler kesîf sûretler nikābından ârî idi.
3813. Dedi: "Bu Pervîn'in gibta ettiği nakıştır. Bu, Çin şehzadesi sûretinin nakşıdır."
"Pervîn", Arabî'de "Süreyyâ" denilen yıldız kümesinin ismidir. Ya'nî, o insân-ı kâmil, şehzâdelere dedi ki: "Bu sizin gördüğünüz sûret, nefs-i küll şâhının şehzâdesidir. Bu sûret birtakım sıfat ve esmâ-i ilâhiyye cem'iyetinin mazharı olup, Pervîn ismindeki yıldız kümesinin gibta ettiği bir sûrettir."
3814. "O, cân gibi ve cenîn gibi gizlidir. O perdede ve oyunda saklanmıştır."
"Mükettem", çok gizli tutulmuş, demektir. "Eyvân", yüksek binâ, ma'nâsınadır. Ya'nî, “Bu sûret-i latîfenin hakîkati ve aslı, rûh-ı hayvânî ve ana karnındaki cenîn gibi gizlidir. O anâsır perdesinde ve cismâniyet binâsında saklanmıştır."
3815. "Onun tarafına ne erkek ve ne kadın yol tutmaz. Şah onu fitnelerden gizledi."
"Onun hakîkati tarafına ne erkeğin, ya'nî suver-i fâilenin ve ne kadının, ya'nî suver-i münfailenin yolu yoktur. Şâh-ı hakîkî olan Hak, fitnelerden dolayı onun hakîkatini ve aslını sakladı ve anâsır ve cismâniyet perdeleriyle örttü."
3816. "Zîra onun damı üzerinde kuş dahi uçmaz. Melik onun nâmı üzerine gayret tutar."
"Zîrâ onun hakikatinin fevkı ve damı olan vahdet mertebesinde rûh-ı izâfî kuşu bile uçamaz. Zîrâ rûhâniyet âlemi a'yân-ı sâbite âleminin aşağısı ve a'yân-ı sâbite âlemi de vahdet mertebesinin mâ-dûnudur; ve vahdet mertebesinde aslâ ikilik yoktur. Melik ve şâh-ı hakîkî olan Zât-ı mutlak-ı Hakk'ın onun nâm-ı hakîkati üzerine gayreti vardır."
3817. "Vay o gönüle ki, o böyle sevdâya düştü. Hiçbir kimse için böyle sevdâ olmasın!"
Böyle zıl ve hayal sevdâsına düşen kalbin vay hâline! Hiçbir kimse için böyle zıl ve hayâlden ibaret olan suver-i fâniye sevdâsı ve aşkı olmasın!
3818. Bu, o kimsenin sezâsıdır ki, cehl tohumunu ekti ve o nasîhati kesâd ve ehemmiyetsiz tuttu.
Ya'nî, bu zıl ve hayâle mübtelâ olmak, kalbine cehâlet tohumunu eken ve "Zıl ve hayâl olan bu sûret âlemine yaklaşma ve meftûn olma!" diye nasîhat eden akl-ı kâmil sâhibi babanın bu nasîhatini kesâd ve revâcsız ve ehemmiyetsiz tutan kimsenin sezâsı ve lâyığıdır.
3819. "Ben kendi işimi akıl ile öne getiririm" diye kendi tedbîrine i'timâd etti.
Ey kimse! Bu zıl ve hayâle meftûniyet belâsına düşmek, "Ben ilm-i şerîate vâkıfım; Hak yoluna kendi aklım ve tedbîrim ile sülûk ederim. Bu husûsta bir mürşide ve rehbere ihtiyâcım yoktur" diyerek, kendine ve tedbîrine i'timâd eden bir adamın lâyığıdır. Ma'lûm olsun ki, ahyâr ve ebrâr tâifesinden olan birçok kimselerin mesleği ve fikri budur. Onlar: "Biz Kur'ân'ı ve ahâdîsi rehber ittihâz ettik; başka rehber ihtiyâcımız yoktur!" diyerek kendi akıl ve tedbîrleri dâiresinde amel-i sâlih işlemeye gayret ederler. Fakat Kur'ân'ın ve ahâdîs-i nebeviyyenin esrârından gâfil oldukları için, nefislerinin sıfatından ve şeytanın tasallutundan yakalarını kurtaramazlar. Âkıbet suver-i zâhire fitnesine mağlûb olurlar.
