İçeriğe atla

Bir koyunun Mûsâ (a.s.)dan kaçması ve Mûsâ (a.s.)ın ona şefkati ve merhameti

24. bölüm / 31 · 7537 kelime · ~38 dk okuma

3301. Bir koyun Kelîmullah'tan kaçtı. Mūsa'nın ayağı kabardı ve na'lini döküldü.

"Abile", su kabarcığı (Bahâr-ı Acem). "Abile şuden", kabarmak demektir. Ya'nî Mûsâ (a.s.) çobanlık ederken bir koyun o hazretten kaçtı ve Mûsâ (a.s.) onun arkasından pabuçsuz ve na'linsiz koştu ve ayakları kabardı.

3302. Onun arkasında cüst u cûda ve o sürü gündüzde kaybolmuş idi.

Cenâb-ı Mûsâ kaçan koyunun arkasından geceye kadar araştırmakta bulunmuş ve o koyun sürüsü onun his gözünde kaybolmuş idi.

3303. Koyun yorgunluktan gevşek oldu ve kaldı. Sonra Kelîmullah ondan tozu silkti.

Cenâb-ı Mûsâ koyunu yakaladı. Zîrâ hayvan yorgunluktan gevşemiş ve yürümekten kalmış idi. Sonra Kelîmullâh hazretleri rifk ve mülâyemetle onun tüyleri üzerindeki tozları silkti.

3304. Onun arkası ve başı üzerine elini sürdü. Şefkatten dolayı onu ana gibi okşadı.

3305. Yarım zerre dargınlık ve öfke yok. Şefkat ve merhametin ve göz yaşının gayrı yok.

“Tîrgî” (طیرگی) ve “tîrgî” (تیرگی) “bulanıklık ve dargınlık” demektir. Ya'nî, Mûsâ (a.s.) o yaramaz ve serkeş hayvanın kaçmasından ve kendisinin onu ayağı kabarırcasına ta'kîbinden dolayı, kalb-i şerîfinde yarım zerre bile dargınlık ve öfke yoktu; ve kalb-i şerîfinin koyuna karşı duygusu, ancak şefkat ve merhamet ve onun hâline ağlamaktan gayrı değil idi.

3306. Dedi: "Tutayım ki, senin bana rahmın olmadı. Senin tab'ın kendine niçin zulüm gösterdi?"

Mûsâ (a.s.) bir taraftan merhametle koyunu okşardı ve ona hitâben buyururdu ki: "Farz edelim ki, sen bana acımadın. Ta'kîb için arkandan bu derece koşturdun. Ya senin tabîatın niçin kendi nefsine bu derece zulüm gösterdi ve hiçbir sebeb olmaksızın vücûdceğizini bu kadar yormak câiz mi idi?"

3307. O zaman Hâlık meleklere buyurdu ki: "Peygamberliğe filân yakışır."

Cenâb-ı Mûsâ kendi nefsine vâki' olan zahmeti ve meşakkati nazar-ı i'tibâra almayıp koyuna bu sûretle acıdığı zaman, Hâlık Teâlâ hazretleri meleklerine hitâben buyurdu ki: "İşte peygamberliğe mahlûkātıma bu derece şefkat ve merhamet gösteren kulum filân ya'nî Mûsâ lâyıktır."

3308. Mustafa buyurdu: "Muhakkak ki her peygamber delikanlı veyâ sabî iken o koyuna çobanlık etti."

Ya'nî, Mustafa (a.s.v.) Efendimiz: "Muhakkaktır ki her peygamber delikanlı veyâ sabiyy-i mümeyyiz iken koyun sürüsüne çobanlık etti" buyurdu. Bu ve aşağıdaki beyitlerde Buhârî-i Şerîfte Ebû Hüreyre hazretlerinden rivâ-

3312. Her bir emîr ki, beşerin çobanlığını öyle getire ki, mü'temer ola.

"Mü'temer", "itâat etmek ve meşveret etmek" ma'nâsına olan "îtimâr"dan müştak ism-i mef'ûldür. Ya'nî, iş başında bulunan her bir emîr ve reîs, idâresi altında bulunan efrâd-ı beşerin çobanlığını Hakk'ın emrine itâat olunmuş bir hâlde yerine getirirse,

3313. Kendinin ra'yında aklın tedbiri ile, Mûsâ gibi o hilmi yerine getire.

"Ra'y", çobanlık etmek ve otlatmak ve gözetmek, demektir. Ya'nî, o reîs ve emîr sâika-i nefsâniyyet ve hayvâniyyet ile taşkınlık ve azgınlık eden efrâd-ı beşer üzerindeki çobanlığında aklın tedbîri ile, Mûsâ (a.s.) gibi o efrâdın bu taşkınlıklarına karşı hilim ve sabır ile muâmele ederse... Ba'zı nüshalarda "tedbîr" ile "hıred" arasında vâv-ı âtıfe vardır. "Tedbîr ve akıl" demek olur.

3314. Şübhesiz Hak ona felek-i Kamer'in yukarısında bir rûhânî çobanlık verir.

Şübhesiz, Hak Teâlâ öyle halîm ve şefik olan reîse ve emîre tasarrufu felek-i Kamer'in yukarısına da şamil olan bir rûhânî çobanlık verir. Ya'nî henüz nefislerinin te'sîri altında mağlûb mü'minlerin rûhlarını terbiye edip, onları felek-i Kamer'in yukarısına terakkî ettirmek için, o zâta irşâd mertebesini verir. Nitekim Azîz Nesefî hazretleri Zübdetü'l-Hakāyık'ında şöyle buyururlar: "Bir kimsenin ruhu makām-ı îmânda iken bedeninden müfârakat ederse, o rûhun terakkîsi felek-i Kamer'e kadar olur; ve eğer makām-ı ibâdette iken müfârakat ederse, felek-i Utarid'e kadar olur; ve cemî'-i makāmâtta bu kıyâs üzeredir. Bu kālıb-ı tende iken makām-ı îmâna erişmemiş olan kimsenin rûhu göğe urûc edemez."

Nitekim âyet-i kerîmede sûre-i A'râf'ta إِنَّ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِنَا واستكبروا عنها لا تفتح لَهُمْ أَبْوَابُ السَّمَاءِ وَلَا يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ حَتَّى يَلِجَ الْجَمَلُ فِي سَمِّ الْخِيَاطِ (A'râf, 7/40) ya'nî "O kimseler ki bizim âyetlerimizi tekzîb ve onlara itâattan kibir ettiler, onlar için gök kapıları açılmaz ve deve iğne deliğinden geçinceye kadar, cennete giremezler" buyurulur.

3315. Nitekim enbiyâyı bu “raa"dan çekti ve asfiya "ray"ini verdi.

"Raâ", otlatmak ve çobanlık etmektir. Ya'nî, nitekim Hak Teâlâ peygamberlerin şefkat ve merhametlerini imtihan ettikten sonra, onları bu hayvan çobanlığından geri çekti ve onlara rûhları felek-i Kamer'in fevkine terakkiye müstaid olan asfiyânın ve seçilmiş kulların çobanlığını verdi ve bunları terbiye edip o asfiyânın her birerlerini kendi makām-ı aslileri olan Zât-ı Hakk'a vâsıl etti.

3316. "Efendi! Elhâsıl sen bu çobanlıkta o şeyi yaptın ki, ayıplayan kör olur."

Bu beyit kıssaya rücû' olup, borçlu olan garîbin lisânındandır. “Bârî", burada taklîl ve inhisâr-ı kelâm içindir; "elhâsıl" demek olur. “Şânî", "şen"den ism-i fâildir; "ayıplayan" ma'nâsınadır. Ya'nî, "Ey muhtesib efendi! Elhâsıl sen bu çobanlıkta efrâd-ı beşere karşı öyle şefkat ve merhametle muâmele ettin ki, seni ayıplayan kimse ancak bu lutufları göremeyecek derecede bir kör olur."

3317. Bilirim, orada mükâfatta senin Halık'ın sana ebedî serverlik bahş eder.

"Sen bu âlem-i sûretten âlem-i ma'nâya intikāl ettin. Bilirim ki, o âlem-i ma'nâda senin Hâlık'ın sana mükâfât olarak ebedî, serverlik ve sultânlık bahş eder."

3318. "Vaktaki senin denizinin köpüğü ümîdi üzerine ve senin vazîfe vermen ve îfân üzerine"

"Vaktâki senin deniz gibi olan ihsânının ve kereminin köpüğü mesâbesindeki vergin ümîdi üzerine ve senin vazîfe ve maâş vermen ve borcumu îfâ etmen ve ödemen üzerine"

3319. "Dokuz bin altın çok borç ettim. Sen neredesin? Tâ ki bu tortu saf olsun!"

"Güzâf", "beyhûde, hesabsız, çok, hadsiz" ma'nâlarına gelir. "Dürd", "tortu" demektir. Ya'nî, "Dokuz bin altına bâliğ olan çok mikdârda borç ettim. Sen neredesin? Tâ ki bu gam tortusu senin ihsânın ile süzülüp sâf olsun!"

3320. Sen neredesin? Ta ki çemen gibi handân olarak bana, iki yüz kadarını benden al, dersin!

Ya'nî, "Sen neredesin? Tâ ki mübarek yüzün bir çemenlik gibi handân ve mesrûr olarak bana, "Gel, borcunun iki yüz kadarını benden al ve gönlünü hoş tut!" diyesin!"

