İçeriğe atla

Sultân ve at ve İmâdü'l-Mülk hikâyesine rücû' ve şâhı pişmân etmesi

26. bölüm / 31 · 4910 kelime · ~25 dk okuma

3475. Vaktaki bir dem ferd olan şah ondan hayran oldu, yüzünü İmâdü'l-Mülk tarafına döndü.

Ya'nî, İmâdü'l-Mülk bâtında cenâb-ı Hakk'a münâcât ile meşgül olduğu bir sırada, çavuşlar beyden pâdişâhın beğendiği atı alıp huzûra getirmişler idi. Zamânında saltanatta ve şevkette tek ve ferd olan Hârezmşâh o atı temâşâ ederek bir dem hayrette kaldı, ondan sonra yüzünü vezîri olan İmâdü'l-Mülk'e çevirdi.

3476. Dedi ki: "Ey eçi! Bu çok güzel bir at değil midir? Bu yeryüzünden değil, galiba cennettendir."

Gıyâsü'l-Lügāt, Letâifü'l-Lügäť'tan alıp der ki: "Eçi", lafzı "büyük kardeş" ma'nâsına olarak Türkçe bir lafızdır, “ağabey" demek olur. Ya'nî, Hârezmşâh, İmâdü'l-Mülk'e hitâben dedi ki: "Ağabey, bu çok güzel bir at değil midir? Bu hayvan yeryüzünden değil, gālibâ cennetten gelmiştir."

3477. Sonra İmâdü'l-Mülk ona dedi ki: "Ey hidîw! Çünkü senin meylinden dolayı şeytan melek oldu."

İmâdü'l-Mülk cevâben Hârezmşâh'a dedi ki: "Ey şâh-ı kavî! Bu at o kadar güzel olmadığı hâlde, senin meylinden ve muhabbetinden dolayı gözüne güzel göründü; ve şeytan gibi çirkin olan bir sûret, melek gibi latîf oldu." "Hidîv", kavî olan şâh ve büyük efendi, demektir.

3478. "Nazara o şeyi getiresin, iyi olur. Bu merkeb çok güzel ve yakışıklıdır fakat,"

Ya'nî, nazara getirdiğin ve muhabbet ettiğin senin indinde iyi olur. Zîrâ `حبك الشيئ يعمى ويصم` ya'ni "Senin bir şeyi sevmen seni kör ve sağır eder" buyurulmuştur. Binâenaleyh o sevdiğin şeyin kusûruna ve ayıbına karşı gözün kör ve fenâlığı hakkında söylenen sözlere karşı da kulağın sağır olur. Gerçi bu at sûrette pek güzel ve yakışıklıdır; ve fakat,"

3479. "O baş onun cüssesinde nakıstır. Onun bu başı gûyâ öküz başı gibidir."

"Peyker", çehre, yüz ve sûret ve cüsse ma'nâlarınadır. "O atın başı cüssesine ve cismine nazaran eksiktir. Başı öküz başına benziyor. Bir nisbetsizlik sebebiyle onda çirkinlik hâsıl oluyor."

3480. Hârezm'in kalbine bu söz kâr etti. Atı şahın manzarında hakîr etti.

"Dem", burada "söz ve kelâm”dır. “Manzar”, masdar-ı mîmîdir. "Nazar ve bakış" demektir. Ya'nî, vezîrin bu sözü Hârezmşâh'ın kalbine te'sîr etti ve güzellikte pek yektâ gördüğü atı şâhın nazarında ve bakışında hakîr ve kıymetsiz etti.

3481. Vaktaki garaz dellâle ve bir vasıf oldu, kerbasın üç arşınından bir Yûsuf bulursun.

"Dellâle", yol gösterici. "Gez", arşın. "Kerbâs", kaba bez. Ya'nî, vaktâki bir işte gizli bir garaz ve maksad yol gösterici ve bir vasf edici oldu, sen o garaza müstenid olan sözlerin farkına varmazsın ve bir Yûsuf gibi güzellikte misli olmayan bir şeyi üç arşın aba bez kıymetinde hakîr bulursun. Nitekim Yûsuf (a.s.)ı kardeşleri "Kaçan ve serkeş köledir" diyerek tavsîf edip müşterîlere gāyet ucuz bir bedel mukābilinde sattılar. Satanlar ve alanlar o hazretin kemâl-i cemâlini göremediler.

3482. Vaktaki cânın firâkı hengâmı olur, şeytan îmân incisinin dellali olur.

Vaktâki bir insan hâlet-i nez'e gelir ve onun cismine cânın ayrılığı zamânı olur, o dakikalarda şeytan onun inci gibi kıymetli olan îmânının dellâlı olur; ve bu kıymetli îmânı hiçbir kıymeti olmayan bir parça hayâlî olan su mukābilinde almak ister. Zîrâ bu vakitte muhtazarın cismine şiddet-i harâret gālib olur ve elem-i cismânî hasebiyle şeytan, muhtazarın nazarında kıymetli olan îmânı kıymetsiz ve kıymetsiz olan suyu kıymetli gösterir. Şeytanın garazına müstenid olan dellallığı budur. Binâenaleyh muhtazar olan kimseyi bu hâlet-i nez' vaktinde susuz bırakmak câiz değildir.

3483. Binaenaleyh o darlık içinde ahmak îmânı acele bir ibrik suya satar.

Binâenaleyh eğer muhtazar olan kimse îmânının kıymetini ve suyun kıymetsizliğini takdîr edemeyecek derecede ahmak ise, o cismânî olan elem ve zahmet darlığı içinde îmânını hemen şeytanın vermek istediği bir ibrik suya satıverir.

3484. Halbuki o bir hayal olur ve ibrik yok! O dellâlın kasdi tahrikın gayrı değil.

“Tahrîk”, “yandırmak” demektir. Ya'nî, halbuki şeytanın muhtazara gösterdiği bir ibrik su hayâldir. Onun cismâniyet âleminde vücûdu yoktur. Cismâniyet âleminde şeytanın ne suyu ve ne de ibriği mevcûd değildir. O dellâl olan şeytanın garazı ve maksadı ancak muhtazar olan bîçâreyi yandırmak ve helâk etmektir. “Tahrik” (تخریق), ba'zı nüshalarda “hı” ile iledir ve “yırtmak” demektir. Bunda da helâk ma'nâsı vardır.

