O yardımcının ve o borçlu garîbin kıssasına rücû' ve onların efendinin mezârından geri dönmesi ve yardımcının rü'yâsında o efendiyi görmesi ve ilâ-âhirihî beyânındadır
27. bölüm / 31 · 9639 kelime · ~49 dk okuma
3538. Bu latîf sergüzeşt nihayetsiz geldi. Vaktaki garib, efendinin mezârından geri döndü;
Ya'nî, borçlu adam ile muhtesib efendinin hoş ve latîf olan kıssasının nihâyeti yoktur; hülâsa edelim: Vaktâki o borçlu olan garîb, muhtesib efendinin mezârını ziyâretten yardımcı kimse ile beraber geri döndü;
3539. Yardımcı onu kendi evine götürdü. Yüz altının mührünü ona tevdî etti.
Yardımcı olan kimse o garîbi kendi evine götürdü. Yüz altın iâneyi hâvî olan çıkının mührünü ya'nî mührünü açmasını ona tevdî' etti.
3540. Ona yiyecek getirdi ve ona hikâyeler söyledi ki, ümîdden onun gönlünde yüz gül açıldı.
"Lût", "lezîz yemekler" kısmına derler. Yardımcı adam ona lezzetli yemekler getirdi ve ona borçlu adamların borçları türlü türlü süretler ile ödendiğine dâir hikâyeler söyledi ki, bu hikâyelerden o borçlu adamda hâsıl olan ümîdden dolayı onun gönlünde birçok sürür gülleri ve çiçekleri açıldı.
3541. O şeyi ki güçlükten sonra o kolaylık görmüş idi, garîbe onun kıssasından dudak açtı.
Yardımcı kimse kendisinin maîşette çektiği güçlükten ve sıkıntıdan sonra görmüş olduğu kolaylığı ve genişliği söyledi. Garîbe bu zemîndeki kıssadan ve hikâyeden ağız açtı ve ona bu hikâyeler ile tesellî etti.
3542. Hikâye söyleyici olarak gece yarısı geçti. Uyku onları cân mer'âsına kadar attı.
Bu musâhabe ve mükâlemeler ile gecenin yarısı geçti. Nihâyet uykuları geldi ve uyku onların rûhlarını âlem-i ervâh mer'âsına kadar attı. Ya'nî uyku sebebiyle cisimlerinin havâss-i zâhireleri muattal olup, rûhları fa'âliyete başladı ve rûhânîlere mülâkî oldu.
3443. Yardımcı o mübarek efendiyi o gece rü'yâda sarayın sadrı üzerinde gördü.
“Hümâyûn”, mübarek demektir. O yardımcı adam rûh âleminde o mübârek olan muhtesib efendiyi, o gece rü'yâsında bir sarayın sadrında oturmuş bir hâlde gördü.
3444. Efendi dedi: “Ey melâhatli olan yardımcı! O şeyi ki söyledin, ben birer birer dinledim."
"Bâ-nemek", lügatte "tuzlu" demektir. Fakat letâfetten ve melâhatten kinâye olarak kullanılır. "Güftî"deki "ya", hitâb için olursa, muhatab yardımcı olan kimse olur; ve eğer yâ-yı hitâbe olursa, borçlu olan garîbin sözlerine işâret olur. Bu sûrette ma'nâ "Ey yardımcı! O şeyi ki o garîb kabrimde söyler idi, ben bir bir işittim" demek olur. Ma'lûm olsun ki, bu hayât-ı dünyeviyyede olan kimselerin sözlerini vefât edenlerin rûhları işitirler. Zîrâ rûhların hâssası her taraftan görmek ve işitmektir. Fakat cisimden soyunmuş ve kelâm âleti olan zâhirî dili terk etmiş oldukları için, dirilere sözlerini işittiremezler. Nitekim Bedir gazâsında Resûl-i Ekrem hazretleri maktûl olan müşriklere hitâben: "Ey Kureyş! Ben Rabb'imin bana olan va'dini buldum. Siz de size olan va'dini buldunuz mu?" diye hitâb buyurdular. Ashâb-ı kirâm: "Yâ Resûlallâh! Bunlar işitirler mi?" diye sordular. Buyurdular ki: "Evet. Onlar sizden daha iyi işitirler. Fakat cevab vermeye kādir değildirler."
3545. "Fakat bana cevab vermeye fermân olmadı. İşaretsiz dudak açmaya kādir olmadım."
"Fakat dinlediğim sözlere cevâb vermek için bana fermân-ı ilâhî olmadı ve emr-i ilâhî olmaksızın cevab vermek hususunda ağız açmaya kādir olmadım." Ma'lûm olsun ki, âlem-i âhirette bulunan ervâh, emr-i ilâhî ile tecessüd edip uyanıklık hâli içinde ba'zı zevâta görünürler ve söz söylerler ve yine kaybolurlar ki, bu hâle “vâkıa” derler. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinin 367. Bâbında bir "vâkıa"larında Ka'be'nin tavâfi esnâsında bir rûha mülâkî olup, kendilerine söz söylediğini beyân buyururlar; ve sâir menâkıb-ı evliyâda da emsâli çoktur. Fakat evliyânın gayrı olan kimseler havâss-i hamsenin te'siratından ancak uyku hâlinde âzâde kaldıklarından, ba'zı ervâh onların rûhlarına rü'yâda görünürler. Bu ma'nâya nazaran muhtesib efendi demiş olur ki: "Cism-i berzahî ile mütecessed bir hâlde size zahir olup cevâb vermeme fermân-ı ilâhî olmadı ve emirsiz cism-i berzahîmin ağzını açmaya kādir olmadım."
3546. "Biz vaktaki çûn u çendden vakıf olduk, bizim dudaklarımız üzerine mühür koymuşlardır."
"Çûn", keyfiyet; "çend", kemiyet demektir. Ya'nî, "Ahiret hayatının nasıl olduğuna ve uhrevî sûretlerin kemiyetine muttali' olduğumuzdan, bizim du- daklarımızı ehl-i gaflete karşı mühürlediler. Zira الَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ (Bakara, 2/3) ya'nî "Şunlar ki, gayba îmân ederler" âyet-i kerîmesi mûcibince, onlardan matlûb olan gayba îmân getirmektir. Nitekim Fir'avn'ın sihirbazları ölmüş olan sihirbâz babalarının mezârına gittiler ve "Mûsâ (a.s.)ın asâsı sihir veyâ mu'cizeden hangisidir?" diye sordular. O sihirbaz 3. cildin 1181 numarasına müsâdif olan beyitte onlara rü'yalarında şöyle cevab verdi: "Rü'yâda onlara dedi ki: "Ey benim evlâdım! Bunu açık ve zâhir söylemek mümkin değildir." Binâenaleyh bu sırrı onlara açık söyleyemedi de, ba'zı nişanlar verdi. Bunun tafsîli orada geçti.
3547. Tâ ki gaybın sırları faş olmasın! Tâ ki ayş ve maâş münhedim olmasın!
"Ayş", yaşayış ve hayât; "maâş", ism-i mekân olup, "yaşamak yeri" demektir ki, bundan murâd, dünyâdır. Ya'nî, bizim ağzımızı âlem-i gaybın sırları meydana çıkmamak ve dünyâ yaşayışı ve yaşamak yeri olan dünyâ umûru yıkılmamak için mühürlediler. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu ma'nâyı Fîhi Mâ Fîh'lerinin 19. faslında şöyle beyân buyururlar:
"Dünyayı ma'mûr etmeleri için Hak Teâlâ bir kavmin gözlerini gafletle bağladı. Eğer bir kısmını gāfil kılmasa, hiçbir âlem ma'mûr olmaz. Gaflet ma'mûrluklara ve âbâdânlıklara bâistir. Nihâyet çocuk gafletten büyür. Aklı kemâle gelince artık büyümez olur. Binâenaleyh ma'mûrluğun sebeb ve mûcibi gaflettir; ve harâblığın sebebi de ayıklık ve intibahtır."
3548. Tâ ki gaflet perdesi tamamen yırtılmasın! Tâ ki mihnet tenceresi yarı çiğ kalmasın!
"Mihnet tenceresi"nden murâd, dünyâdır. Zîrâ dünyâ Hakk'ın sıfât-ı cemâliyye ve celâliyyesinin mazharıdır. Binâenaleyh dünyâda elem ve lezzet her sınıf halk hakkında mümtezicdir. Çünkü âlem-i kesâfet olan dünyâ her ne kadar ecma' ise de, âlem-i âhiret gibi, evsa' değildir. Âlem-i âhirette genişlik hasebiyle elem ve lezzet mahalleri ayrılmıştır. Binâenaleyh sıfat ve esmâ-i ilâhiyye ahkâm ve âsârının dünyâ âleminde tamâmiyle zuhûru gaflete sebeb olan kesâfet perdesinin vücûduyla kāimdir. Eğer Hak Teâlâ efrâd-ı beşerin her birinin nazarından bu kesâfet perdesini kaldırıp, rûhâniyet âlemini keşf etse, dünyâ umûru muattal olur ve mihnet tenceresi yarı çiğ bir hâlde kalır idi."
3549. Her ne kadar kulağın nakşı gitti ise de, biz hep kulağız. Biz hep nutukuz. Fakat dudak sakittir.
Muhtesib efendi yardımcı olan kimseye der ki: "Her ne kadar bizden kulağın nakşı ya'nî cism-i kesîfin kulağı gitti ise de, biz şimdi rûhâniyet âleminde baştan ayağa kadar kulak olduk ve her tarafımızdan işitir olduk; ve her ne kadar cismimizin ağzı dağıldı ve zâhirde sâkit kaldık ise de, baştan ayağa kadar kelâm ve nutuk olduk. Binâenaleyh her tarafımızdan görürüz ve her tarafımızdan işitiriz ve her tarafımızdan söyleriz."
3550. Biz her ne verdik ise, bu zamanda gördük; bu cihan perdedir ve o cihan gaybdır.
"Biz dünyâ hayâtında her ne verdik ve her ne yaptık ise, bu uhrevî olan hayat zamânında onların karşılığını gördük. Bu dünyanın kesîf olan sûreti, latîf olan o âhiret âleminin perdesidir." Ef'âl-i beşerin iyisi ve kötüsü bu kesîf olan dünyâ eleğinden süzülüp âlem-i latîfe gelir. Bu fiillerin sahibleri bu âleme intikāl ettikleri vakit, bu fiillerin mukābili onları orada istikbal eder.
3551. Ekmek günü, gizlemek günüdür. Tohumu bir toprağa saçmak günüdür.
Bu beyt-i şerîfte الدنيا مزرعة الآخرة ya'ni "Dünya âhiretin tarlasıdır" hadîs-i şerîfine işâret buyurulur. Meselâ, tohumu ekmek günü o tohumu gizlemek ve gayb âlemine göndermek günüdür. Tohumu bir toprağa saçıp örtmektir. Bunun gibi, efrâd-ı beşerin bu hayât-ı dünyeviyyelerinde yaptığı fiiller gayb âlemine ekilmiş tohumlara benzer. Zâhirde onların âsârı görünmez.
3552. Biçmek günü, orak vurmak vakti, mükâfât ve peyda olmak günü geldi.
"Bedrûden", "ekini biçmek" demektir. "Mincel", ism-i âlet olup biçmek âleti olan orak ma'nâsınadır. Ya'nî, biçmek vakti ve mahsûle orak vurmak
zamânı, ektiği tohumun mükâfâtını bulmak ve ektiği şeyi meydana çıkarmak günüdür. Bunun gibi, hayât-ı dünyeviyye ekmek zamânı ve hayât-ı uhreviyye dahi bu ektiği tohumları biçmek zamânıdır.
