İçeriğe atla

Yûsuf-ı Sıddık'ın Hakk'ın gayrından yardım istemesi ve onun "Rabbinin indinde beni zikret!" demesi sebebiyle hapiste altı yedi yıl muâhazesi

25. bölüm / 31 · 4165 kelime · ~21 dk okuma

3420. Nitekim Yûsuf, niyazlı, huzû'lu, yardımlı olan bir zindânîden

[3400] “Su'dân”, sübhân vezninde "is'âd"dan ism-i masdardır; ve "is'âd", bir adamı saâdetli kılmak ve meded ve iâne etmek ma'nâsınadır (Kāmûs). İkin- ci mısra'daki kelimeler zindânînin sıfatıdır. Zîrâ rü'yâlarını ta'bîr ettiren mahbûslar Yûsuf (a.s.)a karşı niyâz ve huzû' mevki'inde idi; ve mahbûslardan birisinin rü'yâsı kendisinin şâhın musâhibi olacağına delalet ettiğinden, Yûsuf (a.s.)a nazaran imdadlı ve yardımlı idi. Ya'nî nitekim Yûsuf (a.s.) niyazlı, mütezellil ve imdadlı olan bir zindânîden

3421. Yardım istedi. Dedi: "Vaktaki dışarıya gidesin, şahın önünde senin umûrun müstevî ola,"

Ya'nî, "Vaktaki hapisten çıkasın ve senin işlerin şâhın huzûrunda düzgün bir hâle gele,"

3422. "O azîzin tahtı önünde beni yâd et, tâ ki beni dahi bu hapisen kurtara!"

"Vâharîden", kurtarmak ve halâs etmek demektir.

3423. Bir zindânî iktinās içinde diğer zindânî olan merde ne vakit halas verir!

"İktinâs", avlanmak. Bir zindânî ki, tutulup avlanarak hapse konmuştur, bu avlanmak hâli içinde, kendisi gibi avlanıp hapsedilmiş olan bir kimseyi ne vakit kurtarabilir?

3424. Dünya ehli hep zindânîdirler. Fânî olan ev ölümünün muntazırıdırlar.

Ya'nî, dünyada yaşayan bütün halk hep mahbûslar cinsindendir. Onlar tab'an ve hâlen fânî olan bu dünyâ evinin ölümünü beklerler.

3425. Meğer ki nadir olan ferdânîden gayrı ki, teni zindanda, onun cânı Keyvânî'dir.

"Keyvân", Zühal seyyâresinin ismidir. Burada murâd, âlem-i ulvî ve rûhânîdir. Ya'nî, dünyâ halkının rûhları hep bu cismâniyet âleminin mahbûsudurlar. Bu hapisten kurtulmak için sûrî ölümü beklerler. Halbuki bu cismâniyet âleminde mahbûs olmayan ancak insân-ı kâmilin rûhudur. Zîrâ insân-ı kâmilin cismi, bu dünyâ zindânında mahbûs ise de, onun rûh-ı latîfi âlem-i ulvîdedir.

3426. Binaenaleyh onun cezası ki, onu muîn gördü, Yûsuf hapiste senelerce kaldı.

Yûsuf (a.s.)ın şâhın şarâbcısını yardımcı görmesinin cezası olmak üzere hapiste senelerce kaldı.

3427. Yusuf'un yadını şeytan onun aklından kazıdı ve onun kalbinden şeytan o sözü hatırdan götürdü.

Şâhın şarâbcısı hapisten çıktıktan sonra, gerçi şâha musahib oldu, fakat Yûsuf (a.s.)ın yâdını şeytan o musahibin aklından kazıdı ve çıkardı; ve şeytan o musahibin kalbinden Yûsuf (a.s.)ın hapiste söylediği o sözü hatırlamaktan götürdü. Binâenaleyh şâha Yûsuf (a.s.)ın hapisteki ahvâlinden bahs edemedi. Bu beyt-i şerifte فَأَنسَاهُ الشَّيْطَانُ ذِكْرَ رَبِّهِ (Yusuf, 12/42) [ya'nî "Şeytan ona, efendisine Yûsuf (a.s.)ı hatırlatmasını unutturdu"] âyet-i kerîmesine işaret buyurulur.

3428. O iyi huyludan gelen bu günahtan dolayı, o bu kadar sene dâverden zindanda kaldı.

“Dâver”, “dâdver”in muhaffefi olup Hak Teâlâ'nın ism-i şerîfidir; ve “pâdişâh-ı âdil ve perestiş edici ve hâkim" ma'nâlarına gelir. Ma'lûm olsun ki, beyt-i şerîfte "günah" ta'bîr buyurulması, emre muhalefet ve nehy-i ilâhîye mukārenet ma'nâsına değildir. Zîrâ Yûsuf (a.s.) peygamberdir ve peygamberlerde ismet şarttır. Günah buyurulması bu gibi hadiselerde ekmellerin ve mukarreblerin işi vahy-i ilâhîye intizar iken, Yûsuf (a.s.)ın Hakk'a tevekkül ile berâber esbâba teşebbüs etmiş olmasından nâşîdir. Zira حَسَنَاتُ الْأَبْرَارِ سَيِّئَاتُ الْمُقَرَّبِينَ ya'nî "Ebrârın hasenâtı, mukarreblerin seyyiâtıdır." Binâenaleyh cenâb-ı Yusuf'un hapisten kurtulacak olan kimseye "Beni şâh huzûrunda zikr et!" demesi, o hazretin ismetini muhill değildir. Peygamberlerden sâdır olan bu gibi hallere şer'an "zelle" ta'bîr olunur. Ya'nî o güzel huylu olan Yûsuf (a.s.)dan sâdır olan bu zelleden dolayı Dâver'den ya'nî şâh-ı âdil olan Hakk'ın hikmetinden yedi sekiz sene zindanda kaldı.