3485. Bu zaman ki, sen sahih ve semizsin, sıdkı bir hayal için veriyorsun!

Ya'nî, şimdi sen bu hayât-ı dünyeviyyede sıhhat ve âfiyet içindesin ve cismin hastalıksız ve semizdir, bu hâlin içinde dîn ve îmâna karşı olan sadâkatini bir hayâlden ibaret olan bu dünyânın lezzetlerine ve zevklerine fedâ ediyorsun. Meselâ, sabah namazı vakti uyanıyorsun, uyku tatlı geldiği için, kalkıp abdest almak ve namaz kılmak nefsine güç geliyor. Yorganı başına çekip yatıyorsun; ve kezâ ramazân orucu nefsine ağır geliyor, yeyip içiyorsun; ve kezâ para kazanmak için helâli ve harâmı aradığın yok. Bu hâlin ile berâber îmânının sıdkına kāilsin.

3486. Her bir zaman kânın altınını satıyorsun, bir çocuk gibi ceviz alıyorsun.

“Kân”, ma'den demektir. Bundan murâd, îmân ve “altın”dan murâd, sıdktır. “Girdekân”, “ceviz” demektir. Bundan murâd, dünyâ metâıdır. Ya'nî sen şimdi hâl-i sıhhat içinde yaşamakta iken îmânına karşı olan sıdkı ve sadakati fedâ edip, mukābilinde çocuklar gibi ceviz mesâbesinde olan dünyâ metâ'ını alıyorsun. Ba'zı nüshalarda “dürrî zi kân” vâki'dir, "ma'denden bir inci" demek olur. Bu da aynı ma'nâyı gösterir.

3487. Binaenaleyh senin amelin bu olursa, o ecel gününün hastalığı içinde acīb değildir.

Ya'nî, senin işin gücün hâl-i sıhhatte bu hayât-ı dünyeviyyede böyle metâ'-ı dünyaya îmânının sadakatini fedâ etmek olursa, ölüm hastalığı ve sıkıntısı içinde, şeytanın gösterdiği bir ibrik suya karşı îmânının sıdkını fedâ etmen acîb değildir.

3488. Hayalinde bir sûret kaynatmışsın, dakk vaktinde bir ceviz gibi çürümüşsün.

"Dakk", "vurmak" demektir. Ya'nî, ey kimse! Şeytanın sana göstereceği hayâl yalnız muhtazar olduğun vakte münhasır değildir. Şimdi sen hâl-i sıhhatte yaşarken dahi senin îmânını za'fa düşürmek için sana türlü türlü hayâller gösterir ve sen de o hayalinin içinde bir sûret kaynatmış bir hâldesin. Ölüm darbesi vaktinde içi boş ve çürük ceviz mesâbesindesin. Ya'nî hayât-ı dünyeviyyende bâtının çürük idi. Ceviz kabuğu mesâbesinde olan cismini ölüm kırdığı vakit, o çürük için meydana çıkar.

3489. O hayal ibtidâdan bedr gibidir, fakat sonunda hilal gibi olur.

Ya'nî, o dünyâ emellerine ve arzûlarına taalluk eden o hayal, ibtidâdan gençlikte ve cisminin kuvveti vaktinde sana ayın on dördü gibi parlak görünür. Fakat ihtiyarladığın ve kuvvetin günden güne kesildiği vakit, o parlaklık nazarında hilal gibi ince olur ve cismin ezvāk-ı dünyeviyyeden istifade edemeyecek bir hâle gelir.

3490. Eğer evvele onun ahiri gibi bakar isen, onun fâtir olan hud'asından fâriğ [3470] gelirsin.

"Fâtir", "gevşek ve zebûn" demektir. Ya'nî, eğer sen o hayallerin evveline sonu gibi bakar isen, o âmâl-i dünyeviyye hayallerinin gevşek olan hîlesinden ve aldatmasından fâriğ olur ve o boş zevklere ve murâdlara kulak asmazsın. Hayât-ı bâkıyen için çalışırsın. Amma, “Bir günün beyliği beyliktir ve bir dakîkanın zevki ve eğlencesi zevktir" diyen ahmaklar gibi işin sonunu görmekten gâfil olur isen, başına gelecek belâlara da hazır ol! diye cevâb verilir.

3491. Ey emîn! Dünya çürük cevizdir. Onu az imtihan et! Onu uzaktan gör!

Ey îmânın sıdkından emîn olan kimse! Dünyâ çürük ceviz gibidir. Zâhiri şâyân-ı istifade görünür. Fakat içi çürüktür ve boştur. Binâenaleyh sen o dünyayı az tecrübe et ve çok kere onu uzaktan gör ve yaklaşıp alma! "Onu az tecrübe et!" ta'bîrindeki nükte budur ki: Bu cisim dünyânın cüz'ündendir. Binâenaleyh onun kıvâmı yiyecek ve içecek ve yatacak mesken tedarikine bağlıdır. Bunların tedariki için çalışmak lazımdır. Bu sa'y ve amel esnâsında dünyanın vefâsızlığı tecrübe edilmiş olur ki, bu tecrübe dahi âkıle kâfidir. Dünyânın daha fazla emellerine ve hayallerine dalıp, ondan vefâ tecrübesine dalmak câiz değildir.

3492. Şâh o atı hâl gözüyle gördü. O İmâdü'l-Mülk ise, meâl gözüyle gördü.

"Meâl", merci' demektir. Ya'nî, bu kıssada Hârezmşâh atı hâl-i hâzır gözü ile gördü; ve hâl-i hâzır gözü âkıbet-i hâlden gāfildir. Fakat İmâdü'l-Mülk merci' ve âkıbet gözü ile gördü; ve suver-i mezâhirin kendileri ve onlarda olan güzellikler birer hayâlden ibaret olduğunu bildi.

3493. Şahın gözü luğazden dolayı iki arşın gördü. O sona bakıcı olan göz elli arşın gördü.