Gelmiş olan o dostun borcunun vecihlerini o yardımcıya efendinin rü'yâda söylemesi ve o gümüş paranın defin mahallini nişân vermesi ve vârislere "Muhakkak onu çok görmesinler ve ondan hiçbir şey geri almasınlar ve eğer ki o ondan hiçbir şey kabûl etmezse veyâ ba'zısını kabûl etmezse, yine orada bıraksınlar, tâ ki her kim isterse alsın; zîrâ ben Hak Teâlâ'ya nezr ettim ki, o gümüş paradan bana ve benim müteallikātıma bir habbe râci' olmaya!.. ilh." diye haber vermesi
"Borç"tan murâd, ma'rifet-i Hak borcudur. Zîrâ sûret-i insâniyye üzerine mahlûk olan her ferdin sebeb-i hilkati bu ma'rifeti tahsîl borcunu ödemek içindir. Nitekim ayet-i kerîmede هَلْ يَسْتَوى الَّذِينَ يَعْلَمُونَ وَالَّذِينَ لَا يَعْلَمُونَ (Zumer, 39/9) ya'nî "Bilen kimseler ile bilmeyen kimseler müsâví olur mu?" buyurulur. "Muhtesib"den murâd, vâris-i ulûm-i nebevî olan bir pîr-i hakîkattir ki, burada husûsiyyet-i ma'nâ i'tibâriyle cenâb-ı Pîr'in zât-ı şerîfleridir. "Pâymerd"den murâd, bir pîr-i hakîkînin hayatta olan kāim-makāmıdır ki, onun rûh-ı âlîsinden istifaza eder. Husûsiyyet-i ma'nâ i'tibariyle Hüsâmeddîn Çelebi (k.s.) hazretlerine işâret buyurulur. Zîrâ Çelebi Hüsâmeddîn (k.s.) efendimiz Hz. Pîr efendimizin irtihâllerinden sonra on iki sene ibzâl-i hakäyık ve maârifte cenâb-ı Pîr'in kāim-makāmı olmuştur. "Defnolunmuş para"dan murâd, Mesnevî-i Şerîfin her bir defterinde elfâz ve rumûz altında medfûn olan esrâr ve maârif-i ilâhiyyedir. "Vârisler"den murâd, Hz. Ya'nî, vaktāki şehzadelerin içinde babalarının men' ve nehyinden, o kal'aya gitmek meyli pek harâretlendi, bu harâret-i meyl sevkiyle o kal'a tarafına baş çıkardılar.
3726. Mücteba olan şahın sözünün hilafı üzere, sabır yakıcı ve akıl kapıcı olan kal'aya kadar
“Mücteba”, bergüzîde, müntehab ve seçilmiş, demektir. “Şah-ı müctebâ"dan murâd, onları men' eden insân-ı kâmildir. "Sitîz", inâd ve muhalefet ma'nâsınadır. Ya'nî, kendilerini men' ve nehyeden insân-ı kâmilin sözüne ve vasiyetine muhâlif olarak, sabır yakıcı ve akıl kapıcı olan o sûretler kal'asına kadar. Bu beytin cümlesi aşağıdaki beytin birinci mısrâ'ı ile tamâm olur.
3727. Nasihat isteyici olan aklın muhalefetinden dolayı geldiler. Karanlık gecede gündüzden rücû' ettiler.
“Rağm”, bir işi aks etmek. "Tûz", "istemek" ma'nâsına olan "tûzîden" ve "tûhten" masdarının emr-i hâzırı olup, "pend-tûz", vasf-ı terkîbîdir. Ya'nî, nasîhat isteyici olan akla muhalefetten dolayı kal'aya kadar geldiler. Karanlık olan tabîat gecesinde, gündüz gibi aydınlık olan rûhâniyetten geri döndüler ve cismâniyet karanlığı tarafına gittiler.
3728. O sûretler sahibi olan latif kal'ada beş kapı deniz ve beşi kara tarafına idi.
Bu beyit ile aşağıdaki beyitte âfakın enfüse tatbîkine işaret buyurulur. "Latif kal'a"dan murâd, dünyâdır ki, onun cisminin hey'et-i mecmûasına "insân-ı kebîr" dahi derler. "Insân-ı sağîr"in cisminin muâdilidir. İnsân-ı kebîrde olan her şeyin nazîri, insân-ı sağîr olan "âdem"de de vardır. Nitekim Hz. Şeyh-i Ekber (k.s.) et-Tedbîrâtü'l-İlâhiyye fi Islâhı Memleketi'l-İnsâniyye kitâbında ve Mahmûd-ı Şebüsterî hazretleri Mir'ât-i Hakāyık'ında ve Azîz Nesefi hazretleri Resâilinde tafsîl buyurmuşlardır. "Deniz tarafına olan beş kapı"dan murâd, cismâniyet âlemindeki "toprak, su, hava ve ateş" rükünlerinin ma'nâları olan dört tabîat ile bu dört rüknün imtizâcından hâsıl olan “mizâc ve rûh"tur. Gerçi bu dört rüknün her biri kimyâ nokta-i nazarından muhtelif anâsır-ı basîtadan mürekkeb ise de, burada maksad bu anâsırın sulb ve mâ- Pîr'in meslek-i irfanına mensûb olanlardır ki, onlar bu maârifi cenâb-ı Pîr'in nâm-ı şerîfine izâfe ile tâliblerin önüne dökerler. Ve tâliblerden ba'zılan o maârif ve esrârı tamamen kabûl ederler; ve ba'zıları da vahdet-i vücûd gibi mesâili havsalaları almadığı için kabûl edemezler ve ancak havsalalarının alabildiği hakāyık ve maârifi kabûl ederler. Binâenaleyh Hz. Pîr efendimiz kendi meslek-i irfanına mensûb olanlara vasiyet edip buyururlar ki: Bu Mesnevî-i Şerîfteki esrâr ve hakāyıkı tâliblere söyleyin! Tamâmen kabûl edenler etsin ve bir kısmını kabûl etmeyenler etmesin! Onu Mesnevî-i Şerîfin sahîfelerinde bırakın! Ve benim esrâr ve hakāyıkımdan hiçbirini kendi nâmızına izâfe etmeyin ki, kabûl etmeyenlerin i'tirâzı varsın doğrudan doğruya bana râci' olsun! Ve "rü'yâ"dan murâd, bu hayât-ı dünyeviyyedir. Zîra hadis-i şerîfte الدنيا كحلم النائم ya'nî “Dünyâ uyuyan kimsenin rü'yâsı gibidir" ve kezâ الناس نيام فاذا ماتوا انتبهوا ya'nî "Nâs uykudadır, öldükleri vakit uyanırlar" buyurulmuştur. Binâenaleyh bu Mesnevî-i Şerîf hayât-ı dünyâ rü'yâsında beyân buyurulan esrâr ve hakāyıktır. Ve "Tebriz'in zenginleri"nden murâd, ulemâ-i zâhire ve "onlardan toplanan yüz altın"dan murâd, ulûm-i zâhiredir ki, bunlar ile ma'rifet-i Hak borcu ödenmez.
3553. "Yeni misafirin hakkını şimdi dinle! Ben görüyordum ki, o erişecekti."
"Dâd", atâ ve Hak vergisi ma'nâsınadır. "Yeni misafir"den murâd, âlem-i ervâhtan âlem-i dünyaya sefer edip tâlib-i hakîkat olan her bir ferdin rûhudur. Cenâb-ı Pîr buyururlar ki: "Yeni misafir olan o rûhun tâlib-i Mesnevî olacağını âlem-i ervâhta görmüş ve bana vâsıl olacağını bilmişimdir."
3554. "Ben onun borcundan haber işitmiş idim. Onun için iki üç güher bağlanmıştır."
"Ben o misafirin ödeyeceği maârif borcundan haber almış idim. Binâenaleyh bu Mesnevî-i Şerîfte onun isti'dâdına göre iki üç parça maânî ve hakāyık cevherini hikâyât ve elfâz çıkınları içine bağlamışımdır."
3555. "Ki, onun borcunun vefâsı içindirler ve ziyâdedir, tâ ki misafirimin sînesi yaralı olmaya!"
Bu cevher-i maânî onun ma'rifet borcunun vefâsı ve ödenmesi içindir; ve hattâ ziyâdesi de vardır. Bu maârif çıkınını misafirimin sînesi yaralı olmamak ve ma'rifet borcunun ödenmesinden mahrûm kalmamak için tertîb ettim.
3556. Onun altından dokuz bin borcu vardır. Bunun ba'zısından borcu öde!" de!"
"Altın"dan murâd akıldır. "Dokuz bin" ile dokuz mertebe olan aklın tafsîlâtına işâret buyurulur. Ya'nî, "Ey benim meslek-i irfânıma mensûb olan kimse! O misafirin aklın dokuz mertebesinin tafsîlâtına aid ma'rifet borcu vardır. Bu benim Mesnevîde beyan ettiğim maârifin bir kısmından bu borcunu öde, diye söyle!"
3557. Bundan birçok fazla kalırsa harc et, de! Bir duâya beni dahi derc et, de!"
"Benim bu beyân ettiğim maâriften ma'rifet borcunu ödedikten sonra fazla kalırsa, ondan dahi istifade et! Ve edeceği duâ ve senâlardan birisine de beni dahi derc et, diye söyle!"
3558. İsterdim ki onu kendi elim ile vereyim! Bu kısmetler filân defterde yazılmıştır."
"Onun ma'rifet borçlarını bu hayât-ı dünyâda kendi tarafımdan bizzât vermek isterdim; ve bu kısmetler Mesnevî-i Şerîfin filân defterine yazılmıştır ve hikâyât ve elfâz sûretleri altında gizlenmiştir."
3559. Halbuki ecel bana mühlet vermedi, tâ ki ben ona Aden incisini gizli tevdî edeyim!"
"Aden", Yemen kıt'asının cenûbunda vâki' olan bir şehrin adıdır. "Dürr-i Aden", Aden incisi demek olur ki, makbûl olan Aden incisi mesâbesindeki hakāyık ve maâriften kinâyedir. Ya'nî, "Halbuki ecel ve bu âlemden vâki' olan sûrî iftirâk bana mühlet vermedi ki, ben o makbûl olan maârif ve hakāyık incisini o misâfire açıktan açığa gizli bir sûrette tevdî' edeyim!"
3560. Onun borcu için bir zarf içinde ve onun nâmına yazılmış la'l ve yakūt vardır.
"Hanûr", zarf ve kap demektir. Ya'nî, "O misafirin ma'rifet-i Hak borcu için bu Mesnevî-i Şerîfin hikâyât ve elfâz zarfı içinde ve onun nâmına yazılmış la'l ve yâkūt mesâbesinde pek kıymetli olan ulûm-i ledünniyye vardır."
Ma'lûm olsun ki, bu Mesnevî-i Şerîf nihâyetsiz bir ma'rifet-i ilâhiyye deryâsıdır. O hakāyık ve maârifin hepsini ihâta tarîkı ile zevkan ve hâlen idrâk etmek ancak Hz. Pîr efendimizin zât-ı şerîflerine ve o pâyede olan pîrân hazarâtına ve onların isti'dâd-ı fitriyyelerine mahsûstur. Meselâ 1. cildin 1820 numarasına müsadif olan bir beyitte: Ya'nî "Aşkın yeşil bağı ki, nihâyetsizdir, onda gam ve şâdîden başka çok meyveler vardır" buyurulur. Halbuki gam ve şâdî birbirinin zıddı olup, efrâd-ı beşerin cümlesini muhîttir; ve aşkın bağında gam ve şâdîden başka daha neler mevcûd olduğu anlaşılmaz; ve fenâ makāmında ne gam ve ne de şâdî bulunmadığını ancak Hakk'ta fânî olan zât-ı şerîf bilir. Binâenaleyh Mesnevî-i Şerîfi okuyanlardan her bir kimse için ancak kendisinin mertebe-i isti'dâdına göre anlayabildiği hakāyık ve maârif cevherleri bu harf ve lafz çıkını ve zarfı içine konulmuştur.
3561. Onu filân tâka gömmüşümdür. Ben o yârin gamını peşin görmüşümdür.
"Tâk", binalarda yapılan kemer demektir. "Tâk" ta'bîriyle Mesnevî-i Şerîfin her bir cildi murâd buyurulmuş olmak câizdir. "Filân” ta'bîriyle "tâk"ın mübhem olarak zikri, isti'dâdları muhtelif olan Mesnevî kārîlerinin her bir cildde beyân buyurulan hakāyık ve maâriften kendi isti'dâdlarına göre nasîblerini almalarından nâşîdir. Ya'nî, "O la'l ve yâkūt mesâbesindeki hakāyık ve maârifi bu Mesnevî-i Şerîfin filân cildine gömmüşümdür. Ben o tâlib-i ma'rifet olan dostumun gamını âlem-i ervâhta evvelden görmüşümdür ve benim meslek-i ma'rifetime mensûb olacağını evvelden bilmişimdir."