3820. O inâyetten yarım zerre, aklın tedbîrinden olan üç yüz rasaddan iyidir.
“Rasad”, gözlemek ve gözetlemek, demektir. “O inâyet”ten murâd, insân-ı kâmilin Hak yoluna sülûkünde sâlike vâki' olan yardımıdır. Ya'nî, Hak yoluna teveccüh eden kimseye insân-ı kâmil tarafından vâki' olacak yarım zerre inâyet ve yardım, maksûdu ve matlûbu aklın tedbîrine müstenid olan üç yüz gözetlemekten iyidir.
Menkıbe: “Pîrlerden Hacı Halîfe el-Kastamonî (k.s.) buyurdu ki: “Ben altı ay su içmedim ve hayvan eti yemedim; ve kendi akıl ve tedbîrim ile neler yaptım ise, hakîkate vusûl emrinde hiçbir fâidesi olmadı. Bu husûsta fâideyi ancak mürşidimin emirlerini tutmakta buldum.” (Nefahâtü’l-Üns, sahîfe 557).
3821. Ey bey! Kendi mekrini terk et! İnâyetin önünde ayak çek, hoş ol!
Ey aklının ve fikrinin beyi! Kendi aklının mekrini ve hîlesini bırak. İnâyet ve yardım sâbihi olan insân-ı kâmilin inâyeti ve yardımı önünde, aklın ve fikrin ile adım atmaktan ve yürümekten vazgeç! Kendi enâniyetinden ve varlığından tamâmiyle öl!
3822. Bu, sayılmış olan hile mikdarıyla değildir. Bu hilelerden sen ölmedikçe fâide yoktur.
Ya'nî, bu hakîkat yolunda yürümek, bu akl-ı cüz'înin sayılı olan hîleleri ve tedbîrleri mikdârına tabi' değildir; ve sen bu sayılı ve mahdûd olan aklın hîlelerinden ve tedbirlerinden ölmedikçe, ya'nî insân-ı kâmilin muvâcehesinde bu aklın sayılı olan tedbîrlerini ve hünerlerini terk etmedikçe, bu yolda senin için hiçbir fâide yoktur. Nitekim aşağıdaki kıssa aklın tedbîrini terk ile nâil-i ihsân olunacağının misâlidir.
Ya'nî, Sadr-ı Cihân ta'bîr olunan Buhârâ hâkimi: "Aman efendim, muhtâcım, bana sadaka ver!" diye dili ile sadaka isteyen dilencileri umûmî olan sadakasından mahrûm ederdi; ve fakîr olan bir âlim, onun bu tabîatini unut- tu ve sadakaya son derece hırsı ve acelesi sebebiyle, Sadr-ı Cihân alayda giderken dili ile sadaka istedi; ve Sadr-ı Cihân ona bakmadı ve bir şey de vermedi. O fakîr âlim ise her gün, sadaka koparmak için her gün bir hîle yapardı. Ba'zan çarşaflanıp kadın şekline ve ba'zan da yüzünü kapayıp körler kıyafetine girer idi. Sadr-ı Cihân ise, onu firâsetle tanıyıp aslâ sadaka vermez idi. Burada insân-ı kâmilin terbiyesi altında bulunan sâlikin mürşidinden: "Bana şu hâli ihsân et!" diye taleb etmesi câiz olmadığına işâret buyurulur. Zîrâ sâlik kendi hakkında hayırlı olan hâli bilmez. İnsân-ı kâmil ise sâliki kendi isti'dâdına göre terbiye buyurur. Nitekim aşağıdaki menkıbe bu hâlin şâhididir:
