İçeriğe atla

Onların şâha vedâ' ettikten sonra şehzâdelerin babalarının memâlikine revân olması ve vedâ' vaktinde şâhın o vasiyeti onlara iâde etmesi

28. bölüm / 31 · 12768 kelime · ~64 dk okuma

3654. O üç oğul sefer adetiyle babanın emlaki tarafına yola azm ettiler.

"Emlak", "mülk"ün cem'idir. Ya'nî, bu üç oğul sefere ve seyahate çıkış âdeti üzere babaları olan şâhın emlâki olan âlem-i sûret tarafına yola azm ve teveccüh ettiler.

3655. Onun şehirlerinin ve kal'alarının tarafına dîwân ve maaşın tedbiri için,

"Tavâf", bir şeyin etrafını dolaşmak; “dîvân”, pâdişâhın ve vezîrlerin ve hükümet adamlarının büyük meclisi ve cem'iyeti; "maâş", dirilik ve hayat. Ya'nî, şehzâdeler meclisin ve cem'iyetin ve hükümdârlık hayatının tedbîri ve idâresi için ma'lûmât sahibi olmak üzere şâhın şehirlerinin ve kal'alarının etrâfını dolaşmaya azm ettiler.

3656. Şahın elini öpüp veda ettiler. Sonra o muta' olan şâh onlara dedi:

"Mutâ'", "itaat olunmuş" demektir. Bu şehzâdeler şâhın elini öpüp vedâ' ettiler. Vedâ'dan sonra o her emrine itâat olunan şâh bu şehzâdelere dedi:

3657. "Her nereyi gönlünüz çekerse âzim olun! Allah'ın emânında raks ederek gidiniz!"

"Dest efşân", raks etmek ve şâdân olmaktan kinâyedir. Ya'nî, "Benim memleketimde her nereye isterseniz teveccüh edin! Allâh Teâlâ'nın hifz ve emânında raks ederek ve mesrûr olarak gidiniz!"

3658. “Ὃ bir kal'anın gayrına ki, onun adı akıl kapıcıdır. Külah tutucular üzerine kabayı dar getirir."

"Küleh-dârân”, tâc sâhibleri olan hükümdârlardan kinâyedir. "Kaba", libâs demek olup hükümdârlıktan kinâyedir. Ya'nî, "Her istediğiniz tarafa gidin. Fakat "hüş-rübâ" (:akıl kapan)" ismindeki kal'a tarafına gitmeyin! Zîrâ o kal'a hükümdârlara hükümdarlık libâsını daraltır ve o libâsın içine sığamayacak bir hâle gelirler." Meselâ Fir'avn ve Nemrûd hubb-i dünyâ ve riyâset sebebiyle hükümdârlık libâsına sığamadılar da ulûhiyet da'vâsına kadar çıktılar.

3659. "Sakın, sakın! O sûretler sahibinin kapısından uzak olunuz ve tehlikeden korkunuz!"

"Allah Allah", "Allah hakkı için" diye and vermek ma'nâsına olduğu gibi tahzîr için "sakın ha, sakın ha!" ma'nâsına da gelir. "Zâtü's-suver", "sû- retler sahibi" demek olup bundan murâd, dünyâdır. Ya'nî, "Sakın, sakın! O sûretler sahibi olan dünyânın kapısından uzak olunuz ve tehlikeden korkunuz!" "Dünyanın kapısı"ndan murâd, kadındır. Zîrâ sûre-i Âl-i İmrân'da زُيِّنَ لِلنَّاسِ حُبُّ الشَّهَوَاتِ مِنَ النِّسَاءِ وَالْبَنِينَ وَالْقَنَاطِيرِ الْمُقَنْطَرَةِ مِنَ الذَّهَبِ وَالْفِضَّةِ وَالْخَيْلِ الْمُسَوَّمَةِ وَالْأَنْعَامِ وَالْحَرْثِ ذَلِكَ مَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا (Âl-i İmrân, 3/14) ya'nî "Kadın ve evlâd ve kantarlar ile altın ve gümüş ve hayl-i müsevveme (hünerli ve nişanlı atlar) ve en'âm (deve, koyun ve keçi gibi hayvanlar) ve ekin isteklerinin muhabbeti nâs için tezyîn olundu. Bunlar hayât-ı dünyâ metâ'ıdır" buyurulup, dünyâ muhabbetine yedi şey esâs olarak gösterilmiştir ki, en başta "kadın" mezkûrdür. Binâenaleyh henüz sıfât-ı nefsâniyyelerinden kurtulamamış olan sâlikler için kadın muhabbeti pek tehlikelidir. Zîrâ dünyâ muhabbetinde istiğrâk ancak kadın muhabbetine mübtelâ olmaktan neş'et eder. Velâkin sıfât-ı nefsâniyyelerinden kurtulmuş olan enbiyânın ve onların vârisleri olan evliyâ için kadın muhabbetinin başka ma'nâsı vardır ki, bu ma'nâ 1. cildin 2475 numarasına müsâdif olan [ya'nî "Hakk'ın pertevidir, o ma'şûk değildir; o Hâlık'tır, gûyâ mahlûk değildir"] beytinde îzah olunmuştur.

3660. Onun yüzü ve arkası ve burçları ve tavanı ve aşağısı hep timsal ve nakış ve sûrettir.

"O sûretler sahibi olan kal'a ki küre-i arzdır, onun yüzü ve arkası ve burçları ya'nî dağları ve tavanı ya'nî göğü ve aşağısı ya'nî sathı hep timsâller ve heykeller ve nakışlar ve sûretlerden ibarettir." Çimenler ve ağaçlar ve çiçekler ve nehirler ve denizler ile ve akvâm-ı muhtelifenin kadınlarının ve erkeklerinin ve çocuklarının heykelleriyle ve göğü güneş ve ay ile ve yıldızlar ile müzeyyendir.

3661. O Züleyha'nın odası gibi hep sûretler doludur, tâ ki Yusuf ona nâgâh nazar ede!

"O dünyâ böyle sûretler ile dolu olmakta Yûsuf (a.s.)ın âşığı olan Züleyhâ'nın odasına benzer. Yûsuf mesâbesinde olan rûh, nâgâh ona bakmak ve her tarafta olan bu sûretlere gözü ihtiyârî olmayarak ilişmek için dünyanın her tarafı böyle sûretli olmuştur."

3662. "Çünkü Yûsuf onun tarafına bakmaz idi. Keyd cihetinden odaya kendi nakşını doldurdu."

"Mekîd", "keyd"den masdar-ı mîmîdir, "mekr etmek" demek olur. Ya'nî, "Çünkü Yûsuf (a.s.) güzellik sahibi olan Züleyha tarafına bakmaz idi. Binâenaleyh Züleyha ona kendi güzelliğini gösterip onun gönlünü kendi tarafına çekmek için mekr ve hîle etmek cihetinden odanın her tarafını kendi resmi ve nakşı ile doldurdu."

3663. "O hoş-izar her tarafa baktığı vakit o ihtiyarsız onun yüzünü göre!"

"İzâr", yanak; "hoş-izâr", latîf yanaklı, demektir. "Tâ", tevkît içindir. Ya'nî, "O güzel yanaklı Yûsuf (a.s.) odanın her tarafına baktığı vakit, ihtiyârın ve irâdesi olmadığı hâlde kendinin âşığı olan Züleyha'nın yüzünü görsün diye, böyle odanın her tarafını kendi resmi ile doldurmuş idi."

3664. "Ferd olan Hâlık parlak gözlüler için altı ciheti ayatın mazharı etti."

"İşte güzellikte ferd ve tek olan Hâlık Teâlâ hazretleri Hz. Yûsuf mesâbesinde olan parlak gözlü kulları için, Yûsuf ve Züleyha misâline mutâbık olarak, bu dünyanın altı cihetini âyetlerin ve alâmetlerin ve sıfât ve esmâsının mazharı etti."

3665. "Ta ki her hayvana ve nebâta bakalar, hüsn-i rabbânînin bahçelerinden otlayalar!"

"O parlak ve keskin gözlüler her bir hayvana ve nebâta baktıkları vakit, rabbânî olan güzelliğin bahçelerinden ve bu âlem-i sûretten otlayıp istifade edeler!" Zîrâ bu sûret âlemi Hakk'ın esmâ-i hüsnâsının mazharıdır; ve bu isimlerin ve sıfatların güzellikleri görünen bir bahçesidir.

3666. "Bunun için o bu taifeye buyurdu: "Ne tarafa dönerseniz onun vechi vâki'dir."

"İspeh", "asker ve cemâat" ma'nâsına olan "sipâh" kelimesinin muhaffefidir. Başındaki elif zarûret-i vezn için ilâve olunan elif-i vasliyyedir. Ya'nî, "Altı cihet sıfat ve esmâ-i ilâhiyyenin mazharı ve alâmetleri olan sûretler ile dolu olduğu için, o Hak Teâlâ hazretleri gözleri maarif-i ilâhiyye nûruyla parlak ve keskin olan tâifeye hitâben Kur'ân-ı Kerîm'de sûre-i Bakara'da وَاللَّهُ الْمَشْرِقُ وَالْمَغْرِبُ فَأَيْنَمَا تُولُّوا فَثَمَّ وَجَهُ الله (Bakara, 2/115) ya'nî “Maşrık ve mağrib Allah'ındır; binâenaleyh her nereye teveccüh etseniz orada Hakk'ın vechi ve zâtı vardır" buyurdu."

3667. Eğer susuzlukta kadehten bir su içseler, suyun içinde Hakk'a nâzırdırlar.

"Eğer o parlak ve keskin gözlüler susuzluk vaktinde bardaktan bir su içseler, suyun içinde Hakk'ın vechine nazırdırlar. Zîrâ وَجَعَلْنَا مِنْ الْمَاءِ كُلِّ شَيْءٍ حَى (Enbiyâ, 21/30) ya'nî "Her şeyin hayâtı sudandır" âyet-i kerîmesi mûcibince su Muhyî ism-i şerîfinin mazharıdır; ve ârif su içerken bu isme nâzır olur ve, isimden müsemmâ olan Zât-ı Hakk'ı görür." Beyt-i Mısrî-i Niyâzî (k.s.): Arife eşyâda esmâ görünür Cümle esmâdan müsemmâ görünür Bu Niyâzî'den de Mevlâ görünür Adem isen "semme vechullâh"ı bul! Kande baksan ol güzel Allâh'ı bul!

Bu müşâhede vech-i Hakk'ın âşıklarının işidir ki, bunlar şüttârîlerdir. Ahyâr ve ebrâr tâifesi bu müşâhededen uzaktırlar.

3668. O kimse ki âşık değildir, o suda sivrisinektir. Kendi sûretini görür. Ey sahib-i nazar!

"Der"in müteaddid ma'nâsı vardır. Bir ma'nâsı da "sivrisinek"tir (Burhân). Burada "sivrisinek" ma'nâsı münasibdir. Ya'nî, "Vech-i Hakk'ın âşığı olmayan kimse su üzerinde uçan sivrisinek gibidir. Suyu içerken ancak kendi nefsinin lezzeti ile meşgûl olduğu gibi, suya akseden kendi sûretini görür." Bunlar halkı Hak'tan ayrı görürler ve ayrı gördükleri Hakk'a ibâdet ederler ki, ahyâr ve ebrâr tâifesi bu meşrebdedirler. Zîrâ mevhûm olan vücûdlarından kurtulamamışlardır. Binâenaleyh kendi sûretlerini de kendilerinin zannederler.

3669. "Vaktaki âşığın sûreti onda fânî oldu, binaenaleyh şimdi suda kimi görür? Söyle!"

"Velâkin vaktâki âşığın sûret-i mevhûmesi vücûd-ı Hak'ta fânî olmuştur, artık ondan zahir olan Hak'tır. Binâenaleyh şimdi söyle bakalım, bu hâl içinde âşık suda kimi görür? Hiç şübhe yok ki, böyle kendi sûret-i mevhûmesinden fânî olan âşığın gördüğü süret, bittabi' kendinin olmaz. Sıfat ve esmâsı libâsına bürünmüş olan Hakk'ın vücûd-i hakîkîsi olur." Burada âşık ve ma'şûk ve gören ve görünen bir şeydir ve bu hâl şüttârîlerin zevkidir.

3670. "Hürilerin yüzünde Hakk'ın hüsnünü görürler, Gayûr'un sun'undan [3646] suda ay gibi..."

"Hûr", "gözünün akı ve karası şiddetle ak ve kara olan kadın" ma'nâsındaki "havra" kelimesinin cem'idir. ["Gayret"], lügatte "ikdâm etmek ve bir şeyi kendi nefsine hasra teveccüh etmek" demektir. "Gayûr", "gayretli kimse" ma'nâsınadır. Ya'nî, "Kendi varlığından ve benliğinden geçmiş olan Hakk'ın âşıkları kara gözlü güzellerde Hakk'ın güzelliğini görürler. Onlardaki o güzellik Gayûr olan Hakk'ın sun'undan suyun içine aks etmiş olan ay gibidir." Beyt-i Hafız-ı Şîrâzî (k.s.):

Îzâhan tercüme: "Mahbub-ı hakîkî olan Hak Teâlâ âlem-i sûrette kendini izhâr etmek istedi. Çadırını Adem'in suyu ve çamuru, ya'nî cismâniyeti ma'rekesinde kurdu. Kendi cemâlini temâşâ için topraktan bir âyîne yaptı. Kendi güzelliğinin aksini gördü. Gayretinden ya'nî o güzellikler kendi zâtına münhasır olduğunu göstermek için tecellî-i kahrîsi ile altüst etti."

3671. "Onun gayreti bir âşık ve bir sadık üzerinedir. Onun gayreti şeytan ve hayvan üzerine değildir."

"Sütûr", katır ve at ve deve gibi binek ve yük hayvanları demektir. Başındaki "elif" zarûret-i vezn için ilâve olunan elif-i vasliyyedir. Burada mutlaka "hayvan" murâd olunur. Bu beyt-i şerîf bir suâl-i mukadderin cevabıdır. Ya'nî, birisi çıkıp diyebilir ki: "Bu âlem-i sûrette her ferd-i insânînin güzel kadınlara karşı aşkı ve muhabbeti vardır; ve onlar kadınların güzelliklerini Hakk'ın gayrı gördükleri şahsiyetlerine ve cisimlerine nisbet ederler ve onda Hakk'ı gördüklerini bilmezler. Böyle iken Hakk'ın gayreti onlar hakkında zuhûr etmez." Hz. Pîr efendimiz cevâben buyururlar ki: "Hakk'ın gayreti kendi cemâlinin âşığı ve bu aşkta sâdık olan ârif üzerinedir. Yoksa onun gayreti şeytan gibi ancak topraktan mahlûk olan cismi gören ve hayvanlar gibi şehevât-ı nefsâniyyelerine mağlûb olan kimseler üzerine değildir." Binâenaleyh Hak Teâlâ ancak kendi âşıklarının gayriyet mülahazasıyla mezâhir-i cemîleye nazarlarını istemez; ve eğer hüsn-i mutlak-ı Hakk'ın bir âşığı olan ârif, hicaba düşüp böyle bir mülâhaza ile bir sahib-i cemâle bakarsa, Hakk'ın gayreti zuhûr eder ve onu isti'dâdına muvâfik olan bir vech ile te'dîb eder. Beyt-i Hâvend-i Tahûr (k.s.): “Dildâr-ı hakîkî olan Hakk'ın nazarı iki gözün bekçisidir. Başka yârin vechinden nazarını muhafaza et! Sakın olmaya ki O'nun gözü senin gözüne bakınca, gözünün içinde gayrıların hayalini görsün!"

3672. "Eğer şeytan dahi âşık olursa topu götürdü, bir Cebrâîl oldu ve o şeytanlık öldü."

"Gûy burden", cirit oyununda "topu ortadan kapmak" demektir. Matlûba vusûlden kinâyedir. Türkçe'de "çaldı düdüğü" derler. Ya'nî, "Şeytan dahi eğer iki görücülükten ve şaşılıktan geçip bilcümle mezâhirde cemâl-i Hakk'ın vahdetini müşâhede ederek o cemâlin âşığı olsa, çaldı düdüğü. O vakit Hz. Cibrîl gibi bir melek olur ve artık onun şeytanlığı kalmaz, o şeytanlık ölür."