3562. Onun kıymetini mülükün gayrı bilmez. Satmakta ictihad et, seni aldatmasınlar!
Ya'nî, "O la'l ve yâkūt mesâbesindeki hakāyık ve maârif-i ilâhiyyenin kıymetini ma'nâ âleminin pâdişâhlarından başkası bilmez; ve çocuk mesâbesinde olan halkın avâmı bu cevherlerin kıymetlerini anlamaz. Binâenaleyh bu cevherleri müşterilerine satmak husûsunda çalış ki, seni aldatmasınlar!"
Ma'lûm olsun ki, Mesnevî ile meşgül olanlar birkaç sınıftır:
Bir sınıfı Mesnevî'ye edebiyat ve şiir nokta-i nazarından bakıp birtakım mütâlaalar beyân ederler ve akıllarınca tenkîd ederler ve dekāyık ve maânîsine nüfüz edemezler. Cenâb-ı Pîr bunlar hakkında bu cildin 161 numaralı beytinde şöyle cevâb verir: ya'nî "Sûret fakîri, ârifin zekât-ı irfânından ne vakit zevk alır! O Mesnevî ma'nâdır. Feûlün fâilâttan ibaret olan şiir ve nazım değildir." İmdi garb müsteşrikleri bu sınıftandır.
Ve bir sınıfı dahi Mesnevî'nin gülünç hikâyelerini ezberleyip, şurada burada meclis-ârâlık etmek için meşgül olur. Hz. Pir bunları da ya'nî "Benim hezlim hezl değildir, ta'lîmdir. Benim beytim beyit değildir, iklîmdir" hitâbıyla tevbîh buyururlar.
Bir sınıf da Mesnevî'nin hikemiyyâta âid beyitlerini ezberleyip şurada burada halka karşı ma'rifet-fürûşluk etmek ve kendilerini satmak için meşgül olurlar. Cenâb-ı Pîr bunlar hakkında da 1. cildin 324 numaralı beytinde: [Ya'ni] "Alçak adam! Bir saf dile o füsûndan okumak için dervîşlerin sözünü çalar" ve kezâ 1. cildin 2311 numaralı beytinde dahi [Ya'ni] "O müddeî ve mağrûr kimse kendini bir kemâl sahibi zannetmeleri için dervîşlerin birçok sözünü çalmıştır" buyururlar.
İşte efrâd-ı beşer arasında böyle muhtelif tabîat ve isti'dâdda kimseler bulunduğu için, Hz. Pîr kendi mensûblarına hitâben buyururlar ki: "Ey hulûs-i niyyet sebebiyle ma'nâya ve kasd-i Mesnevî'ye vâkıf olan sâlik! Mesnevî'den aldığın ulûm-i ledünniyye cevherlerini satmak hususunda aldanmamaya gayret et! Ve bunları ehli olmayanlara satma! "Nitekim Fîhi Mâ Fîh'lerinin 16. faslında da bu ma'nâ hakkında şöyle buyururlar: "Ashâbımıza vasiyet ederiz ki: Ma'nâ arûsları bâtında sizlere yüz gösterdiği ve esrâr münkeşif olduğu vakit, sakın, sakın ağyâra söylemeyiniz! لا تعطوا الحكمة لغير اهلها فظلموها ولا تمنعوها عن اهلها فتظلموها ya'nî "Hikmeti ehlinin gayrına vermeyiniz; zulüm etmiş olursunuz; ve ehlinden esirgemeyiniz; yine zulüm etmiş olursunuz." Eğer sana bir mahbûb veyâ mahbûbe gelip hânende saklansa ve "Beni kimseye gösterme, ben seninim!" dese, onu pazarlarda do- laştırıp herkese hitâben: "Geliniz, bu güzeli temâşâ ediniz!" demek hiç revâ ve lâyık olur mu? Ve bu hâl ma'şûkaya hoş gelir mi? Elbette gelmez; ve gönlü senden müşevveş olup ürker ve yüzünü saklayıp gazab eder. Hak Teâlâ bu sözleri ağyâra harâm etmiştir. Nitekim ehl-i cehennem ehl-i cennete hitâben bağırarak derler ki: "Hani sizin kereminiz ve mürüvvetiniz? Hak Teâlâ'nın size etmiş olduğu atâlar ve bahşişlerden sadaka ve bende-nevâzlık olarak bize de bir şey îsâr etmiş olsanız ne olur?! Zîra (mısra'): وللارض من كأس الكرام نصيب ya'ni "Kerîmlerin kadehinden yerin de hissesi var." Biz bu ateş içinde yanıp eriyoruz. O meyvelerden veyâ o sâf ve berrâk olan sulardan bir katrecik olsun bizim cânımıza dökseniz ne olur?" Nitekim Kur'ân-ı Azîmü'ş-şânda hikâye buyurulmuştur: وَنَادَى أَصْحَابُ النَّارِ أَصْحَابَ الْجَنَّةِ أَنْ أَفِيضُوا عَلَيْنَا مِنَ الْمَاءِ أَوْ مِمَّا رَزَقَكُمُ اللَّهُ قَالُوا إِنَّ اللَّهَ حَرَّمَهَا عَلَى الْكَافِرِينَ (A'raf, 7/50) ya'nî "Ehl-i nâr, ehl-i cennete nidâ edip, bize cennetten su dökün ki içelim; yâhud Allâh Teâlâ'nın size verdiği rızıktan verin ki yiyelim!" diyeler. Ehl-i cennet onlara o taâm ve şarabı, Allâh Teâlâ kâfirlere harâm etmiştir, diyeler."
Ehl-i cennet böyle cevab verirler: Hak Teâlâ hazretleri bunu size harâm etmiştir. Bu ni'metin tohumu dâr-ı dünyâda idi. Orada ekmediniz ve sa'y etmediniz. O tohum da îmân ve sıdk ve amel-i sâlih idi. Mâdemki orada çalışmadınız ve ekmediniz, burada ne alacaksınız? Ve eğer biz keremen size îsâr etsek bile, mâdemki Hak Teâlâ onu size harâm kılmıştır, boğazınızı yakar ve hulkümünüzden aşağıya gitmez; ve eğer keseye koysanız o kese yırtılır, dökülür... ilh.
3563. Satmalarda aldanmak korkusundan sen onu yap ki, Resûl üç gün ihtiyarı öğretti.
"Gırâr", müteaddid ma'naları vardır. Burada "her bir şeydeki noksan ve eksiklik ve cehl ve gaflet" ma'nâları münasibdir. Ashâb-ı kirâmdan "Habbân" ismindeki bir zât Resûl-i Ekrem hazretlerine انى اخدع فى البيع ya'ni "Ben alım-satımda aldanıyorum" dedi. Resûl-i Ekrem hazretleri buyurdu ki: يا حبان اذا بايعت فقل لا خلابة ولى الخيار ثلثة ايام ya'nî "Ey Habbân! Alıp sattığın vakit de ki: Aldatma yoktur ve benim için üç gün muhayyer oluş vardır." Fıkıhtaki hıyâr-ı şart esâsı bu hadis-i şerîfe mebnî mevzû'dur. Bu beyt-i latîfte de bu hadîs-i şerîfe işaret buyurulur. Ya'nî, "Ey sâlik! Bu Mesnevî-i Şerîften senin kalbine lâyih olan hakāyık ve maârif cevherlerini satmak hususunda gırâr ve gaflet korkusundan dolayı Resûl-i Ekrem hazretlerinin bize öğrettiği üç gün muhay- yer olmak usûlünü yap ve maârifi tevdî' edeceğin kimseyi üç celsede tecrübe et ki, bu üç celse onun Mesnevî'ye karşı irtibâtını ve isti'dâdını tecrübe için kifayet eder.
3564. Onun kesâdından korkma ve asılış gösterme ki, onun revâcı hiç uyumayacaktır.
"Kesâd", bir metâ'ın revâcsız ve geçmez olması demektir. "Der mîfet", "der-üftâden" masdarındandır; ve "der-üftâden", "âvîziş nümûden", ya'nî "asılış göstermek ve bir şeyin üzerine düşmek" demektir (Bahâr-ı Acem).
Ya'nî, "Bizim Mesnevî'mizdeki hakāyık ve maârif metâının revâcsızlığından ve geçmez olmasından korkma! Ve tâlip bulmak azmine düşme ki, o cevher-i maârifin revâcı hiçbir asırda ve zamanda uyumayacak ve dâimâ hulûs-ı niyyet sahibi tâlibler bulunacaktır."
3565. Vârislerime benim selâmımı söyle! Ve bu vasiyeti dahi mû-be-mû söyle!
"Benim bu Mesnevî'deki ilim ve irfânımın mîrâsını hâlen ve zevkan yiyen sâliklere selâmımı söyle ve benim şu aşağıdaki vasiyetimi de inceden inceye söyle!"
3566. O altının çokluğundan asla korkmasınlar. Sıkletsiz o misafirin önüne koysunlar!
"Neşkuhend", "korkmak" ma'nâsına olan “şukûhîden" masdarından muhaffeftir. "Tâ", hergiz, aslâ ma'nâsınadır. Ya'nî, "O altın mesâbesindeki maârif-i Mesnevî'nin çokluğundan korkmasınlar ve "Bu ağırlığı nasıl kaldıralım?" diye ürkmesinler! Hâtırlarına hiçbir ağırlık ve sıklet gelmeksizin o tâlib-i ma'rifet olan misafirin önüne koysunlar!"
3567. Ve eğer o "Ben bu ziyâdeyi istemem!" derse, de ki: "Al ve her kime istersen ver!"
"Ferih", çok ve ziyâde, demektir. Ya'nî, "Eğer o misafir "Ben bu kadar çok ve yüksek maârifi kaldıramam ve istemem!" derse, sen ona de ki: "Ben sana vereyim, sen de bu ma'rifete tahammülünü göreceğin her kime istersen ibzâl et!"
3568. "Verdiğim şeyden nakîr geri almam! Süt asla meme tarafına geri gelmez."
"Nakîr", lügatte "hurma yarığındaki elyaf" demek olup, burada "az şey" demekten kinâyedir. Ya'nî, "Ben verdiğim şeyden az bir şey bile geri almam. Zîrâ kadının memesinden çıkan süt tekrâr meme tarafına geri gelmediği gibi, rûhumun memesinden akan ma'rifet sütü dahi geriye gelmez."
3569. "Atâyı geri almak isteyen, Resûl'ün kavli üzere, köpek gibi kustuğunu yeyici olmuş olur."
"Müsteridd", istirdâd eden ve geri alan; "nuhle", sadaka, bahşiş ve atâ demektir. Bu beyt-i şerifte العائد في هبته كالكلب يعود في قيئه ya'ni "Bağışladığı şeyi geri alan, kusmuğuna rücû' eden köpek gibidir" hadîs-i şerîfine işaret buyurulur. Ya'nî, "Ben verdiğimi geri almam. Zîrâ bahş ettiği şeyi geri alan kimse, Resûl-i Ekrem hazretlerinin zikr olunan hadîs-i şerîfi mûcibince kusmuğunu yiyen köpek gibidir."
3570. "Ve eğer o altın ona gelmesin diye kapıyı kaparsa, nihayet o atâyı onun [3550] kapısı üzerine döksünler!"
Bu beyt-i şerîf yukandaki 3567 numaralı beyte merbûttur; ve Mesnevî-i Şerîf takrîr olunan meclisteki sâmiîne işarettir. Ya'nî, "O tâlib-i ma'rifet olan misafir, Mesnevî takrîr olunan bir mecliste "Ben Mesnevîden alacağımı aldım, daha ziyâdesini istemem!" der ve maârif altınları kendisine gelmesin diye rûhunun kapısı olan kalbini kapar ve meşgül [olmak] istemezse, benim ma'rifet mîrâsımı yiyen mesnevîhânlar o ma'rifet atâsını o misafirin kalbinin kapısı olan zâhirî kulağının önüne döksünler, ya'nî Mesnevî takrîrine devâm etsinler!"
3571. Her kim oradan geçerse altını götürsün! Muhlislerin hediyesi için istirdâd yoktur.
"O Mesnevî takrîr olunan meclisten her kim geçerse, o maârif-i ilâhiyye altınlarını alıp götürsün! Zîrâ muhlislerin hediye[si] için istirdâd olunmak ve geri alınmak yoktur."