3321. Sen neredesin? Tâ ki beni handân edesin! Hudavendler gibi lutuf ve ihsân edesin!

"Sen neredesin? Gamımı def edip, beni gülücü edesin! Hudâvendler ve pâdişâhlar gibi bol bol lutuf ve ihsân edesin!"

3322. Sen neredesin? Ta ki beni hazîneye götüresin! Tâ ki beni borçtan ve ihtiyacdan emîn edesin!

"Îmin", "âmin" kelimesinin kāide-i Fürs üzerine imâle olunmuşudur.

3323. Ben "Yeter!" diyeyim ve sen ifdâl edici bana "Hatırım için bunu da al!" demiş olasın!

Ya'nî, "Beni hazînene götürüp borcum kadar meblağı verdikten sonra, ben sana "Ey lutufkârım! Artık yeter!" diyeyim, sen fazîlet vericim ise "Hâtırım için bunu da al!" diyerek, lutuf ve ihsânını tevâlî ettirmiş olasın!"

3324. Bir âlem çamur altına nasıl sığar? Bir gök yeryüzüne nasıl sığar?

"Ey kerem sahibi! Sen bir büyük cihânsın ve ma'nâ âlemisin ki, çamur altına ya'nî cisme veyâhud bu yattığın kabre sığmazsın ve sen rûhâniyet âleminin bir göğüsün ki, bu yeryüzüne sığmazsın!"

3325. "Haşe lillâh ki, sen hem dirilik vaktinde, hem bu zamanda bu cihandan dışarısın!"

"Hâşe lillâh", yemîn ma'nâsı ifade eder. Ya'nî, "Yemîn ederim ki, sen gerek bu dünyadaki sûrî hayâtında ve gerek şimdiki hâlinde bu sûret âleminden dışarısın!"

3326. Gayb havasında bir kuş uçar. Onun gölgesi yeryüzüne düşer.

"Ey insân-ı kâmil olan muhtesib! Senin bu sûret âleminden hâriç olman şuna benzer ki: Bir kuş his gözüyle görülemeyen havada uçar, onun gölgesi yeryüzüne düşer. Sen dahi his gözüyle görülemeyen âlem-i gaybın bir kuşu idin ve orada uçar idin. Yeryüzünde görülen sûretin senin gölgen idi."

3327. "Cisim kalbin gölgesinin gölgesinin gölgesidir. Cisim ne vakit gönül mertebesinin lâyığıdır!"

Ya'nî, "Rûh-ı insan لا يسعنى ارضى ولاسمائى ولكن يسعنى قلب عبدى المؤمن التقى النقى [ya'nî "Ben yerime ve göğüme sığmadım. Velâkin takî ve nakî olan mü'min kulumun kalbine sığdım"] hadîs-i kudsîsi mûcibince Hakk'ın sığdığı kalbin gölgesidir; ve rûh-ı hayvânî dahi rûh-ı insânînin gölgesidir; ve bu cism-i insânî ise, rûh-ı hayvânînin gölgesidir. Binâenaleyh cisim kalbin gölgesinin gölgesinin gölgesi olur. Böyle olunca cismin hiçbir vakitte kalb mertebesine vâsıl olmaya liyâkati yoktur” (Ankaravî hazretlerinin Şerhi'nden).

Tercüme, "cism" maktû' okunup, "sâye"ler birbirine muzâf olduğuna göredir. Fakat birinci sâye cismin sıfatı olduğuna göre tercüme şöyle olur: "Gölge olan cisim kalbin gölgesinin gölgesidir." Ya'nî gönül envâr-ı ilâhiyyenin maşıkıdır ve rûh-ı hayvânî-i cüz'î onun gölgesi misâlidir; ve cisim bu misâlin gölgesidir. Binâenaleyh gölge olan cisim, gönlün sâyesinin sâyesi olur (Bahru'l-Ulûm ve İmdâdullâh hazarâtı şerhlerinden).

3328. Uyumuş adam, onun cânı felekte güneş gibi parlayıcı ve cisim yatakta.

Bir insân-ı kâmilin ölmesi uyumuş bir adamın hâline benzer. Meselâ bir mü'min adam uyuduğu vakit, onun rûhu ma'nâ feleğinde güneş gibi parlayıcıdır. Halbuki cismi yataktadır.

3329. Cân sicaf gibi halada gizli, cisim yorgan altında döner.

“Sicâf”, kitâb vezninde, kapıya asılan çatal perdelerden her birine denir (Kāmûs). "Secâf", elbisenin astarı demektir (Şemsü'l-Lügāt). “Hala", halvet ve tenhâlık demektir. Ya'nî, uyuyan mü'minin ruhu, kapalı kapının içindeki çatal perde gibi veyâhud elbise içindeki astar gibi halvette ve tenhâlıkta gizli bir hâldedir. Cismi ise yatakta yorgan altında döner durur.

3330. Mâdemki rûh Rabbimin emrinden muhtefîdir, her bir misal ki söylerim, müntefidir.

Bu beyt-i şerîfte Benî-İsrail sûresinde vâki `قُلْ الرُّوحُ مِنْ أمْرِ رَبِّى` (İsrâ, 17/85) ya'nî “Ey habîbim! Rûh Rabbimin emrindendir, de!” âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Ya'nî, âlem iki kısımdır; birisi âlem-i emr ve diğeri âlem-i halktır. Âlem-i emr, âlem-i ma'nâ ve letâfet ve âlem-i halk ise, âlem-i sûret ve kesâfettir. Binâenaleyh rûh âlem-i emrden olduğu için âlem-i sûretten mahfidir; ve kelâm ise, âlem-i sûrettendir. Böyle olunca rûh hakkında her ne misâl söylersem müntefidir ve rûhun zâtını anlatamamış olurum. Nitekim Hakîm Senâî hazretleri buyururlar. Beyit: `باز گشتم زانچه گفتم زانکه نیست / در سخن معی و در معنی سخن` "Söylediğim sözden rücû' ettim. Zîrâ ki sözde ma'nâ ve ma'nâda dahi söz yoktur." Velâkin, rûhun ahvâli ve âsârı hakkında çok söz söylenmiştir.

3331. Ey aceb! O senin şeker yağdırıcı la'lin ve o hoş cevabların ve esrarın hani?

"La'l"den murâd, iki kırmızı dudağı hâvî olan ağızdır. “Şeker yağdırmak"tan murâd, ulûm-i ledünniyyeye müteallık sözlerdir. Ya'nî, ey insân-ı kâmil! Acîbdir ki, o senin âlem-i sûrette olan şeker gibi ulûm-i ledünniyye sözlerini yağdırıcı olan ağzın hani? Ve sorduğum suâllere karşı verdiği müskit ve kat'î cevabların ve esrâr-ı ilâhiyyeye dâir beyânâtın hani?

3332. Ey aceb! O şeker çiğneyici akîk, o bizim müşkillerimizin kilîdinin anahtarı hani?

“Akîk”den murâd, ağız. “Kand-hâ” vasf-ı terkîbî olup “şeker çiğneyici” demektir. Ya'nî, ey insân-ı kâmil! Acîbdir ki, o şeker gibi olan hakāyık ve ma'ârif-i ilâhiyyeyi çiğneyici ve söyleyici olan ağzın ve o bizim müşkillerimizin kilidinin anahtarı olan cevabların hani?

3333. Ey aceb! Akılları bî-karar eden o Zülfikar gibi dem hani?

Acîbdir, akılları bî-karâr eden ve hayrette bırakan o Zülfikar gibi kesip atıcı sözün hani?

3334. Kâşâne arayıcı kumru gibi nice bir kû, kû, kû, kû, kû, kû?

Bu beyit ya Hz. Pîr tarafından bu âlem-i sûretten intikāl eden insân-ı kâmilin kabrinde "Hani senin şu ve bu hallerin?" diye ağlayan kimseyedir. Veyâhud borçlu olan garîb tarafından kendisine hitâben söylenmiştir. "Kâşâne" ev, oda, kuş yuvası demektir. İkinci mısra'daki "kû"ler kumruların öterken çıkardıkları sadā, "fähte”, kumru demektir. Ya'nî, yuvasını arayan kuş gibi, bu ne kadar kû, kû diye feryâd ediştir? demek olur. "Kû"lerin altı def'a zikri yukarıdaki üç beytin altı mısra'ındaki ve aşağıda mezkûr beyitlerdeki "kû"lere ve "hani"lere işarettir.

3335. "Kû?" ancak oradadır ki, rahmet sıfatları vardır. Kudret vardır, nüzhet vardır ve fıtnat vardır.

“Kû?” ya'nî “hani" diye aradığın zât, kendisinde rahmet, kudret ve nüzhet ve fitnat olan zât Hak indindedir ve Hak'la beraberdir. "Nüzhet", kudsiyet ve iyilik ve ferhat ma'nâlarınadır. "Fıtnat", zekâvet ve zeyreklik ve dânâlık demektir.

3336. "Kû?", ancak oradadır ki, arslan ve onun ormanı gibi onun gönlü ve endîşesi daim orada oldu.

“Kû?", ya'nî “hani?" diye aradığın oradadır ki, o zâtın bu sûret âleminde gönlü ve düşüncesi arslan kendi ormanını aradığı gibi, dâimâ orada oldu. Ya'nî o dâimâ bu dünyâda Hak'la beraberdi. Şimdi de Hak indindedir ve Hak'la beraberdir.