"Hz. Pîr'in müridlerinden bulunan Mevlânâ Mecdeddîn-i Atabek dâimâ çileye girmek isterdi. Bir gün Hz. Hudâvendigâr'dan ricâ ve iltimâs etti. Ba'de'l-kabûl onu kendi refiki ile medresede birbirine muttasıl iki hücrede çileye oturttular. Birkaç gün sonra ona açlık te'sîr edip tâkati tâk oldu. Refiki ile açlık zarûretinden bahisle, gece müttefikan hücrelerinden çıkıp ahbablarından birinin hânesine gittiler ve açlıklarının derecesini söylediler. O azîz onlar için bir kaz dolması tertib etti. Onu yedikten sonra gelip hücrelerinde oturdular. Sabah oldukda, Hz. Hudâvendigâr âdet-i seniyyeleri vechi ile hücrenin kapısına geldiler ve mübarek parmaklarını hücrenin kapısına sürüp kokladılar ve ondan sonra buyurdular ki: "Ashâbena! Bu hücreden riyazat kokusu değil, kaz dolması kokusu geliyor!" Her ikisi de mübarek ayaklarına kapandılar ve tövbe ve istiğfâr edip: "Böyle bir bahr-i rahmet dururken insanın kendisini halvet köşelerinde habsetmesi saâdetsizliktir" dediler.
3823. Buhâra'da o Sadr-ı Ecell'in huyu isteyicilere hüsn-i amel idi.
Ya'nî Buhârâ'da Sadr-ı Ecell ta'bîr olunan hâkimin tabîati ve âdeti, isteyenlere karşı güzel amel yapmak idi.
3824. Çok ihsân ve sayısız atâ, akşama kadar onun cûdünden altın nisar olurdu.
Bu beytin birinci mısrâ'ı yukarıki beyitte mezkûr olan hüsn-i amelin tefsîridir. Ya'nî, onun tabîatı çok ihsân ve sayısız atâ etmek sûretiyle hüsn-i amel idi. Akşama kadar onun cömerdliğinden muhtâçlara altın saçılır idi.
3825. Altını kâğıd parçalarına sarmış idi. Onun vücudu oldukça cûd saçar idi.
Ya'nî, Sadr-ı Ecell sokağa çıktığı vakit, fukarâya vereceği altınları kâğıd parçalarına sarıp hazırlar idi. Onun vücûdu hayatta oldukça sehâvet ve cömerdlik saçar idi.
3826. Güneş gibi ve pak-bâz olan ay gibi, ziyadan aldıkları şeyi geri verdiler.
Cömerd olan kimseler güneş ve pâk-bâz olan ay gibi ziyâdan, ya'nî Hakk'ın nûr ve cûdundan aldıkları ihsânı ve atâyı muhtaç olanlara dağıtmak sûretiyle geri verirler. "Pāk-bâz", hîle etmeyip, muamelesinde doğru oynayan kimse demektir. İnsân-ı kâmillerin Hak'tan aldıkları feyzi muhtaç olanlara isti'dâdlarına göre tevzî' ettiklerine işaret buyurulur.
3827. Toprağa altın bahş edici kim olur? Güneş! Altın ma'dende ve hazîne vîrânede ondandır.
Ya'nî, zâhirî altının ma'dendeki tekevvünü ve hazînenin vîrân ve hâlî olan arâzîde husûlü zâhirî güneşten olduğu gibi, insân-ı kâmillerin topraktan mahlûk olan cisimlerine altın gibi kıymetli olan ilim ve irfanı bahş eden kimdir? Hakikat güneşi olan Hak Teâlâ hazretleridir.