3572. İki seneden beri onu onun için koymuşumdur. Ben Zü'l-celâl'e nezr-ler etmişimdir.
Bu beyitte zikr olunan iki seneyi, âlem-i zâhirin senelerine haml etmek münasib görünmez. Çünkü Mesnevî-i Şerîf 659 senesinde te'lîfe başlanmıştır. İki sene beş ay fâsıladan sonra 2. cildin baş tarafındaki [7. beyit] مطلع تاريخ این سودا وسود. سال اندر ششصد شصت و دو بود [yanî "Bu sevdâ ve sûdün matla'ının târîhi altı yüz altmış iki senesinde idi"] beytindeki sarâhat mûcibince, 2. cilde 662 târîhinde tekrar başlanmış ve 666 târîhinde altı cild olarak ikmâl buyurulmuştur. Ondan sonra huzûr-ı Pîr'de Mesnevî yazanlardan Osmân ibn Îsâ el-Mevlevî 668 târîhinde diğer bir nüsha istinsâh etmiş ve Ubeyd Dede dahi bu zâtın nüshasından bir nüsha yazmıştır. Binâenaleyh Mesnevî-i Şerîf Hz. Pîr'in irtihâl târîhi olan 672 senesinden altı sene evvel hitâm bulmuş demektir. Şu hâlde bu Mesnevî maârifinin misafir için iki seneden beri konulmasında fakîre lâyih olan işâret budur ki: Mesnevî-i Şerîf bu tarz ve tertîb dâiresinde olarak, rûh-ı pür-fütûh-1 Hz. Pîr'den evvelen âlem-i misâlde ve sonra da âlem-i şehadette zâhir olmuştur. Zîrâ bu mertebelerin üstündeki mertebelerde bu iki mertebedeki tafsîlât-ı sûrî yoktur. Binâenaleyh senenin birisi âlem-i misal ve diğeri dahi âlem-i şehadet olur. Ya'nî, "Ben âlem-i ervâhtan âlem-i şehadete sefer eden bir rûh-ı âşinâ için bu Mesnevî'de cevher-i maârif-i âlem-i misal ve şehadetten beri vaz' etmişimdir. Sonra da Zü'l-celâl olan Hak Teâlâ hazretlerine nezr etmişimdir ki:"
3573. Ve eğer ondan bir şey almayı revâ tutarlar ise, muhakkak onlara yirmi kadar ziyân vâki' olsun!
"Ve eğer benim bu maârif mîrâsımı yiyenler o maârif cevherlerinden bir şey alıp saklamayı ve o misâfire vermemeyi câiz görürlerse, onlara o men' ettiği ve sakladığı şeyin yirmi misli ziyân ve zarar vâki' olsun!"
3574. Eğer benim ruhumu müşevveş ederlerse, onların üzerine çabuk yüz mihnet kapısı açılsın!
"Pijûlânîden", "pejmürde olmak ve perîşân olmak ve müşevveş olmak" ma'nâsına olan "pijûlîden" masdarının müteaddîsidir. "Pejmürde ve perîşân ve müşevveş etmek" ma'nâsınadır. Ya'nî, "Ben Hak Teâlâ'ya nezr ettim ki: Eğer bu Mesnevî'deki maârifin mîrâsını yiyenler bu maâriften ba'zılarını esir-geyip tâliblere vermemek sûretiyle benim rûhumu müşevveş ederler ve inci-tirler ise, çabuk onların üzerine yüz mihnet ve kahr-ı ilâhî kapısı açılsın!"
3575. Ben Huda'dan ümîd tutarım ki, zekî olan kimse hakkı müstehıkka eriştirsin!
"Lebık", zekî ve tatlı sözlü, demektir. Ya'nî, "Ben Hak'tan ümîd ederim ki, Mesnevî-i Şerîf'ten ma'rifet mîrâsını yiyen zekî ve fasâhat-i lisân sahibi olan kimse, hakkı hakkını taleb eden kimseye eriştirsin!" Bu beyt-i şerîfte sûre-i Hadid'de vaki' وَأَنْفَقُوا مِمَّا جَعَلَكُمْ مُسْتَخْلَفِينَ فِيهِ (Hadid, 57/7) ya'nî "Hakk'ın sizi mî-râs[çı] olarak halef ettiği malı infâk edin!" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur.
3576. Ona diğer iki kaziyyeyi şerh verdi. Onun zikrine dudak açmayacağım.
O muhtesib efendi, yardımcı kimseye rü'yâsında diğer iki kaziyyeyi de şerh ve beyân etti ki, o iki kaziyyenin zikr ve beyanına bu Mesnevî-i Şerîf'te ben ağız açmayacağım ve onları söylemeyeceğim.
3577. Tâ ki iki kaziyye sır ve râz kalsın! Hem de Mesnevî bu kadar uzun olmasın!
Ya'nî, o iki kaziyyeyi söylememekte iki sebeb vardır: Birisi, o iki kaziyye gizli ve sır hâlinde kalsın; ve diğeri de bu sırrı anlatmak için Mesnevî-i Şerîf dahi uzayıp durmasın! Hz. Pîr'in bu iki kaziyyeyi beyân buyurmamasındaki hikmet, kendi kāim-makāmı olan zâtın sâliklerin terbiyesine âid birtakım dekāyık-ı rûhiyyedir ki, onları burada söylemekte avâm için hem fâide yoktur ve hem de birtakım temsîlât ile Mesnevî-i Şerîfi uzatmak lazım gelir. Binâenaleyh bu dekāyık pîr-i hakîkat ile onun kāim-makāmı arasında bir sır olarak kalmak münasibdir ve bunları ancak o kāim-makām olan zâtın bilmesi kâfidir. Bununla beraber, bu iki kaziyyeye cenâb-ı Pîr efendimiz âtîdeki kıssaların ve beyitlerin zımmında işaret buyurmuşlardır; anlayan anlar!
3578. Parmak vurucu gâh gazel söyleyici ve gâh nevha edici olarak uykudan fırladı.
Ya'nî, pîr-i hakîkatin kāim-makāmı olan zât, gördüğü rü'yâda pîr-i hakîkat tarafından kendisine beyân buyurulan dekāyık-ı rûhiyyeden dolayı hâllenerek parmaklarını şıkırdatıcı ve gâh gazel söyleyici ve gâh na'ra vurucu olarak uykudan uyandı.
3579. Misafir dedi: "Ne sevdalardasın, ey yardımcı? Sarhoş ve zevkli olarak kalktın?"
Hak yolunun sâliki olan misafir bu yolun yardımcısı olan o kāim-makāmın hâlini görüp dedi ki: "Ey yardımcı! Ne sevdâlarda ve hangi hevâlardasın ki, böyle sarhoş ve zevkli bir hâlde olarak uykudan uyandın?"
3580. “Ey ulâ sahibi! Acaba dün gece rü'yâda ne gördün ki, şehre ve sahrâla- [3560] ra sığmazsın?"
"Ulâ" ve "ala", yükseklik ve kadr ve menzilet ve "bü'l-ulâ", kadr ve menzilet sahibi, demektir. "Tâ", taaccüb içindir. "Felâ", "sahra" ma'nâsına olan "felât" kelimesinin cem'idir. Ya'nî, "Ey kadr ve menzilet sâhibi! Acabâ dün gece rü'yâda ne gördün ki, sevincinden şehre ve sahrâlara sığmazsın?"
3581. "Senin filin rüyada Hindistan'ı görmüştür ki, dostların halkasından ürkmüşsündür."
"Fil"den murâd rûh ve "Hindistân"dan murâd, âlem-i ervâhtır. Âlem-i zâhirde fil Hindistân'ın ormanlarını ve orada gezen filleri gördüğü vakit, uykudan azgın olarak uyanır ve filciye itâat etmez imiş. Yardımcının hâli de bu file teşbîh buyurulmuştur. Ya'nî, "Senin ruhun gālibâ rü'yâda âlem-i ervâhı görmüş ve rûhânîlere mülâkî olmuştur ki, bu âlem-i cismânîde dostların sûrî olan halkasından ve cem'iyetinden ürkmüştür."
3582. Dedi: "Sevdalı bir rü'ya görmüşümdür! Kendi gönlümde bir güneş görmüşümdür!"
"Sevda", müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "aşk ve arzû" ma'nâları münâsibdir. "Sevda-nâk", aşklı ve murâdlı, demek olur. "Güneş"ten murâd, vâris-i ulûm-i nebevî olan pîr-i hakîkat olur. Ya'nî, o yardımcı, misâfire cevâben dedi: "Evet, aşklı ve murâdlı bir rü'ya gördüm ve kendi gönlümün içinde o muhtesib efendiyi ve o insân-ı kâmili gördüm ve kendi gönlümün içinde bir güneş gördüm." "Gönlümün içinde" ta'bîriyle ârifin kalbinin genişliğine işaret buyurulur. Nitekim kalb hakkındaki îzâhât Fusûsu'l-Hikem'de cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri tarafından Fass-ı Şuaybî'de beyân buyurulmuş ve diğer cildlerin ba'zı mahallerinde zikr edilmiştir.
3583. "Uyanık olan efendiyi, o dîdâr için cân teslîm etmiş olanı rüyada gördüm!"
"Evet, ben zâhirde uyudum, fakat o uyanık olan muhtesib efendiyi ve Hakk'ın cemâl-i zâtîsi için cânını teslîm etmiş olan o insân-ı kâmili rü'yâda gördüm!"
3584. "Muradları verici olan efendiyi rüyada gördüm. Eğer bir emr murad olunsa bin gibi birdir."
“Münâ”, “arzû ve murâd" ma'nâsına olan "münye"nin cem'idir. "Arzûlar ve murâdlar" demek olur. "Unâ", "inâyet" masdarından meçhûl sîgası üzere mâzîdir. "İn emr unâ" "in unâ emr" takdîrindedir, "eğer bir emr murâd olunsa" demek olur. Ba'zı nüshalarda bu ibârede ihtilaf olduğundan, şârihler te- kellüf etmişlerdir. Ya'nî, “Arzûları ve murâdları verici olan muhtesib efendiyi rü'yâda gördüm. Eğer bir emr murâd olunsa, o efendi bin kimse kadar yardım eden bir efendidir" demek olur.
3585. Sarhoş ve kendinden geçmiş olarak böyle sayardı. Hatta ki sarhoşluk onun akıl ve idrakini götürdü.
O yardımcı sarhoş ve kendinden geçmiş bir hâlde, o muhtesib efendinin fezâilini ve mezâyâsını sayıp dökerdi. O hadde kadar ki, bu sarhoşluk onun aklını ve idrâkini kapıp götürdü.
3586. Odanın ortasına upuzun düştü. Kalabalık halk onun etrafına cem' geldi.
“Enbüh”, “kesret, galebe ve kesîr olan” ma'nâsındaki “enbûh” kelimesinin muhaffefidir. “Ferâz”, müteaddid ma'nâsı vardır. Burada “cem'” ma'nâsınadır. Vecd hâlinden dolayı o yardımcı odanın ortasına upuzun yattı ve kendinden geçti. Hâne halkının hepsi müctemian onun başına geldiler.
3587. Kendine geldi. Dedi: "Ey hoşluk deryası! Ey idrakleri idraksizliğe koymuş olan!"
“Hûşhâ”dan murâd, idrâkât-ı ruhiyye, “bî-huşî”den murâd, havâss-i hamse-i zâhire idrâkinin kalkması hâlidir. Nitekim 1. cildin 576 numarasında بی حس و بی گوش و بی فکرت شوید ]ya'nî “İrciî” hitâbını işitmeniz için, hissiz ve kulaksız ve fikirsiz olunuz"] buyurulmuştur. Ya'nî, yardımcı olan adam, bu bîhûşluk hâlinden ayılıp kendine geldi ve cenâb-ı Hakk'a hitâben dedi: "Ey hoşluk ve zevk deryâsı! Ey ezvâk-ı rûhâniyyenin idrâkini havâss-i zâhirenin idrâksizliğine koymuş olan Hâlık'ım!"
3588. "Uykuya uyanıklığı koymuşsun! Bî-dilliğe dildarlığı bağlamışsın!"