3429. Böyle der ki: "Atâ güneşinden ne taksîr geldi? Ta ki sen yarasa gibi karaya düştün?"

Ya'nî, Hak Teâlâ cânibinden ona vahiy tarîkıyla böyle buyuruldu ki: “Atâ güneşi olan Zât-ı ulûhiyyetimden atâ ve ihsânda ne taksîr vâki' oldu ki, yarasa kuşları mesâbesindeki ehl-i gaflet gibi âlem-i esbâb karanlığına düştün?"

3430. Agah ol! Denizden ve buluttan ne taksîr geldi? Tâ ki sen kumdan ve [3410] serabdan yardım istedin!

"Bahr"den murâd, vücûd-i hakîkî-i Hak ve "bulut"tan murâd, sıfat ve esmâ-i ilahiyyedir. Zîrâ bulut güneşe hicâb olduğu gibi, sıfat ve esmâ-i ilâhiyye dahi Zât-ı Hakk'ın hicâbları ve perdeleridir. Ya'nî, “Atâyâ-yı zâtiyyemden atâyâ-yı sıfatiyye ve esmâiyyemden atâ ve ihsân hususunda ne taksîr vâki' oldu ki, kum ve serâb mesâbesinde olan esbâb-ı sûrîden yardım istedin?"

3431. Eğer ki avâm yarasa tabîatli ve mecâzdırlar. Ey Yusuf! Nihayet sen açık göz tutarsın.

"Eğer ki halkın avâmmı yarasa kuşu ve vücûd-i mecâzîye meyil tabîatlidir, kalb gözleri kapalı olduğundan bu âlem-i tabîatin karanlığı onların mizâclarına mülayim ve muvâfik gelir; fakat ey Yûsuf! Nihâyet senin açık olan bâtın gözün vardır ve bu âlem-i kesâfette mütecelli olan ancak Ben olduğumu görürsün."

3432. Eğer bir yarasa kûr u kebuda gitti ise, sultanı görmüş olan doğana bari ne oldu?

"Kûr u kebûd", "kara gün, fenâ hâl ve gam ve endûh" ma'nâsınadır (Bahâr-ı Acem). Ya'nî, "Yarasa kuşu tabîatinde olan bir gâfil, benim tecelliyâtımdan muztarib olup fenâ hâle ve gam ve kedere gitti ise, benim saltanat-ı ulûhiyyetimi görmüş olan doğana ve insân-ı kâmile bâri ne oldu ki, o yarasalar gibi esbâb-ı sûrîye meyl etti?"

3433. Binaenaleyh üstâd, “Çürük ağaçtan direk yapma!" diye onu bu cürüm sebebiyle te'dib etti.

Binâenaleyh üstâd-ı hakîkî olan Hak Teâlâ, “Çürük ağaçtan yapılmış direk mesâbesindeki fânî olan sûrî esbâba dayanma!" diye o Hz. Yûsuf'u bu esbâb-ı sûrîye teşebbüs cürmü sebebiyle te'dîb etti. Ferîdüddîn-i Attâr hazretleri Tezkiretü'l-Evliyâ'sında yazar ki: "İntikālinden sonra Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerini bir kimse rü'yâsında görüp: "Hak Teâlâ seninle ne muâmele buyurdu?" diye sordu. Buyurdu ki: "Buraya geldiğim vakit dedim ki: "Yâ Rab! Çok kusûr ve günâhım vardır. Fakat sana karşı şirk koşmadım." Cevâben ve itâben buyuruldu ki: لا ليلة اللبن ya'nî "Hayır, süt gecesinde de mi şirk koşmadın?" Zîrâ hayât-ı dünyeviyyemde bir gece süt içmiş ve ishâl olmuş idim. Sütten bildim idi."

3434. Fakat Yûsuf'u kendi ile meşgül etti, tâ ki onun kalbine hapisten dolayı derd gelmeye!

Fakat böyle itâb etmekle beraber, hapisten dolayı kalbine bir derd ve sıkıntı gelmemek için, Yûsuf (a.s.)ı kendi ile meşgül etti. Zîrâ sırrında hitâbât-ı ilâhiyyeye nâil olan insân-ı kâmil, Zât-ı Hak'ta zevk-ı azîme müstağrak olur. Nitekim bir kimse bir velînin bir kış günü bir vîrânede karlara ve tipilere ma'rûz olarak oturduğunu görüp: "Ey azîz! Niçin nefsine bu kadar ezâ ve cefâ ediyorsun?" deyince, o hazret cevâben buyurdu ki: "Ey battâl! Eğer şu hâl içindeki zevkime zamânın padişahları vakıf olsa, hasedlerinden üzerime kılıçla hücûm ederlerdi."