3337. "Kû?", ancak oradadır ki, erkeğin ve kadının ümîdi gam ve hüzün vaktinde gider.

“Kû?" ya'nî “hani?", diye aradığın zât, bu sûret âleminde erkeğin ve kadının gam ve hüzün vaktinde ümîdlerinin gittiği Hak tarafındadır; ve bunlar gam ve hüzünleri esbâbının ref'ini o taraftan beklerler.

3338. "Kû?, ancak oradadır ki, illet vaktinde göz bir sıhhat ümîdi üzerine uçar.

“Kû?", ya'nî “hani?", diye aradığın zât, bir illet ve hastalık vaktinde gözün bir sıhhat ümîdi üzerine uçtuğu yerdedir ki, o yer Zât-ı Hak tarafıdır.

3339. O tarafta ki, çirkinliğin def'i için, ekin ve gemi için rüzgâr istersin.

O zât-ı şerîf o taraftadır ki, ekinlere ârız olacak fenâlığın def'i ve yelken gemisinin yürümesi için sen o taraftan rüzgâr istersin.

3340. O tarafta ki, dil "Ya Hu" ta'bîr ettiği vakit, kalb işaret eder.

O insân-ı kâmil o taraftadır ki, dil "Yâ Hû” lafzını söylediği vakit, kalb o tarafa işaret eder; ve o taraf Hakk'ın hüviyetidir ki, bu hüviyyet-i ilâhiyye ta'rîfe ve beyâna sığmaz. “Hû" ismi hakkında 1. cildin 3494 numarasına müsadif olan [yanî Ey Hu'dan از هواها کی رهی نی جام هو . ای زهو قانع شده با نام هو Hû nâmı ile kāni' olmuş olan! Hû'nun kadehi olmaksızın ne vakit hevâlardan kurtulursun?"] beyt-i şerîfinde îzâhât vardır.

3341. O "kû kû?"suz dâimâ Allah ile beraberdir. Keşke çulhaca "mâkû" diye idim.

"Mâkû", çulhaların bez dokumak için kullandıkları "mekîk" demektir. "Mâ", Arabî'de nefy edâtıdır ve "kû?" Fârisî'de "nerede?" demektir. Hz. Pîr bu kelimeyi "Mekândan suâl yoktur" ma'nâsına almıştır. Ya'nî, borçlu garîb der ki: "Ben “kû kû?" diyorum, halbuki “kû kû?” “hani?" ve "nerede?" suâlleri bir mekân araştırmaya mahsûs olan sözlerdir. Hakk'ın hüviyeti ise bir mekân ile mukayyed değildir. Belki mekân ile mukayyed olan taayyünât o Hakk'ın hüviyetinde tekevvün etmiştir; ve nâmütenâhî olan Hakk'ın hüviyyet-i mutlakası ise onların hepsini muhîttir. Nitekim âyet-i kerîmede إِنَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ مُحِيطٌ (Fussılet, 41/54) ya'nî "Âgâh ol! Muhakkak o her şeyi muhîttir ve kaplamıştır" buyurulur. Binâenaleyh o insân-ı kâmil dâimâ “kû kû?"süz, ya'nî mekân suâlinden münezzeh olan Allâh Teâlâ ile beraberdir. Keşke "kû kû?" yerine, çulhaların indinde mekik ve benim indimde "mekândan sual yok" ma'nâsına olan "mâkû" kelimesini çulha gibi söyleye idim!

3342. Bizim aklımız nerede? Tâ ki garbı ve şarkı görsün! Rûhlara yüz türlü berk vurur.

Ya'nî, mekân ta'yînine alışmış olan bizim aklımız nerede? Tâ ki, rûh-ı insânînin tulû' ve gurûb ettiği hüviyyet-i ilâhiyyeyi görebilsin! Halbuki rûhlara o hüviyyet-i ilâhiyyeden yüz türlü berk vurur ve türlü türlü nûrlar ile tecellî eder. Binâenaleyh rûhun verâsında olan hüviyyet-i ilâhiyyeyi akıl idrâk edemez.

3343. Onun bir denizde köpüklük hâlinde cezri ve meddi oldu. Cezr müntehî oldu ve med bâkî kaldı.

"O" zamîri insân-ı kâmile râci'dir. "Deniz"den murâd, rûhâniyet âlemi. "Köpüklük"ten murâd, cismâniyettir. "Cezr", denizin karadan çekilmesidir. Burada insân-ı kâmilin cismâniyet hâlinin galebesine işaret buyurulur. Ve "med", denizin karaya doğru vurmasıdır. Bundan murâd dahi, rûhâniyet hâlinin galebesidir. Ya'nî, o insân-ı kâmilin rûhâniyet denizinde köpüklük ve cismâniyet hâlinde gâh cismâniyet galebesi ve gâh rûhâniyetinin galebesi halleri oldu. Fakat şimdi cismâniyet ortadan kalktı ve cezr de bitti; ve med ve rûhâniyet hâlinin galebesi bâkî kaldı. Nitekim Hz. Mevlânâ efendimiz son hastalıklarında buyurdu ki: "Benim intikālimden kederlenmeyiniz. Zîrâ Mansûr'un nûru yüz elli yıldan sonra Ferîdüddîn-i Attâr'ın ruhuna tecellî etti ve onun mürşidi oldu. Her ne hâlde olursanız benim ile olunuz ve beni yâd ediniz ki, ben size her ne libâsta olursam yardım edeyim!" Ve yine buyurdular ki: "Alemde bize iki taalluk vardır. Biri bana ve biri sizedir. Hak Teâlâ'nın inâyeti ile cismâniyetten çıkıp ferd ve mücerred olduğum vakit, o bana olan taalluk dahi sizin için olacaktır." (Nefahâtü'l-Üns).

3344. "Borcum dokuz bin ve ben eli erişmeyiciyim. Bu tevzí'den ancak yüz altın vardır."

"Borcum dokuz bin altındır ve benim bu borcu ödemeye kudretim yoktur. Bana yardımcı olan adamın bu borcumu şehrin zenginlerine tevzî' ve taksîm etmesinden ancak yüz altın hâsıl oldu."

3345. "Hak seni çekti. Ben keşmekeşte kaldım. Ben ümidsiz gidiyorum. Ey, senin toprağın hoş ola!"

"Hak seni mak'ad-i sıdka ve yüksek makāma çekti. Ben ise, keşmekeş ve ıztırâb içinde kaldım. Borcumun ödenmesinden ümîdimi keserek, gidiyorum. Ey zât-ı şerîf! Senin toprağın hoş ve latîf olsun!" İkinci mısrâ'ın sonu "hâk-i tû hoş bâd!" takdîrinde cümle-i duâiyyedir. Arabî'de "tâbe serâhu!" derler.

3346. "Senin pür-hasretine bir himmet tut, ey yüzü ve eli ve himmeti mübarek olan!"

Bu beyt-i şerîfte insân-ı kâmilin kabri ziyaret olunarak himmet taleb etmekte fâide olduğuna işâret buyurulur. Ba'zı kimseler, "Her nerede olursa olsun, bir kâmilin ruhuna teveccüh olunmak kâfidir; kabrine gitmeye hâcet yoktur!" derler. Fakat muhakkıklar buna cevâben derler ki: “Kâmilin kabrini ziyârette fâideler vardır:

3347. "Çeşmeye ve aynların aslına geldim. Orada su yerine kan buldum."

Ya'nî, "Ben lutuf ve ihsân çeşmesi olan Tebrîz şehrine ve bu lutuf çeşme- lerinin de aslı ve menba'ı olan muhtesibin ikametgâhına geldim. Fakat ora- da lutuf ve ihsân suyu yerine gam ve me'yûsiyet kanını buldum."

3348. "Felek o felektir ve ziya o ziya değildir. Irmak o ırmaktır ve su o su değildir."

"Vâkıa, felek o felektir ve Tebrîz şehri yine o Tebrîz şehridir. Fakat lutuf ve ihsân ziyâsı o evvelki lutuf ziyâsı değildir. Lutuf ve kerem ırmakları olan zenginler yine o zenginlerdir, fakat lutuf ve kerem suyu o evvelki su değil- dir." Nitekim, Tebrîz zenginlerinden yardımcının topladığı paranın mikdârı yüz altını geçmedi.

3349. "İhsan ediciler vardır, hani o müstetab? Yıldızlar vardır, hani o güneş?"

"Vâkıa, Tebriz şehrinde ihsân ediciler vardır, fakat o tabîatı pâk olan müs- tetâb nerede? Kerem yıldızları vardır, fakat o lutuf ve ihsân güneşi olan muh- tesib nerede?"

3350. "Ey muhterem! Sen Huda tarafına gittin. Binaenaleyh ben dahi Hak [3330] tarafına giderim."

Ya'nî, "Ey muhterem olan muhtesib efendi! Ben şimdiye kadar Hakk'ın mahall-i ihsânı olan senin sûretini görüyordum. Senin sûretin ise, el-ân fânî olup Hakk'a gitti. Binâenaleyh ben dahi artık, sûretten geçip lutuf ve ihsânın menba'ı olan Hak tarafına giderim ve sûretlerden münezzeh olan Hakk'ın zâtına teveccüh ederim."

3351. "Mecma' ve karnların me'vâsı olan bayrak dibi haktır. "Hepsi bizim indimizde hazırlanmışlardır."