3828. Her bir sabah bir taife için râtibe var idi, tâ ki bir ümmet ondan ümidsiz olmaya!
“Râtibe", maâş, vazîfe ve ta'yîn, ma'nâlarınadır. "Hâibe”, ümidsiz"; "hâibe" "haybet"ten "ümidsiz" ma'nâsınadır. Ya'nî, Sadr-ı Cihân'ın her bir sabah bir tâifeye ta'yîni var idi. Bu usûlü hiçbir ümmet ve tâife onun bu ta'yîninden mahrûm olmamak için ittihâz etmiş idi.
3829. Bir gun atâ mübtelâlara ve diğer gün o seha dullara olur idi.
"Bîve", dul kadın; "bîvegân" cemi' olup, "dul kadınlar" demektir. Ya'nî Sadr-ı Cihân'ın ihsân ve atâsı bir gün mübtelâlara, ya'nî elsiz ve ayaksız ve çolak ve kör gibi bir illete mübtelâ olanlara ve hastalara mahsûs idi; ve diğer bir gün dahi onun sehâsı ve cömerdliği dul kadınlara münhasır idi.
3830. Diğer gün Aleviler'e ve fakîrlere ve müştağil olan fakîr fakîhlere idi.
[3806] "Alüvyân", Aleviler ya'nî Hz. Alî (k.A.v.) efendimizin evlâdları demektir. Şiirlerde vezin cihetinden lâmın zammı ve vâvin sükünü ile okunur. Veyâhud lâmın kesri ve yâya vaslı ve yânın teşdîdi ve vâvın hazfi ile "Aliyyân" sûretinde telaffuz olunur. "Mukıll", fakîr demektir. Ya'nî, Sadr-ı Cihân diğer bir gün de evlâd-ı Alî (k.A.v.) efendimizin fakîr olan evlâdlarına ve ulûm-i dîniyye ile meşgül olan fakîhlere ve âlimlere para dağıtır idi.
3831. Diğer gün avâmmın eli boşlarına. Diğer gün de borca giriftarlara idi.
Başka bir gün dahi Sadr-ı Cihân'ın atâsı, işsiz ve eli boş ve parasız kalmış avâmma ve başka bir gün dahi borca giriftâr olup ödemekten âciz kalanlara idi. Bu beyitlerde zenginlerin yapmaları lâzım gelen tasaddukun merâtibine işâret buyurulur.
3832. Onun şartı o idi ki, kimse dil ile altın istemeye, hiç ağız açmaya!
Ya'nî, Sadr-ı Cihân'ın sadaka almak isteyenlere karşı koyduğu şart, hiçbir kimsenin: "Aman efendim, ben de muhtâcım, bana da ihsân ediniz!" diye para istememesi ve bu husûsta aslâ ağız açmaması idi.
3833. Fakat onun yolunun etrafında müflisler duvar gibi sakit durmuşlar idi.
Ya'nî, müflisler ve fakîrler Sadr-ı Cihân'ın şartını bildikleri için, her gün onun geçtiği yolun etrafında aslâ ağız açmaksızın duvar gibi sâkit ve susmuş bir hâlde durmuşlar idi.
3834. Her kim tesadüfen ağız ile istese idi, bu kabahatten dolayı ondan bir habbe mal götürmez idi.
Ya'nî, fakîrlerden her kim Sadr-ı Cihân'ın şartını unutup tesadüfen lutuf ile sadaka talebinde bulunsa idi, o fakîr bu suçtan dolayı, Sadr-ı Cihân'dan bir habbe bile mal alamaz idi.