3673. "Şeytan İslâm oldu; orada zahir oldu ki, bir Yezîd onun fazlından Bayezîd oldu."

Bu beyt-i şerîfte اسلم الشيطان على يدى ya'nî "Şeytan benim elimde İslâm oldu" hadîs-i şerîfine işaret buyurulur. Ma'lûm olsun ki, insandaki kuvve-i vâhime âfâktaki şeytanın nazîridir. Varı yok ve yoku var gösterir; ve aslâ akla itâat etmez. Resûl-i Ekrem Efendimiz bu hadîs-i şerîflerinde kuvve-i vâhimelerinin akl-ı kâmillerine inkıyâd ettiğine ve mevhûm olan keserâtta vahdet-i Hakk'ı müşâhede buyurduklarına işaret ederler. "İmdi Resûl-i Ekrem hazretlerinin ism-i şerîflerine tebean bir kimse kuvve-i vâhimesini ilim ve ma'rifet ile kuvve-i akliyyesine münkād etse, onun şeytanlığı gidip melekiyet mertebesine terakkî eder; ve Yezîd gibi hûnrîz ve serkeş olan nefsi, Hakk'ın fazl ve inâyetinden Bâyezîd-i Bistâmî (k.s.) hazretlerinin nefsi gibi mertebe-i kemâle vâsıl olur. İşte bu mertebede şeytanın İslâm olmasının ma'nâsı zevkan ve hâlen zâhir olur.

3674. "Ey gürûh! Bu sözün nihayeti yoktur. Agah olun! Yüzleri o kal'adan hifz edin!"

Şâh, şehzâdelere dedi ki: "Âşığın bu âlem-i sûretteki müşâhedesine âid sözlerin nihâyeti yoktur; ve bir âşık-ı sâdık olmak dahi güçtür. Binâenaleyh âgâh olun ve uyanık durun! Yüzlerinizi o sûretler sahibi olan kal'adan hıfz edin!"

3675. "Sakın olmaya ki, sizin hevesleriniz yol vura ki, ebede kadar şekāvete düşersiniz!"

Ya'nî, "Sakın olmaya ki, sizin o sûretler kal'asına teveccüh etmek hevesiniz ve arzûnuz, sizi maksûd-ı aslîye götürecek olan yolunuzu vursun! Zîrâ o heves yüzünden ebede kadar şekāvete düşersiniz!" Çünkü âlem-i sûret olan bu dünyâ esfel-i sâfilîndir; ve Zât-ı Hak'tan mesâfe i'tibâriyle değil, hicâb i'tibâriyle pek uzaktır. Binâenaleyh bu âlem-i sûrete meclûb ve meftûn olan rûh, kendi aslına rücû' edemeyip إنَّ كتاب الفجار لفى سجين (Mutaffifin, 83/7) ya'nî "Muhakkak fâcirler elbette siccîndedir" âyet-i kerîmesi mûcibince, tabîat siccîni içinde mahbûs kalır.

3676. "Tehlikeden sakınmak müfteraz geldi. Benden garazsız sözü dinleyin!"

"Müfteraz", "farz olunmuş" demektir. Ya'nî "Mâdemki bu kal'aya teveccüh hevesi şekāvet-i ebediyye tehlikesine sebebdir, binaenaleyh وَلَا تُلْقُوا بِأَيْدِيكُمْ إِلَى التَّهْلُكَةِ (Bakara, 2/195) ya'nî "Elleriniz ile kendinizi tehlikeye bırakmayınız!" âyet-i kerîmesi mûcibince, tehlikeden sakınmak farz olunmuştur. Benim bu garazsız olan sözümü ve nasîhatimi dinleyin ve bu nasîhatimle amel edin!"

3677. Sürûr isteyicilikte akıl, keskin uçlu olmak iyidir. Belâ pususundan sakınmak iyidir.

"Ferec", sürür ve inşirâh-ı kalb, demektir. Ya'nî, "Sürür ve inşirâh talebinde akıl keskin uçlu ve mütebassır olmak iyidir. Bu sûretler kal'ası bir belâ pususudur; bu belâ pususundan sakınmak âkılâne bir hareket olduğundan elbette iyidir."

3678. Eğer o baba bu sözü söylemese idi ve eğer o kal'adan men' buyurmasa idi,

"Baba"dan murâd, Resûl-i Ekrem hazretleri ve onların vârisleri olan insân-ı kâmillerdir ki, onlar ahyâr ve ebrâr ve şüttâr sınıfından olan sâlikleri âlem-i sûret olan dünyaya meyil ve muhabbetten men' ve Hakk'a teveccühe teşvik ederler. Nitekim Hz. Pîr efendimiz 1. cildin 997 numarasına müsâdif olan چیست دنیا از خدا غافل بدن . نی قماش و نقره و فرزند و زن ya'nî "Dünyâ nedir? Hak'tan gafil olmaktır. Yoksa metâ' ve gümüş ve evlâd ve zevce değildir!" buyurmuşlardır.

3679. Muhakkak onların atı o kal'aya gitmez idi. Muhakkak onların meyli o tarafa düşmez idi.

Ma'lûm olsun ki nehy, nefs-i insanın rağbet edeceği şeyler hakkında vâki' olur. Tab'-ı insânın rağbet etmeyeceği şeyden nehy olunması ma'nâsızdır. Binâenaleyh enbiyâ ve evliyânın sâlikleri âlem-i sûrete teveccühten men' etmeleri, nefsin âlem-i sûrete rağbeti olmasından dolayıdır. Nitekim Hz. Pîr efendimiz fakîr tarafından mütercem olan Fîhi Mâ Fîh'lerinin 46. faslında şöyle buyururlar: "Me'mûr emr olunduğu şeyde tab'an kârih olmazsa, emr sahîh olmaz; ve aç olan kimseye "Ey aç, helva ve şeker ye!" denilmez. Eğer denilirse bu emr değil, belki ikrâmdır. İnsanın râğıb olmadığı şeyden nehy olunması sahîh olmaz. "Taş yeme, diken yeme!" demek sahîh değildir; ve eğer denilirse, buna nehy tesmiye olunmaz. Hayr ile emrin ve şerden nehyin sahîh olması için şerre râğıb olan bir nefsin vücûdu lâzımdır. Bu nefsin irâde-i vücûdu şerri irâdedir. Velâkin Hak şerre râzı olmaz. Eğer râzı olsa idi, hayr ile emr etmez idi. Bunun nazîri budur ki, tedrîsi murâd eden kimse, müteallimin cehlini murâd eder. Zîrâ tedrîs ancak müteallimin cehli ile mümkin olur; ve bir şey murâd etmek onun levâzımından olan şeyi murâd etmektir. Velâkin o kimse cehle râzı değildir; râzı olsa ta'lîm etmezdi; ve kezâ tabîb tabâbeti murâd ettiği vakit, nâsın marazını murâd eder. Zîrâ onun zuhûr-ı tıbbi ancak nâsın marazı iledir. Fakat nâsın marazına râzı olmaz. Eğer râzı olsa idi, nâsı tedâvî etmezdi... ilh." İmdi şâhın onları bu kal'aya teveccühten men'i ve şehzâdelerin o tarafa meyli bu sırra mebnî vâki' olmuştur. "Hayl", cemâat ve at ma'nâsınadır.

3680. Zîra ma'ruf değil idi. Çok mehcûr idi. Kal'alardan ve yollardan uzak [3656] idi.

"Menâhic", yol ma'nâsına olan "menhec" kelimesinin cem'idir. "Şehzadeler"den murâd, ahyâr ve ebrâr ve şüttâr tâifesi meşrebinde olanlardır. Bunlardan ahyâr sınıfı namaz ve oruç ve hac gibi muâmelât-ı zâhiriyyede müstağrak olup mertebe-i kalbde; ve kezâ mücâhede ve riyâzât ile meşgül olan ebrâr sınıfı da akıl mertebesinde; ve şüttâr sınıfı da aşk ile meşgül olup rûh mertebesinde bulunduklarından onların indinde bu süretler kal'ası olan dünyâ ma'rûf değil idi ve çok metrûk idi; ve onlar her biri bir kal'a ve yol gibi olan suver-i dünyeviyyeden ve muâmelât-ı dünyeviyye hırsından uzak idi.

3681. Vaktaki o men' etti, gönülleri o sözden hevese ve hayal mahallesine düştü.

Vaktāki şâh, şehzâdeleri "Sûretler kal'asına yaklaşmayınız!" diye men' etti, "Acabâ o sûretler kal'asında ne mahzûr vardır?" diye gönülleri o sözden, o tarafa gitmek heves ve arzûsuna ve kal'anın hayali mahallesine düştü.

3682. Bu men'den onların kalbinde "Onun sırrını tefahhus etmek lazımdır" diye rağbet neşv ü nemâ buldu.

"Bâz custen", tefahhus etmek ve bir şeyin iç yüzünü aramak, demektir. Şehzadelerin kalbinde babalarının men'inden dolayı "O kal'anın sırrını ve iç-yüzünü aramak lâzımdır" diye bir rağbet neşv ü nemâ buldu.

3683. Kimdir ki, memnu'dan mümteni' ola? Çünkü insan men' olunduğu şe-ye harîstir.

Ya'nî, men' olunan şeyden nefsini kim men' eder? Çünkü الانسان حريص لما منع kavli mûcibince "İnsan men' olunduğu şeye harîs olur." Zîrâ men' olunmak-tan nefs-i însânîde bir merâk hâsıl olur ve o men'in sırrını anlamaya çalışır.

3684. Nehy, ehl-i tükā üzerine tebğîz oldu. Nehy, ehl-i heva üzerine tahrîz oldu.

"Tebğîz", tenfir etmek; "tahrîz", teşvik etmek demektir. "Tükā", perhîz et-mek, sakınmak. Ya'nî nehy ve men' etmek, perhîz eden ve sakınan kimsele-ri o nehyolunan şeyden tenfir etmek ve soğutmak ve yine hevâ-yı nefsânî sâhiblerini o nehy olunan şeye teşvik etmek, demek olur. Meselâ ehl-i takvâ-dan olan bir kimseye: "Yanımızdaki eve bir genç kadın taşındı, fahişedir; sa-kın münasebette bulunma!" diye tenbîh olunsa, o kimseyi bu fenâ komşudan tenfir etmek ve soğutmak demek olur; ve eğer o kimse hevâ-yı nefsânîsine mağlûb ise, bu nehy onu bu fenâ kadın ile münasebete teşvîk demek olur.

3685. Binaenaleyh bu sebebden çok kavmi bununla iğvâ eder. Yine bundan do-layı habîr olan kalbe hidayet eder.

Bu beyt-i şerîfte sûre-i Bakara'da vâki' olan يُضل به كثيرًا ويهدى به كثيرًا (Bakara, 2/26) ya'nî “Çokları Kur'ân sebebiyle dalâlete düşer ve çokları da yine Kur'ân sebebiyle hidâyet bulur" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Ya'nî nehy, hem tenfire ve hem de teşvîke sebeb olduğundan Kur'ân-ı Kerîm ha-yât-ı dünyeviyyelerine meclûb olan çok kavmi bu nehy ile iğvâ eder ve azdı- rır; ve yine bu sebebden dolayı da hayât-ı uhreviyyeden habîr olan kalbe de hidâyet verir. Ma'lum olsun ki, Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Ya'kūbî'de beyân buyurulduğu üzere emr ikidir. Birisi emr-i irâdî, diğeri ise emr-i teklifidir. "Emr-i irâdî", ezelde abdin ayn-ı sâbitesinin lisân-ı isti'dâd ile Hak'tan taleb ettiği şeydir ki, ya hidâyet veyâ dalâlet olur. Rûhlar bu âlem-i sûrette cismâniyet taleb ettikleri vakit, لِلَّهِ الْحُجَّةُ الْبَالِغَةُ (En'âm, 6/149) ya'nî "Allah için hüc-cet-i bâliğa sâbittir" âyet-i kerîmesi mûcibince, her birinin ezeldeki taleblerinin nev'i ve mâhiyeti sabit olmak için, Hak Teâlâ peygamberleri vâsıtasıyla mahz-ı hidâyet yolu olan "emr-i teklifi"sini tebliğ buyurdu. İmdi, hidâyete yabancı olan rûhlar bu emirden kaçarlar; ve yabancı olmayanlar "Dinledik ve itâat ettik!" derler. Binâenaleyh ehl-i dalâlet emr-i irâdîye mutî' ve emr-i teklîfiye muhâlif olurlar; Ve ehl-i hidâyet ise hem emr-i irâdîye ve hem de emr-i teklîfîye mutî' olurlar.

3686. Aşina olan güvercin kamıştan ne vakit ürker? Belki o kamıştan hevâ güvercinleri ürker.

"Hamâm”, güvercin ve "hamâmât”, “hamâm"ın cem'idir. "Güvercinler"den murâd, rûhlardır. Ya'nî, meselâ âşinâ ve alışkın olan güvercinler kendi yuvalarına vaz' olunan tünek kamışlarından ürkmeyip oraya konarlar. Havada uçan yabancı güvercinler bu tünek kamışlarından ürküp kaçarlar. Bunun gibi ezelde ayn-ı sâbiteleri Hâdî isminin mazharı olan rûhlar, bu dünyâ evinin damına tünek kamışı gibi konulmuş ve emr-i teklîfiyi hâvî bulunmuş olan Kur'ân'ın emr ve nehyinden ürkmezler. Fakat, ezelde ayn-ı sâbiteleri Mudıll isminin mazharı olan rûhlar bu emr-i teklîfiyi hâvî olan Kur'ân'a yabancı olduklarından onlar bundan ürküp bu âlem-i sûrette hevâ-yı nefsânîleri dâiresinde uçarlar.

3687. İmdi ona dediler ki: "Hizmetler edelim! “Semi'nâ ve eta'na"lara teveccüh edelim!"

Ya'nî, ahyâr ve ebrâr ve şüttâr tâifesinden olan mü'minlerin rûhları hem emr-i irâdîye ve hem de emr-i teklîfîye mutî' olduklarından, ebu'l-ervâh olan Nebiyy-i zîşânın getirdiği ahkâma karşı dediler ki: "Pek a'lâ! Bize teklif olunan emr ve nehy dâiresinde hizmetler edelim ve çalışalım! Ve sûre-i Baka- ra'da vaki' وَقَالُوا سَمِعْنَا وَأَطَعْنَا (Bakara, 2/285) ya'nî “İşittik ve itâat ettik, dediler" âyet-i kerîmesinin hükmüne teveccüh edelim!

3688. Senin fermanından yüz çevirmeyelim! Senin ihsanından gaflet, küfür olur.

Ya'nî, "Emr-i teklifiye muhalefet etmeyelim! Zîrâ doğru yolu gösteren emr-i teklifi bu âlem-i keserâtta bizim cismâniyetimize ve rûhâniyetimize senin ihsânındır. Senin bu ihsânından gaflet, küfür ve bu ihsânı setr ve inkârdır."

3689. Fakat istisna ve Hudâ'nın tesbihi, kendi nefislerine i'timaddan dolayı onlardan cüdâ oldu.

"Tesbih", Hak Teâlâ'yı kudsiyet ile yâd etmek. "İstisna"dan murâd, “İnşâallâh" ya'nî "Hak dilerse" demektir. Ya'nî şehzadeler: "Biz hizmetler edelim!" dediler. Fakat kendi nefislerine i'timâd ettiklerinden dolayı "Eğer Cenâb-ı Hakk'ın iradesi taalluk ederse" demek onların hâtırlarına gelmedi. Zîrâ amel-i sâlih işlemek tevfik-i ilâhî ile olur.

3690. İstisnânın zikri ve mültevî olan hazm Mesnevî'nin ibtidasında söyle- [3666] nildi.