"Mecma", ism-i mekân olup "toplanacak yer" demektir. "Me'vâ", kezâlik ism-i mekân olup, "rücû' edecek yer" ma'nâsınadır. "Alem", bayrak; "pây-ı alem", bayrak dibi demektir. Bu beyt-i şerîfte sûre-i Yâsîn'de vâki' أَلَمْ يَرَوْا كَمْ أهلكنا قبلهم من القرون أنهم إلَيْهِمْ لَا يَرْجِعُونَ. وَإِنْ كُلَّ لَمَّا جَمِيعٌ لَدَيْنَا مُحْضَرُونَ olan (Yâsîn, 36/31-32) ya'nî "Akıl gözleriyle görmezler mi ki, onlardan evvel biz karnlardan ne kadar helâk ettik?" Muhakkak bütün halk bizim indimizde ihzâr olunmuşlardır" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Ya'nî "Mezâhir-i ilâhiyye olan sûretlerin mecma'ı ve toplanacak yeri ve karnlar ve asırlar ehlinin rücû' edecek mahalli olan bayrak dibi haktır. Nitekim âyet-i kerîmede جَمِيعٌ لَدَيْنَا مُحْضَرُونَ (Yâsîn, 36/53), [ya'nî "Hepsi bizim katımızda hazırdır"] buyurulur."

3352. Gerek haberli ve gerek habersiz nakışlar, nakış edicinin elinde muhtazar olur.

"Haberli nakışlar"dan murâd, efrâd-ı beşerin ârifleri; "habersiz nakışlar"dan murâd gāfillerdir. Ya'nî ind-i ilâhîde hâzır olmak keyfiyeti yalnız sûretlerin helâki hâline münhasır değildir. Bu âlem-i sûrette dahi gerek âriflerin ve gerek gāfillerin cismânî olan nakışları ve sûretleri dahi bunları nakşeden Hak Teâlâ'nın kudret elinde ihzâr olunmuşlardır.

3353. O Bî-nişan dembedem onların endişesinin safhalarında bir sebt ve mahv eder.

O Bî-nişân olan ve zât-ı ulûhiyyeti ta'rîfe sığmayan Hak Teâlâ, o âriflerin ve gāfillerin fikirlerinin ve düşüncelerinin safhası olan kalblerinde ve dimâğlarında dembedem bir yeni düşünceyi tesbît eder ve diğerini mahv eder. Zîrâ kalbe ve dimâğa vârid olan hâtırlarda ve fikirlerde insanın aslâ irâdesi ve te'sîri yoktur. Her ân düşüncelerin biri gelir, diğeri gider.

3354. Öfkeyi getirir, rızayı götürür. Buhlü getirir, cömerdliği götürür.

Meselâ Hak Teâlâ insanın bâtınına öfkeyi getirip tesbît eder ve rızâyı ve hoşnut olmayı götürür; ve kezâ hasîslik duygusunu getirir ve cömerdlik duygusunu giderir. Zîrâ bunlar birbirinin zıddıdır ve iki zıd ise bir anda ve bir yerde cem' olmaz.

3355. Müdrekâtım akşam ve sabah yarım lahza o isbat ve mahvdan asla hâlî değildir.

“Gadv”, kelimesi “ertesi gün” ma'nâsına olan “gad” kelimesinin aslıdır ki, “vâv", bilâ-ivaz hazf olundu (Kāmûs). Ya'nî, velhâsıl müdrekâtım akşam ve ertesi gün, ya'nî sabâh yarım lahza ve bir ân o mekrlerin ve düşüncelerin isbâtından ve mahvından aslâ hâlî olmaz.

3356. Testi yapıcı testi ile iş yapıcı olur. Testi ne vakit kendinden geniş ve uzak olur!

Bu ve aşağıdaki beyitler birer misâldir. Ya'nî, testiyi yapan üstâd, testiyi istediği kalıpta ve şekilde yapar ve testi üzerinde dilediği gibi iş yapıcı olur. Hiçbir şey kendiliğinden geniş ve uzun bir şekilde olabilir mi? Bunun gibi bu cisim ve kalıplar üzerinde Hak Teâlâ dilediği [gibi] tasarruf eder.

3357. Kereste dülgerin elinde mu'tekeftir. Yoksa nasıl kesilmiş ve tertib edilmiş olsun?

“Mu'tekef”, burada mevkūf ve mahbûs demektir. “Mü'telef”, tertib edilmiş. “Durûger”, bu kelimeden muharref olarak Türkçe “dülger” demektir. Ya'nî, meselâ ağaç ve kereste dülgerin elinde mevkūf ve mahbûsdur. Yoksa kendi kendine nasıl kesilmiş ve tertîb edilmiş olur?

3358. Elbise bir terzinin elinde olur. Yoksa kendinden ne vakit dikilir yâhud sökülür?

3359. Ey müntehî! Tulum sakānın elinde olur. Yoksa kendinden ne vakit dolu yahud boş olur?

Ey tefekkür husûsunda müntehî olan sâlik! Su tulumu su taşıyan sakānın elinde kullanılan bir âlet olur. O istediği vakit doldurur ve boşaltır. O tulum kendiliğinden dolar ve boşalır mı?

3360. Her bir dem dolu olursun, boş olursun. Binâenaleyh bil ki, onun [3340] sun'unun elindesin.

Her bir dem türlü türlü düşünceler ile dolarsın ve birtakım fikirlerden boşalırsın. Bu hâlinden bil ki, sen kendinin elinde değilsin. Belki seni halkeden Sâni'-i Hakîm'in sun'unun elinde bir âletsin.

3361. Göz bağı bir gün ki, gözden gider, sun'-ı Sâni'den ne türlü peyda olur?

“Çeşm-bend”, göz bağı demektir; ve bundan murâd, rûhun gözünün bağı olan cismâniyettir. ["Çi-sân"daki] "sân" kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "tarz ve üslûb" ma'nâsı münasib görünür. Ya'nî, bir gün ki, göz bağı olan bu cismâniyet âlemi rûhun gözünden gider, bak ki, o gün sun'-ı Hak, Sâni' cihetinden ne türlü ve ne tarzda zahir olur? Bu beyt Hind nüshalarında şu sûretledir: چشم بند از چشم دوزی کی رود [ya'ni] "Göz bağlayıcı göz dikicilikten dolayı ne vakit gider! Sun' Sâni'den ne vakit âvâre olur!"

Îzâh: "Çeşm-bend" vasf-ı terkîbî olup, "göz bağlayıcı" demektir. "Çeşm-dû-zî", göz dikicilik demektir ki, bundan murâd, cismâniyet âleminde istiğrâktır. "Şeydâ", âvâre ma'nâsından kinâye olur. Ya'nî, bu cismâniyet âlemi ile rûhun gözünü bağlayıcı olan Hak, cismâniyet âleminin hükmü ile göz kapayıcılıktan dolayı ne vakit gider? "O" كُلُّ يَوْمٍ هُوَ في شأن (Rahman, 55/29) âyet-i kerîmesi mûcibince "Her ânda bir şe'ndedir." Binâenaleyh bir gâfilin Hakk'ın san'atını görmemesiyle o sun' Sâni'den ne vecih ile şeydâ ve âvâre olur?

3362. Göz tutar isen kendi gözün ile bak! Habersiz bir sefîhin gözünden bakma!

3363. Kulak tutarsan, sen kendi kulağın ile dinle! Ahmakların kulağına niçin rehin olursun?

Eğer rûhunun kulağı varsa, sen kâmillerin sözünü bu kendi kulağın ile dinle! Kâmillere muhâlif olan ahmakların kulağına niçin kulağını rehin bırakırsın ve onların taklîden işittikleri sözler dâiresinde habs edersin?

3364. Taklīdsizlik cihetinden nazarı san'at et! Kendi aklın için dahi endîşe et!

Ya'nî, her şeye bakarken taklîdsizlik cihetinden olan bakmayı san'at ve âdet et! Meselâ, bir mes'ele hakkında "Filân böyle söylemiştir" diye hemen kabûl etme! Kendi aklının hakkını dahi ver ve kendi aklın ile de o mes'eleyi düşün ve muhakeme et! etmesi. Nitekim Hakîm Senâî (r.a.) İlâhî-nâme'de buyurdu: "Vaktâki hasedin dili esîr satıcı ola, bir Yûsuf'u bir arşın bezden ibâret bulursun." Yûsuf (a.s.)ın birâderlerinin hasûdça olan dellallığından müşterilerin gönlünde o kadar güzellik örtülmüş oldu ve çirkin görüş tuttu ki, "Onun hakkında zâhidlerden oldular."