"Luğaz", bilmece ve muammâ ve mestûriyet demektir. Ya'nî, şâhın hâl-i hâzır gözü, vücûd-i izâfî âleminin hakîkati örtmesinden dolayı iki arşın kadar mesafeyi gördü. Zîrâ onun görüşü o güzel atı elde etmek ve ona binip birkaç günlük hayât içinde fahr u gurûr ile gezmek husûsuna ma'tûf oldu. Fakat İmâdü'l-Mülk'ün âkıbet görücü olan gözü elli arşın mesafeyi gördü ve bu hayât-ı dünyeviyyenin sonu hiç olduğunu bildi. Nitekim ehl-i gaflet hayât-ı dünyeviyyelerinde parlak istikbâlden bahs ederler; ve hakîkî istikbâl ölüm olduğu hâlde onların hâl-i hâzırları iki arşın kadar ilerisini görebilir. Onun daha ilerisi olan ölümü göremezler.

3494. O ne sürmedir! Onu ki, Hâlık çeker ki, cân yüz perde arkasından doğru yolu görür.

Hâlık'ın cân gözüne çektiği o nasıl bir idrâk sürmesidir ki, cân birçok keserât ve suver-i tabîiyye perdeleri arkasından doğru yolu görür ve o doğru yolda yürür.

3495. Mihterin gözü vaktâki âhire çift oldu, binâenaleyh o göz sebebiyle cihâna “cîfe” dedi.

“Mihter”, “en büyük” demektir ki bundan murâd, Server-i kâinât Efendimiz hazretleridir. Ya'nî, vaktâki Resûl-i Ekrem hazretlerinin mübârek gözleri bu suver-i âlemin âkıbetine çift ve mukârin oldu, binâenaleyh o hazret o âkıbet görücü olan göz sebebiyle, bu suver-i âlemin fânîliği ile berâber kulûb-i beşeriyyeyi Hak'tan ve hakîkatten uzaklaştırıcı olduğunu gördü وَالدُّنْيَا جِيفَةٌ وَطُلَّابُهَا كِلَابٌ ya'nî “Dünyâ cîfedir ve onun tâlibleri köpeklerdir” buyurdu.

3496. Bundan ancak onun bir zemmini ki işitti, onun muhabbeti şâhın kalbinde çok dondu.

“Hasb”, Fârisî'de olan “bes” ma'nâsınadır, “ancak” demektir. Ya'nî, şâh bu İmâdü'l-Mülk'ten o atın ancak bir zemmini ve çirkinliğini işitti, atın muhabbeti bu zem sebebiyle şâhın kalbinde çok dondu ve ata olan harâret-i aşkı söndü.

3497. Kendi gözünü bıraktı, onun gözünü kabûl etti, Kendi aklını bıraktı, onun sözünü dinledi.

Ya'nî, şâh kendi hâl-i hâzırı gören gözünü terk etti ve İmâdü'l-Mülk'ün âkıbet görücü olan gözünü kabûl etti; ve kendi aklını ve muhâkemesini bıraktı, vezîrin sözünü dinledi.

3498. Bu bahâne idi ve o ferd olan Deyyân onun niyâzından dolayı şâhın kalbinde soğuttu.

"Deyyân", "dîn"den müştakdır ve Hak Teâlâ'nın sıfatlarındandır; ve "dîn", "tâat ve âdet ve tarîk ve alâmet ve şân ve cezâ ve mükâfât" ma'nâlarına gelir. "Cezâ ve mükâfât" ma'nâlarına göre "Deyyân", kulların amellerine göre cezâ ve mükâfât edici, demek olur; ve "şân ve hâl" ma'nâlarına geldiğine göre de, kulların hâlini ve şânını bilici, demek olur. Ya'nî, vezîrin atı zemmetmesi zâhirde bir bahâne ve sebeb idi. Bâtında ise, o ferd ve bî-nazîr olan Deyyân hazretleri o vezîrin niyâzından ve münâcâtından dolayı şâhın kalbinde onun muhabbetini soğuttu. Zîrâ ahvâl-i bâtıne ile ahvâl-i zâhire müteselsilen birbirine bağlanmıştır.

3499. Basar önünde onun güzelliğinden kapı bağlandı. O söz ortada kapı sesi gibi oldu.

Ya'nî, vezîrin atı zemmetmesi şâhın his gözünün önünde o atın güzelliğine karşı bir kapı kapamak idi; ve atın ayıbına ve kusûruna müteallık olan söz dahi kapanan kapının gıcırtısı gibi oldu.

3500. Şahın gözü üzerinde o nükteyi perde etti ki, o perdeden ay kara görünür. [3480]

"Nükte", ince ve latîf söz, demektir. Ya'nî, Hak Teâlâ şâhın his gözüne vezîrin o ince sözünü perde etti ki, o perdeden ay gibi parlak olan güzel birisi kara ve çirkin görünür. Binâenaleyh öyle sözler vardır ki, insanın kalbinde yerleşen doğru i'tikāda perde olur; ve yine öyle sözler vardır ki, kalbde yerleşen kötü fikirleri ve i'tikādları izâle eder.

3501. Bir pâk mi'mârdır ki, gayb âleminde sözden ve füsundan kal'alar yapar.

"Benna", mi'mâr demektir. "Husûn", "kala" ma'nâsına olan "hısn"ın cem'idir. "Füsûn", ehl-i havâssın bir maksadın husûlü için okudukları ba'zı kelimelerdir; ve "mekr ve hîle ve tezvîr" ma'nâlarına da gelir (Burhân). Ya'nî, Hak Teâlâ hazretleri öyle bir pâk ve mukaddes olan mi'mârdır ki, zâhirî olan sözden ve füsûndan gayb âleminde ve bâtında birtakım fikir ve niyet ve i'tikād kal'aları yapar.

3502. Sözü sır köşkünden kapı sesi bil, tâ ki bu, açılmanın yâhud kapanmanın sesi midir?

Binâenaleyh sen sözü sır ve bâtın köşkünden açılan kapının sesi bil! Bak ki o ses bâtın ve hakîkat kapısının açılmasının yâhud kapanmasının sesi midir? Ya'nî, bir söz olur ki, o söz hakîkatin perdesi olur; ve yine bir söz olur ki, o söz senin nazarına bir hakîkat kapısı açmış olur.

3503. Kapının sesi mahsüstür, kapı histen hariçtir. Bu sesi görürsünüz ve kapıyı görmezsiniz.

Bâtın kapısının sesi olan söz mahsüstür ve his kulağı ile işitilir. Fakat bâtın kapısi his gözünden hâriçtir. Bu bâtın kapısının sesi olan sözü his kulağı ile işitip görürsünüz. Halbuki o bâtında olan kapıyı görmezsiniz.