3435. Hak ona öyle üns ve mestlik verdi ki, onun önünde ne zindan kaldı, ne karanlık.

"Gasak", "gece ibtidâsının karanlığı" ma'nâsına olup burada zindanın karanlığından kinâyedir. Ya'nî, Hak Teâlâ itâbı olan bu hitâblar içinde Yûsuf (a.s.)a Zât-ı ulûhiyyeti ile öyle bir ünsiyet ve sarhoşluk zevki verdi ki, o hazretin indinde ne zindan kaldı, ne de zindanın karanlığı kaldı.

3436. Rahimden daha vahşet-nümâ, nâhoş ve karanlık ve kan dolu ve sakîl bir zindan yoktur.

"Vahiş", korkunç ve ürküntü veren; "vahim", sakîl ve zararlı demektir. Ya'nî, ey kimse! Sen, "Karanlık ve izbe zindan içinde nasıl ünsiyet ve zevk olur?" diye taaccüb edersen, düşün ki, ana rahminden daha vahşet-nümâ ve nâhoş ve karanlık ve kan dolu ve sakîl bir zindan yoktur.

3437. Vaktaki Hak Teâlâ kendi tarafına sana pencerecik açtı, rahim içinde her dem senin cismin ziyâde arttı.

Ya'nî, vaktâki Hak Teâlâ kendi tarafına, ya'nî sıfât ve esmâsının mazhariyetini kabûle müstaid olan sûret-i insâniyye tarafına sana pencerecik açtı, o karanlık ve dar olan ana rahmi içinde her dem senin cismin artar ve günden güne neşv ü nemâ bulur.

3438. O zindanda kıyâssız zevkten dolayı senin cisminin fidanından havâs hoş açıldı.

"Gars", fidan demektir. Ya'nî, o ana rahmi zindanı içinde şimdiki aklının kıyâs edemeyeceği zevkten dolayı senin cisminin fidanından havâssının çiçekleri latîf bir sûrette açıldı, havâss-i hamse-i zâhire peydâ oldu.

3439. O rahimden dışarı olmak senin üzerine şedîddir. Onun zihârından arka tarafa kaçarsın.

"Zihâr", ferc ve zeker ve su akan taş yarığı ma'nâlarınadır (Gıyâsü'l-Lügāt). Ya'nî, doğum vakti geldiği vakit, o rahim zindanından dışarıya çıkmak sana dürüşt ve şiddetli bir hâl gelir. Onun ferc tarafından arka tarafına geriye kaçarsın ve doğmak istemezsin ve o rahim içindeki zevkin zâil olmamasını istersin.

3440. Lezzet yolunu içeriden bil, dışarıdan değil! Köşk ve kal'alar istemeyi ahmaklık bil!

Ey kimse! Lezzet ve zevk yolunu insanın kalbinden ve bâtınından bil, hâriçten değil! Binâenaleyh zevk ve lezzet bulmak ve rahat etmek için köşk ve kal'alar istemeyi ahmaklık bil! Zîrâ nice köşklerde ve saraylarda türlü türlü ni'metlere müstağrak olanlar vardır ki, bâtınları ve kalbleri muztaribdir ve kalb râhatının hasretkeşidirler. Nitekim Türkçe'de "İçine kan kustuktan sonra altın tas ne işe yarar!" darb-ı meseli meşhûrdur.

3441. O biri mescid köşesinde mest ve şâddır; ve o biri bağ içinde ekşi ve muradsızdır.

O bir kimse, mescid köşesinde eski püskü elbiseler içinde kalbinden gelen zevkin mesti ve mesrûrudur. Halbuki o bir diğer kimse, bağ içinde ve gülistân ortasında oturmuş iken, ekşi yüzlü ve muztarib ve murâdsız bir hâldedir. Birisi zâhirde azâb görünen manzara içinde cennette ve diğeri zâhirde cennet görünen manzara içinde cehennemdedir.

3442. Köşk bir şey değildir. Bedeni vîrân et! Ey benim beyim! Hazîne vîranlık içindedir.

Ya'nî, zevk ve râhat vermek husûsunda bu dünyanın köşkü ve müzeyyenâtı bir şey değildir. Zîrâ bu zâhirî köşklerden rûh-ı insânînin bir zevki yoktur. O rûhun zevki ve lezzeti latîf olan kendi âlemindendir. Senin kesîf olan cismin ise o rûh-ı latîfinin hicabı ve perdesidir. Binâenaleyh riyâzât ve mücâhedât ile bu cismi vîrân et! Zîrâ ey benim beyim! Hazîne ve define bu cismin vîrânlığı ve harâblığı içinde gizlidir. Nitekim bir beyt-i şerîflerinde cenâb-ı Pîr efendimiz şöyle buyururlar: “Sen bir Zülfikar ve kılıç misalisin. Cismin dahi tahtadan yapılmış bir kındır. Eğer o kın kırılmış olursa, niçin kalben mahzûn olursun?”