3835. Onun yasası "Men samet minküm neca" idi. Onun kesesi ve kâsesi sakîtlere idi.
"Yase" (ياسه) ve "yasa" (یاسا) Türkçe kānûn ve nizâm ma'nâsınadır. "Yasak", buradan alınmıştır. Ya'nî, Sadr-ı Cihân'ın koyduğu kānûn ve nizâm من صمت منكم نجا ya'nî "Sizden sükût eden kimse necât buldu" hadîs-i şerîfine müstenid idi. Bu hadis-i şerîfte lüzûmsuz yere söz söylemekte zarar olduğuna işâret buyurulur. Zîrâ Sadr-ı Cihân'ın her gün geçtiği yerlerde duran fakîrlere para dağıttığı o fakîrlerin ma'lûmudur. Bu hâl ma'lûm iken lisânen sadaka istemek lüzûmsuz yere söz söylemek idi; ve burada fakîrlerin huzûru ve sükûtü ayn-ı beyân idi. Zîrâ "Ma'raz-ı hâcette sükût beyândır." Binâenaleyh Sadr-ı Cihân'ın para kesesi ve taâm kâsesi ancak sükût eden fakîrlere ve muhtâclara mahsûs idi.
3836. Nadiren bir gün bir ihtiyar dedi: "Bana zekât ver ki, ben açlık ile çiftim."
Fakat nâdir olarak, bir gün Sadr-ı Cihân'ın geçtiği yolda bir ihtiyar adam çıkıp lafız ile dedi ki: "Ey kerîm efendi! Bana zekât ver! Zîrâ bana açlık eş olmuştur ve ihtiyâc müstevlî bulunmuştur."
3837. İhtiyardan men' etti ve ihtiyar ona cidd tuttu. İhtiyarın ciddinden dolayı halk taaccübde kaldı.
Sadr-ı Cihân vaz' ettiği usûl ve kānûn hilafında kendisinden lafzan sadaka isteyen ihtiyardan ihsânını men' etti ve ihtiyar, Sadr-ı Cihân'a karşı lafzen talebde musır oldu. İhtiyarın böyle ısrârından dolayı orada bulunan halk taaccübde kaldı.
3838. Dedi: "Ey baba! Çok utanmaz ihtiyarsın!" İhtiyar dedi: "Sen benden daha utanmazsın!"
Sadr-ı Cihân ihtiyara dedi: "Ey baba! Sen çok utanmaz bir ihtiyarsın!" İhtiyar dahi Sadr-ı Cihân'a cevâben dedi: "Ey Sadr-ı Cihân! Sen benden daha utanmazsın!"
3839. “Zîra bu cihânı yedin ve tama'dan dolayı istersin ki, o cihânı bu cihân ile berâber cem'de tutasın!"
"Zîrâ ey Sadr-ı Cihân! Bu dünyâ âleminin ni'metlerini yedin ve yuttun. Bu ni'met ve saâdete tama'dan dolayı istersin ki, bunca a'mâl-i sâliha ile âhiret âleminin ni'metini dahi bu dünyâ ni'metleriyle beraber bir araya toplayasın ve bu a'mâl-i sâlihanın mükâfâtını âlem-i âhirette dahi bulasın! Binâenaleyh sen benden daha ziyâde tama'kârsın."
Bu menkıbenin nazîri Sultân [Selîm-i] Sânî devrinde dahi vâki' olmuştur. O devirde Ebu's-Suûd Efendi şeyhü'l-islâm imiş. Eyüp Sultân civârında yaptırmış olduğu bir medresenin resm-i küşadına [Selîm-i] Sânîyi da'vet etmiş; ve resm-i küşâd esnâsında medrese avlusunda bulunan şadırvan suyuna birçok şeker attırmış; ve musluklardan şeker şerbeti akmaya ve halk dahi fevc fevc musluklardan şerbet içmeye koşmuşlar. Sultân [Selîm] bu masârifi görünce Ebu's-Suûd Efendi'ye demiş ki: "Hâcem, senin için bana, hasîs ve tama'kârdır, dediler. Şu masraflarınıza bakılırsa bu söz yalan imiş!" Ebu's-Suûd Efendi cevâben demiş ki: "Hayır, pâdişâhım! Doğru söylemişler. O kadar tama'kârım ki, malımın bir habbesini bile dünyâda bırakmayıp beraberce âhirete götüreceğim!"