"Hazm", "ayıklık ve uyanıklık ve tahkîm etmek" ma'nâlarınadır. "Mültevî", "kıvrılmış ve bükülmüş" demektir. Ya'nî, istisnâ ve istisnânın zımnında bükülmüş ve kıvrılmış olan hazm hakkındaki beyânât bu Mesnevî'nin ibtidâsında "Padişah ve Câriye" kıssasında söylenilmiştir. Nitekim 1. cildin 48 ve 49 ve 50 numaralarına müsâdif olan şu beyitlerde "istisna" mes'elesi geçti:

[Ya'nî "Fart-ı meserretten "Eğer Hudâ dilerse" demediler. Binâenaleyh Allâh Teâlâ onlara acz-i beşeri gösterdi. İstisnânın terkinden murâdım bir kasvettir; ârız bir hâl olan ancak söylemek değildir. Ey ne çok kimse istisnâ- eğer bin sene su döksen fâide vermez. Onun neşv ü nemâsına meded etmek için kökü yaş olmak lâzımdır... ilh.

3628. Sebebleri kesici olan ölümün askerleri, dalı ve yaprağı kesmeye kış gibi gelir.

"Sebebler"den murâd, tahsîl-i ilim husûsunda söz ve ses ve kitâb mütâlaası gibi sûrî sebeblerdir. "Dal"dan murâd, cisim ağacının uzuvları ve "yaprak"tan murâd, cismin havâssidir. Ya'nî, sûrî sebebleri kesici ve ortadan kaldırıcı olan ölümün askerleri cisim ağacının uzuvlarını ve havâssini kesmek için kış mevsimi gibi olur.

3629. Cihânda onlara bahardan yardım olmaz. Ancak meğer ki cânda yârin yüzünün bahârı ola!

Cihânda bu ulûm-i istidlâliyye ve taklidiyye sahiblerine bu ulûm-i zâhire bahârından ve aşkından yardım olmaz. O ölüm vaktinde ancak rûhta yâr-i hakîkî olan Zât-ı Hakk'ın baharı ve aşkı yardımcı olur. Nitekim bu ma'nâda 5. cildin 4139 numarasına müsâdif olan اندرین بحث گر خرد ره بین بدی . فخر رازی راز دان دین بدی [ya'nî "Eğer bu bahisde akıl yol görücü olaydı, Fahr-i Râzî dîninin sırrını bilici olurdu"] beytinde uzun îzâhât vardır.

3630. Ondan dolayı toprağa “dârü'l-gurûr" lakab oldu. Zîra ayağını ubûr günü çeker.

O sebebden dolayı toprağa ve bu cismâniyet âlemi olan dünyâya “dârü'l-gurûr" ya'nî "aldanmak evi" lakabı verildi. Nitekim şerh-i şerîfteki hadîs-i nebevîde التجافى عن دار الغرور [ya'nî Gurûr evinden uzaklaşmak] buyurulmuştur. Zîrâ rûhun bu dünyâ köprüsünden geçme günü bu cisim o rûhtan ayağını çeker ve vefâsızlık edip rûhtan ayrılır.

3631. Ondan evvel "Senin derdini ben toplarım!" diye sağa ve sola koşardı. Bir şey toplamadı.

yı söze getirmemiştir; onun cânı istisnânın cânı ile çifttir."] Ve hazm hakkın- daki beyânât dahi 3. cildin 2831 numarasına müsâdif olan حزم چه بود در دو تدبیر احتیاط. از دو آن گیری که دورست از خباط ya'nî "Hazm ne olur? İki tedbîrle ih- tiyâttır, o ikiden hubâttan uzak olanı tutasın!"] beytinde geçti.

3691. Eğer yüz kitab olsa, bir babın gayrı değildir. Yüz cihete teveccüh, mihra- bın gayrı değildir.

Ya'nî hakāyık-ı ledünniyyeye müteallık yüz kitâb olsa, o kitâbların hülâsa- sı kitabın bir bâbından ibaret olur ki, o bir bab dahi Hak Teâlâ'nın emrine itâ- at ve nehyinden ictinâb etmek ve bilcümle umûrda onu mutasarrıf bilmekten bahs eder. Nitekim bu âlem-i keserâtta her ferd-i beşerin sevip teveccüh ettiği bir şey vardır ki, o şey onun mihrabıdır. Hakikatte فأينما تولوا فثم وجه الله (Bakara, 2/115) ya'nî "Ne tarafa teveccüh ederseniz Hakk'ın vechi ve zâtı vardır" âyet-i kerîmesi mûcibince bunların mihrabı ve teveccüh-gâhı, bilsinler bilmesinler, hep Hakk'ın vechidir; ve nitekim gece karanlığında namaz kılmak için adem-i vukūf hasebiyle mü'minlerden her birisi bir tarafa teveccüh etse, hakîkatte on- ların teveccühü yine namazın mihrâbı olan Ka'be-i Muazzama'ya olur.

3692. Bu yollara onun mahlası bir hanedir. Bu binlerce sünbül bir tanedendir.

"Mahlas", "hülâsa mahalli" demektir. "Tarîklerden murad الطريق الى الله بعدد انفاس الخلائق ya'nî "Allâh'a giden yollar halâikın nefesleri adedincedir" kav- li mûcibince, efrâd-ı beşerden her birinin sâlik olduğu yol ve mezhebdir. “Hâ- neden murad وإلى الله ترجع الأمور (Bakara, 2/210) ya'nî "Emrler Allah'a irca' olunur" âyeti ve emsâli âyetler mûcibince Hak'tır. "Bir tâne"den murâd, ha- kîkat-i vücûddur. "Binlerce sünbül"den murâd, mezâhir-i kevniyyedir. Ya'nî, efrâd-ı beşerin bu sâlik oldukları yolların hülâsa mahalli ve nihâyeti sûre-i Necm'de vâki وَأَن إِلَى رَبِّكَ المنتهى (Necm, 53/42) ya'nî “Cümle halâikın intihâsı ve rücû'ları Rab Teâlâ tarafınadır" âyet-i kerîmesi mûcibince vücûd-i hakîkî sahibi olan Hak Teâlâ hazretleridir. Bu sayısız mezâhir-i kevniyye hep o vü- cûd-i hakîkîden zuhûr etmiştir.

3693. Türlü türlü yiyecekler yüz bindir; i'tibarda hepsi bir şeydir.

Ya'nî, meselâ yüz binlere bâliğ olan türlü türlü yiyecekler vardır. İnsanı bunlar tarafına çeken ancak bir açlıktan ibârettir; ve açlık keyfiyeti ancak bir ma'nâdan ibârettir.

3694. Vaktaki sen birisinden tamamen doydun, elli taâm senin kalbinde soğuk oldu.

Nitekim bir gıdâdan tamâmiyle doyup açlığın gittiği vakit, senin önüne elli türlü taâm getirseler, her birisine iştihan kalmaz. Bunlar hakkında Hz. Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 2. faslında şöyle buyururlar: "Hakîkatte cezb eden şey birdir fakat müteaddid görünür. Görmez misin ki, bir adam türlü türlü yüz şey arzû eder. Meselâ "Tutmaç isterim, börek isterim helva isterim, yahni isterim, meyve isterim, hurma isterim ve incir isterim" der. Bunları ta'dâd ile lisâna getirir. Velâkin onun aslı açlıktır ve o da birdir. Görmez misin! Bir şeyden doyunca "Bunların hiçbirisi lâzım değildir" der. Binâenaleyh ma'lûm olur ki, on ve yüz yoktur. Belki bir vardır. وَمَا جَعَلْنَا عِدَّتَهُمْ إِلَّا فِتْنَةً (Müddessir, 74/31) ya'nî "Halkın bu ta'dâdı ancak fitnedir" ...ilh."

3695. Binâenaleyh sen açlık hususunda şaşı olmuşsun. Zîrâ biri yüz binlerce görmüşsün.

Böyle olunca, sen açlık husûsunda şaşı olmuşsun. Ya'nî birden ibaret olan açlığı görmeyip, türlü türlü gıdâları görmüşsün. Bunun gibi hakîkatte vücûd ve varlık birdir. Sen ise bu vücûdun birliğini görmekte şaşı olup, mezâhir-i kevniyyenin çokluğunu görmüşsün ve o vücûd-i hakîkînin tasarruflarından gafil bulunmuşsun.

3696. O câriyenin hastalığından ve tabîblerden ve anlayışın kusûrundan dahi bahsetmiş idik.

Ya'nî, o vücûd-ı vâhid-i hakîkînin mezâhir-i kevniyye üzerindeki tasarrufunu anlatmak için, bu Mesnevî-i Şerîfin ibtidâsında pâdişâhın âşık olduğu câriyenin hastalığından ve onu tedâvîye teşebbüs eden hünerleriyle mağrûr doktorlardan ve tasarruf-ı ilâhîyi anlamanın kusûrundan ve noksanından dahi bahsetmiş idik.

3697. Ki, o tabîbler yularsız at gibi, biniciden gafil ve bî-behre idiler.

“İzâr”, yuların atın yanaklarına isabet eden kısmı (Akrabü'l-Mevârid). Ya'nî, zîrâ o doktorlar zâhiren başlarına yular takmaksızın üzerlerine binilmiş at gibi idiler; ve üzerlerindeki süvârîden ya'nî mutasarrıf-ı hakîkîden gâfil idiler. Nitekim onlar bu gafletlerine mebnî 1. cildin 47 numarasına müsâdif olan beyitte هر یکی از ما مسیح عالمیست . هر الم را در کف ما مرهمیست ya'nî “Her birimiz âlemin Mesîh'i ve Îsâ'sıdır. Bizim elimizde her elemin ve hastalığın ilacı ve merhemi vardır” demiş idiler.

3698. Ağızları gemin darbesinden yara dolu. Tırnakları adımın tahvilinden mecrûhtur.

“Kâm”, ağız ve damak; “gâm”, adım, ayak ve atın yuları ma'nâlarına gelir. Burada her üç ma'nâ da münasibdir. “Kar'-ı legâm”, gemin darbesidir ki, hayvanın ağzındaki gemi çiğnemesinden olur. Bundan murâd, aşağıdaki 2700 numaralı beyitteki tavzîh mûcibince irâde-i cüz'iyye gemidir. Ya'nî o doktorların ağızlarına ve damaklarına takılmış olan irâde-i cüz'iyyeleri geminin darbesinden damakları birçok def'alar yaralanmış ve murâdları hâsıl olmamış ve her tedâvîde attıkları adımların bu kazâ-yı ilâhî tarafından tahvîlinden, irâdeleri ayaklarının tırnakları mecrûh olmuştur. Ya'nî irâde-i cüz'iyyeleriyle verdikleri ilâçlar ma'kûs te'sîr göstermiştir. Nitekim 1. cildin 53 ve 54 numaralı beyitlerinde doktorların tedâvîdeki aczleri şu sûretle beyân buyurulmuş idi:

Ya'nî “Kazâ-yı ilâhîden dolayı sirkengebîn denilen ilâç safrayı izâle etmek lâzım gelirken, bilakis çoğalttı. Bâdem yağı tab'a mülâyemet vermek lâzım gelirken kabız ve kuruluk verdi. Helîle denilen ilâç, mülâyemete hizmet etmek îcâb ederken kabız verdi ve lînet gitti. Velhâsıl su ateşe neft yağı gibi yardım etti.”

Ve kezâ 5. cildin 1707 numarasında da bu ma'nâ şöyle buyurulmuştur: چون قضا آید طبیب ابله شود وان دوا در نفع هم گمره شود Ya'nî “Kazâ-yı ilâhî geldiği vakit doktor ahmak olur. O ilâç fâide vermekte yolunu şaşırır.”

3699. Vakıf olmamış ki: "İşte bizim sırtımız üzerinde üstadlık gösterici çevik bir râyız vardır."

"Râyız", "serkeş atı râm eden süvârî" demektir. Ya'nî, doktorlar tedâvî emrinde böyle ters hâdiseleri gördükleri hâlde, gafletlerinden tasarruf-ı ilâhîye vakıf olamamışlar ve "İşte bizim sırtımızda üstâdlık ve tasarruf gösterici çevik bir râyız ve mürebbî olan binici vardır" dememişlerdir.

3700. Bizim sergerdanlığımız bu gemden değildir. Ancak murad sevici olan [3676] binicinin tasrifindendir.

Ya'nî, işte bizler bu tasarruf-ı ilâhîye karşı hep böyle gaflet içindeyiz. Bizim başımızın dönmesi ve sersemliğimiz bizim irâde-i cüz'iyyemizden değildir. Ancak kendi murâdını ızhâr edici ve kazâ-yı ilâhîsini infâz etmeyi sevici olan binicinin, ya'nî Hakk'ın tasrîfindendir. Meselâ bir şeyin olmasını murâd ederiz; bizi o irâdemizin gemi o şey tarafına çeker. Fakat üzerimizde binici olan Hakk'ın murâdı bizim irâdemize muvâfık olmayınca, bizi kendi irâdesi tarafına çeker. Bizler ise "Ne istedik, ne vâki' oldu!" diye hayret eder ve sersem oluruz.

3701. Biz gül için bostanlara gitmişiz. O gül görünmüş ve o bir diken olmuştur.

Meselâ biz gül ve çiçek toplamak için bostanlara gittik. Uzaktan gözümüze o gül ve çiçek [görünen] şeyin diken olduğunu görürüz. Ya'nî zevk ve lezzet almak için yaklaştığımız şey netîcede bize bir belâ olur.

3702. Akıl cihetinden hiç onlara bu olmadı ki, "Bizim boğazımıza tekme vuran kimdir?" desinler..

Bu hayât-ı dünyeviyyelerinde pek çok def'alar teşebbüs ettikleri işlerin kendi murâdları hilafında zuhûr ettiğini gördükleri hâlde, o doktorlar akıllarını bu tarafa çevirip "Acabâ, bizi o tarafa, bu tarafa sevk etmek için boğazımıza tekme vuran üzerimizdeki süvârî kimdir?" diye hiç düşünmediler. "Bizim murâdlarımıza mâni' olan şey esbâb-ı tabîiyyedir" dediler. Vaktâki insan şeytanın hîlesine aldanıp küfür ve inkâr tarafına ayak bastı, şekāvet hendeğine ve çukuruna düştü, o Benî-Âdem'in düşmanı olan mel'ûn kahkaha ile gülmeye dudak açtı ve sevincinden dudakları kulaklarına varacak derecede gülmeden bayıldı. Nitekim sûre-i Yasin'de يابني آدم أن لا تعبدوا الشَّيْطَانَ إِنَّهُ لَكُمْ عَدُو مبين (Yasin, 36/60) ya'nî "Ey Adem oğulları! Şeytana itâat etmeyin, zîrâ o sizin apaçık düşmanınızdır!" buyurulur.

3640. "Hey! Gel, ben senden tama'lar tutarım!" Ona der: "Git! Git ki, sen- [3616] den bizârım."

Küfür yüzünden dünyevî ve uhrevî azâb-ı ilâhîye giriftâr olan insan şeytana hitâben der ki: "Hey! Gel, ben bu beladan kurtulmak için senden tama'lar ve ümîdler tutarım. Zîrâ sen bana yardımlar va'detmiş idin!" Şeytan ona cevâben der ki: "Git, git! Zîrâ ben senden bîzârım!"

3641. "Sen Kirdigar'ın adlinden korkmadın. Ben korkarım. Benden iki elini kaldır!"

"Sen fail-i mutlak olan Hakk'ın adlinden ve ameline mukābil vereceği cezâdan korkmadın. Ben korkarım. Bu hâl içinde benden el çek!"

3642. Hak buyurdu ki: "Muhakkak o iyilikten cüdâ oldu. Sen dahi bu tezvîrler ile ne vakit kurtulursun?"

Bu beyt-i şerîfte yukarıda zikr olunan sûre-i Haşr'deki âyet-i kerîmenin maba'di olan فَكَانَ عَاقِبَتهما أنهما في النار خالدين فيها وذلك جَزَاء الظالمين (Haşr, 59/17) ya'nî "O şeytan ve insanın akıbetleri ebedî ateşte olmaktır; ve zulm edenlerin cezâsı budur" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Bu beyit ile aşağıdaki beyitler bu âyet-i kerîmenin tefsîridir. Ya'nî Hak Teâlâ buyurdu ki: “O insan hidâyet yolunun rehberleri olan peygamberleri bırakıp senin hîlene aldanarak iyilikten ayrıldı. Ey şeytan! Sen dahi bu tezvîrler ve yalanlar ile ne vakit azâbdan kurtulursun?"