3443. Bunu görmez misin ki, şarab bezminde sarhoş o vakit hoş olur ki, o harab oldu?

Sen zâhirde bu hâli görmez misin ki, içki meclisinde sarhoş olan bir kim- se kendinden geçtiği vakit hoş olur ve gam ve elemden ve kendisini ta'zîb eden duygulardan kurtulur?

3444. Gerçi hâne nakış doludur, onu kopar; hazîneyi iste ve onu hazîneden ma'mûr et!

Gerçi cisim hânesi havâss-i hamse vâsıtasıyla âlem-i süflîden gelen türlü türlü hayallerin nakışları ve sûretleriyle doludur, fakat bu sûret ve hayâl per- delerinin altında sıfât-ı ilâhiyye hazîneleri gizlidir. Binâenaleyh havâss-i hamsenin mecmû'undan terekküb eden o cismin varlığını kopar ve riyâzât ve mücâhedât ile onun kesâfetini letâfete tebdîl et ve sıfât-ı ilâhiyye hazînesini iste ve o cismi bu hazîneden ma'mûr et!

3445. Nakış ve tasvîr ve hayal dolu olan hane ve bu sûretler visal hazînesi üzerinde perde gibidir.

Alem-i süflînin nakşı ve tasvîri ve hayali ile dolu olan bu cism-i kesîf evi ve bu sûretler visâl-i ilâhî hazînesi üzerinde perde gibidir.

3446. Altınların parlaklığı hazînenin pertevidir ki, bu sînede sûretler kaynar.

Sana altın gibi parlak görünen o havâss-i hamsenin kalbine akis ettirdiği nakışlar ve hayaller, sıfât-ı ilâhiyye hazînesinin pertevidir. Senin kalbinde ve sînende kaynayan o sûretler ve hayaller o hazînenin akisleridir.

3447. Şerefli olan suyun lutfundan ve aksinden de suyun yüzü üzerinde köpü- ğün cüz'leri perde oldu.

Nitekim وَجَعَلْنَا مِنْ الْمَاءِ كُلِّ شَيْءٍ حَيَّ (Enbiyâ, 21/30) ya'nî "Biz her bir şeyin hayatını sudan yaptık" âyet-i kerîmesi mûcibince âlem-i hayâtta şerefli ve kıymetli olan suyun letâfetinden ve aksinden o suyun yüzü üzerinde hâsıl olan köpüklerin cüz'leri, sâf olan suya perde oldu ve köpükler cüz'lerinin ke- sîf yığınlarından suyun sâf olan yüzü görünmedi. Bakılırsa, köpüğün hakîka- ti sudur. Böyle iken köpüğün taayyünü ve sûreti suyun gayrı görünüp, kendi hakîkatinin perdesi ve hicâbı oldu.

3448. Kıymetli olan cânın lutfundan ve kaynamasından dahi, cismin şahsı cânın yüzü üzerine perde oldu.

"Şahs", her şeyin karaltısı demektir. Ya'nî, kıymetli olan rûh-ı insânînin letâfetinden ve kaynamasından dahi, cismin şahsı ve kesîf olan karaltısı, cânın yüzü üzerinde perde oldu. Ya'nî havâss-i hamsenin zuhûru rûhun fa'âliyetindendir; ve bu müdrikât kendi hakîkati olan rûhun perdesi oldu. Sudan hâsıl olan köpüklerin suyu araması kabîlinden olarak, bu havâss-i hamse müdrikâtı dahi rûhu aramaya ve anlamaya kıyâm etti.

3449. Binâenaleyh meseli dinle ki, nâsın ağızlarından kalktı ki: "Ey birader! O şey ki, bizim üzerimizdedir, yine bizdendir."

Binâenaleyh nâsın ağızlarında revân eden: "Ey birâder! Bizim üzerimizde olan şey yine bizdendir" darb-ı meselini dinle ki, bizim havâssimiz ve havâssimizden kalbimizde peydâ olan sûretler ve hayaller bizde olan rûhun tecelliyâtındandır; ve rûh dahi Hakk'ın sıfat-ı Hayatının mazharıdır. İşte bize bizden peydâ olan sûretler ve hayaller bizim hakîkatimizin hicabıdır ve bizde olan hicâb yine bizden geliyor.

3450. Bu hicabdan dolayı köpüğe tapıcı olan bu susuzlar, sâfî olan sudan uzak düştü.

"Dûr dest", uzak mesafeden kinâyedir. Ya'nî, bizde yine bizden peydâ olan bu hayâlât hicabından dolayı köpük mesâbesinde olan taayyünâta tapıcı ve suver-i âlemi sevici olan bu susuzlar, sâfî olan hakîkat suyundan uzak düştü.

3451. Ey güneş! Senin gibi kıble ve imâm ile, geceye tapıcılık ve yarasalık ediyoruz.

“imâm”, “imâm” kelimesinin imâle olunmuşudur. Ya’nî, ey hakîkat güneşi olan Hak Teâlâ! Senin gibi tecelliyât-ı sıfâtiyye ve esmâiyyesi ile her ân mütecellî olan bir kıbleyi ve imâmı bırakıp, geceye ya’nî âlem-i tabîatin karanlığına tapıcılık ve yarasalık ediyoruz; ve suver-i eşyânın müteselsil bir sûrette zuhûrunu münhasıran tabîatın te’sîrâtına haml ediyoruz.