3504. Hikmet çengi mâdemki hoş-âvâz oldu, acaba, cennet bahçelerinden ne kapı açıldı?

“Çeng”, bir sazın ismidir. “Ravz”, çimenli ve sulu yer ki, “bahçe ve bostan” ma'nâsında olan “ravza”nın cem'idir; ve “cennet bahçeleri”nden murâd, ilm meclis[ler]idir. Nitekim Resûl-i Ekrem Efendimiz ashab-ı kirâma ارتعوا في رياض الجنة “Cennet bahçelerinde otlayınız” buyurdular. Ashab-ı kirâm: وما رياض الجنة يا رسول الله ya'nî “Ey Allah'ın resûlü! Cennet bahçeleri nedir?” diye sordular. Resûl-i Ekrem hazretleri: مجالس العلم “İlim meclisleridir” buyurdu. “Hikmet çengi”nden murâd, insân-ı kâmildir. Ya'nî, hikmet sazı olan insân-ı kâmil mâdemki hoş-âvâz oldu ve onun mübarek kelâmları latîf oldu, ey sâlik! Dinle, bak! Acabâ cennet bahçelerinden ve bostanlarından ne kapı açıldı ve nasıl ulûm-i ledünniyye gülleri ve çiçekleri saçıldı!

3505. Vaktāki kötü sözün sesi zarûrî şey olur, acaba, Sakar'dan muhakkak ne kapı açılır?

Birinci mısra'daki “dervâ”, hayrân ve baş aşağı ve ma'kûs ve zarûrî olan şey, ma'nâlarınadır (Burhân); ve ikinci mısra'daki "der vâmîşevî", "der" ile "vâmîşevî"den mürekkebdir. Binâenaleyh şiir nokta-i nazarından kāfiye tamâmdır. "Sakar", cehennemin bir ismidir. Ya'nî, vaktâki insân-ı kâmilden kötü sözün sesi zuhûr etmekte zarûrî bir şey olur, dikkat et! Acabâ cehennemden muhakkak ne kapı açılır? Meselâ Mesnevî-i Şerîfe ta'n edenler hakkında cenâb-ı Pîr Efendimiz 3. cildin 4268 numarasında: Ey ta'n edici köpek! Sen hav hav ediyorsun; Kur'ân'ın ta'nına hâriç ol ediyorsun." buyururlar ki, bu kelâm ta'n edene karşı cehennem kapısının açılmasının sebebidir.

3506. Vaktaki onun kapısından uzaksın, kapının sesini dinle! Ey saâdet ona ki, onun nazarı açıldı.

"Manzar", masdar-ı mîmî olduğuna göre, ma'nâsı "nazar ve bakış" demek olur; ve "mınzar", ism-i âlet olduğuna göre, "görecek âlet" ma'nâsına gelir ki, göz demek olur. Ey kimse! Vaktâki o insân-ı kâmilin kapısından uzaksın, bâri onun bâtınından açılan kapının sesi olan sözlerini dinle! Ve o çeng-i hikmetten hoşlanacak bir isti'dâdda mısın? dikkat et! Ey, saâdet o kimseyedir ki, onun bakışı veyâ bâtınının gözü o sözlerin zevkine karşı açıldı. Nitekim bu Mesnevî-i Şerîf o isti'dâdın ölçüsüdür.

3507. Vaktaki sen görüyorsun, bir iyilik ediyorsun; bir hayat ve rahat üzerine vuruyorsun.

Ya'nî, insan kendi efâl ve harekâtı hakkında kendi bâtınını yoklamak îcâb eder. Nitekim sen senden iyi bir fiil sudûrunu gördüğün vakit, içinde bir hayât ve râhat ve zevk hissediyorsun.

3508. Vaktaki bir taksîr ve fesâd gider, o hayat ve zevk gizli olur.

Ve senden bir fesâd ve kusûr zuhûr ettiği vakit, o hayât ve zevk gider ve içinde bir ıztırâb ve sıkıntı hâsıl olur. Binâenaleyh insân-ı kâmilin sözlerini dinlediğin vakit, bu iki hâlden sende hangisi hâsıl oluyor? Bâtınına dikkat et ki, açılan sır kapısının sesi, açılmak yoksa kapanmak sesi midir?

3509. Alçakların görüşünden dolayı kendi görüşünü bırakma! Zîrâ bu kerkesler seni murdâra çekerler.

Nefsânî olan alçak kimselerin ters görüşünden dolayı kendi doğru görüşünü bırakma! Zîrâ leş yiyen bu kerkes kuşu mesâbesindeki nefsânî kimseler, seni leş mesâbesinde olan dünyâ hazları tarafına çekerler ve sana "Ye, iç, zevkine bak!" derler ki, onlar irşâd-ı fikr da'vâsında bulunan müzevvirler ve feylesoflardır.

3510. Vaktâki: "Ey ağabey, ne vardır? Agâh ol, bana asâ çek, zîrâ körüm!" [3490] diye nergis gibi gözünü aşağıya bağlarsın.

"Çî", "çîst" kelimesinin muhaffefidir. "Eçî", büyük birâder, ağabey demektir. Ya'nî, vaktâki sen müzevvirlere gidip: "Ey ağabey! Hakîkat nâmına bu âlemde ne vardır? Bana fikrinin ve ilminin asâsını çek, zîrâ ben hakîkat nâmına bir şey görmüyorum, körüm!" diye nergis çiçeği gibi gözünü aşağıya ve bu âlem-i süflîye bağlarsın.

3511. Halbuki seferde, o seçtiğin asâ çekici, eğer bakarsan, muhakkak senden daha kördür.

Halbuki rûh-ı insânînin seferinde yollarda kendine rehber olmak için, seçtiğin o asâ çekici ve sana fikrinin asâsıyla yol gösterici olan kimse, eğer dikkatle bakarsan, senden daha kördür. Çünkü sen hiç olmazsa bir rehber arıyorsun, o ise kendini rehberden müstağnî biliyor.