3840. Ona gülme geldi. O ihtiyara mal verdi. İhtiyar o tevfîri yalnız götürdü. [3816]
İhtiyarın bu sözünden Sadr-ı Cihân'a gülme geldi ve o ihtiyara mal verdi ve ihtiyar o tevfiri, ya'nî kendisine lâyık olarak tamâm edilmiş olan hakkı yalnız başına alıp götürdü. "Tevfir", çok etmek ve bir kimsenin hakkını tamâm etmek demektir.
3841. O ihtiyardan gayrı o şeyi ki, ondan isteyici oldu, ne yarım habbe altın ve ne de tesû gördü.
"Tesû", eski zamanlarda kullanılan gayet küçük kıymette bir paradır. Zamanımızda bir para gibi bir şeydir. Ya'ni, o ihtiyardan gayrı Sadr-ı Cihân'dan lisanen bir şey isteyen kimse, ne yarım habbe altına ve ne de paraya nail olamadı.
3842. Fakihlerin nöbeti günü nagehan bir fakih hırsından figana geldi.
İlm-i fikh tahsil edenlerin nöbeti günü, Sadr-ı Cihân'ın yolunda ansızın bir fakih çıktı ve bir an evvel sadakaya nail olmak hırs ve tama'ından dolayı bağırarak sadaka ve ihsan taleb etti.
3843. Birçok zarilikler etti, çare olmadı. Her bir nevi' söyledi, ona faide olmadı.
O fakih Sadr-ı Cihân'ın önünde birçok ağladı ve sızlandı; bunlar sadaka almak için çare olmadı; ve calib-i merhamet olan sözlerin her bir türlüsünü söyledi; bunların hiçbirisinin o fakihe faidesi olmadı.
3844. Diğer gün mübtela olan kavmin safında başını aşağı eğerek bez ile ayağını sardı.
"Rügû", eski elbise ve mutlakan kerbas, ya'ni adi bez demektir (Gıyasü'l-Lügat). O fakih, ağlamanın ve sızlanmanın ve calib-i merhamet sözlerin müessir olmadığını görünce, diğer bir gün ma'lul kimselerin safında bez ile ayağını sarıp kendisine ma'lul şekli verdi ve ma'luller arasında başını aşağıya eğip durdu. "Nakis", "neks"ten ism-i faildir. "Başını aşağıya eğici" demek olur.
3845. O, ayağı kırılmış zannı gelmek için, solundan ve sağından bacağına tahtalar bağladı.
3846. Onu gördü ve onu tanıdı; bir şey vermedi. Diğer gün yüzünü keçelerden örttü.
Sadr-ı Cihân o fakîhi gördü ve bu hâl içinde yine onu tanıdı ve lisânen ta-leb ettiği için ona bir şey vermedi. Bu hâlin dahi te'sîri olmadığını görünce, yine o fakîh diğer bir gün yüzünü keçeler ile örttü. "Libd", keçe ve "libâd", "libd"in cem'idir.
3847. Yine onu bildi ve o azîz, söylemek günah ve cürmünden dolayı ona hiçbir şey vermedi.
O azîz ya'nî Sadr-ı Cihân, bu hâl içinde dahi yine o fakîhi bildi ve evvelce lisânen sadaka taleb etmek günâh ve suçundan dolayı ona hiçbir şey vermedi.
3848. Vaktaki yüz türlü mekîdden aciz oldu, o kadınlar gibi bir çarşafı başına çekti.
"Mekîd", "keyd"den masdar-ı mîmîdir; "keyd ve hîle etmek" demektir. Ya'nî, vaktâki o fakîh sadaka almak için yaptığı türlü türlü hîle işinden âciz kaldı ve sadaka alamadı, nihâyet diğer bir hîleye teşebbüs edip, kadınlar gibi çarşaflandı.
3849. Dul kadınlar arasına gitti ve oturdu. Başını aşağıya bıraktı ve elini sakladı.
O fakîh çarşaflandıktan sonra gitti, dul kadınlar arasında oturdu ve erkek olduğu anlaşılmamak için dahi başını aşağıya eğdi ve elini çarşaf altına sakladı.