3452. Bu yarasalara kendi tarafını uçmak mahalli et! Ey müstecâr! Onları bu yarasalıktan kurtar!

“Matâr”, uçmak mahalli; “müstecâr”, “kendisinden sığınacak istenilmiş olan” ma’nâlarındadır. Ya’nî, bu âlem-i tabîat karanlığını seven ve o karanlıklar içinde uçan yarasa kuşu mesâbesindeki gâfillere, kendi tarafını uçmak mahalli et! Ey kendisinden melce’ ve penâh istenilmiş olan Hak Teâlâ! Onları bu yarasalıktan ve âlem-i tabîat karanlıklarının zevkinden kurtar!

3453. “Bu delikanlı bu cürmden dâldir ve mugîrdir. Zîrâ bana geldi, fakat onu muâhaze etme!”

“Mugîr”, birini gayrete getirici demektir; ve “gayret” burada Türkçe “kıskançlık” demek olur. Bu ma’nâya göre Hak Teâlâ’ya “gayret” isnâdı câiz olup olmadığı 1. cildin 1790 numaralı beytinin başındaki şürh-i şerîfte mezkûr olan `والله اغير مني` ya’nî “Allâh Teâlâ benden gayûrdur” hadîs-i şerîfinde beyân buyurulmuştur. Ve 1790 numaraya müsâdif olan `جمله عالم ز آن غیور آمد که بدردر غیرت برین عالم سبق` [ya’nî “Bütün âlem o sebebden gayûr geldi ki, Hak gayrette bu âlem üzerine sebak götürdü”] beyt-i şerîfinin îzâhında da “gayret” hakkında îcâb eden beyânât geçti. Ya’nî, “Elinden atı alınmak istenilen bu delikanlı bey, başına gelen bu belâdan kurtulmak için Sen’i bırakıp bana mürâcaat etti. Bu ise bir kabâhat ve cürümdür. Binâenaleyh o bey bu bana mürâcaatından dolayı dalâlete düşmüş ve yolunu şaşırmıştır ve mugîrdir. Ya’nî Zât-ı şerîfini gayrete getirmiştir. Fakat onu bu cürümdem dolayı muâhaze etme!”

3454. İmâdü’l-Mülk’te bu düşünceler, ormanlarda arslan gibi kaynayıcı olmuş idi.

Ya'nî, Hârezmşâh'ın önünde bir şey söylemeksizin ayakta duran İmâdü'l-Mülk'te bu düşünceler ve fikirler, ormanlarda oradan oraya sıçrayan arslanlar gibi kaynayıcı olmuş idi.

3455. Onun zahiri sultanın önünde durmuş, onun cânı gayb bahçelerinde uçucu idi.

Her ne kadar o vezîrin cismi ve zâhiri sultânın önünde sakit bir sûrette ayakta durmuş idiyse de, onun bâtını olan rûhu âlem-i gayb bahçelerinde uçucu olmuş idi.

3456. O melekler gibi "elest" iklîminde her bir dem taze şürb ile mest olurdu.

O vezîr, bu hali içinde ألست بربكم (A'raf, 7/172) ya'nî "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" hitâbı vâki' olan âlem-i ervâhtaki melekler gibi Hakk'ın hitâblarının zevki şarabını içmekten her bir dem tâze ve yeni yeni sarhoş olurdu. Ya'nî İmâdü'l-Mülk cenâb-ı Hakk'a karşı olan bâtınî münâcâtının her birine cânib-i Hak'tan cevablar alıp bu cevâbların zevki ile aleddevâm mest ü müstağrak bir hâle gelirdi.

3457. İçinde sûr ve dışında bir gam dolu gibi idi. Lahdi olan cisim içinde hoş âleme mensub idi.

Bu sarhoşluk sebebiyle vezîrin bâtını ve içi sûr ü meserret içinde idi. Fakat zâhirine bakılırsa pek ziyâde gamlı olan bir kimse gibi idi. Bir mezâr gibi olan cisminin içinde bir hoş ve latîf âlemi var idi.

3458. O bu hayret ve intizar içinde idi: "Acaba gaybdan ve bâtından ne peydâ olur?"

"Sirâr", burada masdardır, "gizlilik ve bâtın" ma'nâsınadır. "Tâ", taaccüb içindir. Ya'nî, vezîr, "Acabâ âlem-i gaybdan ve gizlilik cihânından ne zâhir olacaktır?" diye hayret ve intizâr içinde idi.

3459. O zaman çavuşlar atı Hârezmşah'ın önüne çekerek, içeriye çektiler.

Ya'nî, İmâdü'l-Mülk içinden yaptığı münâcâtına karşı cenâb-ı Hak tarafından ne muâmele yapılacağına intizar etmekte olduğu esnâda, çavuşlar dahi atı beyden gasb edip pâdişâhın önüne çeke çeke getirdiler.

3460. El-hak bu mavi felek altında boyda ve koşuşta öyle bir at yok idi.

[3440] "Tek", "koşma, koşuş" demektir. "El-hak", "doğrusu budur ki" ma'nâsında terkîb-i Arabî'dir. Ya'nî, doğrusu budur ki, bu mavi renkli havâ-yı muhît altında boyda ve bosta ve koşmada bu getirilen at gibi bir at yok idi.