“Bî-dil”, âşık ve “dildar”, ma'şûk demektir. Ya'nî, “Havâss-i hamse-i zâhirenin muattal olduğu uyku hâline, rûh-ı insânînin uyanıklığı hâlini koymuşsun ve âşıklığa ma'şûkluğu bağlamışsın!” Zîrâ uyku hâlinde insanın ha- vâss-i hamsesi muhîtindeki eşyâya irtibâttan hâlî kalır. Meselâ, uyuyan kimsenin gözü yanında oturanları görmez ve kulağı sözlerini işitmez. Fakat rü'yâsında gördüğü kimseler ile konuşur. "Aşıklık hâline ma'şûkluk hâlini koymak" ta'biriyle يحبهم ويحبونه (Maide, 5/54) ya'nî “Allâh Teâlâ onları sever ve onlar da Allâh Teâlâ'yı severler" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Zîrâ evvelen Hak Teâlâ bir kulunu sever ve o kul dahi hubb-i ilâhînin aksi sebebiyle Hakk'ı sevip onda müstağrak olur. Nitekim bu ma'nâyı şu beyitte îzâh etmişlerdir:
3589. "Mün'imliği fakr zilleti içine koymuşsun! Devlet gerdanlığını fakr zincirine bağlamışsın!"
“Züll”, hakîr olmak; “gull”, demir zincir, demektir. “Fakr”dan murâd, Hakk'ın gayrından yüz çevirip bilcümle umûrunda Hakk'a arz-ı ihtiyac etmektir. Ya'nî, “Ey hakîm-i mutlak olan Hâlıkım! Âlem-i ma'nâda in'âm ediciliği fakr zilleti içine koymuşsun. Devlet gerdanlığını da bu fakr zincirine bağlamışsın!” Zîrâ ancak Hakk'a arz-ı iftikār eden insân-ı kâmil, halkın sûrî olan zenginliklerinden ve onların sûrî olan devlet ve mansıblarına baş eğmekten müstağnîdir; ve bilakis bu fakr zilleti içinde onların üzerinde hâkimliği ve tasarrufu vardır. Nitekim Hz. Pîr efendimiz zamânında Selçuk hükümdârları ve ekâbiri onlardan istimdâd ederler idi; ve Cenâb-ı Pîr efendimiz ise onların hepsinden müstağnî idi.
3590. Zıd, zıd içinde gizli ve mündericdir. Ateş yakıcı su içinde mündericdir.
Ya'nî, bu sûret âleminde birbirinin zıddı olan şeyler birbirinin içinde gizli bir sûrette mündericdir. Meselâ ateş ile su hikmet-i tabîat nokta-i nazarından birbirinin zıddı ise de, kimyâ nokta-i nazarından aynı anâsırın muhassalâtıdır. Nitekim küremizin etrafında dalgalanan Bahr-i Muhît müvellidü'l-mâ' ve müvellidü'l-humûza ve sodyumdan mürekkebdir; ve kezâ su ateşi söndürdüğü cihetle ateşin zıddıdır. Halbuki bu ateş harâreti bir kap içinde kaynayan suya intikāl ettiği vakit, ateş ve harâret kendi zıddı olan su içinde gizli bir sûrette münderic olmuş olur.
3591. Bahçe Nemrûd'un ateşinde mündericdir. Îrâdlar bezlden ve harcdan neşv ü nemâ bulucu olmuştur.
Ya'nî, mâdemki Hak Teâlâ böyle zıdları zıd içinde gizlemiştir, murâd-ı ilâhîsi taalluk ettiği vakit bir zıdda gizli olan şeyi o zıddan dışarıya çıkarır. Nitekim Nemrûd'un ateşinde gizli olan bahçeyi İbrâhîm (a.s.) için ızhâr etti ve kahrında gizli olan lutfunu meydana çıkarıverdi; ve zıddın zıdda gizli olmasının bir misâli de budur ki: Îrâdlar masraflardan neşv ü nemâ bulur. Halbuki îrâdlar masrafların zıddıdır. Meselâ bir kimse elindeki tohumu toprağa saçar; bu masraftır. Fakat masraftan onun birçok misli mahsûl ve îrâd ele geçer.
3592. Hattâ şâh-ı necâh olan Mustafa: “Ey ni’metler sâhibi! Cömerdlik kârdır” buyurdu.
“Necâh”, zafer bulmak, halâs olmak ve hâcetlerini elde etmek ma’nâlarınadır. “Semâh”, cömerdlik, “rebâh”, fâide ve kâr demektir. Ya’nî, hattâ îrâd masraflardan neşv ü nemâ bulduğuna işâretle, umûr-ı dünyeviyye ve uhreviyyede zafer bulmanın ve hâcetleri elde etmenin şâhı olan Server-i enbiyâ Mustafa (a.s.v.) Efendimiz cenâb-ı Ebû Hüreyre’nin rivâyeti ile bize vâsıl olan hadis-i şerîfinde السماح رباح ya’nî “Cömerdlik kârdır” buyurmuşlardır. Zîrâ cömerd adam elindeki malı hayrâta sarf eder ve sonra مَنْ جَاءَ بِالْحَسَنَةِ فَلَهُ عَشْرٌ أَمْثَالَهَا (En’âm, 6/160) ya’nî “Kim ki, bir iyilik ile geldi, onun için o iyiliğin on misli mükâfât vardır” âyet-i kerîmesi mûcibince, o sarf ettiği malın on misline nâil olur. Beyt-i şerîfteki “yâ uli’n-na’mâ” hadîs-i şerîfin lafzından olmayıp, bu hadîsin şerhi makāmında vâki’dir. Zîrâ cömerdlik ni’metler sahibi olan zenginler elinden gelir. Züğürdlerin cömerdliğindeki fâide muhtâclar için hiç mesâbesindedir.
3593. Sadakalardan mal aslâ eksik olmadı. Ancak hayırlar ne güzel bağlamak yeridir!
“Mürtebat”, ism-i mef’ûl ma’nâsına olabileceği gibi, ism-i mekân ma’nâsına da olabilir. Ya’nî, muhtaç olanlara mal ile yardım etmek ve sadaka vermekten dolayı bir zenginin aslâ malı eksilmez. Binâenaleyh ancak hayrât, malın ne güzel bağlanma yeridir! Yâhud, ancak hayırlara ne güzel bağlanmıştır! demek olur. Bunda ârif ma'rifetinin sadakasını muhtaç olanlara verdikçe ilim ve ma'rifetinin ziyâdeleşeceğine de işaret buyurulur.
3594. Altının ziyâdeliği ve kaynayış zekâttadır. Fahşadan ve münkerden ismet namazdadır.
Ya'nî, altının çoğalması ve keselerde ve kasalarda kaynayışı o altının kırkta birini muhtâçlara vermekten ibaret olan zekâttadır. Fakat nefs-i insânî bahîl ve harîs olduğu için zekât verdiği vakit parasının noksan olacağını zanneder. Halbuki basar-ı basîreti açık olanlar zekât verenlerin malı hiç ummadıkları yerden kendilerine birçok fâideler ve kârlar gelerek çoğaldığını görürler; ve ehl-i gaflet olan zenginler ise bu zekâtı vermemeleri yüzünden türlü türlü zararlara uğrayarak mallarının günden güne eksildiğini ve hattâ iflâsa kadar gittiğini fark edemez ve bu zararlarını başka başka sebeblere isnâd ederler. Ve kezâ mü'minin zarar-ı ma'nevî olan fahşâdan ve münkerden ismeti ve muhafazası dahi namazdadır. Zîrâ namaz, dünyâ muâmelâtına dalan mü'minlerin, hiç olmazsa beş vakitte olsun, Hakk'a teveccüh etmesi için mevzû'dur ve Hakk'a teveccüh ise emr-i Hakk'a itaati ve onun nehyinden ictinâbı intâc eder. Ve emre itâat ve nehiyden ictinâbın mükâfât-ı dünyeviyyesi muâmelât-ı sûrîsinde zararlardan vikāyeye ve mükâfât-ı uhreviyyesi de tasallutât-ı şeytâniyyeden âzâde kalarak, hayât-ı uhreviyyesinde saâdetine sebeb olur. Binâenaleyh dikkatle bakılırsa zekât ve namaz dahi îrâdın masraftan neşv ü nemâsından ibarettir.
3595. Senin o zekâtın kesene bekçidir ve o namazın dahi sana kurtlardan çobandır.
Ey zengin efendi! Senin o verdiğin zekât, kesenin ve kasanın bekçisidir. Nitekim İstanbul'un cehennemî yangınları arasındaki ahşâb evlerden bil'âhare zekâtını verdiği tahkîk olunan sâlih kimselerin mutasarrıf olduğu birkaç ev kurtulmuş olduğu herkes tarafından görülüp hayret edilmiştir. Bu ma'nâya binâen hadis-i şerifte حصنوا أموالكم بالزكاة ya'ni "Malınızı zekât ile tahkîm ediniz!" buyurulmuştur. Ve senin hulûs-i kalb ile olan namâzın dahi senin bâtınını kurtlar mesâbesinde olan ins ve cin şeytan- larından muhâfaza eden çobandır. Zîrâ kalb, Hakk'a teveccüh edince halktan yüz çevirmiş olur. Eğer namaz münâfıkların namazı gibi hulûs-i kalb ile olmazsa, o namaz kalbin Hakk'a teveccühü değil, halka teveccühü demek olduğundan o namaz insanı münkerden ve fahşâdan men' etmez, belki münkerin ve fahşânın aynı olur.
3596. Tatlı meyve dalda ve yaprakta gizlidir. Ebedî olan dirilik ölüm altındadır.
Bu ve âtîdeki beyitlerde zâhirî nefs-i insânînin nazarına çirkin görünen ve iç yüzünde fâide ve letâfet bulunan şeylerin misâli mezkûrdur. Ya'nî, tatlı meyve ağacın katı dallarında ve tatsız yapraklarında gizlidir ve bunlardan çıkar; ve kezâ hayât-ı ebediyye dahi zâhirî çirkin görünen ihtiyârî veyâ ıztırârî ölümlerin altında gizlidir. Zîrâ ihtiyârî ölüm ile ölen kâmiller bu hayât-ı dünyeviyyede rûhânî bir hayat ile yaşarlar; ve ıztırârî ölüm ile ölen mü'minler dahi cismâniyet yükünden kurtulup o ebedî olan hayât-ı rûhâniyyeye kavuşurlar.
3597. Gübre bir kâideden dolayı toprağın kûtu olmuştur. O gıdâdan yerin bir meyvesi doğmuştur.
"Zibl", gübre; "şîve", burada "kâide" ma'nâsınadır. Ya'nî, sûrette menfûr olan gübre âlem-i tabîatta mevzû' olan bir kâide ve kânûn mûcibince toprağa kût verici olmuştur. Toprak o murdâr olan gübre gıdâsını aldıktan sonra yerden tatlı meyveler doğmuş ve neşv ü nemâ bulmuştur.
3598. Yoklukta bir mevcûd, sâcidliğin tab'ında bir mescûdluk gizli olmuştur.
"Adem"den murâd, mevcûdât-ı mümkinedir ki, kendi zâtında vücûd kokusunu koklamamıştır; ve onda ayn-ı vücûd ve bî-nefsihî mevcûd olan Hak Sübhânehû ve Teâlâ gizlidir. Mümkinât mevcûd görünürler ve vücûd-i hakîkî sâhibi olan Hak Teâlâ mahfî ve bâtındır. Bu ma'nâya binâen Hz. Pîr efendimiz bir beyitlerinde şöyle buyururlar: "Bu âdemin heykeli ve cismi bâtınının nikâbıdır. Yoksa biz bütün secdelerin kıblesiyiz." Ve hilkatte sâcidin zâtında mescûd-i muazzam olan Hak gizlidir; ve böylece hakîkatte ma'dûm olan sâcidin zâtında onların mûcid-i âlîsi olan Hak gizlidir. Ve nitekim Hz. Pîr efendimiz diğer bir beyt-i şerîflerinde de bu ma'nâya işâreten buyururlar: "Cismimin evi niçin halkın secdegâhı oldu? Çünkü onun der ü dîvârında gündüz ve gecede o mescûd-i muazzam vardır." Ve Ebu'l-Hasan-ı Harakanî (k.s.) dahi bu ma'nada لو عرفتموني السجدتمونى ya'nî "Eğer siz bizi tanısanız idi, elbette bize secde ederdiniz" buyurmuşlardır. Ma'lûm olsun ki, bir kul vücûd-i hakîkî-i Hak muvâcehesinde kendi mevhûm olan varlığından geçince, o kulu Hakk'ın varlığı istîlâ etmiş olur; ve kul Hakk'a secde edici olduğu için onun tab'ında bir mescûdluk gizli bulunur. Kâmilin kalb-i şerîfi her ân Hakk'a sâcid olduğu için bilcümle halk ona serfürû ederler. Nitekim Âdem'e meleklerin secde etmeleri de bu ma'nâdandır.