3643. Hesab gününde fail ve mef'ûl kara yüzlüdürler ve sengsarın harîfidirler.

3703. O tabibler Halık'ın mekrinden dolayı öyle sebebin bendesi ve muhteceb olmuşlardır.

Halbuki o doktorlar Hâlık'ın mekrinden dolayı kazâ-yı ilâhîden gāfil ve böyle esbâb-ı tabîiyyenin bendesi olmuşlar ve bu esbaba karşı baş eğmişlerdir; ve bu sebeblerde tasarruf eden Hâlık'ı göremeyip, bu esbâb-ı tabîiyye perdesi arkasında kalmışlardır. "Muhteceb" kelimesi, "bende-i sebeb" ta'bîrinin tefsîridir.

3704. Eğer bir ahıra erkek öküzü bağlasan, sonra öküzün yerinde eşek bulsan,

Meselâ, eğer bir ahıra erkek öküz ya'nî tosun bağlasan, sonra gelip o tosunun yerinde bir eşek bağlı olduğunu görsen,

3705. "O gizli iş acaba kimindir?" diye aramaman, uyumuş gibi tegāfül eşeklikten olur.

"Yahu, benim haberim olmaksızın bu tosunun yerine gizlice bu eşeği bağlayan kimdir?" diye araştırmamak ve uyumuş bir adam gibi tegāfül göstermek, eşeklik ve hamâkat olur.

3706. Halbuki "Bu mübeddil acaba kimdir? Aşikâr değildir; o galiba eflakîdir!" demedin.

Ey irâde ettiği şeyin yerinde başka şey zuhûr ettiğini gören gafil! Sen ise "Acabâ, bu benim murâdımı değiştiren kimdir? Meydanda değildir. O değiştiren gālibâ eflâkîdir, ya'nî âlem-i ulvîye mensûbdur!" demedin.

3707. Oku sağ tarafına uçurmuşsun. Sen okun sol tarafa gittiğini görmüşsün.

Meselâ, bir oku sağ tarafa atıp uçurdun. Fakat okunun sol tarafa gittiğini gördün. "Acaba bu oku benim murâdım hilafında sol tarafa uçuran kimdir?" demez misin?

3708. Bir av için bir ahû tarafına koştun; kendini bir domuz avında buldun.

"Be-saydî"deki "ba", ta'lîl içindir. Ya'nî, meselâ av avlamak için çıktın. Niyetin bir âhû avlamak idi ve o niyet ile koştun. Önüne âhû yerine bir domuz çıktı ve o domuzu avlamaya mecbûr oldun. "Yâhu! Ben ne niyet ile çıktım ve ne avladım?" diye hayret etmez misin?

3709. Yağma için bir fâidenin izinde koşmuşsun. Fâideye erişmeyip, hapse düşmüşsün.

"Kebs", kuyuyu ve ırmağı toprakla doldurmak, başı yakaya çekmek ve yağma ve gece baskını yapmak ma'nâlarınadır (Gıyâsü'l-Lügāt). Burada "yağma ve gece baskını" ma'nâsı münasibdir. Ya'nî, meselâ gece baskını ve yağma yapmak için bir fâide elde etmek üzere koştun; fâide hâsıl etmek ve mal kazanmak şöyle dursun, zabıta me'mûrları tarafından yakalanıp hapse götürüldün.

3710. Başkaları için kuyular kazmışsın, onun içine kendini düşmüş görmüşsün. [3686]

Bu beyt-i şerîfte من حفر بئرا لاخيه وقع فيه ya'ni "Kendi kardeşi için kim ki bir kuyu kazdı, o kuyuya kendi düştü" hadîs-i şerîfine işaret buyurulur. Ya'nî, hadîs-i şerîf mûcibince, başkalarının başına bir belâ getirmek için bir sebeb hazırladı ise, cezâ amel cinsinden olduğu için o belânın sebebi o kimsenin başına geldi.

3711. Mâdemki Rab seni sebebde muradsız etti, binaenaleyh sebeb hakkında niçin kötü zanlı olmadın?

İmdi, mâdemki Rabbü'l-âlemîn olan Hak Teâlâ hazretleri seni teşebbüs ettiğin sebeb yüzünden murâdına nail etmedi, binâenaleyh sebeb hakkında "Bu sebeb çürük bir şeydir" diye niçin sû-i zanna düşmedin de her murâdın husûlünü mutlak sûrette sebebden bildin? Cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fih lerinin 62. faslında esbab hakkında şöyle buyururlar: "Sebeblerin kâffesi dest-i kudret-i Hak'ta bir kalem gibidir. Muharrik ve muharrir Hak'tır. O istemedikçe kalem hareket etmez. Şimdi kaleme nazar edip "Bu kaleme bir el lâzımdır" diyerek kalemi görüp onu tahattur edersin. Fakat onlar dâimâ eli görüp "Bu ele bir kalem de lâzımdır" derler. Belki elin güzelliğinin mütâlaasından dolayı kalemin mütâlaasına lüzûm görmezler ve "Böyle bir el kalemsiz olmaz" derler. Bir mahaldeki kalemin lezzet-i temâşâsı sebebiyle onlar için nasıl temâşâ-yı kalem kaydı olur? Sen arpa ekmeğinden lezzet bulduğun cihetle, buğday ekmeği hâtırına bile gelmiyor. Hiç onlar buğday ekmeği var iken arpa ekmeğini yâd ederler mi? Senin için zemîne zevk bahş eden âsumâna meylin yoktur. Halbuki mahall-i zevk âsumândır. Yeryüzü hayatı gökten alır. Ehl-i âsumân hiç yeryüzünü yâd ederler mi? Ve sen şimdi hoşlukları esbabdan görme! Ve o ma'nâlar esbâb içinde müsteârdır. Zîrâ Dârr ve Nâfi' Hak'tır. Mâdem zarar ve nef' Hak'tandır, o hâlde niçin esbâba yapışmış kalmışsın? ...ilh."

3712. Çok kimse miksebden şah ve hâkān olmuştur. Başkaları o miksebeden üryan olmuştur.

"Mikseb", "kesb" masdarından ism-i âlet olmak münasibdir; ve "mikseb" ile kazanç âleti olan sebebe işâret buyurulur. Ya'nî, çok kimse kazanç âleti olan miksebden ve sebebden şâh ve hâkān ve hükümdar olmuştur. Fakat yine o sebebe ve miksebe yapışmış olan başka kimseler de servet ve samânından soyunup çıplak ve fakîr olmuştur.

3713. Çok kimse kadınların akdinden Kārûn olmuştur. Çok kimse kadınların akdinden medyûn olmuştur.

Ya'nî, çok kimseler akd-i nikâh ile aldıkları zengin kadın sebebinden Kārûn gibi zengin olmuştur; ve yine çok kimseler akd-i nikâh ile aldıkları yine zengin kadın sebebinden borçlu ve muhtaç bir hâle gelmiştir. Binâenaleyh hiçbir kimse "Filân bir kadın aldı da zengin oldu veyâ fakîr oldu" diyemez. Zîrâ zenginlik ve fakîrlik kullara Hak tarafından gelir. Hak Teâlâ o zenginliği ve fakîrliği bir kadın sebebi altında gizlemiştir. Binâenaleyh mutlakan sebebe nazar edenler aldanırlar.

3714. İmdi, mâdemki sebeb eşek kuyruğu gibi dönücü olur, onun üzerine az dayanır isen pek iyi olur.

İmdi, mâdemki sebeb böyle eşek kuyruğu gibi o tarafa bu tarafa dönüp çarpınmaktadır, ey sâlik-i murâd! O sebebe az dayanır isen, pek isabet etmiş olursun. "Tekye kem kunî” ya'nî "az dayanır isen" ta'bîriyle bu âlem-i sûrette esbâba teşebbüsün lüzûmuna da işâret buyurulur. Nitekim sûre-i Kehf'de Zülkarneyn kıssasında وَآتَيْنَاهُ مِن كُلِّ شَيْءٍ سَبَبًا فَأَتْبَعَ سَبَبًا (Kehf, 18/84-85) ya'nî "Biz o Zülkarneyn'e her bir şeyden bir sebeb verdik. Binâenaleyh sebebe tâbi' oldu" buyurulur. Nitekim aşağıdaki beyt-i şerîfte bu lüzûma daha vuzûh ile işâret buyurulur.

3715. Ve eğer sebeb tutar isen dahi cesûr olarak tutmayasın! Zîrâ onun altında çok gizli âfetler vardır.

Ya'nî, bu âlem-i sûret sebeb âlemi olduğu için, eğer sebebe yapışmış olsan dahi "İşte bizim murâdımız bu sebebden hâsıl olur" diye cesûr olarak o sebebe yapışma! Zîrâ eşeğin kuyruğu gibi o tarafa bu tarafa dönen sebebin altında senin murâdının hilâfında pek çok âfetler ve belâlar gizlidir.

3716. Bu hazm ve hazer istisnânın sırrıdır. Zîrâ ki bu kader, eşeği keçi gösterir.

Bu hazm ve ihtiyât ve korku yukarıda 3690 numaralı beyitte zikr olunan "istisnâ"nın, "in-şâallâh" demenin sırrıdır ve iç yüzüdür; ve "in-şâallâh", ibâresini lafzan söylemek şart değildir. Belki sebebe teşebbüs esnâsında insanın bu ma'nâyı teemmül ederek ihtiyât ve korku ile hareket etmesidir. Zîrâ mukadder olmayan murâd, her ne kadar esbâba teşebbüs olunsa, vücûda gelmez; ve bu kazâ ve kader-i ilâhî bu âlem-i sûrette insanın gözüne eşeği keçi ve fenâyı iyi ve iyiyi fenâ gösterir.

3717. O kimsenin ki gözünü o bağladı, her ne kadar gürbüz ise de, onun iki gözünde şaşılıktan eşek keçidir.

“Gürbüz”, “mekkâr ve hîlekâr, cesûr ve şecî’ ve zekî ve ârif” ma’nâlarına- dır. Hikmetin iki tarafı vardır: Biri ifrât ve diğeri tefrîttir. İfrât tarafına gürbüz- lük ve tefrît tarafına humûd ve belâhet derler; ve Arabî’si “cübrüz”dür. Bâ’nın kesriyle “gürbiz” dahi telaffuz olunur (Burhân). Ya’nî, gözünü kazâ ve ka- der-i ilâhînin bağladığı kimse, her ne kadar işlerinde [gürbüz] ve müdebbir olsa bile, bu kazâ ve kader tarafından onun iki gözüne getirilmiş olan şaşılık- tan dolayı, eşeği keçi görür. Binâenaleyh kazâ ve kadere karşı akıl ve zekâ- vet müessir değildir. Nitekim 1. cildin 1257 numaralı beytinde چون قضا آید شود دانش بخواب . مه سیه گردد بگیرد آفتاب ya’nî “Kazâ-yı ilâhî geldiği vakit, ilim ve ma’rifet uykuya gider. Ay kara olur ve güneş tutulur” buyurulmuş idi.

3718. Mâdemki basarları döndürücü Hak olur, kalbi ve fikirleri kim döndürür?

Mâdemki böyle zâhirî gözlerin bakışını döndürücü Hak olur ve eşeği keçi gösterir, artık düşün ki, o insanın bâtını olan kalbini ve fikirlerini döndüren kimdir? Zîrâ insan kendi hâline dikkatle bakacak olursa, kalbine gelen havâ- tırda ve aklına gelen fikirlerde aslâ kendinin medhali yoktur. Nev’î’leri ve mâ- hiyetleri sayısız olan fikirlerin ve hâtıraların içinde ba’zıları ayrılıp insanın kalbine ve aklına musallat olur. Hattâ bu hâtıraları ve fikirleri def’ etmek mümkün olamaz.

3719. Sen kuyuyu latîf bir oda görürsün; sen tuzağı zarîf bir tâne görürsün.

Bu kazâ-yı ilâhînin basan taklîbi sebebiyle sen hakîkatte karanlık bir ku- yu mesâbesinde olan bu cismâniyet âlemini latîf ve süslü bir ev ve oda gö- rürsün ve iç yüzü tuzaktan ibâret olan muhtelif arzûları zarîf bir tâne ve lok- ma görürsün.

3720. Bu tefestut değildir, Hudâ’nın taklîbidir. Hakîkatlerin nerede olduğu- nu gösterir.

Ba’zı nüshalarda “tefestut” yerine “tesefsut” vâki’dir. Ve “tesefseta”, te- dahrace bâbından olup Sofistâî olmak ve eşyâyı hayâl bilmek ve hakayıkı selb etmek demek olur. "Sefseta" dahi, "dahrace" bâbından bu ma'nâya gelir. Binâenaleyh bu ma'nâda "tefestut" kelimesinin isti'mâli galat olur. Ya'nî bizim "Kazâ ve kader-i ilâhî gözlere eşeği keçi ve kuyuyu latîf oda ve tuzağı zarîf tâne gösterir" dememiz, Sofistâîler'in fikirlerine iştirak etmek değildir. Zîrâ Sofistâîler gibi hakāyıkı inkâr etmiyoruz. Belki âlem-i sûretteki a'yân-ı kevniyye manzarasının Hak tarafından döndürülmesini murâd ediyoruz; ve bu manzaraların taklîbi ile kalb-i hakāyık lâzım gelmez. Meselâ ateşin hakîkati yakıcılıktır. Bu yakıcılık bu âlem-i sûrette ateşin kırmızı rengi ile zâhir olur. Fakat Hak murâd ederse, bu yakıcılık hakîkatini o kırmızı renkli ateşin sûretinden nez' edip, onun zıddı olan buz sûretinden dahi ızhar eder. Nitekim Nemrûd'un ateşinden bu yakıcılık hakîkatinin zuhûrunu kaldırıp, ondan gülistân ızhâr etti. Hak Teâlâ bu taklîbi ile bizlere hakîkatlerin bu âlem-i sûrette olmayıp, ilm-i ilâhîsinde sabit olduğunu gösterir. Sofistâîler ise, üç sınıftan ibaret olup, hakāyık-ı eşyayı esâsından inkâr ederler. Bunların fikirleri 1. cildin 556 numarasına müsâdif olan از سبب سوزیش من سودائیم. در خیالاتش چوسوفسطائیم [ya'nî] "Ben onun sebeb yakıcılığından hayrânım; ve onun hayâlâtında da Sofistâîler gibiyim" beytinde hülâsaten îzâh edilmiştir.

3721. O kimse ki hakāyıkı inkâr eder, o hep bir hayal üzerine teveccüh eder.

Ya'nî, ilm-i ilâhîde sabit olan her şeyin hakîkatlerini inkâr eden kimse hep bir hayal üzerine teveccüh eder ve kendi hayali ile meşgül olur. Zîrâ hakîkati olmayan bir şeyin âlem-i sûrette zuhûruna imkân yoktur. Meselâ mâhir bir ressâm, ressamlık san'atının îcâbı olarak yapacağı bir levhanın sûretini evvelâ ilminde peydâ eder ve sonra fırça ve boya ile o sûret-i ilmîsini kesâfet âlemine çıkarır. Bu zâhirdeki levhanın hakikati, ressamın ilmindeki sûrettir. O zâhirî levha kırılsa veyâ bozulsa ressâm onun birçok misillerini o ilmî sûretten meydana çıkarır.

3722. O demez ki, hayalin hisbânı dahi sana bir hayal olur. Gözünü sil!

"Hisbân", "zannetmek" demektir. Ya'nî, o hakāyıkı inkâr eden kimse kendi nefsine hitâben demez ki: "Yâhu! Bu hayâl zannı dahi senin bir hayâlinden ibaret olur. Binâenaleyh aklının gözünü sil de, bu keserât âlemine iyice bir bak! Zîrâ hakîkati sabit olmayan hiçbir sûretin zuhûruna imkân yok- tur. Bundan anlaşılır ki, bu Sofistâîler'in akıl gözleriyle hakāyıkı görememeleri dahi taklîb-i ilâhîdir ve kazâ ve kader-i ilâhînin hükmüdür.

