Pâymerdin Tebrîz şehrinin cümlesine tevzî' etmesi ve az şey cem' olması ve o garîbin ziyaret için muhtesibin kabrine gitmesi ve bu kıssayı onun mezârının başında nevha tarîkıyle söylemesi
23. bölüm / 31 · 2374 kelime · ~12 dk okuma
3268. Onun o borç vakıası meşhûr oldu. Pâymerd onun derdinden rencûr oldu.
O garîbin muhtesibin keremine istinaden borç etmek vak'ası, Tebriz şehrinde halk tarafından duyuldu ve o garîbin hâli meşhûr oldu. Ehl-i hayırdan olan bir yardımcı garîbin derdinden müteessir oldu.
3269. Tevzî' için şehrin etrafını dolaştı. Tama'dan nâşî her yerde sergüzeşti söyledi.
"Tevzî'", burada "bir şeyi bir tâife üzerine taksîm etmek" demektir. Ya'nî, o yardımcı olan kimse, borcu zenginler arasında taksîm için Tebriz şehrinin etrâfını dolaştı; ve borcun ödenmesine tama'dan dolayı dolaştığı her yerde o garîbin sergüzeştini ve hâlini söyler ve halkın merhametini celb etmeye çalışır idi.
3270. O tese'ül muhibbi tese'ül yolundan eline yüz dînârdan gayrı hiçbir şey getirmedi.
"Gidye", tese'ül ve dilencilik ve "gidye-perest", dilencilik muhibbi olmaktan kinâyedir. O yardımcı kimse ve zenginlerden para toplamak hususunda dilencilik muhibbi olan zât, bu dilenmek yolundan eline ancak yüz dînâr getirebildi. Bu mikdâr garîbin borcunun ödenmesine kâfî değil idi.
3271. Yardımcı geldi, onu iki eli ile tuttu. Çok acib olan o kerîmin kabrine gitti.
"Şigift", acîb ve garîb demektir. Ya'nî, yardımcı para toplamaktan avdet etti ve söyleyeceği sözlere dikkat etmesi ma'nâsını müfid olarak iki eliyle o garîbi tuttu. İhsân ve keremde hâli çok acîb olan o muhtesib-i kerîmin kabrine gitti. Zîrâ muhtesibin vefatında o garîb şehirde bulunmadığı için o zâtın kabrinin nerede olduğunu bilmezdi. Bu beyt-i şerîfte insân-ı kâmilin kabrinin ziyâretinde fâide olduğuna işâret buyurulur.
3272. Dedi: "Vaktaki bir kul bir mübareğin misafirliğini etmek için tevfîk bulur,"
Ya'nî, o yardımcı olan kimse o garîbe dedi: "Vaktâki bir kul Hak'tan, bir mübarek kimsenin misafirliğini etmek için tevfik bulur ve o mübarek kimsenin misafiri olur,"
3273. "Kendi malını onun yoluna îsâr eder ve kendi câhını onun câhına îsâr eder."
"O mübarek kimse kendi malını o misafirin yoluna îsâr ve sarf eder ve zâhirde ve bâtında mertebesi her ne kadar o misafirin mertebesinden yüksek olsa bile, ona ikrâm hususunda tevâzu' gösterip, kendi câhını ve mertebesini de ona îsâr ve fedâ eder."
3274. "Onun şükrü yakînen Huda'nın şükrü olur. Çünkü tevfik onu ihsâna karîn etti."
"O misafirin o mübarek kimseye teşekkürü muhakkak Hakk'a teşekkür etmek olur. Çünkü tevfik-ı ilâhî o misafiri o kimsenin elinden zâhir olan ihsâna mukārin kıldı." Onun için hadis-i şerifte من لم يشكر الناس لم يشكر الله ya'nî "Nâsa şükür etmeyen kimse, Allâh'a şükür etmedi" buyurulur. Çünkü halk Hakk'ın sıfat ve esmâsının mezâhiridir. Onlardan zâhir olan ahvâl ve şuûnât hep Hakk'ın sıfât ve esmâsı âsârının akisleridir.
3275. "Onun şükrünün terki, Hakk'ın şükrünün terki olur. Onun hakkı şübhesiz Hakk'a mülhak olur."
Binâenaleyh o kimseden zâhir olan ihsâna teşekkürü terk etmek, Hakk'a olan teşekkürü terk etmek olur; ve o ihsâna karşı olan şükür hakkı şübhesiz Hak Teâlâ hazretlerine mülhak ve râci' olur." Çünkü hakîkatte kulun vücûdu mevhûm bir varlıktan ibarettir; ve ef'âl-i ilâhiyye bu âlem-i kevnde ancak âlet mesâbesinde olan kulların bu vücûdât-ı izâfiyyeleri ile zâhir olur. Gerçi bu hakîkate vakıf olan mün'im kimseler إِنَّمَا نُطْعِمُكُمْ لِوَجْهِ اللَّهِ لَا نُرِيدُ مِنْكُمْ جَزَاء وَلَا شُكُوراً (İnsân, 76/9) ya'nî "Biz sizi ancak li-vechillâh it'âm ediyoruz. Sizden cezâ ve şükür istemiyoruz" derler. Fakat mâdemki halkın vücûdlarından zâhir olan ihsân ve in'âm hep vücûd-i hakîkî olan Hakk'ındır, binâenaleyh hakîkatte
Hakk'a mülhak ve râci' olan bu şükrü îfâ etmek, lutuf gören kimselerin borcudur.