3850. Yine onu tanıdı; ona bir sadaka vermedi. Onun gönlüne hırmândan bir [3826] yanma geldi.
“Hırmân”, mahrûmluk; “hurka”, sûziş ve yanma. Ya'nî Sadr-ı Cihân bu hâl içinde dahi o fakîhi tanıdı ve yine ona bir sadaka vermedi. Bu mahrûmiyetten dolayı o fakîhin kalbine bir yanma geldi.
3851. O sabahleyin bir kefen isteyicinin önüne gitti. Dedi: "Beni kefene sar, yol önüne koy!" O fakîh bu tedbîrin müessir olmadığını görünce, nihâyet fakîr ölüler için zenginlerden kefen istemek hizmetiyle meşgül olan bir kimsenin önüne gitti ve ona: "Beni bir kefene sar da Sadr-ı Cihân'ın geçtiği yol üzerine koy!" dedi.
3852. "Hiç ağız açma! Otur ve bak! Tâ ki buradan Sadr-ı Cihân güzer ede!"
Fakîh o kefen isteyiciye vasiyet edip dedi ki: "Beni kefene sarıp yol üzerine koyduktan sonra Sadr-ı Cihân o yoldan geçinceye kadar hiçbir söz söyleme! Yalnız otur ve bak; işte bu kadar!"
3853. "Ola ki göre, zan ile ölmüş tasavvur ede! Kefen vechi için altın ata!"
"Pendâşten", zannetmek ve tasavvur etmek ve ucüb ve tekebbür etmek ma'nâlarınadır (Burhân). Burada "tasavvur etmek" ma'nâsı münasibdir. "Vech", burada kendisiyle ihtiyaç bertaraf edilmiş olan şeye derler (Gıyâsü'l-Lügāt). Ya'nî, "Ola ki Sadr-ı Cihân beni bu hâlde görünce zan ile ölmüş bir adam tasavvur eder ve kefen ihtiyacının te'mîni için de altın atar!"
3854. "Her ne verirse onun yarısını sana veririm!" O hîle arayıcı fakîr öyle yaptı.
Ba'zı nüshalarda "hîle-cû" yerine "sıla-cû" vâki' olmuştur. "Atâ isteyici" demek olur.
3855. Kilime sardı ve onu yola koydu. Sadr-ı Cihân'ın geçeceği yer oraya düştü.
Ya'nî, fakîr ölüler için zenginlerden kefen isteyici olan kimse o fakîr olan fakîhi bir kilime sardı ve yol üzerine koydu. Sadr-ı Cihân'ın ma'beri, ya'nî geçtiği yer o tarafa tesadüf etti.
3856. Kilimin yüzü üzerine altın attı. Kendi ta'cîlinden dolayı elini dışarı çıkardı.
Sadr-ı Cihân yoldan geçerken bu hâli gördü ve kilimin üzerine altın attı ve kilime sarılı olan fakîr fakîh acelesinden dolayı kilimden elini dışarıya çıkardı.
3857. Tâ ki o kefen isteyici o atâyı almaya, tâ ki o on gönüllü ondan gizlemeye!
"Deh-dile", mütereddid ve hâtırı perîşân, ma'nâsınadır. Ya'nî, fakîr fakîhin kilimden elini acele ile dışarıya çıkarmasının sebebi, Sadr-ı Cihân'ın attığı altınları fakr u zarûretten hâtırı perîşân olan o kefen isteyici alıp kendisinden saklamaması için idi.
3858. Ölü, kilimin altından elini yukarı etti. Elini ta'kîben başı aşağıdan yukarıya geldi.
Ya'nî, ölü şeklinde olan fakîr fakîh kilimin altından elini yukarıya kaldırmakla beraber, elinden sonra başını da kaldırdı, ya'nî ölü fakîr derhal dirildi.