"İnsan men' olunduğu şeye harîs oldu" hükmü ile sultânın oğullarının o kal'aya gitmesi "Biz kendi bendeliğimizi gösterdik. Velâkin senin kötü huyun satın almayı bilmedi" İmdi kendisinden men' olunmuş olan o kal'aya sürdüler ve babanın bütün o vasiyetlerini ve siparişlerini ayak altına koydular. Nihâyet belâ kuyusuna düştüler ve nüfûs-i levvâme onlara: "Size korkutucu gelmedi mi?" (Mülk, 67/8) dediler. Ağlayarak ve pişmân olarak onlar: "Eğer biz dinleye idik ve taakkul ede idik, ashâb-ı Saîr'den olmazdık" (Mülk, 67/10) dediler

Bu sürh-i şerîfin işârâtı anlaşılmak üzere bir mukaddimeye ihtiyaç vardır. Şöyle ki: Efrâd-ı insâniyyenin ebeveyni Adem-i hakîkî olan akl-ı küll ile Havvâ-yı hakîkî olan nefs-i külldür. Bunlar cennet-i zâtta, ya'nî mertebe-i zâtta mestûr idiler; ve Kur'ân cemî'-i esmâ ve sıfatı câmi' olan zât-ı ulûhiyettir; ve suver-i müteayyine zât-ı ulûhiyetin varlığında hayâlât ve rü'yâdan ibarettir; ve bu keserât ve taayyünât-ı hayaliyye, çekirdeğin içindeki ağaç gibi dal budak salıverip esfel-i sâfilîne doğru uzamıştır; ve mertebe-i zâttan hicâb i'tibariyle uzaklaşmıştır. İşte bu ağaç Kur'ân'da mezkûr olan "şecere-i mel'ûne ve matrûde"dir ve onun meyvesi zulmet-i tabîiyyedir; ve zulmet-i tabîiyye habbe-sinden buğday tânesi gibi sûretler teselsül eder. İmdi akl-ı küll ile nefs-i küll birleşip bu habbeye yaklaşmadıkça اهبطوا (Bakara, 2/36) [ya'ni "İniniz!"] emriyle cennet-i zâttan âlem-i sûret ve taayyünâta nüzûl etmediler; ve onların bu şecere-i menhiyyeye takarrübleri, zât-ı ulûhiyyette münderic olan İblîs-i vehmin nefs-i külle ve nefs-i küllün dahi akl-ı külle galebesi ile vâki' oldu ki, bu âlem-i kesâfette onların zürriyâtı olan efrâd-ı âdemiyye dahi her ân keserât-ı hayâliyyeye ve Kur'ân'daki şecere-i mel'ûneye meftûn olmuşlardır. Hak Teâlâ hazretleri bu hakîkate işareten sûre-i İsra'da şöyle buyurur: وَإِذْ قُلْنَا لَكَ إنَّ رَبُّكَ أحاط بالنَّاسِ وَمَا جَعَلْنَا الرُّؤيَا الَّتِي أريناكَ إِلَّا فِتْنَةٌ لِلنَّاسِ وَالشَّجَرَةَ الْمَلْعُونَةَ فِي الْقُرآن وتخوفهم فَمَا يَزِيدُهم إِلَّا طَغياناً كبيراً (Isra 17/60) [ya'nî "Hani sana: Rabbin, insanları çepeçevre kuşatmıştır, demiştik. Sana gösterdiğimiz o rü'yâyı ve Kur'an'da lânetlenen ağacı, ancak insanları sınamak için meydana getirdik. Biz onları korkuturuz da, bu onlara, büyük bir azgınlıktan başka bir şey sağlamaz"] ya'nî "Ey resûlüm! Zikr et şu vakti ki, biz sana dedik: Muhakkak senin Rabbin nâsı zât-ı ulûhiyyeti ile muhîttir." Ya'nî onların vücûd-i hakîkîleri yoktur. Belki cümlesi zılâl-i sıfatiyyem ve esmâiyyemden ibârettir ve zılâl ise hayâldir. "Ve bizim sana gösterdiğimiz rü'yâ ve Kur'ân'da olan şecere-i mel'ûne nâsa fitnedir." Ya'nî sana gösterdiğimiz bu keserât-ı taayyünât rü'yâdır. Nitekim sen de bu hakîkati anladın da الدنيا كحلم النائم ve الناس نيام فاذا ماتوا انتيهوا ya'ni "Dünyâ uyuyanın rü'yâsı gibidir" ve "Nâs uykudadırlar; öldükleri vakit uyanırlar" dedin. "Eraynâke"deki kâf-1 hitâb cemî'-i hakāyıkı ve nisebi câmi' olan taayyün-i Muhammedî'dir. Bu rü'yet keyfiyeti râî ve mer'î ister. Bunlar ise kesrettir; ve bu keserât zâtta mütekevvin olan şecere-i mel'ûnedir. "Ve nühavvifühüm" ya'nî biz onları ve vücûdları rûh ile nefisten mürekkeb olan nâstan her birini ولا تقربا هذه الشجرة (Bakara, 2/35) ya'nî “Bu ağaca yaklaşmayınız!" diyerek her ân tahvîf eder ve korkuturuz. فما يزيدهم إلا طغيانا كبيراً (Isra 17/60) [ya'nî "Bu onların sadece büyük azgınlıklarını artırır]. Halbuki bu korkutma müvâcehesinde onların nefs-i emmâreleri, iğvâ-yı vehm ile rûhlarını kendilerine imâle ederek, o şecere-i mel'ûnenin semeresi olan zulmet-i tabîiyyeye yaklaşırlar. Binâenaleyh onların tuğyânı ve azgınlıkları büyük olur. Ya'nî vech-i vahdetten istitârları artar. İşte bu sürh-i şerîfte o "şecere-i mel'ûne"ye "kal'a-i memnûa" ta'bîr buyurulmuştur ki, enbiyânın ve onların varisleri olan evliyâ hazarâtı, her zaman ümmetlerini ve tâbi'lerini bu kal'aya ve bu şecere-i menhiyye tarafına yaklaşmamayı vasiyet etmişlerdir. Fakat efrâd-ı beşerin nefs-i emmâreleri o tarafa mütemâyil olduğundan bu vasiyetleri ayaklarının altına alıp, bu suver-i tabîiyyenin huzûzâtına dalarlar ve sonunda da her birisi bir fitneye ve belâya düşüp pişman olurlar. Ahyâr ve ebrâr ve şüttâr tâifesinden olan mü'minler, bu tâife- lerin hâricinde olan efrâd-ı beşer gibi tamâmen nefs-i emmârelerinin hükmü altında müstağrak olmayıp, onlar nefs-i emmâre ile nefs-i levvâme arasında mücâdele içinde bulunduklarından başlarına bu yüzden belâ geldiği vakit, nefs-i levvâmeleri sûre-i Mülk'te olan âyet-i kerîmesi mûcibince: "Size korkutucu olan peygamber gelmedi mi ve sizi bu belâya takarrübden nehy etti mi?" (Mülk, 67/8) der. Bunların akılları dahi yine bu âyet-i kerîmenin mâba'di mûcibince: "Eğer biz söz dinleye idik ve dinlediğimiz sözün ma'nâsını düşüne idik, ziyâde alevlenen ateş ashâbından olmazdık" (Mülk, 67/10) derler. Sürh-i şerîfteki beyit, enbiyâ ve evliyâ lisânındandır. Ya'nî "Rabbimize karşı bendeliğimizi ve hizmetimizi îfâ ettik. Fakat siz nefs-i emmârenizin huzûzâtını fedâ etmek mukābilinde bizim bendeliğimizi ve hizmetimizi satın almadınız" demek olur.

3723. Bu sözün nihayeti yoktur. O ferîk o kal'a için yol tuttular.

"Dij", kal'a ve hisâr demektir. Ya'nî, Hakk'ın a'yân-ı kevniyyenin taklîbine ve istisnânın tahkîkine âid sözlerin nihâyeti yoktur. Üç şehzadenin kıssasına rücû' edelim. Velhâsıl o üç şehzâde "insan men' olunduğu şeye harîs" olduğu cihetle, babalarının kendilerini men' ettiği kal'a için yola çıktılar.

3724. Menhî olan buğday ağacı üzerine çarptılar. Muhlisler tavîlesinden hariç oldular.

"Tavîle", hayvanları bağladıkları uzun ve kalın ip ve inci dizilmiş iplik ma'nâlarınadır. "Muhlas", Allâh Teâlâ'nın şirkten ve maâsîden sâf kıldığı kimse. "Muhlis", Allâh Teâlâ'ya ibâdette ve tâatte şirk koşmayan ve isyân etmeyen kimsedir ki, bunlar hakkında المخلصون على خطر عظيم ya'ni Muhlisler büyük tehlike üzerindedir" denilmiştir. Burada murâd, bu ikinci sûrettir. Ya'nî o şehzâdeler buğday ağacı gibi müteselsilen sûret meyveleri veren ve menhî olan zulmet-i tabîiyye ağacı üzerine çarptılar ve inci tânesi gibi olan muhlislerin dizisinden dışarıya çıktılar. Zîrâ suver-i kevniyyeye muhabbeti ve alâkası olanların ibâdât ve tââtından ihlâs uzaklaşır.

3725. Vaktaki onun men' ve nehyinden pek harâretli oldular, o kal'a tarafına baş çıkardılar.

yi' ve gaz hâlinde bulunmaları ve taâmül-i kimyevîden hâsıl olan harâret-i garîziyyedir; ve bu dört rüknün ictimâından hâsıl olan his ve harekettir ki, ona da "mizâc ve rûh" derler. Bu dört rüknün ma'nâdan ibaret olan tabîatleri ile mizâc ve rûh, cismin "ma'nâ denizi" tarafına açılan beş kapısıdır. Zîrâ bunların tabîatları tedkîk olundukda, ma'nâdan ibaret olan "kuvvet"e kadar gider; ve kuvvet sıfat olduğundan bir mevsûfun vücuduna intikāl olunur ki, o vücûd dahi künhü idrâk olunamayan bir ma'nâ-yı vahdettir ve Zât-ı Hak'tır. "Kara tarafına olan beş kapı"dan murâd dahi, bu dört rükünden her birinin sûreti ve bu sûretlerin imtizâcından hâsıl olan cisimdir. Bu da cismâniyet tarafına olan beş kapıdır.

3729. Ondan beşi his gibi renk ve koku tarafına, ondan beşi de hiss-i bâtın gibi sır isteyici idi.

O kapılardan beşi olan dört rükün ve onlardan mürekkeb olan cisim, insân-ı sağîrin havâss-i hamse-i zâhiresi gibi renk ve koku tarafınadır. Ya'nî bu dört anâsır ve onlardan mürekkeb olan cisim koku ve renk ile alakadârdır; ve o kapılardan beşi dahi, insân-ı sağîrin havâss-i hamse-i bâtınesi gibi sırra ve ma'nâya taalluk eder. Ya'nî bu dört unsurdan her birinin bâtını olan dört tabîat ve o dört tabîatin imtizâcından hâsıl olan mizâc ve rûh dahi, insandaki beş havâss-i bâtıne gibi ma'nâ ve sır isteyicidir.

3730. O binlerce sûretten ve nakış ve nigardan bir taraftan bir tarafa kararsız [3706] olarak hoş gittiler.

Bu şehzâdeler bu dört unsur ve cisimden hâsıl olan binlerce nakış ve sûret ve heykelden bu âlem-i sûrette bir taraftan bir tarafa hoş ve mahzûz olarak gittiler.

3731. Sûretler kadehlerinden az mest ol, tâ ki put yontucu ve puta tapıcı olmayasın!

Hz. Pîr efendimiz, Hak yolunun sâliklerine nasîhat edip buyururlar ki: Ey sâlik! Anâsırdan mürekkeb olan cisimlerin sûretleri birer kadeh gibidir. Bu kadehlere meyil ve muhabbetten az mest ol ve kendini kaybedip bîhûş olma! Tâ ki o sûretlere meyil ve muhabbet yüzünden put yontucu ve puta tapıcı olmayasın! "Az mest ol!" ta'bîriyle o sûretlerden [müsaade-i] şer'iyye kadar istifadeye işaret buyurulur. Zîrâ bu âlem-i sûrette beşerin sûretler ile münâsebâtı kâmilen terk etmesi mümkin değildir.

3732. Sûretlerin kadehlerinden geç, durma! Bâde kadeh içindedir velâkin kadehten değildir.

Sûret kadehlerinden zarûret-i tabîiyye dâiresinde istifade edip geç, onlara muhabbetle sarılıp durma! Zîrâ kadehten matlûb olan şey içindeki bâdedir. Ve o bâde dahi Hakk'ın o sûretlerdeki tecelliyât-ı cemâliyyesidir. Gerçi o bâde ve şarâb kadeh içindedir; velâkin cisim ve sûret kadehinin kendinden değildir. Görmez misin ki, âdemin cismi ihtiyarladığı vakit güzelliği gider ve öldüğü vakit o güzellikten bir eser kalmaz.

3733. Bâde bağışlayıcı tarafına ağzı geniş aç! Vaktaki sana bâde erişir, kadeh noksan gelmez.

Ya'nî, cisim kadehlerine gönül bağlamaktan geç de, o cisimlere kendi cemâlinden güzellik ve letâfet bâdesini bahş eden Hak Teâlâ'nın şarâb-ı muhabbetine ağzını geniş aç! Eğer sana muhabbet-i ilâhiyye şarabı erişirse o güzelliği ve letâfeti bir sûrete hasr etmeyip Hakk'ın tecellî-i cemâlîsini her bir sûret kadehinde görürsün. Binâenaleyh sana muhabbet-i ilâhiyye şarabını içecek kadeh noksan gelmez ve kadehler çoğalır.

3734. Ey âdem! Ben gönül bağlayıcı olan ma'nâyım. İste! Kabuğun ve buğday sûretinin terkini söyle!

Bu beyt-i şerîf Hak tarafından lisân-ı Mevlânâ ile Benî-Adem'e olmak münâsibdir. Zîrâ 1. cildin 3379 numaralı beytinde گفت المعنى هو الله شيخ دين. بحر معنیهای رب العالمين [ya'nî "Rabbü'l-âlemînin ma'nâlarının deryâsı olan şeyh-i dîn, “Ma'nâ ancak Allah'tır" dedi] buyurulmuş olduğundan, Hak Teâlâ'ya “ma'nâ" ıtlâkı câizdir. Hak tarafından olduğuna göre: "Ey Adem oğlu! Ben gönül bağlayıcı ve kalblerde tasarruf edici olan ma'nâyım. Sıfat ve esmâm ile suver-i eşyâda zâhirim. Binâenaleyh o sûretlerde beni iste! Ve meyvenin ka- buğu mesâbesinde olan sûreti ve buğday gibi kendisinden müteselsil sûretler zâhir olan zulmet-i tabîiyyeyi terk et!" Bu hitâb husûsiyet i'tibâriyle Hz. Pîr tarafından olduğuna göre: "Ey Âdem oğlu olan Hak yolunun sâliki! [Ben] gönüllere Hakk'ın muhabbetini bağışlayıcı olan ma'nâyım. Binâenaleyh benim sûret-i cismâniyyeme bakma da, ma'nâmı iste! Sûret kabuğunu ve buğday sûretini terk et!" Nitekim Hz. Pîr "Ben bu cisim değilim ki, âşıklar nazarında manzûrum. Belki müridlerin bâtınında benim kelâmımdan baş vuran o zevk ve hoşluğum; Allah Allah! O demi bulduğun ve o zevki tattığın vakit ganîmet tut ve şükür et ki ben oyum!" buyurmuşlardır.