3512. Elini körce Allah'ın habline vur! Hâlık'a mensûb olan emr u nehyin gayrına iltifât etme!

"Habl", "ip" demektir. "Me-ten", "tenîden" masdarından emr-i hâzırdır. Burada teveccüh ve iltifât ma'nâsınadır. Ya'nî, ey kimse! Eğer kendine hakîkî bir rehber bulamaz isen, elini körce Allah'ın ipine vur! Ve Hâlık'ın emr u nehyinin gayrına iltifât etme! Nitekim âyet-i kerîmede وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللَّهِ جَمِيعًا (Âl-i İmrân, 3/103) ya'nî "Hepiniz Allah'ın ipine yapışınız!" buyurulur.

3513. Allah'ın habli nedir? Hevâyı terk etmektir. Zîrâ bu heva Ad için bir sarsar oldu.

Allah'ın habli nedir? Nefsin hevâsını terk etmektir. Zîrâ Allah'ın emrine muhalefet ve nehyini icrâya harîs olmak nefsin hevâsından ve arzusundandır; ve bu hevâ-yı nefsânî ve emr-i ilâhîye muhalefet, Âd kavmi için bir sert rüzgâra mübeddel olup onların cismânî olan sûretlerini helâk etti. Zîrâ araz olan fiillerden türlü türlü süretler peyda olur. Meselâ insanın kuvveti bir arazdır; ve bu araz olan kuvvetini kuyudan su çekmeye sarf ederse, kuyudaki suyun dışarıya çıkması hâli peyda olur ve bu kuvvet bu hâle mübeddel olur. Sâir arazlar da bunlar gibidir. İşte لَيْسَ لِلْإِنسَانِ إِلَّا مَا سَعَى (Necm, 53/39) ya'nî “İnsan için ancak sa'y ettiği şey vardır" âyet-i kerîmesi bu inceliği ve insanların araz olan fiillerinin diğer sûretlerde zuhûrunu gösterir.

3514. Halk hevadan dolayı zindan içinde oturmuştur. Kuşun kanatları bağlanmış olmak hevadandır.

Halk hevâ-yı nefsânîden dolayı, cem'iyyet-i beşeriyye arasında kānûnen yasak olan fiilleri işlemiş ve nihâyet onun o araz olan fiili kendisinin zindana ve hapse girmesine mübeddel olmuştur. Ve kezâlik serbest bir sûrette uçan kuşun tuzağa konulup kanatlarının bağlanması dahi onun tâneye olan meyl ve hevâsındandır.

3515. Balık sıcak tavada hevâdandır. Mestûrilerden utanmanın gitmesi hevadandır.

"Mestûrîler"den murâd, kadınlar olmak münasibdir. Ya'nî, balığın sıcak tava içinde haşlanması, hevâ-yı nefsânîden dolayı oltaya tutulması yüzündendir. Setre mensûb olan kadınlardan utanma gidip fuhşa temâyül etmeleri dahi, hevâ-yı nefsânîlerinin şiddetindendir.

3516. Polisin öfkesi, ateşin şu'lesi hevâdandır. Çarmıhın ve darağacının heybeti hevâdandır.

"Şıhne", zabıta me'mûru, zamanımızda polis demektir. "Çârmîh", eski zamanda bir işkence usûlünün adıdır. Mücrimleri yüz üstü veyâ arka üstü yatırıp, ellerini ve ayaklarını gerip dört çiviye bağlarlar idi. Ya'nî, polisin mücrimler hakkında öfkesi hevâ-yı nefsânîdendir. Zîrâ öfke nefsin sıfatlarından birisidir; ve ateşin şu'lesi dahi hevâdandır, ya'nî ateşin şu'lesi hevâdan ibâret olan müvellidü'l-humûzadan şiddet bulur; ve kezâ mücrimleri gerdikleri çarmıhın ve astıkları darağacının heybeti dahi o mücrimlerin hevâ-yı nefsânîlerine karşı vaz' edilmiştir.

3517. Yeryüzünde cisimlerin zabıta me'mûrunu gördün; cân ahkâmının polisini de gör!

Ya'nî, bu zikr olunan şeylerin hepsi cisimlerin polisleri ve zâbıta me'mûrlarıdır. Binâenaleyh yeryüzünde cisimlerin polislerini gördün; bunlardan başka, rûha âid hükümlerin zabıta me'mûrları vardır ki, onlar azâb melekleridir ve kuvâ-yı kahriyyedir, binâenaleyh bunları da gör!

3518. Ruh için gaybda muhakkak işkenceler vardır. Fakat sıçramadıkça işkence hafâdadır.

Ya'nî, muhakkak, rûh için dahi gayb âleminde işkenceler ve azablar vardır. Fakat bu cismâniyet âleminden sıçrayıp çıkmadıkça, rûhun o işkence ve azabları gizlidir ve örtülüdür.

3519. Vaktaki kurtuldun, işkenceyi ve helâki görürsün. Zîra ki zıd zıddan âşikâr olur.

"Demâr", "helâklik ve kökünden koparmak" demektir. Ya'nî, rûh bu kesâfet âleminden olmadığı için, kesâfet âleminden olan cisme bağlı kalmasından dolayı, ma'nâ âleminde azablar ve işkenceler içindedir. Zîrâ nefsânî sıfatların ve kuvvetlerin her birisi rûhu her ân kamçılar durur. Fakat insan bu cismâniyet âleminde bu ta'zîbin farkında değildir. Vaktâki bu cismâniyet âleminden ya ihtiyârî veyâ ıztırârî ölüm ile kurtuldun, rûhun işkencesini ve sıfât-ı nefsâniyyenin ta'zîbi yüzünden nasıl bir helâke ma'rûz kaldığını görürsün. Çünkü latîf olan rûh, kesîf olan cismin zıddıdır. Alem-i kesâfetin hükmü cârî iken, âlem-i letâfet gizlidir. Vaktâki kesâfet kalkar ve letâfet âlemi zâhir olup rûhun sıfatları belli olur, cismâniyet âleminde rûha vâki' olan sıfât-ı cismâniyyenin darbelerinden mütevellid işkenceler ve helâklik meydana çıkar.

3520. O ki kuyuda ve kara suda doğdu, o sahranın letâfetini ve kuyunun ren- [3500] cini ne bilir?

Meselâ, kuyuda karanlıkta ve kara ve bulanık su içinde doğan bir mahlûk, "hayat ancak bundan ibârettir" zanneder; ve sahrâdaki letâfeti ve güşâyişi ve kuyunun karanlığı içindeki zahmeti ve meşakkati birbirinden ayırt edemez. Bunun gibi, dünyâda ve tabîat karanlığı içinde peydâ olan efrâd-ı beşer, hayâtı ancak bu hayât-ı dünyâdan ibâret zannedip, rûhâniyet âleminin letâfetini ve aydınlığını idrâk edemez.