"Mevkib"; süvârî asker cemâati. "Nahhâs", esîr satıcı kimse. Ya'nî Horasân pâdişâhlarından olan Hârezmşâh, askerler ile beraber bir sefer esnâsında kendi süvârîleri içinde, emsâli nadir bulunan bir at gördü ve gönlü o atın güzelliğine alâka etti. Kendi vezîri ve mâliye nâzırı olan İmâdü'l-Mülk'e o atın güzelliğinden bahsetti. İmâdü'l-Mülk o atın o derece fenâlığını söyleyerek pâdişâhın gönlünü soğuttu. Atın güzelliği meydanda olduğu hâlde, pâdişâh kendi görüşünün verdiği hükümden vazgeçti. Vezîrinin sözüne kandı. Hakîm Senâî hazretleri İlâhî-nâme'sinde şu beyit ile bu gibi tezvîrâtın te'sîrine işareten buyururlar ki: "Hased dediğimiz nefsânî bir sıfatın dili esîr satıcı olduğu vakit, Yûsuf (a.s.) gibi güzellikte misli olmayan bir esîri bir arşın bez kadar kıymetsiz bulursun." Nitekim Yûsuf (a.s.)ın kardeşleri ona hased ettiler; ve o hazreti bir kârbâna "Bu kaçan ve fenâ huylu bir köledir!" diye gayet az bir bedel mukābilinde sattılar; Ve Yûsuf (a.s.)ın güzelliği ve satıldığı zamanda kardeşlerine karşı mücadele etmeyip, mübarek boynunu bükerek, halîmâne bir sûrette teslîmiyet göstermesi meydanda iken, müşteriler kendi görüşlerini bıraktılar da, satan kardeşlerinin tezvîrâtını dinlediler. Nitekim sûre-i Yûsuf'ta وَشَرَوْهُ بِثَمَنٍ بَخْسٍ دَرَاهِمَ مَعْدُودَةٍ وَكَانُوا فِيهِ مِنَ الزَّاهِدِينَ (Yûsuf, 12/20) ya'nî “Hz. Yûsuf'u kardeşleri, kervân müşterilerine birkaç sayılmış paradan ibâret olan aşağı bedel ile sattılar. Satanlar ve alanlar onun güzelliğine karşı zâhidlerden oldular." Nitekim Fahreddîn-i Râzî (r.a.)in hased yüzünden Hz. Pîr'in peder-i âlîleri Sultânü'l-Ulemâ (k.A.s.) hazretleri aleyhinde Hârezmşâh'a vâki' olan tezvîri de bu kabîldendir. Vak'anın tafsîli Menâkıb-ı Sipehsâlâr'da mezkûrdür.

3365. Bir beyin makbûl bir atı var idi. Sultanın sürüsünde atın bir eşi yok idi.

3366. O erkenden mevkib içinde süvar oldu. Tesadüfen Hârezmşâh onu gördü.

"Pegâh", sabâhleyin ve erkenden demektir. O bey sabâhleyin erkenden süvârîler içinde o makbûl ve güzîde ata bindi. O kadar kalabalık arasında te-sâdüfen Hârezmşâh o güzel atı gördü.

3367. Onun revnakı ve rengi şahın gözünü kaptı. Ric'ate kadar şâhın gözü at üzerinde oldu.

O atın ferri ve revnakı ve renginin letâfeti şâhın nazarını kendi üzerine çekti ve seyrândan avdet edinceye kadar şâhın gözü o at üstünde kaldı.

3368. O her bir uzvuna ki, nazar bıraktı, onun her biri o diğerinden daha latif göründü.

Şâh o atın her bir uzvuna dikkatle baktı. Uzuvlarının her biri birbirinden daha latîf göründü.

3369. Ve çabukluk ve letâfet ve hazîn kişnemesinin gayrı, Hak onun üzerine acib sıfat bırakmış idi!

"Çüstî", çabukluk. "Geşî", letâfet ve hoşluk. “Rû hanet", "rû" ile "hanet"ten mürekkebdir. “Rû”, burada “âvâz-ı hazîn” (Burhan), “hannet” (حنة) deve bağırması (Kāmûs). Burada kişnemekten kinâyedir. Zarûret-i vezn için şeddesiz “hanet” okunur. “Hazîn sesle kişnemek demek” olur. Maahâzâ Ankaravî hazretleri bir kelime addedip “rûhâniyet” (روحانیت) ma’nâsına almışlardır. Ya’nî, o atın çabukluğundan ve letâfetinden ve hazîn sesle kişnemesinden veyâhud rûhâniyetinden başka, Hak Teâlâ onun üzerine nâdir ve acîb sıfatlar da koymuş idi.

3370. Binaenaleyh pâdişâhın aklı buna ola ki, aklın yolunu vursun diye tecessüs etti.

Pâdişâhın gözü ata ilişip kalması üzerine, aklıyla düşünüp kendi kendine dedi ki: “Benim indimde bu atın ne kıymeti olabilir ki, benim aklımın yolunu vursun? Acabâ bu atın beni meftûn etmesinin sebebi nedir?” diye tecessüs etti.

3371. Benim gözüm doludur ve toktur ve zengindir. İki yüz güneşten aydınlık tutar.

"İki yüz güneş"ten murâd, birçok güzel atlar ve güzel köleler ve câriyelerdir. Ya'nî, "Benim gözüm güzellerin temâşâsından doludur ve başka güzel aramaktan toktur ve zengindir. Zîrâ güneş gibi parlak olan birçok güzel ve latîf atlar ve köleler ve câriyelerden aydınlanmıştır."

3372. Ey, şahların ruhu benim indimde bir beydaktır, yarım at haksız olarak beni kapar!

"Ruh", satranç taşlarından birinin ismidir. Satranç oyunu esnasında “şâh" taşının şağında ve solunda hareket eder. "Beydak", piyâde ve "esb", at ve "fil" yine satranç taşlarının birer isimleridir. Ya'nî, "Şâhların ruhu ya'nî etrâfında cevelân eden beyleri benim indimde bir piyâde kadar ehemmiyetsizdir. Böyle iken yarım ya'nî kıymetsiz olan bir at nasıl oluyor da haksız olarak benim gönlümü kapıp kendisine meclûb ediyor? Bu hâlde bir sır vardır."

3373. Sihirbaz yaratıcı sihirbazlık mı etti? Cezb olur; o bunun hâssıyetleri değildir.

"Sihirbaz yaratıcı olan Hak Teâlâ acabâ bana sihirbazlık mı etti ki, bir atın bu derece meclûbu oldum? Benim bu meclûbiyetim ancak cezb-i ilâhî olur. Zîrâ o meclûbiyet bu atın hâssıyetleri değildir."

3374. Fâtiha okudu ve çokluk "Lâ havle" etti. Onun Fâtiha'sı sînesinde derdi ziyade etti.

Ya'nî, şâh bu atın iştiyâkından kurtulmak için sûre-i Fâtiha'yı okudu. Ve birçok dahi “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh" dedi. Fakat okuduğu Fâtiha onun kalbindeki derdi ve iştiyâkı artırdı.

3375. Zîrâ ki Fâtiha onu kendisine çekerdi. Fâtiha cerde ve def'de vahîd geldi.

Birinci mısra'daki "fâtiha" abdin ilm-i ilâhîdeki ayn-ı sâbitesinin ahvâlidir ki, bu âlem-i sûrette abdin ef'âline oradan feth vâki' olur. Nitekim İmâm Alî (k.A.v) efendimiz bu hakîkate işareten "Ben sû-i hâtimeden değil, sû-i fâtiha-dan korkarım" buyurmuşlardır. İkinci mısra'daki Fâtiha sûre-i Fâtiha'dır. İm-di bir kimse kazâ-yı mübremin def'i için sûre-i Fâtiha'yı okusa, o kazâ-yı müb-remin bu âlem-i sûrette vukū'unu cerr etmiş ve onun ayn-ı sâbitesi o abdi ken-di hâline çekmiş olur. Velâkin abdin def' etmek istediği kazâ-yı ilâhî, kazâ-yı muallak sûretinde ise sûre-i Fâtiha ile mündefi' olur. Bu iki beyitte cenâb-ı Pîr efendimiz bu sırra işaret buyururlar. Ya'nî şâhın ata meclûbiyeti kazâ-yı müb-rem nev'inden olduğundan sûre-i Fâtiha'yı okudukça ata olan iştiyâkı ziyâde-leşmiş ve "fâtiha" ya'nî ayn-ı sâbitesinin hâli onu kendisine çekmiştir. Zîrâ Fâ-tiha, kazâ-yı mübremi cerr etmekte ve kazâ-yı muallakı def' etmekte vahîd ve birebir ve yektâ olan bir sûre-i şerîfedir. Nitekim kazâ-yı ilâhî hakkında 5. cil-din 1707 numarasında چون قضا آید طبیب ابله شود. و آن دوا در نفع او گمره شود [ya'nî "Kazâ geldiği vakit tabîb ahmak olur; ve o ilâç dahi nefi'de azgın olur"] buyu-rulmuş idi ve 1. cildin 1218 numarasında چون قضا آید نبینی غیر پوست. دشمنان را باز نشناسی ز دوست [ya'nî "Kazâ geldiği vakit postun gayrısını göremezsin; düşman-ları dahi dosttan anlıyamazsın"] ve yine 1. cildin 1257 numarasında چون قضا آید شود دانش بخواب . مه سیه گردد بگیرد آفتاب [ya'nî "Kazâ-yı ilâhî geldiği vakit ilim uykuya gider; ay kararır, güneş de tutulur"] buyurulmuştur.

3376. Eğer gayr görünürse, yine onun temvîhidir; ve eğer nazardan gayr giderse, onun tenbîhidir.

"Temvîh", telbîs etmek ve bir şeyi cinsinin hilafı ile yaldızlamak. Meselâ bakırın gümüş ile yaldızlanması temvîhtir. Ya'nî, kulun gözüne taayyünleri i'tibariyle zât-ı ulûhiyyetin gayrı olan zâhirî sûretlerden bir sûret görünüp ona meclûb olursa Hak Teâlâ hazretlerinin temvîhi ve o sûreti kendi sıfatlarından bir sıfatla yaldızlamasıdır; ve eğer kulun nazarından bu eşyânın sûretleri gider ve o kul ancak Hakk'ın sıfatlarını müşâhede ederse, o da Hakk'ın tenbîhi ve îkāzıdır.