3735. Vaktaki bir kum Halîl için un oldu. Ey nebîl! Bil ki, buğday ma'zûldür.

Ya'nî, Hakk'ın eşyâ sûretlerini değiştirmesinin bir misali dahi budur ki: İbrâhîm Halîl (a.s.)ın hizmetçileri karyeye boş dönmeleri görülmemek için kıtlık zamanında çuvallara un yerine kum doldurarak gelmişler idi. Hak Teâlâ Halîl (a.s.)ı mahzûn etmemek için, o kumları una tahvîl buyurmuştur. Nitekim bu kıssa yukarılarda geçti. Ey ârif! Bundan anla ve bil ki, buğday mesâbesindeki sûretler kendi makāmlarından ind-i ilâhide ma'zûldürler ve çıkarılmışlardır. Hak Teâlâ alel'âde bir sûretten çıkardığı bir hakîkati o sûretten nez' edip başka bir sûretten çıkarır. Mu'cizât-ı enbiyâ ve kerâmât-ı evliyâ bu kabîldendir.

3736. Sûret sûretsizden vücûda gelir. Nitekim bir ateşten duman doğmuştur.

"Ateş"ten murâd, dört rükünden biri olan harârettir. Zirâ ateşin kırmızı renkte bir sûreti vardır ve harâretin sûreti yoktur. Ya'nî, yukarıda 3728 numaralı beyitte îzâh olunduğu üzere, cisim ve sûret sahibi olan maddeler, kuvvetin tekâsüfünden zuhûr etmiştir. Halbuki kuvvetin zâhirde bir sûreti yoktur. Binâenaleyh sûretlerin sûretsizden vücûda geldiği bugün fennen dahi sâbit olmuş bir hakîkattir. Nitekim harâretin zâhiren bir sûreti olmadığı hâlde oduna sârî olsa ondan sûret-i zâhire sahibi olan duman peydâ olur.

3737. Musavverin en aşağı olan ayıbı hisâlde, vaktaki onu birbiri ardınca göresin, melâl gelir.

"Hisâl", hasletler ve huylar ve tabîatler ve meşrebler, demektir. "Musavver", tasvir olunmuş ve sûretlenmiş, ma'nâsınadır. Ba'zı nüshalarda "hisâl" yerine "hayâl" vâki'dir. Bu kelime de ma'nâya muvâfiktır. Ya'nî, musavverin birtakım kusûrları ve ayıbları vardır. Bunların en aşağısı budur ki: Sûret birbiri ardınca görülürse, tabîatlara ve meşreblere usanmak hâli gelir. Nitekim Fîhi Mâ Fîh'in 19. faslında şöyle buyurulur: "Ma'nâya teveccüh etmek vehle-i ûlâda o kadar latîf görünmez. Fakat gittikçe daha ziyâde tatlı görünür. Sûret işte bunun hilafınadır. Evvelâ latîf görünür, sonra o sûret ile her ne kadar ziyâde ülfet edersen soğursun. Kur'ân'ın sûreti nerede, ma'nâsı nerede? İnsana nazar et! Sûreti nerede, ma'nâsı nerede? Eğer o sûretten ma'nâ giderse, bir lahza bile onda tutmazlar."

3738. Sûretsizlik sana hayret-i mahz getirir. Yüz türlü âlet aletsizlikten doğmuştur.

"Mahz", hâlis ve sâf demektir. Ya'nî, sûretsizlik âlemini ilmen ve fennen tahayyül ettiğin vakit, sana hâlis ve sâf bir hayret getirir. Meselâ, fezâ-yı bînihâyenin kendisi sûretsiz olduğu hâlde, milyonlarca ecrâm sûretleri tekevvün etmektedir; ve bu nihâyeti olmayan fezâ ayn-i vücûd olduğu hâlde, mâhiyeti ve künhü hakkında akıllar durmuştur ve hayrete düşmüştür. Binâenaleyh yüz türlü âlet ve esbâb âletsiz ve maddesiz olarak vücûd-i hakîkî-i Hak'tan peydâ olmuştur.

3739. Elsizlikten eller dokur. Dâimâ cânın cânı ademîyi musavver yapar.

Bu beytin ma'nâsında iki vecih vârid olur: Birisi budur ki: Elden münezzeh olan Hak Teâlâ bu tabîat destgâhında insanların ellerini dokur. Sıfat-ı Hayât'ından câna dirilik ifâza buyurduğu cihetle, cânın cânı olan Hak Teâlâ insan sûretini yaratır. İkinci vecih budur ki: Birinci cân rûh-ı nebâtî ve hayvânîye ve ikinci cân rûh-ı insânîye işarettir. Bu sûrette ma'nâ şöyle olur: "Hak Teâlâ elsiz olan ma'nâ âleminden eller sahibi olan insanı yaratır. O musavver olan âdemi, ondaki rûh-ı izâfî sebebiyle rûh-ı nebâtî ve rûh-ı hayvânînin rûhu yapar. Ya'nî insân-ı sağîr olan âdemi insân-ı kebîr olan âlemin cânı yapar ve bu münasebetle âdem âlemde tasarruf eder."

3740. Öyleki gönülde hicrden ve visâlden türlü türlü hayal dokunmuş olur.

Sûretsizden sûret doğmasının bir misali de öyledir ki: Sevdiği bir şeyden ayrıldığından veyâ ona kavuşmasından insanın destgâh-ı kalbinde türlü türlü hayaller dokunmuş olur. Ayrılık ve kavuşmak birer ma'nâdır. Onların sûretleri yoktur. Fakat bu ma'nâların kalbinde birtakım hayâlî sûretler peydâ olur.

3741. Bu müessir hiç esere benzer mi? Ses ve feryad hiç zarara benzer mi?

Hiç müessir olan bu hicr ve visâl ya'nî ayrılık ve kavuşma ma'nâları bu ma'nâların te'sîriyle kalbinde hâsıl olan hayâl sûretlerine benzer mi? Zarar nev'inden olan ayrılık ma'nâsı, o ayrılık zararından mütevellid olan ağlamaya ve ağlamadan hâsıl olan sese benzer mi?

3742. Feryadın sûreti vardır. Zarar sûretsizdir. Zarardan el çiğnerler ki, onun eli yoktur.

Ağlamanın ve feryâdın sûreti vardır. Fakat o zararın sûreti yoktur. Zarara giriftâr olan kimseler teessürlerinden ellerini ısırırlar ve gûyâ bu ısırmakla tabîatları onları bu zarardan intikāma sevk eder. Halbuki sûretsiz olan zararın eli yoktur.

3743. Ey delil isteyen! Bu mesel layıksızdır. Tefhîm hîlesi için "cühdü'l-mukıl"dir.

"Müstedill", "istidlâl" masdarından ism-i fâildir, "delîl taleb eden" demektir. "Cühdü'l-mukıll", fakîrin çalışması ve az çalışmak ma'nâsınadır. Ya'nî, ey sûretsizden sûretin doğmasına delîl isteyen kimse! Bizim bu yukarıda beyân ettiğimiz mesel Hakk'a karşı lâyıksızdır. Fakat anlamak hîlesi ve tedbîri için bir fakîrin kendisine lâzım olan az bir şeyi tedarik için çalışması kabîlindendir. Maahâzâ bugün fen ecrâm-ı semâviyye sûretlerinin sûretsiz olan esîrin tekâsüfünden zâhir olduğunu göstermektedir.

3744. Sûretsiz olan sun' bir sûret nakşeder. Ten havâs ve bir âlet ile neşv ü nemâ bulur.

Ya'nî, san'at bir ma'nâdır ve sûreti yoktur. O ma'nâ bir sûrete taalluk edince zâhir olur. İmdi bu sûretsiz olan Hakk'ın san'atı bu âlem-i kesâfette bir insan sûreti nakşeder; ve o insanın cisim ve heykeli havâss-i zâhire ile ve o cismin âleti olan a'zâ ile neşv ü nemâ bulur.

3745. Hattâ ne sûret olursa, o kendi vefkı üzere cismi iyiye ve kötüye getirir.

Bu beyt-i şerîfte sûre-i Neml'de vâki' صَنْعَ اللَّهِ الَّذِي أَتْقَنَ كُلَّ شَيْءٍ (Neml, 27/88) ya'nî "Allah'ın sun'u her şeyi tesbît etti" ve sûre-i İsrâ'da vâki' كُلٌّ يَعْمَلُ عَلَى شَاكِلَتِهِ (İsrâ, 17/84) ya'nî "Her kimse hilkati üzerine iş işler" âyet-i kerîmeleri-ne işaret buyurulur. Ya'nî, san'at sıfat olup bir ma'nâdan ibârettir. Hak Teâlâ'nın sıfat-ı sun'u kendi sıfatlarından her bir sıfatının sûretini ilm-i ilâhîsinde peydâ etti. Bu sûret-i ilmiyye bu âlemde zâhir olan her bir cismin ayn-ı sâbite-si ve hakîkatidir. Binâenaleyh ilm-i ilâhîde sâbit olan her ne sûret olursa, bu cismâniyet âleminde o sûret-i ilmiyyenin taalluk ettiği bir cisim يَعْمَلُ عَلَى شَاكِلَتِهِ (İsrâ, 17/84) [ya'nî "Kendi hilkati üzerine iş işler"] âyet-i kerîmesi mûcibince iyiden ve kötüden her ne isterse, kendi hakîkatine muvâfık olarak işler. Zîrâ صَنْعَ اللَّهِ الَّذِي أَتْقَنَ كُلَّ شَيْءٍ (Neml, 27/88) [ya'nî "Allah'ın sun'u her şeyi tesbît etti"] âyet-i kerîmesi mûcibince sun'-ı ilâhî her şeyi ilm-i ilâhîsinde o şeyin li-sân-ı isti'dâd ile taleb ettiği hâl üzerine tahkîm ve tesbît etmiştir.

3746. Eğer ni'metin sûreti olursa, şükür edici olur. Mühletin sûreti olursa, sabır edici olur.

Eğer bir kimsenin sûret-i ilmiyyesini Hak Teâlâ ni'met ma'nâsı üzerine tesbît etmiş ise, o kimsenin cismi bu âlem-i sûrette nâil-i ni'met olup şükür edici olur; ve eğer mühlet ya'nî teennî ve te'hîr ma'nâsı üzerine tesbît etmiş ise, o kimsenin bu âlem-i sûretteki umûru te'hîr ve teennî dâiresinde vâki' olup, onun cismi sabredici olur.

3747. Bir rahm sûreti olursa büyüyücü olur. Bir zahmin sûreti olursa nâlân olur.

“Bâlân”, “büyümek ve neşv ü nemâ” ma'nâsına olan “bâlîden” masdarından ism-i fâildir. Ya'nî, Hak Teâlâ eğer bir kimsenin sûret-i ilmiyyesini ve ayn-ı sâbitesini rahmet ve re'fet ma'nâsı üzerine tesbît etmiş ise, o kimse bu âlem-i sûrette ferah ve şâdî içinde büyür ve neşv ü nemâ bulur; ve eğer zahm ve kahr ma'nâsı üzerine tesbît etmiş ise, o kimsenin cismi elem ve azâb içinde nâlân olur.

3748. Bir şehrin sûreti olursa, sefer tutar. Bir okun sûreti olursa, siper tutar.

"Şehr", "kılıç ve kalkan gibi silahları kınından çekip çıkarmak" demektir (Ahteri). Diğer ma'nâları da vardır. Burada ikinci mısra' karînesiyle bu ma'nâ münasibdir. Ya'nî, Hak Teâlâ bir kimsenin sûret-i ilmiyyesini bir "şehr" sûretinde, ya'nî silahşörlük ma'nâsı üzerine tesbît etmiş ise, o kimse harbe ve gazâya sefer eder; ve eğer ok atıcılık ma'nâsı üzerine tesbît etmiş ise, bu âlem-i sûrette siper ve kalkan tutmakta mâhir olur.

3749. Güzellerin sûreti olursa, işret eder. Gaybe mensub sûret olursa, halvet eder.

Ya'nî, eğer güzellerin sûretine ibtilâ ma'nâsı üzerine tesbît etmiş ise, bu âlem-i sûrette güzeller ile muâşeret eder. Eğer âlem-i gayba ve rûhâniyet âlemine mensûbiyet ma'nâsı üzerine tesbît etmiş ise, o kimse bu âlem-i kesâfette halktan halvet ve inzivâ eder.

3750. Muhtaçlık sûreti kesb tarafına getirir. Bâzûverlik sûreti gasba getirir. [3726]

"Bâzûver", kuvvet-i bâzû sâhibi demektir. Ya'nî, velhâsıl herkesin düşüncesi ve fikri, ilm-i ilâhîde sâbit olan hakîkatinin îcâbına göre olur. Eğer onun hakîkati muhtaçlık ve fakr sûreti olursa, o kimse dünyâda kesbi düşünür ve kesb tarafına gider. Hakîkati kuvvet-i bâzû sâhibi olmak üzere sâbit olan kimse, bu cismâniyet âleminde zorba olup, şunun bunun hakkını gasb etmeye çabalar.

3751. Türlü türlü hayalden olan fiilin dâîsi bu had ve endâzelerden hâriç olur.

Bu beyt-i şerîfte iki ma'nâ vârid olur: Birisi, insanın türlü türlü hayalleri kendisinden sâdır olan fiillerin dâîsi ve bâisidir. Zâhirde hayallerin sûreti yoktur. Fakat fiillerin sûreti zâhirdir; ve bu hayaller dahi, yukarıda îzâh olunduğu üzere, kendi hakîkati olan ayn-ı sâbitesinin had ve endâzesinden ve ölçüsünden zuhûr eder, demek olur. Diğer ma'nâ dahi şöyle olur: Ya'nî yukarıda zikr ettiğimiz bu a'yân-ı sâbitenin halleri, had ve endâzeden hâriç olur. Ya'nî bu ahvâlin hepsini ta'dâd etmek kābil değildir. Çünkü sıfat ve esmâ-i ilâhiyye nâmütenâhîdir. Hülâsası budur ki: İnsanın fiillerinin dâîsi ve bâisi türlü türlü hayallerden ve endîşelerdendir.

3752. Nihayetsiz mezhebler ve san'atlar, hep düşünceler sûretinin zıllidir.

“Kîş”, mezheb ve dîn; “pîşe” san'at. Ya'nî, nihâyetsiz olan mezhebler ve san'atlar hep düşünceler sûretinin zılli ve gölgesidir. Zîrâ insan fiilden evvel o yapacağı işi düşünür. Sonra o düşüncenin sûretini fiil sahasına getirir. Halbuki insanın o düşüncesi o fiili ile beraber dışarıya çıkmadı. Eğer çıksa idi, insanın zihninde o düşünce kalmamak îcâb ederdi. Halbuki fiil zahir olmakla düşünce yine insanın zihninde bâkîdir. Binâenaleyh o fiil o düşüncenin aynı değil, belki zılli ve gölgesidir. Bunun gibi a'yân-ı sâbite dahi ef'âl-i ilâhiyyeden halk-ı ecsâm ile beraber ilm-i ilâhîden dışarıya çıkmaz. Belki cisimlerde zâhir olan ahvâl, suver-i ilmiyyenin zılli ve gölgesi olur. Bunun için muhakkıkîn hazarâtı الاعيان ما شمت رائحة الوجود ya'ni "A'yân-ı sâbite vücûd-i izâfi kokusunu koklamamıştır" buyurmuşlardır. Atîdeki beyitlerde bu ma'nâ hülâsa buyurulmuştur:

"Cümlenin rûhları a'yân-ı sâbitenin zıllidirler. Cümlenin cisimleri rûhların zıllidirler. A'yân-ı sabite dahi Hakk'ın isimlerinin zıllidirler. İsimler dahi Zât-ı Mutlakın zıllidirler. Mâdemki sen kimin zılli olduğunu bildin, binâenaleyh ölmekten ve yaşamaktan fâriğsin!"

3753. Kavm, dam kenarında hoş durmuş. Yer üzerinde her birinin gölgesini gör!

Ya'nî, fikirler ve düşünceler gölgelerinin fiil sahasında zuhûru, evin damı kenarında ayak üzerinde duran birtakım kimselerden her birinin gölgesi yere düşmesine benzer.