3859. Sadr-ı Cihan'a dedi: "Ey benim zerime kerem kapılarını kapamış olan! Nasıl aldım?"
Ölü hâlinde olan fakîr fakîh kilimden başını kaldırdıktan ve altınları aldıktan sonra Sadr-ı Cihân'a hitâben dedi: "Ey benim üzerime kerem kapılarını bağlayıp hiçbir şey vermeyen zât-ı muhterem! Bak, âkıbet senin ihsânını nasıl aldım?"
3860. Dedi: "Fakat ey inatçı! Ölmedikçe benim cenabımdan asla cûd götür[3836] medin!"
Sadr-ı Cihân fakîr fakîhe cevâben dedi: "Ey hîlelerinde inadçı olan kimse! Ölmedikçe aslâ benim cûd ve sehâvetimden müstefid olmadın!"
3861. "Ölümden evvel ölünüz!"ün sırrı bu olur. Zîra ölmekten sonra ganîmetler erişir.
موتوا قبل ان تموتوا [Ya'nî "Ölmeden evvel ölünüz!"] hadîs-i şerîfinin sırrı bu- dur ki: Mevt-i sûrîden ve tabîîden evvel, mevt-i irâdî ile vâki' olan ölümden sonra, ma'nevî olan ganîmetler ve fâideler erişir; ve mevt-i irâdî ile ölmenin nasıl olacağı şu hadîs-i şerîfte beyân buyurulur: اخشوشنوا واخشوشبوا وامشوا خفاة عراة ترون الحق بقلوبكم وتخلصوا عن شر نفوسكم ya'ni "Nefsinize haşîn muâmele ediniz! Onu neşv ü nemâdan hâlî kuru odun hâline getiriniz! Ve tarîk-ı Hak'ta beşe- riyet pabucunu çıkarıp yalın ayak yürüyünüz! Kalbleriniz ile Hakk'ı görürsü- nüz ve nefislerinizin şerrinden kurtulursunuz." İmdi, bu hadîs-i şerîften anla- şılır ki, mevt-i irâdîden sonra erişen en büyük fâide kalb gözüyle Hakk'ın mü- şâhedesidir.
3862. Ölmekten başka hiç başka bir ferheng, ey hîleger, makbul olmaz!
"Ferheng", ilim, dâniş, edeb, büyüklük, muvâzene, ma'nâlarınadır. Ya'nî, ey hîleger ve tedbîr edici olan kimse! Sıfât-ı nefsâniyyeyi terk edip mevt-i irâ- dî ile ölmekten başka hiçbir ilim ve edeb ve ma'rifet Hak indinde makbûl de- ğildir. Binâenaleyh kendi irâdeni terk edip Hakk'ın iradesine tâbi' olmadıkça Hakk'ın inâyeti sana vâsıl olmaz.
3863. Bir inâyet yüz türlü ictihaddan iyidir. Cehd için yüz türlü fesâddan kor- ku vardır.
Ey ahyâr ve ebrâr yollarının sâliki! Hakk'ın bir inâyeti senin yüz türlü amelinden ve mücâhedelerinden efdaldir. Zîrâ senin namazlarında ve oruçla- rında ve mücâhedelerinde ucüb ve kibir ve riyâ gibi birçok fesâdlara ma'rûz kalmak korkusu vardır. Zîrâ bu tâifeler nefislerinin varlığı ile Hakk'a ibâdet ederler. Halbuki muhakkıkların وجودك ذنب لا يقاس عليه ذنب آخر ya'nî "Senin vü- cûdun başka günahlara kıyâs olunmayan bir günâhtır" kavli çok ince tecrü- beler ile söylenmiş bir sözdür. Hakk'ın inâyeti ise nefsin bu mevhûm olan varlığını izâle eder. İsâ'ya: “Yâ İsâ! O zâhidi kov! O fâsığı sohbetine kabûl et!” diye hitâb-ı ilâhî vâki' oldu.