3599. Demir ve taş hariçten o bir muzlemdir. İçinde bir nûr ve bir âlemin şem'i vardır.
Ya'nî, demir ile çakmak taşı dışları ve sûretleri cihetinden muzlem bir maddedir. Fakat demir çakmak taşına vurulduğu vakit içlerinde gizli olan parlak bir kıvılcım çıkar; ve bu kıvılcımdan büyük nisbette ateşler ve ışıklar peyda olur. Bunun gibi, insân-ı kâmilin cismâniyeti kesîf ve karanlık görünür; fakat onun bâtınında bir nûr-ı ilâhî ve bir koca âlem-i izâfinin şem'i vardır. Nitekim âyet-i kerimede قَدْ جَاءَكُمْ مِنْ الله نُورٌ وَكَتَابٌ مُبِينٌ (Mâide, 5/15) ya'nî "Ey insanlar! Size Allah tarafından bir nûr olan peygamber ve açık bir kitâb geldi" buyurulur.
3600. Bir korkuda binlerce emînlik, göz karası içinde bu kadar aydınlık vardır.
Zıddın zıdda münderic olduğunun bir misali de bir korkuda binlerce emînlik gizli olmasıdır. Zîrâ insan korku sebebiyle melhûz olan tehlikelerden nefsini muhafaza eder ve emniyet altında bulunur; ve kezâ gözbebeği kara bir nokta olduğu hâlde o noktada bu kadar çok aydınlık vardır, ve bu aydınlık sebebiyle muhîtindeki eşyayı görür.
3601. Cisim öküzünün içine bir şehzade, bir vîrâneye hazîne konmuştur.
Ya'nî, cisim öküzünün içine ebu'l-ervâh ve rûhun şâhı olan Hâtem-i enbiyâ Efendimiz'in şehzâdesi mesâbesindeki rûh-ı insânî konulmuştur. Bir vîrâne ve harâbe mesâbesinde olan cisme böyle bir rûh-ı insânî hazinesi gizlenmiştir ki, bütün hakāyık ve maârif-i ilâhiyye cevherleri ve altınları bu hazînede mündericdir.
3602. Tâ ki bir ihtiyar eşek o nefîsten kaça; öküzü göre, şahı değil! Ya'nî İblis.
"Nefis", ağır, kıymetli ve azîz ve makbûl olan şey. "İhtiyar eşek"ten murâd İblîs'tir. Zîra İblîs Adem'in sûretine baktı ve onun ma'nâsı olan rûhundan gāfil oldu; ve "O Adem kesîf olan cisimdir. Ben ise latîf olan cismim, binâenaleyh latîf olan kesîf olandan daha hayırlıdır" dedi. Binâenaleyh insân-ı kâmilin cismine nazar edip ma'nâsından kaçan nefsânî ve cismânî kimseler dahi İblîs'in tebaası hükmünde olur.
"Kal'a-i zâtü's-suver", "sûretler sahibi kal'a" demektir ki, bundan murâd, sıfât ve esmâ-i ilâhiyyenin mezâhirini hâvî olan dünyâdır. “Şâh"tan murâd, rûh-ı küllî-i Muhammedî'dir. "Üç şehzâde" ile, ahyâr ve ebrâr ve şüttâr yollarına sülük eden ervâh-ı mü'minîne işâret buyurulur. Nitekim hadîs-i şerîfte انا من الله والمؤمنون من نورى ya'ni "Ben Allah'tanım ve mü'minler benim nûrumdandır" buyurulur. Necmeddîn-i Kübrâ hazretleri Usûl-i Aşere'lerinde buyururlar ki: "Ahyâr tarîkı muâmelât-ı şer'iyye erbâbının yoludur ki, bu tâife çok oruç tutarlar ve çok namaz kılarlar ve çok Kur'ân-ı Kerîm okurlar ve çok hacca giderler ve cihâd ederler. Bu yoldan uzun zamanda Hakk'a vâsıl olanlar çok azdır. Ebrâr tarîkıne sâlik olanlar kötü ahlâkları tebdîle ve nefs-i emmareyi bunlardan temizlemeye ve kalbi sâf kılmaya ve rûhu parlatmaya, velhâsıl bâtını ma'mûr etmeye çalışırlar. Bu yoldan Hakk'a vâsıl olanlar da ahyâra nisbetle çok ise de yine nâdirdir. Şüttâr yolu ehl-i muhabbetten olan kimselerin yoludur; ve aşk ve muhabbet ile sülük edenlerin bidâyetleri evvelkilerin nihâyetlerinden efdaldir. Bu tarîk-ı, şüttâr mevt-i irâdî üzerine mebnîdir. Nitekim Server-i enbiyâ (a.s.v.) Efendimiz مواوا قبل ان تموتوا ya'ni "Ölmezden evvel ölünüz!" buyurdu.
3603. Bir şah var idi. Şahın üç oğlu var idi. Her üçü fıtnat ve nazar sahibi idi.
Ya'nî, mü'minlerin yukarıki mukaddimede beyân olunan üç sınıfı hayât-ı dünyeviyyenin hiçliğini görmekte fatîn ve zekî ve nazar sahibi idi.
3604. Her biri diğerinden sehâda ve vegāda ve kerr ü ferde daha medh olunmuş idi.
Bu üç sınıfın her birisi Hak yolunda sehâda ya'nî huzûzât-ı nefsâniyyelerini fedâda ve vegāda, ya'nî nefis ve şeytan ile muhârebede ve kerr ü ferde, ya'nî mücâhede usûlünde diğerinden daha medh olunmuş idi. Nitekim ahyâr ve ebrâr ve şüttâr yollarından her biri bir vecih ile fâzıl ve diğer vecih ile mefdûldür; ve her birisi bir vecihten diğerine nazaran daha memdûhdür.
3605. Üç şem' gibi şahın iki gözünün aydını olarak şehzadeler şâhın huzurunda toplanıp durmuş idi.
Ya'nî, bu üç sınıfın rûhları ebu'l-ervâh olan Server-i enbiyâ Efendimiz'in sebeb-i sürûru olarak onun huzûr-ı ma'nevîlerinde toplanıp durmuşlar idi. Nitekim âyet-i kerîmede kıyâmete kadar bu huzûr-ı ma'nevîye işâreten وَاعْلَمُوا أَنَّ فِيكُمْ رَسُولَ اللَّهِ (Hucurat, 49/7) ya'ni “Biliniz ki, muhakkak Resûlullâh sizin içinizdedir" buyurulur.
3606. Oğulun iki gözünden gizli yoldan o babanın nahîli bir su çeker.
“Nahîl”, lügatte “hurma ağacı” demektir. “Babanın vücûdu” hurma ağacına ve “evlâdın iki gözü” dahi çeşmeye teşbîh buyurulmuştur. Ya'nî, babanın hurma ağacı gibi olan vücûdu oğulun çeşme ve pınar mesâbesinde olan iki gözünden gizli yoldan sürür ve safâ suyunu çeker. “Ayneyn”, “iki göz” ma'nâsına geldiği gibi, “iki pınar” ma'nâsına da gelir. Bu sûrette pınarın birisi evlâdın cismi ve diğeri rûhu olmuş olur. Ya'nî bir baba evladının rûhunda ulviyet ve cisminde de selâmet görürse, bu iki çeşmelerden bâtın yolundan onun nahîl-i vücûdu sürür ve safâ suyunu çeker. Bunda ebu'l-ervâh olan Resûl-i Ekrem hazretleri kendi evlâdı mesâbesinde olan ümmetinin rûhunda maârif-i ilâhiyye ile teâlî ve cisminde şer'-i şerîfe mutâvaatla selâmet görürse mahzûz olur, ma'nâsı da mündericdir. Atîdeki beyitler gizli yoldan mecrâlar olduğunun misâlidir.
3607. Hattâ bu çeşmenin suyu evlâddan acele ananın ve babanın bahçeleri tarafına gider.
“Mâm”, ana; “bâb", baba demektir. Ya'nî, hattâ bu evlâd çeşmesinin sürûr suyu acele ananın ve babanın bahçeleri mesâbesinde olan kalbleri tarafına gider.
3608. Nihayet ananın ve babanın bahçeleri tâze olur. Bu her iki ayından onların aynı cârî olmuştur.
Nihâyet ananın ve babanın kalblerinin bahçesi, sürür ve safâdan tâze olur ve tarâvet bulur. Evlâdın bu her iki gözünden veyâ onun rûh ve cisminin çeşmesinden ananın ve babanın sürür ve safâ çeşmesi akıcı olmuştur.
3609. Vaktaki hastalıktan çeşme alîl olur, o nahîlin yaprağı ve dalı kuru olur.
Vaktāki sûrî hastalıktan evlâd çeşmesi illetli olur veyâhud evlâdın ma'nevî olan hastalıktan rûhu ve cismi alîl olur, nahîl mesâbesinde olan babanın vücûdunun yaprağı ve dalı kuru olur. Ya'nî hazzı ve safâsı zâil olur ve mükedder bir hâle gelir. Nitekim rûhu habîs ve cismâniyeti fâsid olan evlâdların babaları ve anaları gece ve gündüz elem ve azâb içindedir.
3610. Onun nahlinin kuruluğu zâhiren söyler ki: "O ağaç evlâddan rutûbet çekerdi."
Babanın nahl vücudunun kuruluğu ve neş'esizliği ve mükedder oluşu zâhiren, "O ağaç, evlâddan gizli bir yoldan rutûbet çektiğini ve haz ve safâ bulduğu"nu söyler.
3611. Ey ne çok böyle gizli mecrâ, ey gāfiller sizin cânınıza muttasıldır!
"Kârîz", yer altında olan gizli mecrâ, demektir. Ya'nî, ey gāfiller! Sizin cânınıza muttasıl olan böyle ne kadar çok mecrâlar vardır ki, sizin bu mecrâlardan haberiniz yoktur.
3612. Ey kimse! Gökten ve yerden mâyeler çekip, nihayet senin cismin semiz olmuştur.
Ey insân! Gökten güneşin ziyasını ve harâretini ve havadan müvellidü'l-humûza gibi maddeleri ve yerden gıdâ vâsıtasıyla azot ve karbon ve kils gibi birtakım anâsırı peyderpey cismine çektin ve nihâyet senin cismin bu madde ve cevherlerden semirdi.
3613. Cismi cihanın eczâsından çalmışsın. Bundan ve ondan parça parça kesmişsin.
Binâenaleyh sen cismini bu dünyanın cüz'lerinden çalmışsın. Birtakım bu ve o anâsır-ı basîtadan parça parça kesmişsin. Meselâ karbondan bir parça ve azottan bir parça ve diğer anâsırdan dahi birer parça kesip almışsın.
3614. Yerden ve güneşten ve gökten cisme ve câna parçalar diktin.
“Cân”dan murâd, rûh-ı hayvânîdir. Ya'nî, yerden gıdâ vâsıtasıyla ve güneşten ziyâ ve harâret ile ve gökten ve havadan teneffüs vâsıtasıyla cismine ve rûh-ı hayvânîne parçalar diktin ve cisminden her ân ayrılan cevherler yerine yamalar yaptın.
3615. Ya sen zanneder misin ki, bedava götürdün? Bu ve o senden geri almasınlar?
Ya sen zanneder misin ki, cismâniyetine aid olarak bu eczâ-yı cihândan aldığın şeyleri bedava [:bâd-1 hevâ] buldun? Bu ve o anâsır kendi parçalarını senin cisminden geri almasınlar? Ya'nî ölüm vâsıtasıyla cismin tahallül edip karbonu karbonun küllü ve azotu dahi azotun küllü tarafına gitmesin? Ve diğer anâsırdan her birisi sana iğreti olarak verdikleri parçalarını senin cisminden koparıp geri almasınlar? Böyle mi zannediyorsun?