3461. Onun rengi her gözü kapar idi. O şimşeğe ve ayın doğmuşuna merhaba!

"Berk", şimşek. Ya'nî, o atın o kadar parlak rengi var idi ki, bakanın gözünü şimşek gibi kapar ve kamaştırır idi. O şimşek mesâbesinde ve aydan doğmuş olan at şâhın huzûruna hoş geldi ve safâ geldi.

3462. Ay gibi, Utarid gibi hızlı gidici idi. Guyâ onun yemi arpa değil sarsar olmuş idi.

"Utarid", güneşin etrafında dönen seyyârelerden birinin adıdır. Güneşe en yakın olup, güneş doğmadan biraz evvel veyâhud güneş battıktan biraz sonra gökte görünür. Güneş etrafındaki hareketini 88 günde bitirir. At sür'at-i seyri hasebiyle aya ve Utarid'e teşbîh buyurulmuştur. "Sarsar", sert rüzgâr, bora demektir. Ya'nî, o at ay gibi, Utarid gibi çabuk gidici idi. Onun yemi ve gıdâsı arpa değil, gûyâ sert rüzgâr idi.

3463. Ay mesîr ve mezhebde gök arsasını bir gecede kat' eder!

"Mesîr" ve "mezheb", masdar-ı mîmî olduğuna göre, "yürümek ve gitmek" ma'nâlarına gelir; ve ism-i mekân olduğuna göre de, "yürümek ve gitmek mahalli" demek olur ki, bundan murâd, ayın mahrekidir. Ya'nî, ay mahrekinde küre-i arzın nısfına tesadüf eden bir gece esnasında gök meydanını sür'atle kat' eder. Bu beyt-i şerîfte cismâniyet âlemindeki sür'ate işaret buyurulur. Ma'lûmdur ki, son keşfiyyât-ı fenniyyeye göre maddiyyât âlemindeki sür'at şâyân-ı hayret bir derecededir. Meselâ üç bin metre uzunluğundaki bir elektrik dalgası sâniyede yüz bin ve üç yüz metre uzunluğundaki dalga dahi sâniyede bir milyon ihtizâz eder. Şimdiki hâlde kısa tûllerin vesâit-i istihsâliyyesinin tekemmülü sâyesinde on beş santimetre uzunluğunda bir dalga elde edildiğine göre, bunun iki milyar ihtizâzdan mürekkeb olduğu fiiliyâtta sâbittir. Binâenaleyh maddiyât incelendikçe bizim kāsır olan akıllarımızın eremeyeceği derecede sür'atler vâki' olacağı inkâr olunamaz.

3464. Mâdemki ay bir gecede burçları kať ediyor, mi'râcı neden münkir oluyorsunuz?

Ya'nì, mâdemki ay bir gecede ilm-i hey'etçe gökte i'tibâr olunan burçları sür'atle kat' ediyor, ey münkir! Resûl-i Ekrem hazretlerinin mi'râcını neden inkâr ediyorsun? Ve "Az zaman zarfında Resûl-i Ekrem hazretlerinin cismânî olan mi'râcı mümkin olamaz!" diyorsun. Ma'lûm olsun ki, mi'râc-ı nebevî hakkında kimi rûhânî ve kimi cismânî diyenler olduğu gibi, maddiyâtta müstağrak olanlar da büsbütün inkâr ederler. Bu ihtilafat hep akılların zaman ile mukayyed olmalarından neş'et eder. Halbuki zaman i'tibârî bir şeydir. Zîrâ maddiyât her ân-ı gayr-i münkasim içinde Hakk'ın bir tecellîsi ile ma'dûm ve bir tecellîsi ile mevcûd olur; ve bu i'dâm ve îcâd akıl ölçüsünün hâricinde vâki' bir sür'atle olduğundan, his gözüne eşyâ sâbit görünür. Nitekim cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn İbn Arabi (k.s.) Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Süleymânî'de Yemen melikesi Belkîs'in tahtının huzûr-ı Süleymânî'de mevcûd oluşunu îzâhen buyururlar ki: فكان زمان عدمه اى عدم العرش من مكانه عين وجوده عند سليمان من تجديد الخلق مع الانفاس ولا علم لاحد بهذا القدر بل الانسان لا يشعر به من نفسه انه في كل نفس لا يكون ثم يكون Ya'nî "Onun yokluğu zamânı ya'nî tahtın mekânından yokluğu, Süleymân'ın indinde enfâs ile halkın tecdîdi kabîlinden olarak, onun vücûdunun gayrı oldu. Halbuki bu mikdâra hiçbir kimsenin ilmi yoktur. Belki insanın muhakkak her bir nefesinde yok olup, sonra var olduğuna kendi nefsinde şuûru yoktur." Binâenaleyh bu îcâd ve i'dâm mes'elesi akl-ı nazarî erbâbı indinde en müşkil mes'elelerdendir. Bu keyfiyeti ancak her gayr-ı münkasim ân içinde kendi vücûdunda i'dâm ve îcâdı zevkan müşâhede eden enbiyâ ve evliyâ hazarâtı bilir; ve bu husûsta zaman ve mekânın ve yakınlığın ve uzaklığın aslâ te'sîri yoktur. Zîrâ bir mekânda ma'dûm olan cismin gerek yakın ve gerek uzak bir mekânda gayr-i münkasim ân içinde mevcûd olması mümkindir. İşte mi'râc-ı nebevî ve sâir vâris-i nebevî olan kâmillerin mi'râcları bu kabîldendir. Teceddüd-i emsâl hakkındaki îzâhât 1. cildin 2066 numarasına müsadif olan ناید آن الا که بر خاصان پدید باقيان في لبس من خلق جديد [ya'nî “O, ancak hâslara zâhir olarak gelir; bâkîler halk-ı cedîdden lebs içindedirler"] ve 1165 numarasına müsâdif olan جمله عالم میشود هر دم فنا باز پیدا می نماید در بقا [ya'nî "Cümle âlem her dem fânî olur. Tekrar bekā içinde zâhir olur"] beyitlerinde geçti.