3377. Binaenaleyh ona yakîn oldu ki, o tarafa mensub olan cezbedir. Hakk'ın işi her lahza nadir-âverliktir.

“Nâdir-âver”, vasf-ı terkîbî ve âhirindeki “yâ” masdariyet içindir. “Acîb hâl getiricilik” demek olur. Ya'nî, şâha yakın oldu ve muhakkak sûrette bildi ki, kendisinin bu iştiyâkı ve meclûbiyeti Hak tarafına mensûb olan bir cezbedir. Zîrâ Hakk'ın işi her ân acîb hâl getiriciliktir. Nitekim çok kere Hak yolu sâliklerinin beklemediği bir anda Hakk'ın bir acîb tecellîsi vâki' oluverir.

3378. Taştan at, taştan öküz, ibtiladan, Huda'nın mekrinden dolayı mescûd olur.

Hakk'ın acîb hâl getiriciliğinin misâllerinden birisi de budur ki, umûr-ı dünyeviyyelerinde kılı kırk yaracak derecede âkılâne hareket eden insanların bir kısmı, taştan yaptıkları at ve öküz sûretlerine taparlar. Hakk'ın o insanları bu hâle mübtelâ kılmasından ve onlara mekr etmesinden dolayı bu putlar onların mescûdu oldu.

3379. Kâfirin önünde putun ikincisi yoktur. Putun ferri ve rûhânîliği yoktur.

Hakk'ın kâfiri olan bu insanlar bu putların o derece meclûbudur ki, onların önünde şeref ve izzet i'tibariyle bu putların ikincisi yoktur. Halbuki cemâd nev'inden olan bu putta bir sivrisinek kadar bile revnak ve rûhâniyet yoktur.

3380. Gizli içinde gizli olarak bu cihana diğer cihandan parlamış olan o câzib [3360] nedir?

Pek gizli olarak bu kesâfet ve cismâniyet âlemine letâfet ve ma'nâ âleminden parlamış ve doğmuş olan o cezb edici ve çekici olan şey nedir?

3381. Bu pusudan akıl ve cân dahi mahcûbdur. Ben görmüyorum; sen görebiliyor isen gör!

Bu pusuda gizli olan şeyden akıl ve rûh dahi mahcûbdur ve perde arkasındadır. Ben bu câzibi his gözüyle göremiyorum; sen görebiliyor isen gör bakalım!

3382. Vaktaki Hârezmşâh seyrândan avdet etti, kendi mülkünün havassı ile hemrâz oldu.

Hârezmşâh vaktâki gezmeden sarayına döndü, dâimâ husûsî hâllerini müzakere ettiği musahiblerine bu at mes'elesi hakkında kalbinin sırrını açtı ve onlar ile müzakere etti.

3383. Binaenaleyh o zaman o hanedândan atı getirmeleri için çavuşlara emretti.

"Hânedân", burada "hâne" ma'nâsınadır. Ya'nî, şâh musâhibleriyle yaptığı müzakere üzerine derhal o beyin evinden atı getirmeleri için çavuşlara emretti.

3384. O taife ateş gibi eriştiler. Dağ gibi olan bey bir yün gibi oldu.

O çavuşlar tâifesi aldıkları emir üzerine ateş gibi ve harâretli bir sûrette o beyin evine eriştiler. Dağ gibi kavî ve sert olan o bey, şâhın bu emrine karşı yün gibi yumuşak oldu ve itâat etti.

3385. Onun cânı derd ve gabînden dudağına erişti. İmâdü'l-Mülk'ten gayrı bir penah görmedi.

“Gabîn”, mağbûn olmak ve eksik olmak demektir. "Zînhâr", burada "penâh ve emân” ma'nâsınadır. Ya'nî, pâdişâhın atı aldırmasından dolayı beyin cânı bu atın ayrılığı derdinden ve bu sûretle mağbûn olmaktan, ya'nî kendisine eksiklik gelmekten dolayı ağzına geldi, ya'nî hâlet-i nez' derecesine geldi. Binâenaleyh İmâdü'l-Mülk'ten gayrı bir sığınacak yer görmedi.

3386. Zîra İmâdü'l-Mülk her mazlum ve gamın maktûlü için bayrak dibi idi.

"Pây-ı alem", "bayrak dibi" demek olup, sığınacak mahalden kinâyedir. Zîrâ pâdişâhın vezîri olan İmâdü'l-Mülk, her zulüm gören kimse için ve her gamdan bunalıp ölmek derecesine gelenler için sığınacak mahal idi. yet olunan şu hadîs-i şerîfe işaret buyurulur : ما بعث الله نبيا الا رعى الغنم فقالوا و انت يا رسول الله فقال عليه السلام نعم كنت ارعى على قراريط لاهل مكة hazretleri "Allâh Teâlâ koyun gütmeyen bir peygamber göndermedi" buyurdu. "Yâ Resûlallâh, sen de güttün mü?" dediler. "Evet, ben de Mekke ehli için her gün bir kırât ücretle koyun güttüm." "Kırât" (قيراط), yarım dâng ve bir dâng altı dirhem kıymetindedir.

3309. Çobanlık etmeksizin ve o imtihansız, Hak ona cihanın pîşvalığını vermedi.

Koyun çobanlığı etmek insandaki sabır ve tahammülün ve şefkat ve merhametin derecesini ızhâr eden bir imtihandır. Zîrâ bu hayvanların oraya buraya kaçmaları ve saldırmaları yüzünden insanın nefsinde büyük yorgunluk ve onların bu hâline karşı öfke hâsıl olur ve kaçanlara vurup sürüye getirmek îcâb eder. Binâenaleyh böyle çobanlık imtihanından geçmeksizin Hak Teâlâ o peygambere cihânın pîşvâlığını ve muktedâlığını vermedi.

3310. Sâil dedi: "Sende mi, ey pehlivân? Dedi: "Ben de bir zaman çoban olmuşum!" [3290]

Resûl-i Ekrem hazretlerinin huzûrunda bulunan ashâb-ı kiramdan bir suâlci o hazrete hitâben dedi: "Ey nüfüs-ı beşeriyye kahramanlığını yenmekte ve mağlûb etmekte pehlivân olan Server-i kâinât! Sen de çobanlık ettin mi?" Server-i âlem Efendimiz buyurdu ki: "Evet, ben de bir zaman çoban oldum!" "Dehr", zaman ve yıl, ebed ma'nâlarınadır. Ba'zı nüshalarda “dehrî" yerine "evet" ma'nâsına olan "ârî" vâki'dir.

3311. Onların vakārı ve sabırları zâhir olmak için Hak onları nübüvvetten evvel çoban yaptı.

“Vakār", hilim ve tab'ın yumuşaklığı demektir. Ya'nî, peygamberlikten evvel, onların hilimlerinin ve sabırlarının derecesi zâhir olmak için Hak Teâlâ onları çoban yaptı. İşte peygamberlerin nübüvvetten evvel çobanlık etmelerinin sırrı ve hikmeti budur.

3387. Muhakkak ondan daha muhterem bir server yok idi. Sultanın huzurun- da bir peygamber gibi idi.

Ya'nî, o zamanda İmâdü'l-Mülk'ten daha muhterem bir server ve reîs-i hükûmet yok idi. Sultânın indinde onun sözleri bir peygamberin sözleri gibi makbûl ve mu'teber idi.

3388. O tama'sız ve asıl ve zâhid, riyazatçı ve gece kalkıcı ve cömerdlikte Hâtem idi.

“Pârsa”, zâhid. “Râyız”, hayvan terbiye edici kimse demektir. Ya'nî, İmâdü'l-Mülk, mala ve mülke ve riyâsete tama'sız ve cevher-i aslîsi pâk ve zâhid ve nefs-i hayvânîsini terbiye edici ve geceleri kalkıp ibâdet edici ve cömerdlikte meşhûr olan Hâtem-i Tayy mesâbesinde idi.

3389. Çok mübarek re'yli ve tedbîrli ve hakîm idi. Onun re'yi her murâdda tecrübe olunmuş idi.

“Hümâyûn", mübarek; “râd", kerîm, cömerd, himmet ve sehâvet sâhibi, şücâ' ve dilâver ve hakîm ve âdil ve natûk ma'nâlarınadır.

3390. Hem cân ve hem mal bezlinde sahî idi. O hilal gibi gayb güneşinin tâ[3370] libi idi.

Ya'nî, İmâdü'l-Mülk Hak yolunun sâliki olup bu sülükünde hem cânını ve hem de malını bezl ve i'tâ etmekte cömerd idi. Zîrâ sûrî hilâl ziyâ almak için nasıl sûrî güneşin tâlibi ise, o da gayb güneşi olan cemâl-i Hakk'ın tâlibi ve âşığı idi.