3616. Çalınmış meta' pâyidar olmaz. Fakat hırsızı darağacının dibine kadar getirir.
“Kâle”, meta' ve kumaş; “pâydâr”, sâbit; “pây-i dâr”, darağacının ayağı ve dibi demektir. Ya'nî, bil ki, çalınmış metâ' ve eşyâ hırsızın elinde sâbit olarak kalmaz. Fakat nihâyet hırsızı cezâen asılmak için darağacının dibine kadar götürür. İşte çalınmış metâ'ın hizmeti sana bu kadar olur. Burada “darağacı”ndan murâd, cismin inhilâl ettiği mezârdır.
3617. Bu âriyettir, az tıkmak lazımdır. Zîra yakaladığın şeyi ödemek lâzımdır.
"Feşârden", bir şeyi bir yere tıkmak ve gömmek (گذاردن) "güzarden", [zâl ile] ve (گزاردن) "güzârden", [zâ ile] "ödemek" demektir. Ya'nî, bu âlem-i sûrette cüz'lerinden aldığın şeyler hep iğretidir; cismine az tıkmak lazımdır. Zîrâ tutup yakaladığın maddeleri ve cevherleri bu hayât-ı dünyeviyyenin sonunda ödemek îcâb eder.
3618. "Nefahtü"den gayrı ki o Vehhab'dan gelmiştir, rûh için ol! O başkaları beyhûdedir.
Ya'nî, insanın ödemeye mecbûr olmadığı bir şey varsa o da ونَفَحْتُ فِيهِ مِن رُوحِي (Hicr, 15/29) ya'nî "Adem'e kendi rûhumdan üfledim" âyet-i kerîmesinde beyân buyurulan rûh-ı insânî ve izâfidir. Zîrâ o rûh, ihsânı çok olan Hak tarafından gelmiştir. Binâenaleyh senden geri alınmayacak olan bu rûh-ı izâfî için ol ve onun selâmetine hizmet et! Ariyet olan cismânî şeylere hizmet beyhûdedir, boştur.
3619. Câna nisbetle ona beyhûdedir, diyorum, onun muhkem olan sun'una nisbetle değil.
"Sanî", sun' ve kâr ma'nâsınadır. "Muhkem", sun'un sıfatıdır; ve "sun'-ı muhkem"den murâd, cisimdir. “Şîn” zamîri Hakk'a râci'dir. Ya'nî, cismânî şeyler rûh-ı izâfiye nisbetle boştur ve beyhûdedir, diyorum; Hakk'ın metîn ve muhkem olan sun'unun boşluğunu murâd etmiyorum. Zîrâ cismin îcâdında dahi Hakîm-i mutlak hazretlerinin büyük hikmetleri vardır. Zîrâ âlem-i sûret âlem-i ef'âldir; ve ef'âl âlet vâsıtasıyla vücûda gelir; ve cisim ise, rûhun irâdelerini ızhâr için bir âlettir. Bu sebeble âyet-i kerimede أَفَحَسِبْتُمْ أَنَّمَا خَلَقْنَاكُمْ عَبَثًا وَأَنَّكُمْ إِلَيْنَا لَا تُرْجَعُونَ (Mü'minûn, 23/115) ya'nî “Biz sizi abes olarak mı yarattık? Ve muhakkak siz bize rücû' etmeyeceğinizi mi zannettiniz?” buyurulur; ve diğer âyet-i kerîmede dahi وَمَا خَلَقْنَا السَّمَاءَ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا بَاطِلًا (Sâd, 38/27) ya'nî "Biz göğü ve yeri ve onların aralarında olan şeyi bâtıl olarak yaratmadık" buyurulur. İmdi bir kimse rûh-ı izâfinin irâdelerini ihmâl edip, cisim makinesinin muharriki olan rûh-ı hayvânînin irâdelerine tâbi' olsa, onun bu ef'âli boştur ve beyhûdedir; ve rûh-ı izâfisini müflis bir hâlde bırakmış olur.
Ârifin hayât-ı ebedî çeşmesinden istimdâd etmesinin ve onun bî-vefâ olan suların çeşmelerinden istimdâddan ve ictizâbdan müstağnî olmasının beyânındadır ki, onun alâmeti "Gurûr evinden uzaklaşmaktır." Zîrâ âdemî o çeşmelerin yardımları üzerine i'timâd ederse, bâkî olan çeşmenin talebinde dâimâ gevşek olur.
"Sana cân içinden bir iş gerektir. Zîrâ sana âriyetten bir kapı açmaz. Evin içinden bir su çeşmesi, dışarıdan gelen bir ırmaktan iyidir."
"Hayât-ı ebedî ser-çeşmesi"nden murâd, insân-ı kâmilin kalb-i şerîfidir ki, ondan ulûm-i ledünniyye suları cârî olur. "Vefasız suların çeşmeleri"nden murâd, ulemâ-i zâhirenin kalbidir ki, onlardan vefâsız olan ulûm-i taklîdiyye suları cârî olur ve ulûm-i taklîdiyye insanı dünyâdan soğutup teveccüh-i küllî ile Hak'a döndüremez. "Ârif"ten murâd, insân-ı kâmilin kadr ve menziletini tanıyan kimselerdir ki, onlar hayât-ı dünyeviyyelerinde insân-ı kâmilin sohbetini ihtiyâr ederler ve ulemâ-i zâhirenin ulûm-i taklîdiyye ve istidlâliyyesinden müstağnîdirler; ve bu hâlin alâmeti budur ki, ârif insân-ı kâmilin sohbetine mülâzemet etmekle kalbi nûrlanır ve gurûr evi dünyâdan ve onun huzûz ve ezvâkından uzaklaşır. Zîrâ bir insan o vefâsız olan ulûm-i zâhire ve taklîdiyye çeşmelerine dayanır ve i'timâd ederse, bâkî olan ulûm-i ledünniyye çeşmesinden ve insân-ı kâmilin sohbetinden gevşek olur ve âlem-i sûrete müncezib bulunur. Nitekim Hakîm Senâî hazretleri rubâîlerinde şöyle buyururlar: “İlhâm-ı ilâhî ile rûhtan gelen iş ve ilim gerektir. Ariyetî olan ulûm-i taklidiyyeden sana bir hakikat kapısı açılmaz. Nitekim evin içinden kaynayan bir pınar, dışarıdan evin içine akan bir ırmaktan daha faidelidir.”
3620. Aslı olan şeylerin mecrâsı ne güzeldir! Seni bu mecrâlardan fâriğ getirir.
[3596] "Aslı olan mecrâ"dan murâd, insân-ı kâmilin kalbidir ki, ulûm-i ledünniyye mecrâsıdır. "Bu mecrâlar"dan murâd, ulûm-i istidlâliyye ve taklîdiyye mecrâsı olan ehl-i zâhirin kalbleridir. Ya'nî, insân-ı kâmilin ulûm-i ledünniyye mecrâsı olan kalb-i şerîfi ne güzeldir! Seni ulûm-i istidlâliyye ve taklîdiyye mecrâsı olan bu ehl-i zâhirin kalblerinden fâriğ ve müstağnî kılar.
3621. Sen yüz çeşmeden şerbet çekiyorsun. O yüzden her ne eksik olursa hoşluk eksik olur.
"Yenbû", büyük pınar, "şerbet", masdar-ı binâ-i merredir, "bir kere içmek" demektir. "Yenbû"dan murâd, ulûm-i zâhiriyyede meşhûr olan âlimlerdir. Ya'nî, sen hakāyıkı anlayacağım diye müteaddid ulemâ-i zâhirenin meclislerini dolaşıp her birinden bir ilim suyu çekiyorsun. O çeşmelerden her ne eksik olursa, ya'nî senin anlamak istediğin her ne şey noksan olursa, zevkin dahi noksan oluyor ve müşkilin halledilememiş bulunuyor.
3622. Vaktaki içeriden âlî olan çeşme kaynar, çeşmelerin istirakından ganî olursun.
Ey tâlib-i hakîkat! Vaktâki âlî olan kalb çeşmesinden ulûm-i ledünniyye kaynar, o ulûm-i taklîdiyye çeşmelerinden ilim çalmak talebinden ganî ve müstağnî olursun. Her müşkilin bu kalb-i âlî çeşmesinden hallolunur. Zîrâ ulûm-i ledünniyye çeşmesi rûhânî ve ulûm-i taklîdiyye ve istidlâliyye çeşmesi cismânîdir.
3623. Mâdemki senin gözün aydın olması sudan ve çamurdan olur, bu kurrenin râtibesi kalbin derdi olur.
“Râtibe”, hizmet mukābilinde verilen ta'yîn ve maâş ve mükâfât. Ya'nî, ey kimse! Mâdem senin kalb gözünün aydın olması sudan ve çamurdan mahlûk olan cismin ilimlerinden oluyor, binâenaleyh bu kurrenin ve göz aydın olmanın ve sürûrun karşılığı kalbin derdi ve ıztırabı olur. Zîrâ tâlib-i hakîkat olan kimseyi ulûm-i istidlâliyye ve taklîdiyye doyurmaz. Bilakis kalbe ıztırâb ve şek ukdeleri bağlar.
3624. Vaktaki kal'anın suyu dışarıdan gelir, emn zamanında ziyade üzere olur.
Meselâ, bir kal'anın suyu dışarıdan geldiği vakit, emniyet zamânında o su bol bol akar.
3625. Vaktāki düşman o kal'anın etrafına teveccüh eder, tâ ki onların kanına garaz ede!
“Tenîden”, “teveccüh etmek” demektir. Ya'nî, düşman o kal'anın etrafına teveccüh edip kal'ayı, kal'a halkının kanına garaz etmek için muhasara ettiği vakit,
3626. O asker, dışarının suyunu kal'aya onlardan penâh olmamak için keserler.
O düşman askeri kal'a ahâlîsine o kal'a, sığınacak bir yer olmamak için, o dışarıdan kal'a içine akan suyu keserler.
3627. O zaman içeriden bir acı kuyu dışarıdan yüz tatlı Ceyhun'dan iyidir.
Dışarıdan gelen su kesildiği zaman içeride olan acı sulu bir kuyu, dışarıdan gelen yüz tatlı Ceyhun nehrinin suyundan iyidir. Bu ma'nâlar hakkında Fîhi Mâ Fîh'in 13. faslında şöyle buyurulur: “Sizin bu sözleri kendi bâtınınızdan işitmenizi Hak'tan ümîd ediniz! Zîrâ müfid olan odur. Eğer hâriçten bin hırsız gelse, onlara içeriden bir hırsız muâvenet etmedikçe kapıyı açamazlar. Hâricen bin söz söylersen, bâtınen musaddık olmadıkça fâide vermez. Nitekim bir ağacın kökünde yaşlık olmazsa, Halbuki o dünyâ ölüm vakti ayağını çekmezden evvel "Ben senin derdini toplarım ve ıztırâblarına çâre bulurum" diye onun sağına ve soluna koşardı. Ölüm geldiği vakit onun derdinden ıztırabından hiçbir şey derip toplayamadı.
3632. O sana "Gamlar vaktinde renc senden uzak olsun ve arada on dağ olsun!" derdi.
O esbâb-ı dünyâ ve ehl-i dünyâ sen hâl-i refâhta iken "Gamlar vaktinde renc ve meşakkat senden uzak olsun ve seninle renc ve meşakkat arasında on dağ kadar mesafe bulunsun; binâenaleyh üzülme, keyfine bak, biz sana yardımcıyız!" derdi.
3633. Vaktaki renc askerleri geldi, demi bağladı, muhakkak demez ki: "Ben seni görmüşümdür."
Vaktâki gam zamânı ve renc ve meşakkat askerleri olan mâlî ve bedenî felâketler geldi ve sıkıntıdan senin nefesini tuttu ve elemden nefes alma mecâlin kalmadı; o esbâb-ı dünya ve ehl-i dünyâ sana "Ben senin hâlini gördüm" bile demez; yardım etmek nerede kaldı!