3521. Vaktâki hevâyı Hak korkusundan terk ettin, Hakk'ın Tesnîm'inden kadeh erişir.

“Sağrâk”, çiniden veyâ topraktan yapılmış olan lüleli bardak ve kadeh demektir (Burhân). “Tesnîm”, cennette bir pınarın adıdır. Nitekim sûre-i Mutaffif[in]'de وَمِزَاجُهُ مِنْ تَسْنِيمٍ . عَيْنًا يَشْرَبُ بِهَا الْمُقَرَّبُونَ (Mutaffifîn, 83/27-28) ya'nî “O şarâbın mizâcı bir çeşme olan Tesnîm cinsindendir ki, onu mukarrebler içer” buyurulur.

Ya'nî vaktâki Hak korkusundan dolayı nefsânî olan hevâyı ve şehevâtı terk edip emr-i ilâhîye ittibâ' ettin ve sûre-i Nâziât'ta vâki وَأَمَّا مَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّهِ وَنَهَى النَّفْسَ عَنِ الْهَوَى . فَإِنَّ الْجَنَّةَ هِيَ الْمَأْوَى (Nâziât, 79/40-41) ya'nî “Rabbinin makām-ı azametinden korkup nefsini hevâdan nehyeden kimsenin me'vâsı ve karârgâhı cennettir” âyet-i kerîmesi mûcibince cènnet-i 'âcile dâhil oldun. Bu hâl içinde sana Hakk'ın Tesnîm'inden doldurulmuş olan lüleli kadeh erişir. Bu şarâb-ı aşk-ı ilâhîdir.

3522. Hevânda yol ittihaz etme! Selsebîl tarafına cenâbullâhtan yol iste!

Birinci mısra'daki “sel”, “suâl”den emr-i hâzır olup “iste!” demektir. “Sebîl”, “yol” ma'nâsınadır. İkinci mısra'daki “Selsebîl”, cennette bir çeşmenin adıdır. Nitekim sûre-i Dehr'de عَيْنًا فِيهَا تُسَمَّى سَلْسَبِيلًا (İnsân, 76/18) ya'nî “Cennette bir çeşme vardır ki, Selsebîl tesmiye olunur” buyurulur. Ya'nî, ey Hak yolunun sâliki! Kendine nefsinin hevâsında ve arzûlarında yol yapıp, bu ha- yât-ı dünyeviyyende o yolda yürüme! Hakk'ın va'd buyurduğu Selsebîl ta- rafına cenâbullâhtan yol iste ve o çeşmeye vâsıl ol!

3523. Ot gibi hevâya itaat edici olma! Muhakkak arşın gölgesi arîşten ev-lâdır.

“Arîş”, bağlarda çalı ve çırpıdan yaptıkları gölgelik ma'nâsınadır. “Arş”, lügatte “taht” ma'nâsınadır. Burada murad الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى (Tâhâ, 20/5) [ya'nî “Rahmân arşa istivâ etti”] âyet-i kerîmesindeki işâret mûcibin- ce Hakk'ın makām-ı rahmâniyyetidir; ve “arş” ile mezâhir-i kevniyyeye işâ- ret buyurulur. Ya'nî, ey sâlik! Vücûd-i hakîkî güneşinin harâreti hem rûha ve hem de nefse sârîdir. İnsan bu harâretten dolayı eğer hevâ-yı nefse tâbi' olup gölgelenip mahfûz olmak için, çalı ve çırpıdan yapılmış olan çardak mesâbe- sindeki suver-i kevniyyeden müstefid olmak tarafına meyl eder. Ve eğer rû- hunun arzûsuna tâbi' olursa, Hakk'ın makām-ı rahmâniyyetine ilticâ edip haz bulur. Binâenaleyh sen otlar ve nebâtlar gibi zayıf olup hevâ-yı nefsânî- ye tâbi' olma! Muhakkak makām-ı rahmâniyyetin gölgesi ve hazzı, arîş me- sâbesindeki huzûzât-ı dünyeviyyeden evlâdır.

3524. Sultan dedi: “Atı geri götürün! Bu zulümden beni pek çabuk kurtarın!”

Bu beyt-i şerîfte kıssaya rücû' buyurulur. Ya'nî, Sultân Hârezmşâh, İmâ- dü'l-Mülk'ün atı zemm etmesinden dolayı kalbinden o atın muhabbetini çı- kardı ve dedi ki: “Haydi, atı sahibine geri götürün! Çabuk, beni bu zulümden kurtarın! “Mazleme”, [“muzleme ve mizleme”] mîmin üç harekesiyle “maz- lûma edilen zulüm” ma'nâsınadır.

3525. Şah kendi gönlüne bu kadar demedi ki: “Arslanı bu öküz başından al-datma!”

Ya'nî, şâh, atın zemmi hakkında vezîrin söylediği sözleri, kendi kalbinde bu kadarcık olsun muhakeme edip demedi ki: “Kuvvette bir arslan gibi olan şâhı bu öküz başı sözünü ortaya koyup aldatma!”

3526. Dâv için ortaya öküzün ayağını getirirsin, git ki, Hak bir at üzerine öküz boynuzu dikmez!

"Dâv", satranç ve tavla ve sâir oyunlarda oyun nöbeti ve fuhş ve düşnâm ma'nâlarınadır (Burhân). Burada "düşnâm ve zem" ma'nâsına olmak münâsibdir. "Ez", ta'lîl içindir. Ya'nî, atın düşnâmı ve zemmi için ortaya öküzün ayağını ya'nî öküzün sözünü getirirsin, git ki, Hak Teâlâ hazretleri bir ata öküz boynuzu koymaz! Ata münasib olan at uzvunu ve öküze dahi öküze münasib olan uzvu koyar.

3527. Bu meşhûr hakîm çok münasib san'atlıdır. O ne vakit onun cismi üzerine öküz uvzu koyar!

"Zâv", Burhân'da müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "hakîm" ma'nâsı münasibdir. Ya'nî, bu meşhûr hakîm olan Hak Teâlâ hazretleri, çok münasib san'atlıdır. O hakîm-i mutlak hiçbir atın üzerine öküz uzvunu koyar mı?