3465. O acib olan dürr-i yetîm yüz ay gibidir. Zîrâ onun işareti ile ay iki yarım oldu.

"Dürr-i yetîm", kıymet takdir olunamayan inci demektir. Bundan murâd, Resûl-i Ekrem hazretlerinin zât-ı latîfidir. Ya'nî, o ahvâli acîb olan cism-i şerîf-i Peygamberî, tayy-i mekân ve bast-i zamânda yüz ay mesâbesindedir. Zîrâ onun cismâniyet âlemindeki sûrî olan işareti ile yine cismânî olan ay iki yarım parça oldu. Ma'lûm olsun ki, şakk-ı kamer mu'cizesi bir gece Mekke-i Mükerreme'de vâki' oldu. İmâm-ı Buhârî ve Müslim Sahîh'lerinde Enes b. Mâlik'ten şöyle rivayet olunmuştur: ان اهل مكة سئلوا رسول الله صلى الله تعالی علیه و سلم ان يريهم آية فأراهم انشقاق القمر شقتين حتى رأوا حراء بينهما Ya'nî "Mekke ehli Resûl-i Ekrem'den kendilerine bir mu'cize göstermesini istediler. O dahi ayın iki parça olmasını gösterdi. Hatta Hirâ dağını ayın iki parçası arasında gördüler." İm-di ay Hira dağı derecesine doğru yükseldiği vakit, Avrupa kıt'asından görünmez ancak, Asya kıt'asından görünür. Binâenaleyh Avrupa kıt'asında inşikāk-ı kamerin rü'yeti hakkında kayıt aramak abestir. Bu kayıd ancak Asya'da bulunabilir. Halbuki bundan tahmînen bir buçuk-iki asır evvel Hindistân'da bulunan bir heykelin üzerinde "inşikāk-ı kamer senesinde yapılmıştır" diye bir târîh olduğu görüldüğünü merhûm Hoca İshak Efendi nakl etmiş olduğu gibi, Çin'de pek eski bir köşkün üzerinde de böyle bir târîh bulunduğu rivâyet olunmuştur. Fakat maatteessüf âlem-i İslâm uykuda olduğundan, bunun tahkîk ve tesbîtine karşı lâkayd kaldıkları gibi, gayr-i müslimler dahi, inkârları aleyhine olan bu delîlleri gayret-i münkirâneleriyle bittabi' setr etmişlerdir; ve Kur'ân-ı Kerîm Kureyş'in münkirlerine karşı, meydan okuduğundan اقتربت الساعة وانشق القمر و إن يروا آية يعرضوا و يقُولُوا سحر مستمر (Kamer, 54/1-2) ya'nî "Kıyamet yaklaştı ve ay yarıldı; ve münkirler bir alâmet görseler yüz çevirip, sihr-i müstemir ve muttarid derler” âyet-i kerîmesi akıl ve muhâkemesi selîm olanlar için bu mu'cizenin vukū'una açık bir delîldir. Zîrâ münkirler bu hâli gördüler ve vukū'unu tasdîk edip sihir dediler.

3466. O acîbe dahi ki, o ayın yarılmasında gösterdi, halkın hissinin za'fı mik-dârınca idi.

Ya'nî, Resûl-i Ekrem hazretleri gerçi işaretle ayı yarmak husûsunda halka bir acîbe gösterdi, fakat onun gösterdiği bu acîbe ve mu'cize dahi halkın zayıf olan havâss-i hamsesinin tahammül edebileceği mikdarda bir şey idi. Bu mikdâr hâricinde bir fevkal'âdelik gösterse, halkın akılları ve fikirleri perîşân olurdu. Nitekim ayın yarıldığını göstermekle bile akıl hâricinde olan sihre haml ettiler.

3467. Nebilerin ve mürsellerin kâr u bârı feleklerden ve yıldızlardan hariçtir.

"Kâr u bâr", tasarruf ve iş ve güç ma'nâsınadır. Ya'nî, peygamberlerin ve mürsellerin bu cismâniyet âleminde gösterdikleri mu'cizeler ve tasarruflar, bu halkın mahdûd olan havâss-i hamselerinin idrâkâtına nazaran acîb şeylerdir. Yoksa, onların tasarrufları ve iş-güçleri bu âlem-i tabîatin fevkınde ve cismâniyet âleminden olan feleklerden ve yıldızlardan hâriçtir.