3634. Hak şeytan için buna benzer mesel vurdu. Dedi ki: "Seni hileler ile cenge getirir."
"Sân", edât-ı teşbîhtir. "Bedîn sân", "buna benzer" demek olur. Ya'nî Hak Teâlâ şeytan için dahi Kur'ân-ı Kerîm'de bu dünyâ esbâbının ve ehl-i dünyânın hâline benzeyen bir mesel îrâd edip buyurdu ki: "Ey insan! Şeytan seni hîleler ile cenge ve muhalefet tarafına getirir. Nitekim sûre-i Haşr'de كَمَثَلِ الشَّيْطَانِ إِذْ قَالَ لِلْإِنسَانِ اكْفُرْ فَلَمَّا كَفَرَ قَالَ إِنِّي بَرِيءٌ مِنْكَ إِنِّي أَخَافُ اللَّهَ رَبِّ الْعَالَمِينَ (Haşr, 59/16) ya'nî “Münafıkların yahûdîlere: Sizinle kıtâlde ve hurûcda beraber oluruz, diye iğvâları şeytanın misâli gibidir ki, o insana "Kâfir ol!" diye iğvâ eder. İnsan onun iğvâsıyla kâfir oldukta, o şeytan "Ben senden teberrî ettim, ben Rabbü'l-âlemîn olan Allâh Teâlâ'dan korkarım!" der" buyurulur. Aşağıdaki beyitler bu âyet-i kerîmenin tefsîri sûretinde vâki'dir.
3635. Der ki: "Ben sana yârlik veririm. Ben seninle beraberim. Ben hatarlarda senin önünde giderim."
Şeytan insana bâtınından iğvâ edip der ki: "Ben sana yardım ederim. Seninle beraberim. Hatar ve tehlike zamanlarında senin önünde giderim ve her işinde sana muîn olurum."
3636. "Hadenk oku vaktinde sana siper olurum. Dar günde senin mahlasın olurum."
"Hadenk", sert ve düzgün olan bir ağacın ismidir ki, oku bu ağaçtan yaparlar. "Tîr-i hadenk", hadenk ağacından yapılmış olan ok demektir. Bundan murâd, ok mesâbesinde olan belâlardır. Ya'nî, şeytan insana der ki: "Ben belâ okları vaktinde sana siper ve kalkan olurum. Dar vakitte mahall-i halâsın olurum. "Mahlas", masdar-ı mîmî olursa, fâil ma'nâsında olup, senin kurtarıcın olurum demek olur.
3637. "İntiâşta sana cân fedâ ederim. Sen bir arslan Rüstem'sin! Hele merdâne ol!"
"İntiâş”, hâli iyi olmak ve yüksek olmak ve düşen kimse ayağa kalkmak ma'nâlarınadır. Ya'nî, "Senin arzûlarına nail olarak iyi hâlde yaşaman husûsunda sana cân fedâ ederim. Sen bir arslan gibi Rüstem pehlivansın! Hele huzûzât-ı nefsâniyyeni icrâya mâni' olanları kesip biçmek husûsunda merdâne ol, hiç çekinme! Emr ve nehy ne demektir? Keyfine bak!"
3638. O hud'a ve mekr ve dehâ çuvalı bu hilelerden dolayı onu küfür tarafına getirir.
"Deha", burada bir kimseyi dâhiyeliğe nisbet etmek ma'nâsınadır; ve “dâhiye", âfet ve musîbet, demektir. Ya'nî, o hud'a ve mekr ve âfet çuvalı olan şeytan bu yaptığı hîleler sebebiyle insanı küfür tarafına getirir.
3639. Vaktaki ayak koydu, hendeğe düştü, o kahkaha ile gülmeye dudak açtı.
"Sengsâr", "taşlamak ve recm etmek cezâsı" ma'nâsınadır. "Harîf", san'at-ları ve işleri bir olan arkadaş demektir. Ya'nî, hesab günü olan kıyâmette fâil ya'nî dalâlet hususunda müessir olan şeytan ve mef'ûl ya'nî emr-i dalâlette şeytanın te'sîrini kabûl eden insan kara yüzlülerdir; ve taşlanmak cezâsının harîfi ve müstehakkıdırlar. Ba'zı nüshalarda "harîf" ile "sengsar" arasında vâv-ı âtıfe vardır. Bu sûrette ma'nâ "fâil ve mef'ûl kıyâmette kara yüzlüdür-ler ve arkadaştırlar ve mercûmdurlar, ya'nî taşlanırlar" demek olur.
3644. Yolu vurulmuş ve yol vurucu hükümde ve adlde uzaklık kapısında ve kötü döşektedirler.
"Uzaklık kapısı"ndan murâd, cehennemdir. Zîrâ "cehennem", "derin kuyu" ma'nâsına olan "cehnâm"dan müştaktır. "Mihâd", döşek; "bi'se'l-mihâd", "fenâ döşek" demek olur. Ya'nî, yolu vurulmuş ve dalâlete düşürülmüş olan insan ve yol vurucu ve idlâl edici olan şeytan, Hakk'ın hükmünde ve adlinde Zât-ı Hak'tan uzaklık kuyusunda ve kötü döşekte ve mahaldedir.
3645. Ahmağa ve onu aldatan gûla halâstan ve necâttan sabr etmek gerektir.
"Şigîften", "sabr etmek" demektir. Ya'nî, dünyanın fânî hayâtını kâfi görüp şeytanın iğvâsına aldanan ahmak insana ve o ahmağı aldatıp yolunu şaşırtan gülyabânî mesâbesindeki şeytana azâb-ı ilâhîden kurtulmaktan ve necâttan ümid kesip sabr etmek gerektir.
3646. Hem eşek ve hem de eşek tutucu burada çamurdadırlar. Burada gafildirler ve orada âfildirler.
"Âfil", kaybolucu, demektir. Ya'nî, hem eşek mesâbesindeki ahmak insan ve hem de eşeği tutucu olan şeytan, bu dünyâ hayâtında çamur mesâbesinde olan cismâniyet içinde saplanıp kalmıştır. Binâenaleyh onlar bu hayât-ı dünyeviyyelerinde âhiret hayâtından gäfildirler. Nitekim sûre-i [Sûre-i Rûm'da] bunlar hakkında يعلمون ظاهراً من الحياة الدنيا وهم عَنْ الْآخِرَةِ هُمْ غَافِلُونَ (Rûm, 30/7) ya'nî "Onlar hayât-ı dünyanın zâhirini bilirler; halbuki onlar âhiret hayâtından gāfildirler" buyurulur; ve âhiret hayatında dahi onlar rahmet-i ilâhiyyeden gāib olucudurlar.
3647. Şu kimselerin gayrı ki, ondan geri döndüler, fazlın baharına hazândan gelirler.
Ya'nî, rahmet-i ilâhiyyeden âfil olmayanlar ancak şu kimselerdir ki, gittik-leri dalâlet yolundan geri döndüler ve peygamberlerin gösterdikleri hidâyet yoluna girdiler. Bunların evvelki halleri sonbahar gibi idi. Sonraki halleri de bahar gibi olur. Binâenaleyh bu tövbe edenler fazl-ı ilâhî baharına sonbaha-rı görerek gelmiş olurlar. Nitekim âyet-i kerîmede وَإِنِّي لَغَفَّارٌ لِمَنْ تَابَ وَآمَنَ وَعَمِلَ صَالِحًا ثُمَّ اهْتَدَى (Tâhâ, 20/82) ya'nî “Ve ben tövbe eden ve îmân edip sâlih amel işleyerek, sonra mühtedî olan kimse için mübâlağa ile mağfiret ediciyim” bu-yurulur.
3648. Tövbe ederler ve Hudâ tövbeyi kabul edicidir. Onun emrini tutarlar ve o ne güzel emîrdir!
Ya'nî, muhalefetleri sebebiyle rahmet-i ilâhiyyeden uzak ve âfil olan kim-seler arasından ayrılanlar o muhalefetten tövbe ve rücû' edenlerdir. Bu tâife tövbe ederler ve Hak Teâlâ dahi وَهُوَ الَّذِي يَقْبَلُ التَّوْبَةَ عَنْ عِبَادِهِ وَيَعْفُو عَنِ السَّيِّئَاتِ (Şûrâ, 42/25) ya'nî "Allâh Teâlâ öyle bir kerîmdir ki, kulların tövbesini kabûl eder ve günahlarını afv eder" âyet-i kerîmesi mûcibince onların tövbelerini kabûl eder ve ondan sonra artık Hakk'ın emirlerini tutarlar; ve o Hak Teâlâ ne gü-zel emredicidir!
3649. Vaktaki pişmanlıktan hanîn getirirler, günahkârların enîninden arş titrer.
"Hanîn", lügatte "anasından ayrılan çocuğun ağlaması ve şiddetle ağla-mak" ma'nâlarınadır. Ya'nî, vaktâki tövbe edenler pişmanlıktan dolayı ağlar-lar, bu günâhkârların inlemesinden arş-ı Rahmân titrer. Zîrâ vücûd-i izâfi ar-şı ve tahtı الرَّحْمَانُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى (Tâhâ, 20/5) [ya'nî “Rahmân arşa istivâ et-ti”] âyet-i kerîmesi mûcibince müstevâ-yı Rahmân'dır. Binâenaleyh bu vü-cûd-i izâfi arşı Hakk'a mutî' olan kullara ananın çocuklarına rahmet saçtığı gibi rahmet-i ilâhiyye saçar. Bu beyt-i şerîfte tövbenin şartı bir daha muhâle-fete rücû' etmemek şartı ile âh u enîn etmek olduğuna işaret buyurulur. Ak-si hâlde tövbe edenin hâli şu beyte mâsadak olur:
3650. Ananın çocuğu üzerine titrediği gibi titrer. Onların elini tutar, yukarıya [3626] çeker.
Arş-ı Rahmân ananın kemâl-i merhametinden, ağlayan çocuğu üzerine titrediği gibi titrer ve o tövbe edenin elini tutar ve âlem-i ulvîye çeker.
3651. Der ki: "Huda sizi gurûrdan kurtardı. İşte fazlın bahçeleri, işte Gafûr olan Rab!"
"Garûr", aldatıcı ve şeytan ve "gurûr" dünyâ metâ'larından bir şeye aldanmak (Ahterî). Bu beyitte her iki ma'nâ da münasib olur. “Vâharîden", kurtarmak, demektir. Ya'nî, arş-ı Rahmân der ki: "Ey tövbe edenler! Hak Teâlâ sizi aldatıcı olan dünyâdan ve şeytandan kurtardı. İşte fazl-ı ilâhînin bahçeleri, işte Gafür olan Rabbü'l-âlemîn'in huzûru!"
3652. Bundan sonra size ebedî olan azık ve rızık Hakk'ın hevâsından olur, oluktan değil.
"Berg", müteaddid ma'nâları vardır. Burada "azık" ma'nâsı münasibdir. "Nâvidân”, oluk demektir. Burada esbâb-ı sûrî murâd buyurulur. Ya'nî, bundan sonra size ebedî olan azık ve rızık Hakk'ın hevâsından ve muhabbetinden olur, oluk mesâbesindeki sûrî esbâbdan olmaz; ve siz Resûl-i Ekrem hazretlerinin ابيت عند ربى يطعمني ويسقيني ya'ni "Ben Rabbimin indinde gecelerim. Bana yedirir ve içirir" hadîs-i şerîfinin ma'nâsına zevkan ve hâlen vakıf olursunuz.
3653. Vaktaki deryâ vesait üzerine reşk etti, teşne, balık gibi tulumu terk etti.
"Derya"dan murâd, vücûd-i hakîkî-i Hak, "vesâit"ten murâd, mezâhir-i sıfât ve esmâ-i ilâhiyyedir ki, vücûd-i izâfî âleminin temâdî-i hayâta sebeb olan müteselsil vâsıtalarıdır. "Reşk", "gayret" ma'nâsınadır. "Teşne", "susamış" demek olup tâlib-i Hak murâd buyurulur. "Balık"tan murâd, rûhtur. "Meşk", "su tulumu" olup cismâniyet murâd buyurulur. Ya'nî, vaktāki vücûd-i hakîkî-i Hak vücûd-i izâfi âleminin müteselsil vâsıtalarına gayret etti ve nazar-ı kahr ile baktı, bu vâsıtalar yırtılıp hâkîkat-i vücûd deryâsı zâhir oldu. Binâenaleyh hakikat deryâsına susamış olan tâlib-i hakîkatin balık gibi olan rûhu o deryâya sıçradı ve cismâniyet tulumunu terk etti.