3754. Meşîd olan damın üzerinde fikrin sûreti vardır; ve o amel gölgesi erkân üzerinde zahirdir.

"Meşîd", yüksek ve muhkem, demektir. Bundan murâd dimâğ-ı beşerdir. Ya'nî, yüksek ve muhkem dam mesâbesinde olan dimâğ-ı beşerde muhtelif fikirlerin sûreti vardır; ve insanın o fikirlere göre vâki' olan ameli gölgeler gibi onun erkânı ve a'zâsı üzerinde zâhir olur.

3755. Fiil senin erkânın ve fikrin üzerinde müktetemdir. Lâkin te'sîrde ve vuslatta ikisi beraberdir.

Binâenaleyh ey insan! Senin fiilin senin cism-i zâhirînin uzuvlarında ve dimâğındaki fikirlerde müktetemdir ve gizlenmiştir. Fakat yaptığın eserde ve o eser üzerine kavuşmakta fikir ile fiil beraber olarak zâhir olur. Ya'nî bir eser üzerine vâki' olan te'sîrde hem fiil ve hem de fikir görünür. Buraya kadar olan beyitlerde ma'nâdan sûrete intikāl beyân buyurulmuştur. Atîdeki beyitlerde sûretten ma'nâya intikāl beyân buyurulur.

3756. Bezmde olan o sûretler ki, hoşluk kadehindendir, onun fâidesi bî-hodluk ve bî-hûşluktur.

"Hoşluk", zevk; "bî-hodî" kendinden geçmek. "Hoşluk kadehi"nden murâd, sûretleri zâhir olan içki kadehleridir. Ya'nî, ayş ve işret meclisinde olan içki kadehlerinin sûretinin fâidesi, içkiyi içtikten sonra kendinden geçmek ve bî-hûş olmak ma'nâsıdır. Binâenaleyh içki kadehlerinin sûretleri görüldüğü vakit, bu ma'nâlara intikāl olunur.

3757. Erkeğin ve kadının ve la'b ve cima'ın sûreti vardır. Onun fâidesi vikā' vaktinin bî-hûşluğudur.

“Vikā”, cimâ' ma'nâsınadır. Ya'nî, erkeğin ve kadının sûret-i cismâniyyeleri ve oynaşmalarının ve cimâ'larının sûreti vardır ve zâhirdir. Bu zâhir olan sûretlerin fâidesi erkeğin ve kadının cimâ' vaktindeki inzâllerinden hâsıl olan bî-hûşluktur ki, bu bî-huşluk zevki dahi bu sûretlerden doğan ma'nâdır.

3758. Tuz ve ekmeğin sûreti ki, o ni'mettir, onun fâidesi o sûretsiz olan o kuvvettir.

Ve kezâ bir ni'met-i ilâhiyyeden ibaret olan tuz ve ekmek sûretlerinin fâidesi dahi, sûretsiz bir ma'nâdan ibaret olan cismin kuvvetidir.

3759. Mesaftan o kılıcın ve kalkanın sûreti vardır. Onun fâidesi sûretsizliktir, ya'nî zaferdir.

“Mesâff”, “saf mahalli” ma'nâsına olan “mesaff” kelimesinin cem'idir; ve kezâ harb saffi yerlerinde kılıç ve kalkan sûretleri vardır; ve bu sûretlerin faidesi ma'nâdan ibaret olan zafer ve düşmana galebedir. O sûretlerden bu ma'nâya intikāl olunur.

3760. Ders mahalli ve ta'lik ve onun sûretleri ilme muttasıl olduğu vakit, tayy [3736] oldu.

Ya'nî, sûretlerden matlûb olan şey ma'nâdır. Nitekim ilim derslerinin mahalli ve mektebi ve cismin mektebe ta'lîki ve asılması ve mektebdeki kürsüler ve sıralar ve kitâblar gibi süretler, hep ma'nâ olan ilmin tahsîli içindir. Tâlib, ma'nâdan ibaret olan bu ilme ulaştığı vakit, artık o sûretler dürülüp bükülür ve ortadan kalkar ve bu sûretlere lüzûm kalmamış olur.

3761. Mâdemki bu süretler sûretsizin bendesidirler, binâenaleyh niçin ni'met sahibinin nefyindedirler?

Bu misâllerden anlaşıldığına göre, mâdemki bu sûretler sûretsiz olan ma'nânın bendesidirler; binâenaleyh münkirler bir ma'nâ-yı azîm ve muhîtten ibaret olan sâhib-i ni'meti ve Hak Teâlâ'yı bu sûret âleminden nefy ederler ve “Bu âlem-i sûretin müdebbir ve hakîm olan mûcidi yoktur” derler.

3762. Bu sûretler sûretsizden vücûd tutar. Binâenaleyh onun mûcidi üzerine inkâr nedir?

Bu eşyâ-yı bî-nihâyenin sûretleri, o sûretten münezzeh olan vücûd-i hakîkîden vücûd iktisâb ederler ve onun varlığından zâhir olurlar. Binâenaleyh o sûretlerin mûcidini inkâr etmenin ma'nâsı nedir? Ve akılsız ve fikirsiz olan tabîattan bu intizâm-ı eşkâl zâhir olur mu? Meselâ bir münkir-i ulûhiyyetin cebinde işleyen sâate birisi çıkıp, "Bu sâat tabîatta mütekevvin olan ma'dendendir. O ma'denin zerreleri bi't-tesadüf kendi kendine birleşip bu intizâmı bulmuştur" dese, deliliğine hükmeder. Halbuki kendisi sâat makinesine nazaran gayr-ı kābil-i kıyas bir intizâm ve azametle tertîb edilmiş olan manzûme-i şemsiyye makinesinin fezâda sahibsiz olarak bir sis kānûnuna tâbi' olduğunu iddia eder. Aklın bu derece hiffetine hayret etmemek kābil olur mu?

3763. Muhakkak onun inkârı ondan zuhur bulur. Onun bu kârı kendi aksinin gayrı değildir.

Bu beyt-i şerîf yukarıda geçen 3745 numaralı beytin te'yîdidir. Ya'nî, o münkirin bu inkârı yine ondan ya'nî kendi hakîkatinden zuhûr eder ve o münkirin bu işi kendi hakîkatinin aksinin gayri değildir. Zîrâ münkirin hakîkati ve ayn-ı sâbitesi ilm-i ilâhîde Mudıll isminin mazharı olarak peydâ olmuştur. Ta'bîr-i dîger ile Mudıll ismi ilm-i ilâhîde bu sûretle zuhûru istemiştir. Binâenaleyh münkirin bu cismâniyet âleminde vâki' olan inkârı, ancak bu ayn-ı sâbitesinin aksidir. Bunun sırrı budur ki: Esmâ-i ilâhiyye mütezâdd ve mütekābildir. Bu âlem-i sûrette "Hâdî" isminin mazharı olan mü'minler Hakk'ın vücûdunu isbât ederler; ve bu ismin zıddı olan Mudıll isminin mazharı olan münkirler dahi Hakk'ın vücudunu inkâr ederler. Eşyâ kendilerinin zıddıyla inkişaf ettiğinden, inkârın vücûdu isbâtın inkişafına hizmet eder. Nitekim Hz. Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 45. faslında şöyle buyururlar: "Müsbit-i Hak olan kimse, dâimâ Hakk'ı ızhâr eder. Nefy eden kimse dahi Hakk'ı muzhirdir. Zîrâ nefy vâki' olmaksızın bir şeyin isbâtı tasavvur-pezîr olmaz. Olsa da lezzetsiz ve zevksiz olur. Meselâ münâzırın biri mecliste bir mes'ele mevzû'-i bahs eder. Eğer orada "Lâ nüsellim" ya'nî "Teslîm ve kabûl etmeyiz" diyen bir muârız olmazsa, o neyi isbât eder? Onun nüktesinde ne zevk olur? Zîrâ isbât, nefy mukābelesinde hoş olur. Bunun gibi bu âlem da- hi ızhar-ı Hak mahallidir. Müsbit ve nâfi olmaksızın bu mahalde bir revnak bulunmaz; Ve her ikisi de muzhir-i Hak'tırlar."

3764. Duvarın ve her mekânın tavanının sûretini, mi'mârın düşüncesinin gölgesinin sûreti bil!

Meselâ bu cismâniyet âlemindeki bir duvar ve her bir mekân ve meskenin tavanı birer sûret sahibidirler. Onların bu sûretleri evvelen mi'mârın ilminde ve zihninde sabit olur; ve sonra mi'mâr o sûretleri tuğla, kerpiç ve tahta gibi birtakım maddeler ile vücûda getirir; ve bu süretler mi'mârın düşüncesinin ve ilminin gölgesi ve aksi olur; ve sûretsiz olan fikirden vücûda gelir.

3765. Gerçi iftikar mahallinde taş ve tahta ve kerpiç aşikâr değildir.

"İftikâr", düşünmek demektir. Bu beyit yukarıki beyte merbûttur. Ya'nî, her ne kadar mi'mârın düşünmek mahalli olan dimâğında taş ve tahta ve kerpiç gibi cismânî maddelerin sûretleri zâhir değil ise de, mi'mârın dimâğının hâricinde zâhir olan maddî sûretler onun ilminin ve fikrinin gölgesidir ve aksidir.

3766. Fâil-i mutlak muhakkak sûretsizdir. Sûret onun elinde âlet gibidir.

Fa'âliyyet-i sıfatiyye ve esmâiyyesi ile fâil-i mutlak olan Hak Teâlâ hazretlerinin zât-ı latîfi, muhakkak sûretten münezzehtir. Bu gördüğümüz sûretler ve kesîf heykeller o zât-ı latîfin sıfat-ı Kudret'inin elinde âlet gibidir. Fîhi Mâ Fîh'in 58. faslında bu ma'nâ şöyle îzâh buyurulur: "Bizim "Hak gökte değildir" demekten murâdımız, gökte yok demek değildir, ya'nî gök O'nu muhît değildir. O ise göğü muhîttir; ve göğe onun bî-çûn ve bî-keyfiyet taalluku vardır. Sana olan taalluku da böyledir; ve her şey O'nun dest-i kudretindedir; ve O'nun mazharıdır ve O'nun tasarrufundadır. Binâenaleyh gökten ve ekvândan hâriç değildir; ve bi'l-külliyye onda dahi değildir, ya'nî bunlar O'nu muhît değildir. O her şeyi muhîttir. Birisi, "Yer ve gök, arş ve kürsüden evvel cenâb-ı Hak acabâ nerede idi?" diye sordu. Ona cevab verdim ki: "Evvelen bu suâl fâsiddir; zîrâ Hak, bir mahalli olmayandır; sen ise, "Cümleden evvel nerede idi?" diye soruyorsun. Halbuki senin birtakım şeylerin vardır ki, mahalli yoktur. Bunların nerede oldu- ğunu bilmediğin hâlde alelıtlâk mahalsiz olan Hakk'ın mahallini niçin soruyorsun? Senin düşüncene bir mahal tasavuru mümkin değildir. Nihayet düşüncenin Hâlık'ı, düşünceden daha ziyâde latîftir. Meselâ evi yapan mi'mâr evden daha latîftir. Çünkü birbirine benzemeyen böyle işlerin ve tedbirlerin yüz tânesini yapabilir. Binâenaleyh o pek ziyâde latîf olmuş olur; velâkin onun letâfeti görünmez. Ancak âlem-i histe zâhir olan o ve bir amel vâsıtasıyla onun o letâfeti ve cemâli görünür. Kışın zahir olan nefes yazın zahir olmaz. Halbuki nefes yazın munkatı' olmamıştır. Yaz latîftir; nefes ondan daha latîftir. Onun için kış hilafında olarak zâhir olmaz. Bunun gibi senin bütün evsâfın ve ma'nâların latîftir, görünmezler. Ancak bir fiil vâsıtasıyla görünürler. Meselâ senin hilmin mevcûddur; fakat görünmez. Bir kabâhatliyi afv ettiğin vakit, mahsüs olur; ve ilâ-mâ-lâ-nihâye bunu kıyâs eyle! Hak Teâlâ hazretlerinin letâfeti derece-i nihâyede olduğundan görünmez. Kudret ve san'atı mahsüs olmak için, yeri, göğü yarattı. İşte bunun için أَفَلَمْ يَنْظُرُوا إِلَى السَّمَاءِ فَوْقَهُمْ كَيْفَ بَنِينَاهَا (Kaf, 50/6) ya'nî "Münkirler üzerlerinde olan göğe bakmazlar mı ki, biz onu nasıl binâ ettik?!" buyurur.

3767. O sûretsiz vakit vakit ketm-i ademden, keremden nâşî, sûretlere yüz gösterir.

"Sûretsiz"den murâd, sûretten münezzeh olan Zât-ı latîf-i Hak'tır. "Ketm", "örtmek ve gizli tutmak" demektir. "Adem"den murâd, adem-i izâfidir. "Sûretler"den murâd, enbiyâ ve evliyâ hazarâtının suver-i şahsiyyeleri ve cismânî olan heykelleridir. “Kerem"den murâd, tecellî-i zâtîdir. Ya'nî, sûretten münezzeh olan Zât-ı latîf-i Hak Teâlâ, vakit vakit, adem-i izâfî örtüsünden enbiyâ ve evliyâsının suver-i şahsiyyelerine yüz gösterir: O vakit ateşte kızan demirin "Ben ateşim!" demesi doğru olduğu gibi, onların dahi من رآني فقد رأى الحق ya'nî "Beni gören muhakkak Hakk'ı gördü" ve "Ene'l-Hak" ("Ben "Hakk"ım) demeleri sahîh ve doğru olur.

3768. Tâ ki her bir sûret kemâlden ve cemâlden ve bir kudretten ondan meded tutalar.

"Her bir sûret"ten murâd, tâlib-i hakîkat olan sâliklerdir. Ya'nî, Hak Teâlâ'nın böyle enbiyâsının ve evliyâsının suver-i şahsiyyelerine tecellî buyur- ması, onlarda bu tecellî sebebiyle zâhir olan Hakk'ın kemâlinden ve cemâlinden ve kudretinden dolayı bu sâliklerin o enbiyâdan ve evliyâdan yardım bulması içindir. Nitekim Sipehsâlâr hazretleri Menâkıb'ında Hz. Pîr'in şu menkıbesini beyân buyurur: "Hz. Hudavendigâr halkın kesret-i müracaatından melûl olunca, hamama gider ve hamamda dahi su mahzenine girer idi. Bir def'a yine su mahzenine girip üç gün üç gece orada tevâlî-i tecelliyât ve tetâlî-i bârikāta müstağrak olmuşlar idi. Üç günden sonra Çelebi Hüsâmeddîn hazretleri cenâb-ı Hudâvendigâr'ın mizâc-ı şerîflerini gāyet zayıf gördükte, göz yaşının damlaları yanaklarından aktı. Ondan sonra: "Hudavendigâr'ım, mizâc-ı şerîfiniz gāyet zayıftır; eğer bu bîçârelerin istifadesi için takviye buyursanız ne olur?" dedi. Hz. Hudavendigâr buyurdular ki: "Ey Çelebi! Dağ bu kadar cesâmeti ile Eğer bir sûret insân-ı kâmilin gayrı olan diğer sûretten kemâl isterse, ayn-ı dalâl olur ve bir şaşkınlıktan ibaret olur. Zîrâ kemâl isteyen sûret o ma'nâ-yı kemâli iktisab etmek ister. Halbuki insân-ı kâmilin gayrı olan sûrette ise, o ma'nâ-yı kemâl yoktur. O ma'nâ-yı kemâl ancak insân-ı kâmilde münderic-dir. Nitekim hadîs-i kudsîde insân-ı kamil hakkında اخرج بصفاتي الى خلقى من قصدك فقد قصدنى ومن احبك احبنى ya'nî "Benim halkıma Benim sıfatın ile çık! Seni kasd eden Ben'i kasd eder ve seni seven Ben'i sever" buyurulur. Binâenaleyh Hak Teâlâ'nın tecellî-i kâmili insân-ı kâmilde olduğundan, ehl-i gaflet yukarıdaki 3768 numaralı beyit mûcibince, insân-ı kâmilin sûretinden meded ve yardım bulur.