3391. O emîrlikte garib ve muhtebes, fakr u hallet sıfatları içinde mültebes idi.

“Hallet”, hâcet (Akrebü'l-Mevârid); “muhtebes”, habs olunmuş. “Mültebes”, örtülmüş ve karıştırılmış demektir. Ya'nî İmâdü'l-Mülk zâhirde debdebe ve ihtişâm sâhibi görünen bir bey idi. Fakat onun bâtını bu ihtişamın zevkine merbût değil idi. Bilakis fakr u ihtiyâc sıfatları içine bürünmüş olduğundan o, bu beylik mertebesi içinde hakîkatte garîb ve mahbûs kalmış idi. Menkıbe: "Şemseddîn-i Tebrîzî (k.s.) hazretleri bir gün rüfekāsıyla berâber yolda giderken, atlıları ve hizmetkârları ile beraber giden bir bey onlara tesadüf etti. O bey uzaktan atının başını çekip birçok zaman durdu. Ondan sonra ağlayarak yoluna devâm etti. Mevlânâ Şemseddîn hazretlerinin lisânından: سبحان من يعذب عباده بالنعم ya'nî "Kullarını ni'metleriyle ta'zîb buyuran Hak Teâlâ hazretlerini tenzîh ederim!" kelâmı cârî oldu. Rüfekāsı sebebini sordular. Buyurdular ki: "Bu bey gizli olan evliyâ zümresinden olup bu libâsta mestûrdur. Beni görüp niyâz etti ki: "İbâdet ve sülûk-i tarîkatı bu libâsta cem' edemiyorum. Hak Teâlâ'dan niyâz et; tâ ki, bi'l-külliyye libâs-ı fakr içine gireyim ve o libâs içinde ferâgatle kendi perverdigârımın ubûdiyetine meşgül olayım!" Vaktāki münâcât ettim, işâret olundu ki, ona da o libâs içinde ubûdiyet etmek ve velâyet nûrunu emâretin küdûreti ile cem' etmek lâzımdır. Hâli görünce ağlayarak gitti ve râzı oldu."

3392. Her muhtaca baba gibi olmuş idi. Sultanın huzurunda şefâat edici ve zararı def' edici idi.

"Def-i zarar", dâfi'-i zarar ma'nâsınadır. Zîrâ masdarların ism-i fail ma'nâsında isti'mâlleri câizdir.

3393. Kötülere Huda'nın hilmi gibi setr idi. Onun huyu huyların aksi üzere ve ayrı idi.

Kötülerin kusûrlarını ve ayıblarını Hak Teâlâ'nın hilmi gibi kendi hilmi ile örter idi; ve o vezîrin huyu nefsânî sıfatlarda müstağrak olan halkın huylarının aksi idi, onların huylarından ve ahlâkından ayrı idi. Zira تخلقوا باخلاق الله [ya'nî "Allah'ın ahlâkı ile ahlâklanınız!"] emr-i nebevîsi mûcibince ahlâk-ı ilâhiyye ile tahalluk etmiş idi.

3394. Defalarca ferd olarak köşe tarafına gitmiş idi. Şah yüz niyaz ile onu men' etti.

İmâdü'l-Mülk defalarca beylik sandalyesinden uzlet köşesi tarafına yalnızca çekilmiş gitmiş idi. Şâh birçok yalvararak onu bu hareketinden men' etti.

3395. Her dem eğer yüz suça şefâat edici olsa idi, sultanın gözüne ondan utanma gelirdi.

İmâdü'l-Mülk, pâdişâhın indinde her dem yüz suçlunun ve kabâhatlinin afvı için şefâat edici olsa idi, sultânın gözü onun güzel ahlâkına karşı muhâlefet nazarıyla bakmaktan utanır ve şefaatlerini kabûl ederdi.

3396. O râd olan İmâdü'l-Mülk tarafına gitti. Başını çıplak etti ve toprak üzerine düştü.

Ya'nî, atı elinden alınmak istenilen o bey, râd ve himmet sahibi olan İmâdü'l-Mülk tarafına gitti. Onun huzûrunda başını açtı ve aczini ve zilletini arz için toprak üzerine yuvarlandı. "Râd", burada "himmet sahibi" ma'nâsına olmak münasibdir.

3397. Dedi ki: "Haremim ile beraber her nem varsa, de ki, tutsun, hatta her yağma edici benim hasılımı tutsun!"

O bey İmâdü'l-Mülk'e dedi ki: "Evim, barkım ile beraber her nem varsa, de ki, hepsini şâh zabt etsin. Hattâ her bir yağma edici benim hâsılımı mal ve mülkümü zabt etsin!" "Muğîr", yağma edici.

3398. "O bir attır ki, cânım onun rehinidir. Ey hayır sevici! Eğer götürürse, muhakkak öldüm!"

"Padişahın almak istediği öyle bir attır ki, benim cânım o atın rehîni ve mukayyedidir. Ey hayır yapmayı seven vezîr! Eğer şâh o atı elimden alırsa, muhakkak ben artık yaşamam, ölürüm!"

3399. "Eğer bu atı elimden götürürse, ben yakînen bilirim ki, yaşamayacağım!"

3400. "Mâdemki Hudâ sana peyvestelik vermiştir, ey Mesîha! Benim başım üzerine çabuk el sür!"

"Peyvestegî", ittisâl ve yakınlık. "Mesîhâ", hastaları mesh edip şifâyâb eden Îsâ (a.s.) demektir. Ya'nî, “Mâdemki Hak Teâlâ sana pâdişâha ittisâl ve yakınlık vermiştir ve onun yanında senin sözün geçer, binâenaleyh ey derdlilerin imdâdına yetişmekte Mesîhâ (a.s.) mesâbesinde olan vezîr-i muhterem! Çabuk benim başım üzerine de el sür ve beni mübtelâ olduğum ma'nevî derdden kurtar!"

3401. "Kadından ve altından ve akārdan bana sabır vardır. Bu tekellüf değildir, tezvîrsizliktir."

"Akār", müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "ev eşyası" ma'nâsı münasibdir. "Tezvîr", yalanı süslemek. Ya'nî, "Ben bu ata olan kalbimin derece-i alâkasını göstermek için eğer kadınım ve altınım ve evimin eşyası elimden giderse, bunların firâkına sabr edebilirim; fakat atım elimden giderse, artık yaşayamam, diyorum. Benim bu sözlerim tekellüf ile ve cebr-i tabîat ile söylenmiş ve duygumun hilafında yaldızlı sözler değildir."

3402. "Eğer bu harârette bana i'timadın yok ise, benim sözümü ve "fer"imi imtihân et, imtihan!”

"Fer", müteaddid ma'nâsı vardır. Bir ma'nâsı da Burhân'da "berâziş" olarak gösterilmiştir; ve "berâziş", bir şeyin bir şeye ittisâli ma'nâsınadır. Ya'nî, eğer bu ata olan muhabbetimin harâretinde bana i'timâdın yok ise, benim bu sözlerimi ve bu ata olan ittisâlimi imtihân et, imtihân! Ya'nî bu atı birkaç gün benim yanımdan ayırarak hâlimi tecrübe et! Bak ne hâle giriyorum, gör!"

3403. "O İmâdü'l-Mülk ağlayıcı, gözünü silici olarak, perîşân hâlde sultanın huzuruna koştu."

Ya'nî, o İmâdü'l-Mülk bu beyin hâlinden müteessir olup ağlayıcı ve gözyaşlarını eliyle silici olarak, perîşân bir hâlde sultanın huzûruna koştu.

3404. Dudağını bağladı ve sultanın huzurunda kulların Rabbi olan Huda'ya sır söyleyici olarak durdu.

Ya'nî, hiçbir şey söylemeksizin sultânın huzûrunda ayakta durdu. Fakat bu hâl içinde, kulların Rabb'i olan Huda'ya içinde sır söyleyici idi.

3405. Durmuş olarak sultân râzı işitirdi; ve onun batınında onun endîşesi bunu izhar ederdi.

Karîne-i hâl “râz sultân”, terkîb-i izâfî olmayıp, "râz"ın kat' ile okunmasını îcâb ediyor. "Tenîden", müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "ızhâr etmek" demektir. Ya'nî, vezîr, sultânın huzûrunda ağız açmaksızın ve hiçbir şey söylemeksizin durmuş iken, sultân onun içinden söylediği sözleri işitiyor idi ki, o vezîrin bâtınındaki fikirleri ve düşüncesi de bu aşağıdaki ma'nâları ızhâr ediyor idi. Bu beyt-i şerîfte bir velînin kendi düşüncelerini karşısındaki musahibinin kalbine ilkā etmek ve aksettirmek kudreti olduğuna işâret buyurulur.

3406. Derdi ki: "Ey Huda! Eğer o civân yolu eğri gitti ise ki, senden gayrı penah yapmak layık değildir."

İmâdü'l-Mülk sultânın huzûrunda bâtınından derdi ki: "Ey Hudâ! O at sâhibi olan delikanlı başına gelen bir ibtilâdan dolayı sana yalvarmak lâzım gelirken, seni bıraktı da bana müracaat etti ve eğri yola gitti. Halbuki bir kula senden başkasını penâh ve ilticâgâh yapmak lâyık değildir."

3407. "Sen kendine lâyık olanı yap! Ondan tutma! Gerçi o her esîrden halas ister."

“Yâ Rab! Sen kerem sâhibisin! Sana lâyık olan şey kullarına lutuf ve kerem etmektir. Binâenaleyh sen kendine lâyık olanı yap! O bey her ne kadar senin tasarrufât-ı ilâhiyyenin esîri olan her bir kuldan imdâd umar ve halâs ister ise de, bu yanlış hareketinden dolayı onu muâhaze etme!”