3468. Sen dahi eflâk ve divardan dışarıya git! Ondan sonra o kâr u bârı temâşâ et!

"Divâr", "devr"den müfâale bâbının masdarıdır, "dönüşmek" demektir. Ya'nî, ey cismâniyet âlemi içinde mahbûs olan kimse! Sen dahi cismânî olan eflâkten ve onların sûrî olan dönüşünden, ya'nî zaman ve mekândan dışarıya çık! Ondan sonra o peygamberlerin sûreti ve ma'nâyı muhît olan tasarruflarını temâşâ et!

3469. Kuş yavruları gibi yumurta içindesin. Hava kuşlarının tesbihini işitmezsin.

Sen kuş yavruları gibi cisim yumurtası içinde mahbûssun. Hava kuşlarının, ya'nî âlem-i ma'nâda uçan ervâh-ı âliyenin tesbîhini işitmezsin ve onların sözlerini anlamazsın. "Ferh", kuş yumurtası demektir.

3470. Burada mu'cizeler şerh olunmak istemez. Attan ve Harezmşâh'tan ve sergüzeştten söyle!

Bu beyân ettiğimiz kıssada Resûl-i Ekrem hazretlerinden sâdır olan mu'cizelerin esrârını şerh ve îzâh etmek lâzım değildir. Ey Mevlânâ! Beyin o güzel atından ve Hârezmşâh'ın o ata karşı olan hâlinden ve bu sergüzeştin ve hikâyenin rûhundan ve esâsından bahset!

3471. Hakk'ın lutuf güneşi köpükten ve attan her ne şey üzerine parladı ise, kehfin ferrini buldu.

“Kehf”, mağara demektir. Burada sûre-i Kehf'de kıssası beyân buyurulan Ashâb-ı Kehf'in ilticâ ettiği mağaraya işaret buyurulur. Ya'nî, mu'cizeler Hakk'ın lutuf güneşinden zâhir olan hâllerdir; ve Hakk'ın lutuf güneşi bu âlem-i sûrette gerek Ashâb-ı Kehf'in köpeği gibi hasîs sûretlerden olsun ve gerek bu kıssada beyân olunan beyin bindiği at cinsinden olsun, her ne şey üzerine parladı ve tecellî etti ise o şey, Ashâb-ı Kehf'in ilticâ ettiği mağaranın ferrini ve revnakını buldu. “Kehfin ferri ve revnakı” budur ki: Oraya ilticâ eden köpek dahi dâhil olduğu hâlde, sekiz cismin hayâtını bir hükümdâr-ı zâlimden birçok seneler uyku hâlinde muhâfaza etti; ve oraya ilticâ edenler bu sûretle lutf-ı Hak güneşinin nûru ile beslendiler.

3472. Onun lutfunun tabını dahi müsavî bilme! O taşa ve la'le nişan verdi.

Fakat Hakk'ın tecellî-i lutfisinin ziyâsını dahi bu cismâniyet âleminde her sûret üzerinde müsâvî bilme! O ziyâ âdî taş ile kıymetli olan la'l taşına alâmet ve nişân verdi. Ve her birinin isti'dâdını diğerinden ayırıp meydana çıkardı. Beyit: Halkın isti'dâdına vâbestedir âsâr-ı feyz Ebr-i nîsândan sadef dürdâne efî sem kapar

3473. La'le ondan muktebes olan hazîne vardır. Taşa ancak sıcaklık ve parlaklık vardır.

"Muktebes", lügatte "ateş parçası almak ve ilim almak" ma'nâsına olan "iktibâs"tan ism-i mef'ûldür. Burada "alınmış" ma'nâsına olmak münasibdir. "Genc", "hazîne" demektir. "Genc-i muktebes"ten murâd, la'l taşının bâtınında gizli olan kıymet ve nukūd hazînesi demek olur. Ya'nî la'l taşına o lutf-ı ilâhî güneşinin tecellîsinden alınmış kıymet ve nukūd hazînesi vardır. Âdî taşa da yine o lutuf güneşinden ancak sıcaklık ve sûrî parlaklık isabet eder. Bunun gibi la'l mesâbesinde olan insân-ı kâmile o tecellî-i lutfiden muktebes ulûm-i ledünniyye hazînesi vardır. İnsân-ı nâkısa ise, yine o tecellî-i lutfiden ancak ulûm-i zâhire harâreti ve parlaklığı hâsıl olur.

3474. O ki, güneş duvar üzerine düşer, öyle olmazsa suda ve iztirabda vardır.

"Ez âb"daki "ez", zarfiyet için olmak münasibdir. “Iztırâb", "kımıldanmak ve çarpınmak" demektir. Ya'nî, zâhirde güneşin ziyâsı duvar üzerine akseder, su üzerine de akseder, fakat duvara olan akis suya olan akis gibi değildir. Zîrâ sudaki parlaklığı göz kamaştırır ve suyun kımıldaması ile beraber kımıldar. Bunun gibi lutf-ı ilâhî güneşi cismânîlere aksederse, güneşin duvara aksi gibi olur. Fakat rûhânîlere aks ederse, onlarda hâl parlaklığı ve semâ' ve vecd ıztırabı vücûda getirir.