3771. Böyle olunca, ey hünersiz! Kendi ihtiyacını diğer muhtâca ne arz ediyorsun?

Ya'nî, ey hünersiz ve ma'rifetsiz kimse! Kendi ihtiyacını kendin gibi nâkıs olan muhtâca niçin arz ediyorsun? Ve ondan ne gibi irfan tahsîli ümîd ediyorsun? Bu beyt-i şerîfteki ihtiyac, ihtiyac-ı ma'rifet olduğuna göre, diğer "muhtâc"dan murâd, kendi enâniyetine müstağrak olan ulûm-i zâhire erbâbı olmak münasibdir.

3772. Mâdemki sûret 'bende'dir, Hâlık üzerine söyleme! Sûret zannını götürme! Onu teşbîhte arama!

Ya'nî, mâdemki sûret Hakk'ın kudret elinde bir âlet gibidir ve onun hâdimi olan bir bendedir, binâenaleyh Hak Teâlâ hazretlerine "sûret" deme ve onu sûret zannetme! Zîrâ sûret kesîf ve Zât-ı Hak ise, eltaf-1 latiftir. Ve وهو السميع العليم (Bakara, 2/137) [ya'nî "O Semî' ve Alîm'dir] âyet-i kerîmesinde Hak Teâlâ'nın Zât-ı latîfini sem'iyet ve alîmiyet ile ve daha diğer sıfatlar ile vasf ettiğine bakıp, bu sıfatları kulların sûretlerinde de görerek, onu kullara benzetme ve teşbîhte arama! Zîrâ kullardaki sıfatlar Hakk'ın sıfat-ı külliyyesinden ma'kûs olan sıfât-ı cüz'iyyedir; ve Hakk'ın sıfatlarının her birisi bir küll olup, merâtibden münezzehtir. Fakat kulların sıfatları cüz'î olduğu gibi bu cüz'lerin dahi merâtibi vardır. Meselâ birindeki sıfat-ı ilmiyyet diğerindeki kadar değildir; ve sem'iyet ve diğer sıfatların hepsi de böylece derecât ve merâtib üzerinedir.

3773. Tazarru'da ve kendinin ifnâsında ara! Zîrâ tefekkürden sûretlerin gayrı öne gelmez.

Ya'nî, Hak Teâlâ hazretlerini O'na tazarru'da ve yalvarmakta ve kendi mevhûm olan varlığının ve enâniyetinin ifnâsında ara! Ve kendi mevhûm olan varlığın ve enâniyetin ile yaptığın tefekkürden ve düşünceden vazgeç! Senin senliğin ile yaptığın tefekkürden ve düşünceden sende hâsıl olan ancak sûretten ibaret olur. Zîrâ Hak ile senin arandaki perde ne yerdir ve ne de göktür; bu hicâb ancak senin kendine mâl ve nisbet ettiğin mevhûm varlığındır. Nitekim 5. cildin 4141 ve 4142 numaralı beyitlerinde şöyle buyurulmuş idi:

[Ya'ni] "Bu ene ne vakit tefekkür cihetinden keşf olur? Bu ene fenâdan sonra mekşûf olur. Bu akıllar gāibi aramakta hulûl ve ittihâd çukuruna düşer."

3774. Eğer sana sûretin gayrından firih olmazsa, bir sûret ki, sende sensiz doğa, iyidir.

"Firih", hoş tabîatli ve ziyâde ve çok demektir. Burada "zevk" murâd buyurulur. Bu beyt-i şerîfte tecellî-i sûrîye işaret buyurulur. Ya'nî, ey sâlik! Hak yolunun sülükünde sana ancak Hak Teâlâ hakkında kalbinde hâsıl olan sûretten zevk hâsıl olursa, o vakit sende senin senliğin ile vâki' olan tefekkür olmaksızın doğan sûret senin hakkında hayırlı olur. Ma'lum olsun ki, bir insân-ı kâmilin terbiyesi altında Hak yoluna aşk ile sülük eden sâliklere zikir ve murâkabe esnasında ba'zan Hak Teâlâ bir nûr-ı muhît veya diğer bir sûret hâlinde mütecellî olur. Bu ancak Hakk'ın bir tecellî-i sûrîsidir. Zîrâ o nûr sûrettir; ve Hak Teâlâ'nın zât-ı şerîfi bu sûretin dahi arkasındadır. Fakat bu tecellî sâlikin fikriyle hâsıl olan bir sûret olmadığı için, onun sülükünde terakkîsine ve ilim ve ma'rifetinin izdiyâdına sebeb olur. Zîrâ bu tecellîyi celb eden şey, senin sûretsiz olan zevkin ve aşkındır.

3775. Bir şehrin sûreti ki, oraya gidersin, ey revî, seni sûretsiz olan zevk çekti.

"Revî", burada "rivâyet edici" ma'nâsına olmak münasibdir. Ya'nî, ey sûretlerden rivâyet edici olan kimse! Meselâ bir şehrin sûretine merbûtiyetinden dolayı sen o şehre gittiğin vakit, seni oraya çeken şey sûretsiz olan o şehrin zevkidir.

3776. Binâenaleyh ma'nâda lâ-mekâna kadar gidersin. Zîrâ zevk mekânın ve zamânın gayrıdır.

Binâenaleyh sen o sûret sahibi olan şehre gittiğin vakit, onun sûretsiz ve mekânsız olan zevkine kadar gidersin. Zîrâ hoşluk ve zevk mekânın ve zamânın gayrıdır.

3777. Bir dostun sûreti ki, onun tarafına gidersin, ona mûnislikten dolayı gidersin.

Ve kezâ bir dostun sûreti ve cismi tarafına gittiğin vakit, mûnislikten dolayı ve onunla ünsiyet etmek için gidersin; ve ünsiyet ise sûretsiz bir zevkten ibârettir. Binâenaleyh seni o dostun tarafına çeken şey, yine sûretsiz olan zevkten ibarettir. "Mûnis", "üns verici" ve "üns", râhat bulmak, demektir.

3778. Binâenaleyh sen her ne kadar ma'nâdan gafil geldin ise de, ma'nâda sûretsiz tarafına gittin.

Bu misâllerden anlaşıldı ki, seni oraya buraya sevk eden ve gezdiren şey, ancak sûretten ârî bir ma'nâ olan zevkten ibarettir. Sen her ne kadar maksûdun olan zevkten gāfil olup sûretle meşgül isen de, hakîkatte teveccühün sûrete değil, ma'nâ olan zevkedir.

3779. Böyle olunca, hakikatte ma'bûd-ı küll Hak olur. Zîrâ yolların seyranı zevkten dolayıdır.

Ya'nî, "ma'bûd", hak olsun, bâtıl olsun, kendisine muhabbetle hizmet ve ibâdet olunan şeye derler. Ma'bûd-ı hakîkî tâlibi olanlar, yukarıda zikr olunduğu üzere üç sınıftır. Bir sınıfı "ahyâr"dır ki, onların nazarında kendilerinin kendilikleri sabit olduğu hâlde, âhirette mahall-i zevk ve lezzet olan cennete tamaan a'mâl-i zâhiriyyede bulunurlar. Bir sınıfı da “ebrâr”dır ki, onların nazarında dahi kendilerinin kendilikleri sabit olup, keşf ü kerâmât ve makāmât zevkine vusûl gayretiyle mücâhedât ve riyâzâtta bulunurlar. Ve diğer bir sınıfı dahi ehl-i muhabbet ve aşk olup tarîk-ı “şüttâr” sâlikleridir ki, bunların şuabâtı vardır. Bir kısmı mezâhir-i cemîlede cemâl-i mutlakın meclûbudurlar; ve bir kısmı mezâhir-i cemîleden kat'-ı nazar ile cemâl-i zât için yanıp tutuşurlar. Bunların hâricinde kalan ma'bûd-ı bâtılın âbidleri bu âlem-i sûrette hesâbsızdır. Onlar kendi hayallerinde îcâd ettikleri ma'bûd-ı bâtılın zevkinde müstağraktırlar ve onun aşkıyla vecd içindedirler. Nitekim Fîhi Mâ Fîh'in 42. faslında şöyle buyurulur: “Aşk, galata ve hatâya düşürücü hayâl ile olduğu vakit dahi mûcib-i vecd olur ise de, bu vecd Habîr ve Basîr olan ma'şûk-ı hakîkîye âşık olan âşığın vecdi gibi değildir. O âşığın hâli, karanlıkta ma'şûk zannıyla direği kucaklayıp ağlayan ve şikâyet eden kimseye benzer. Bunun lezâzeti “Hay” ve “Habîr” olan ma'şûkun boynuna sarılmaya benzemez.” İmdi, gerek mezâhirde ve gerek hayâlde zâhir olan Hak olduğundan, ma'bûd-ı küll ancak Hak olmuş olur. Zîrâ âyet-i kerimede وَقَضَى رَبُّكَ أَلَّا تَعْبُدُوا إِلَّا إِيَّاهُ (İsrâ, 17/23) ya'nî “Senin Rabb'in ancak kendisine ibâdet etmenize hükm etti” buyurulur; ve Hakk'ın hükm ettiği bir şeyin hilafı olmak mümkin değildir. Zîrâ bâtıllar dahi esmâ-i ilâhiyyenin mezâhiridirler. Nitekim Ebû Medyen-i Mağribî hazretleri bir beyitlerinde şöyle buyururlar: لا تنكروا الباطل في طوره فانه بعض ظهوراته “Bâtılı kendi tavrında inkâr etmeyiniz. Zîrâ o da Hakk'ın zuhûrâtının ba'zısıdır.”

Şu kadar var ki, zevk-ı hayâl ile Hakk'a teveccüh edenlerin yolu gerek hayât-ı dünyeviyyede ve gerek hayât-ı berzahiyyede ve uhreviyyede çok uzundur. Bununla beraber yolların seyrânı hep sevk-ı zevk ile vâki' olur. Zîrâ insan zevk bulmadığı bir yola sülûk edemez.

3780. Fakat ba'zıları yüzü kuyruk tarafına çevirmişlerdir. Her ne kadar baş [3756] asıl ise de, başı kaybetmişlerdir.

“Kuyruk”tan murâd, vücûdât-ı izâfiyyedir ki, insanın benliği ve mevhûm varlığı bu vücûd-ı izâfi cümlesindendir. “Baş”tan murâd, vücûd-i hakîkî-i Hak'tır. Ya'nî, ba'zı âbidler Hakk'a ibadetlerinde yüzlerini kuyruk mesâbe-sinde olan kendi mevhûm varlıkları tarafına çevirmişlerdir. Her ne kadar vü-cûd-i izâfînin hakîkati olan vücûd-i hakîkî-i Hak baş ise de onlar ibâdetlerin-de bu başı kaybetmişlerdir.

3781. Fakat o baş, bu gāibin dâlleri önünde başlık atasını kuyruktan verir.

"Dâllân", şaşkınlar; "güm", gāib; “dâllân-ı güm”, terkîb-i izâfidir, "gāibin şaşkınları" demektir; ve "gāib"den murâd, his gözünden gäib olan Zât-ı la-tîf-i Hak'tır. "Dâllân"dan murâd dahi, mevhûm olan vücûd-i izâfiyi her vech ile Hakk'ın gayı görenlerdir ki, bunlar "Hak eşyayı zâtıyla değil, ilmi ile mu-hîttir" diyen ehl-i zâhirdir. "Kuyruk"tan murâd, vücûd-i mecâzî ve izâfidir. İkinci mısra'daki "serî", "başlık ve riyâset" demektir. "Dâd", ihsân ve atâ, ma'nâsınadır. Ya'nî, his gözünden gäib olan Zât-ı latîf-i Hakk'ın şaşkınları önünde başlık ve riyâset atâsını ve ihsânını kuyruk, ya'nî vücûd-i mecâzî ve izâfi ve hayâlât-ı mevhûme yolundan verir; ve her birinin hayallerine göre matlûblarını ihsân eder; ve onların ibadetlerini kabûl edip, onları cennete ve keşf ü kerâmâta nâil kılar ki, ahyâr ve ebrâr tâifesi bu sınıftandır; ve tarîk-ı şüttâra sâlik olan ehl-i aşk ise, başa teveccüh etmişlerdir.

3782. O atâyı o baştan, bu da kuyruktan bulur. Diğer kavim ise ayağı ve ba-şı kaybettiler.

Binâenaleyh o ehl-i aşk, o atâyı ve ihsân-ı ilâhîyi o baştan, ya'nî doğru-dan doğruya vücûd-i hakîkîden bulur; ve bu ahyâr ve ebrâr tâifesi ise, kuy-ruktan ve vücûd-i mecâzîden bulur. Fakat vücûd-i hakîkî deryâsında müstağ-rak olup makām-ı ittihada gelmiş olan kâmillerin havâssı ise, ikilikten ibâret olan başı ve ayağı kaybetmişlerdir; ve sûrî ve ma'nevî ezvâktan geçmişler-dir. Onların hâlleri ta'rîf ve beyâna sığmaz.

3783. Vaktaki cümle gāib oldu, cümleyi buldu. Gaibden geldiler, küll tarafına koştular.

Ya'nî, vaktâki o kâmiller sûrî ve ma'nevî olan ezvâktan geçtiler ve nazar-larından bunların cümlesi gaib oldu ve makām-ı ittihada geldiler, bu cümle- nin aslı olan Zât-ı Hakk'ı buldular; ve nazarlarında izâfâtın gāib olmasından dolayı geldiler, bilcümle sıfât ve esmânın mevsûfu ve müsemmâsı olan küll tarafına koştular. Bu makām-ı ittihad hakkında Sipehsâlâr hazretleri Menâkıb'ında şöyle buyururlar: "İttihâdın ma'nâsı "bir olmak"tır. Bu makām makām-ı tevhîdden daha âlîdir. Velâkin "bir olmak"tan maksad, käsır-nazar olan bir tâifenin tevehhüm ettikleri hulûl değildir. تعالى الله عن ذلك علواً كبيراً ya'ni "Allâh Teâlâ bundan son derece yüce ve büyüktür"]. Bu ma'nâda Hz. Attâr buyururlar: "Bu makāmda hulûl ve ittihad dahi küfür oldu; fakat bu tekrar ile gelmiş olan bir vahdettir."

Lâkin ittihâddan maksûd olan odur ki, vaktāki sâlik cemî'-i makāmâtı geçmiş olur ve mücâhedât ve riyâzât kuvveti ile nefsinin bakırını iksîr-i a'zam yapıp ve bilcümle a'mâlini hiçe sayıp kābil-i sıfat-ı ahadiyyet olmuş olur, ondan sonra cemî'-i irâdât-ı rûhânî ve cismânî [ve] sûrî ve ma'nevî kalkıp, Hakk'ın iradesine muttasıl ve âkıbet onun sıfatıyla muttasıf olur... ilh."

"Çîn", ma'rûf memleket ismi olduğu gibi, "işkence" ma'nâsına da gelir (Burhân). “Şâh"tan murâd, nefs-i külldür. Zîrâ nefs-i küll bu sûret âleminin mi'mârı ve mutasarrıfıdır. Nitekim Hz. Pîr efendimiz bir beyitlerinde şöyle buyururlar: "Nefs-i küll su ve çamurda, ya'nî bu kesîf unsuriyyât âleminde mi'mâr olmasından evvel, bizim ayşimiz hakāyık meyhanesinde ma'mûr idi." Ve nefs-i küll mi'mârı türlü türlü suver-i inkılâbâtı ile, sâhib-i idrâk olanları işkenceye ve ıztırâba düşürdüğünden ona "işkence şâhı” demek münasib olur. "Kızının yüzünün nakşı" ta'bîrindeki nükte budur ki: Kadının sûret-i cismâniyyesi fotoğraf resmi gibi bir hayâldir; ve onun letâfeti kendi hakîkatinin ve aslının malıdır ki, o da Hak'tır. Ya'nî bu üç şehzâde, ya'nî ahyâr ve ebrâr ve şüttâr zümresinden olan tâife, bu âlem-i sûrette bir sâhib-i cemâl kadın gördüler. Ve her üçü de onun cemâline karşı kendilerinden geçip fitneye düştüler; ve "Bunun hakîkati nedir?" diye tefahhus ettiler ve araştırdılar.