3528. Cisimlerin bünyadını münasib yapmıştır. Müntakıl köşkler yükseltmiştir.

"Zâv", burada "bünyâd ve bina" demektir. "Perdâhten", burada "kaldırmak ve yükseltmek" ma'nâsınadır. Ya'nî, o hakîm-i mutlak cisimlerin bünyâdını ve binâsını münasib yapmıştır. Bir yerden bir yere intikal ve hareket eden köşkler mesâbesindeki cisimleri topraktan kaldırmış ve yükseltmiştir.

3529. Köşkler arasında tahrîcler vardır. Bu taraftan o tarafa sıhrîcler vardır..

"Tahrîc", "çıkarmak" demektir. Cemi' olarak zikri cismin muhtelif noktalarına Hakk'ın çıkardığı havâss-i zâhiredir; ve "tahrîc" ile sûre-i Beled'de olan ألم نجعل له عينين . ولسَانًا وشفتينِ (Beled, 90/8-9) ya'nî “Biz insan için iki göz ve bir dil ve iki dudak yaratmadık mı?" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. "Sıhrîc", "içine su doldurulan havuz" demektir, Türkçe'de "sarnıç" derler. Bundan murâd dahi, bâtınî havâsdir. Zîrâ insan fikir sularını cismindeki bu beş zâhirî havâs vâsıtasıyla muhîtinden alıp, havuz mesâbesinde olan havâss-i bâtınesine doldurur. Meselâ "hiss-i müşterek", havâss-i bâtınenin evvelidir. Havâss-i zâhireden insanın bâtınına gitmek isteyen her şey evvelâ bu "hiss-i müşterek"e gelir, ondan sonra bâtına yol bulur. Ve havâss-i bâtınenin ikincisi "hayâl"dir. Havâss-i zâhire ile anlaşılan bir şeyin hayâlini bu kuvve-i hayâliyye zabt eder. Meselâ göz bir adamı veyâ bir şehri görse, evvelâ hiss-i müşterek sarnıcına gelir. Sonra bu hiss-i müşterek onun hayâlini bu kuvve-i hayâliyye sarnıcına doldurur. Ondan sonra o adam veyâ şehir gözden kaybolsa, hayâl onun sûretini görmekte bir daha göze muhtaç olmaz. Her ne zaman isterse görür. Bu mukaddime anlaşıldıktan sonra beyt-i şerîfin ma'nâsı şöyle olur: Cisim köşklerinin arasında göz, kulak, burun, ağız ve el gibi havâss-i hamse-i zâhire tahrîcleri vardır; ve bu tahrîcler tarafından o havâss-i hamse-i bâtıne tarafına sarnıçlar vardır.

3530. Ve onların içinden müntehâsız âlem vardır. Bir çadırın ortasında bu [3510] kadar feza vardır.

"Hargeh", çadır ve otağ; "fezâ", geniş yer ve sâha, ma'nâsınadır. Ya'nî, o sarnıçlar mesâbesinde olan havâss-i bâtıne içinden nihâyetsiz âlem vardır. Meselâ hiss-i müşterek havâss-i zâhireden aldığını "hayâl'e verir; ve kuvve-i hayâliyye sarnıcının içindeki hayâl âleminin nihâyeti yoktur. Nitekim ne kadar efrâd-ı beşer varsa, Hak hakkındaki hayâlleri başka başkadır.Hayâlden sonra "kuvve-i vâhime" gelir. Bu da kuvve-i hayâliyyeden aldığı şeyleri insana türlü türlü gösterir ve bu kuvvet içindeki âlemin dahi nihâyeti yoktur. Ondan sonra "kuvve-i fikriyye" veyâ "mutasarrıfe" gelir. Bu kuvvet dahi ya aklın veyâ vehmin te'sîri altında bulunur. Eğer akla tâbi' olursa, "zâkire-i mütefekkire" derler; ve eğer kuvve-i vâhimeye tâbi' olursa ona "mütehayyile" derler. Zâkire-i mütefekkirede doğruluk ve mütehayyilede eğrilik olur. Binâenaleyh kuvve-i fikriyyenin içinde de nihâyetsiz âlem vardır. Bundan sonra "kuvve-i hafıza" gelir ki, bu sarnıçta havâss-i zâhire ve bâtıneden gelen her ma'nâ dolar; ve ma'nâ âleminin dahi nihâyeti yoktur. Velhâsıl bir çadıra benzeyen insanın cismi içinde bu kadar geniş bir sâha vardır.

3531. Ayı gâh bir kâbus gibi gösterir, gâh kuyu dibini bahçe gösterir.

"Kâbûs", uyku esnasında insanın üstüne çöken ağırlık ma'nâsınadır. Ya'nî, Hakîm-i mutlak hazretleri ba'zan parlak olan ayı insandaki kuvve-i vâhime vâsıtasıyla kâbûs gibi korkunç ve fenâ gösterir. Ba'zan dahi kalbine bir zevk-i ma'nevî vererek karanlık kuyu dibini bir bahçe ve gülistân gösterir. Ya'nî Hak Teâlâ bir kuluna ba'zan iyiyi fenâ ve fenâyı da iyi gösterir, demek olur.

3532. Mâdemki Zü'l-celâl'den gönül gözünün kabzı ve bastı dembedem sihr-i helâl ediyor;

"Kabz", toplamak ve dürmek; “bast", yaymak; "sihr-i helâl", fasîh beyân ma'nâsınadır. Ya'nî mâdemki celâl sahibi olan Hak Teâlâ tarafından gönül gözünün toplanması ve yayılması, ya'nî hakîkati görmek husûsunda açılması ve ba'zan kapanıp hakîkati görememesi, fasîh olarak beyân-ı hâl ediyor ve bugün iyi gördüğümüzü yarın fenâ ve bugün fenâ gördüğümüzü de yarın iyi görüyoruz;

3533. Bu sebebden, Mustafa Hak'tan "Çirkini yine çirkin, hakkı hak göster" diye niyaz etti.

Bu sebebden dolayı Server-i enbiyâ Mustafa (a.s.v.) Efendimiz اللهم ارنا الحق حقا وارزقنا اتباعه اللهم ارنا الباطل باطلا وارزقنا اجتنابه اللهم ارنا الاشياء كما هي yanî "Ey benim Allâhım! Bize hakkı hak olarak göster ve ona uymakla bizi rızıklandır. Ey benim Allâhım! Bize bâtılı bâtıl olarak göster ve ondan sakınmakla bizi rızıklandır. Ey benim Allâhım! Bize eşyayı olduğu gibi, ya'nî hakîkati üzere göster!" diye Hak'tan niyâz etti.