3408. Zîra ki bu halâyık, bir dilenciden tut da ta sultana kadar, hep muhtacdırlar.

Zîrâ bütün efrâd-ı beşerin, bir dilencisinden tut da tâ sultânına ve hüküm-dârına varıncaya kadar, hep senin lutuf ve keremine muhtacdırlar.

3409. Kemalli olan güneşin huzuruyla beraber, şem'den ve fitillerden rehnümalık istemektir.

"Zübâl", "zübâle"nin cem'idir. "Mumun yanan fitili" demektir ve "şu'le" ma'nâsında da kullanılır. Ya'nî, "O at sahibi olan beyin bu hâli ziyâ ve ışık vermekte kemâl sahibi olan güneş mevcûd iken şem'den ve mumun yanan fitillerinden ve bilcümle sun'î ziyalardan yol göstericilik istemeye benzer."

3410. Mesağı latif olan güneşin huzuruyla beraber şem'den ve çerâğdan ay- [3390] dınlık istemektir.

"Mesâğ", "sevğ"dan me'hûz masdar-ı mîmîdir. "Revân olmak, boğazdan kolaylıkla kaymak ve taâb ve şarabı yutmak" ma'nâlarınadır. Burada "ziya-nın kolaylıkla cereyânı"ndan kinâyedir. Ya'nî, “Ziyâsı kolaylıkla latîf bir sû-rette cârî olan güneş mevcûd iken, şem'den ve çerâğdan ve sun'î ziyalardan aydınlık istemektir." Bu beyitlerde kerem-i ilâhî güneşe ve kulların keremi muma ve çerâğa ve sun'î ziyalara teşbîh buyurulmuştur.

3411. Şübhesiz bizden terk-i edeb olur. Ni'metin küfrü ve hevânın fiili olur.

Ya'nî, "Sûre-i Lokman'da vaki وَأَسْبِغَ عَلَيْكُمْ نِعَمَهُ ظَاهِرَةً وَبَاطِنَةٌ )Lokmân, 31/20( ya'nî “Allâh Teâlâ zâhirî ve bâtınî ni'metlerini sizin üzerinize tamamladı" âyet-i kerîmesi mûcibince, her ân Hakk'ın zâhirî ve bâtınî ni'metleri üzerimiz-de cârî iken, bunu görmeyip, kullardan lutuf ve kerem dilenciliği etmek, biz-den Hakk'a karşı terk-i edeb olur ve bu ni'metlerin inkârı ve nefsin hevâsın-dan münbais bir fiil olur."

3412. Fakat ekseriya akıllar düşünmekte karanlığı dost tutucu yarasa gibidirler.

"İftikâr", düşünmek; "dost-dâr", vasf-ı terkîbî olup, "dost tutucu ve sevici" demektir. "Zulmet-dost-dâr", vasf-ı terkîbîdir, "zulmet sevici" demek olur. Ya'nî, "Fakat ne çâre ki, akl-ı maâşlar ekseriyâ düşünmekte bu karanlık olan âlem-i tabîattaki kesreti dost tutucu ve sevicidir; ve karanlıktan hazz etmekte yarasa kuşu gibidir."

3413. Eğer yarasa gecede kurt yerse, kurdun cânını güneş besler.

Bu beyt-i şerîfte akl-ı maâş sahibleri yarasaya ve kulların lutuf ve keremi de kurda teşbîh buyurulmuştur. Ya'nî, "Eğer yarasa kuşu mesâbesinde olan akl-ı maâş sahibi, bu tabîat âlemi karanlığı içinde bir kulun lutuf ve keremine nâil olur ve ondan istifade ederse, bu lutuf ve kerem kurdunun cânını ve aslını vücûd-i hakîkî-i Hak güneşi besler."

3414. Eğer yarasa gecede bir kurttan mest olursa, kurt güneşten kımıldanmıştır.

"Eğer yarasa kuşu mesâbesinde olan akl-ı maaş sâhibi, bu zulmet-i tabîat gecesinde bir kulun kurt mesâbesindeki lutuf ve kereminden mest olur ve haz ve zevk bulursa, o lutuf ve kerem kurdu dahi, Hakk'ın vücûd-i hakîkîsi güneşinden kımıldanmış ve hareket etmiştir."

3415. Bir güneş ki, ziya ondan doğar, kendi düşmanına nevale verir.

"Zihîden", doğmak (Burhan). "Nivâle", nûnun kesri ve ["nevâle"] fethi ile, "atıyye ve vergi" ma'nâsınadır (Gıyâsü'l-Lügāt). Ya'nî, Hak Teâlâ'nın vücûd-ı vâhid-i hakîkîsi bir güneştir ki, bütün rûhânî ve cismânî olan varlık nûrları ve ziyaları o güneşten doğar. Kendi düşmanı olan münkirlerin nânkörlüklerine bakmayıp, onlardan dahi her türlü ihsânını ve keremini esirgemez. Beyt-i Şeyh Sa'dî (k.s.):

"Ey bir kerîm ki, hazîne-i gaybdan mecûsî ve nasrânî vazîfe ve rızık yiyicin vardır, dostlarını mahrûm etmen nerede? Sen ki, düşmanlarına bile nazar tutarsın!"

3416. Fakat şahbaz ki, o yarasa değildir, onun açık gözü doğru görücü ve aydınlıktır.

Fakat bir şahbaz mesâbesinde olan insân-ı kâmil, yarasa değildir. Vücûd-i hakîkî güneşine karşı onun rûhunun ve aklının gözü açıktır ve bu vücûd-i izâfî âleminde mütecellî olan Hakk'ı doğru görücüdür; ve onun kalb gözü nûr-ı irfan ile aydınlıktır.

3417. Eğer gecede o yarasa gibi nümüv isterse, güneş te'dîbde onun kulağını burar.

Ya'nî, eğer o insân-ı kâmil bu âlem-i tabîat gecesinde yarasa mesâbesinde olan nâkıs insanlar gibi izafı varlıklardan nümüv ve yardım isterse, vücûd-i hakîkî sahibi olan o güneş onu te'dîb husûsunda kulağını çeker. "Nümüvv", neşv ü nemâ bulmak ve büyümek demektir. Burada "yardım" ma'nâsından kinâyedir.

3418. Ona der ki: "Tutayım ki, o husûmette kavî olan yarasa bir illet tutar. Bâri sana ne oldu?"

"Lüdd", husûmette kavî ve inatçı ma'nâsına olan "eledd" kelimesinin cem'idir. Burada müfred ma'nâsında isti'mâl buyurulmuştur. Ya'nî, o Mâlik-i hakîkî, vücûd-i izâfi sahibi olan kuldan yardım isteyen bir insân-ı kâmilin kulağını çekerken der ki: "Farz edeyim ki, o husûmette inatçı olan yarasa kuşu mesâbesindeki gāfilin kalbinde bir cehl illeti vardır, ya sana ne oldu ki, bu derece keskin görüşün ile beraber fânîlerden istimdâd ettin?"

3419. "İktiyabdan dolayı zecr ile sana mâliş veririm, tâ ki bir daha güneşten baş çevirmeyesin!"

"İktiyâb", gamlı ve derdli olmak. "Mâliş dâden", te'dîb etmekten kinâyedir. "Zecr", men' ve nehy etmek. Ya'nî, "Seni gamlı olmaktan dolayı mahlûka müracaattan men' ile te'dîb ederim. Tâ ki bir daha benim güneş gibi zâhir olan hakîkî varlığımdan baş çevirmeyesin!" Ya'nî derdli ve gamlı olduğun vakit, senin bu derdini izâle edecek olan ancak benim. Çâre aradığın kullar dahi benim irâdem ve tasarrufum altında zebûndur.

Yûsuf (a.s.) Mısır azîzinin zevcesi olan Züleyhâ'nın iftirası üzerine habse konulmuş idi. Hapiste bulunduğu esnâda mahbûslardan iki kimse rü'yâ gördüler. Bunlardan birisi şâhın ekmekçisi ve diğeri dahi şarâbcısı idi. Rü'yâlarını Hz. Yûsuf'a söylediler. Ekmekçiye "Seni asacaklar!" ve şarâbcıya da "Sen hapisten çıkıp şâhın musâhibi olacaksın!" diye rü'yâlarını ta'bîr etti; ve şarâbcıya dedi ki: "Eğer şâhın musâhibi olur isen, efendinin huzûrunda beni de hatırına getir ve benim kabâhatsiz olarak hapiste bulunduğumu söyle ki, beni çıkarsın!" Nitekim sûre-i Yûsuf'ta şu âyet-i kerîmede buyurulur: وَقَالَ لِلَّذِى ظَنْ أَنَّهُ نَاجٍ مِنْهُمَا اذْكُرْنِي عِنْدَ رَبِّكَ فَأَنسَاهُ الشَّيْطَانُ ذِكْر رَبِّهِ فَلَبِثَ فِي السجن بضع سنين (Yûsuf, 12/42) ya'nî "Hz. Yûsuf hapiste iki kimseden necât sâhibi olduğunu zannettiği birisine "Efendinin indinde beni zikr et!" dedi. İmdi ona şeytan Rabb'inin zikrini unutturdu. Binâenaleyh üç ile dokuz yıl arasındaki aded kadar olan sene hapiste kaldı."