3534. "Ta ki, sonda yaprağı çeviresin! Pişmanlıktan dolayı ıztıraba düşmeyeyim!"

Bu beyit hadîs-i şerîfin tefsîri olarak beyân buyurulmuştur. Ya'nî, "Yâ Rab! Bize fenâyı fenâ ve iyiyi iyi olarak göster ki, fenâdan kaçalım ve iyiye tâbi' olalım! Tâ ki, sonunda bu âlem-i zâhir kitabının yaprağını çevirip, bize iç yüzünü açtığın vakit, bu eşyâ-yı zâhireye meclûbiyetimizden dolayı pişman olarak ıztırâba düşmeyeyim!"

3535. Mekri ki, o ferd olan İmâdü'l-Mülk etti, Malikü'l-mülk onu ona irşad etti.

Ya'nî, ma'rifette ferd olan İmâdü'l-Mülk'ün Hârezmşâh'a karşı yaptığı mekre, Mülkün mâliki olan Hak Teâlâ irşâd etti ve bu mekri vezîre Hak Teâlâ ilhâm buyurdu. Zîrâ Hak Teâlâ وَاللَّهُ خَيْرُ الْمَاكِرِينَ (Enfâl, 8/30) [ya'nî "Allâh Teâlâ mekr edenlerin hayırlısıdır] âyet-i kerîmesi mûcibince, mekr edicilerin hayırlısıdır; ve bu mekr ve hîle öyle bir mekr ve hîle idi ki, netîcede Hârezmşâh'ı zulm etmekten kurtardı; ve zulme mâni' olan mekr ve hîle ise hayırlıdır.

3536. Hakk'ın mekri bu mekrlerin serçeşmesidir. Kalb, Kibriya'nın iki parmağı arasındadır.

Ya'nî, Hakk'ın mekri efrâd-ı beşerde olan mekrlerin menba'ıdır. Zîrâ âyet-i kerîmede وَاللَّهُ الْمَكْرُ جَمِيعًا (Ra'd, 13/42) ya'nî "Bütün mekrler muhakkak Allâh'ındır" buyurulur; ve diğer bir âyet-i kerîmede dahi وَاللَّهُ خَيْرُ الْمَاكِرِينَ (Enfâl, 8/30) ya'nî "Allâh Teâlâ mekr edenlerin hayırlısıdır" buyurulur. Binâenaleyh anlaşılır ki, bu âlem-i kesâfette vâki' olan mekrlerin hepsinde gizli bir hayır vardır. Zîrâ Hak Teâlâ hidâyetine müstaid olan bir kulunun kalbini doğruluğa ve şekāvete müstaid olan bir kulunun kalbini de eğriliğe çevirir. Hakk'ın bu çevirmesi kulların isti'dâdına göre bir atâ olduğundan ancak hayırdır. Bu sebebden hadîs-i şerîfte إِنَّ قُلُوبَ بَنِي آدَمَ بَيْنَ إِصْبَعَيْنِ مِنْ أَصَابِعِ الرَّحْمَنِ يُقَلِّبُهَا كَيْفَ يَشَاءُ ya'nî "Muhakkak Âdemoğlunun kalbleri Rahmân'ın parmaklarından iki parmak arasındadır. Onu dilediği gibi çevirir" buyurulmuştur. "İki parmak"tan murâd, cemâlî ve celâlî olan sıfatlar ile Hakk'ın tecellîsidir.

3537. O ki, senin gönlünde mekr ve kıyas yapar, pelasa bir ateş vurmayı bilir.

"Pelâs", göçebelerin çergilerine örttükleri kıldan ma'mûl keçedir. Bundan murâd, muhabbet-i dünyâ ve fikr-i mâsivâdır. "Kıyâs", lügatte bir şeyi diğer şeyle takdîr etmek demektir. Ya'nî, o Hak Teâlâ hazretleri ki, senin kalbinde birtakım mekr ve kıyas yaratır ve îcâd eder. Binâenaleyh havâss-ı zâhireden havâss-ı bâtıne sarnıçlarına dolan pelâs mesâbesindeki muhabbet-i dünyâyı ve fikr-i mâsivâyı dahi kendi muhabbetinin ateşini vurup mahvetmesini de bilir.

Ma'lûm olsun ki, bu kıssanın zımmında Hz. Pîr efendimizin birçok işâretleri vardır. Ezcümle, "şâh"tan murâd, sâlikin rûhudur; ve "İmâdü'l-Mülk"ten murâd, insân-ı kâmildir. "At"tan murâd, zînet-i dünyâdır. Sâlikin rûhu nef- sin hazzına tebean zînet-i dünyâya meyleder; ve insân-ı kâmil o zînet-i dün-yâyı mekr ile zemmedip onun muhabbetinden rûhu vazgeçirir.

Bu sürh-i şerîfte borcunu ödettirmek için Tebrizli muhtesib efendiye gelen borçlu adamın kıssasına rücû' buyurulur. Yukarıda beyân olunduğu üzere o borçlu adam Tebrîz'e gelmiş ve muhtesib efendinin vefâtını haber alarak pek çok müteessir olup ağlamış idi. Orada ona bir yardımcı çıkıp hâline acımış ve borcunu ödemek için zenginlerden iâne olarak ancak yüz altın toplayabilmiş idi. Bu para borcun ödenmesine yetişmediğinden, o borçlu adamı alıp muhtesib efendinin kabrini ziyarete götürmüş ve onun kabri üzerinde geçen mâcerâ yukarıda zikr edilmiş idi. Kabri ziyaretten sonra her ikisi geri döndüler; ve yardımcı olan kimse gece rü'yâsında muhtesib efendiyi gördü ki, aşağıda muhtesib tarafından söylenen sözler münderictir. Bu kıssadaki rumûzlar aşağıda peyderpey îzah olunur.