3276. Ni'metlerde Huda'ya şükür et! Efendinin şükrünün zikrini dahi et!
Halktan sana gelen ni'metlerde Hakk'a şükür et ki, o mazhardan sana Mün'im ism-i şerîfi ile tecellî buyurdu. Fakat sana elinden ni'met vâsıl olan efendinin şükrünü dahi zikr et ve ona da teşekkürü unutma!
3277. Gerçi ananın rahmeti Huda'dandır. Onun hizmeti de farîzadır ve sezâdır.
3278. Bu sebebden Hak "Ona salât ediniz!" buyurdu. Zîrâ Muhammed muhtalün-ileyh oldu.
"Muhtâlün-ileyh", "kendisine havâle olunmuş" demektir. Hind nüshalarında "muhtâcün-ileyh" yazılmış olmakla beraber "muhtâlün-ileyh" nüshasına da işâret olunmuştur. "Muhtâcün-ileyh" nüshasına göre ma'nâ: وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا رَحْمَةُ الْعَالَمِينَ (Enbiyâ, 21/107) ya'nî “Biz seni ancak âlemler için rahmet olarak gönderdik" âyet-i kerîmesi mûcibince Muhammed (a.s.v.) Efendimiz bizim umûrumuzun kâffesinin merci'i ve muhtâcün-ileyhidir; ve biz bütün ahvâlimizde ondan istiâneye muhtâcız. İşte bundan dolayı sûre-i Ahzab'da Hak Teâlâ hazretleri إِنَّ اللَّهَ وَمَلَائِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِى يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلَّمُوا تسليما (Ahzâb, 33/56) ya'nî “Muhakkak Allah ve onun melekleri peygamber üzerine salât ederler. Ey mü'minler! Onun üzerine salavât getiriniz ve kemâl-i teslîmiyyet ile inkıyâd ediniz!" buyurur. Zîrâ Hak Teâlâ'nın kemâlât-ı esmâiyyesinin zuhûru o hazretin bâtınından vâki' olur.
"Muhtâlün-ileyh" nüshasına göre ma'nâ: "Zîrâ Hakk'ın rahmeti ona havâle olunmuştur; ve rahmet-i ilâhiyye evvelen Resûl-i Ekrem'in hakîkatine nâzil olur. Ondan sonra isti'dâdlarına göre halka tevzî' olunur" demek olur. İmdi mâdemki Resûl-i Ekrem hazretleri muhtâlün-ileyh veyâ muhtâcün-ileyhtir, binâenaleyh hazrete salavât getirmek mü'minlerin kendi üzerlerine rahmet-i ilâhiyyenin nüzûlünü istemeleri demektir. Bu âyet-i kerîme mûcibince Resûl-i Ekrem hazretlerine salavât getirmek vâcibdir; ve salavât adedinin çokluğu, rahmet-i ilâhiyyenin nüzülünün çokluğunu mûcib olur; ve salât Hak tarafından rahmet ve melâ-ike tarafından istiğfar ve mü'minler tarafından taleb ve duâdır.
3279. Kıyamette Hak kula der: "Agah ol! Benim verdiğim şeye ne yap-tın?"
Bu ve aşağıdaki beyt-i şerîflerde şu hadîs-i şerîfe işaret buyurulur: اذا حشر الخلائق يوم القيامة جيئ بعبد اصطنع اليه عبد من عباده معروفا فيقال له هل شكرت عبدى فيقول يا رب علمت ان ذلك منك فشكرتك عليه فيقول الله عز وجل لم تشكرني اذا لم تشكر من أجريت ذالك على يده ya'nî "Vaktâki halâik kıyâmet gününde toplanır. Kendisine Hakk'ın kulların-dan bir kul tarafından ihsân edilmiş olan bir kul getirilir. O kimseye denilir ki: O kula teşekkür ettin mi? O cevâben der ki: "Yâ Rab! Ben bildim ki, o ihsân senden idi. Binâenaleyh o ihsân üzerine sana şükr ettim." Allâh (a.c.) buyu-rur ki: "Hayır! İhsânı kendisinin eli üzerine cârî kıldığım o kimseye şükr et-mediğin vakit bana şükr etmemiş oldun."
3280. Der ki: "Ey Rab! Cân ile senin şükrünü ettim. Çünkü üzümün ve ek-[3260] meğin aslı senden idi."
3281. Hak ona der: "Hayır, benim şükrümü etmedin! Çünkü ikram fenni-nin şükrünü etmedin."
Hak Teâlâ "Sana şükr ettim" diyen kuluna cevâben buyurur ki: "Mâdem-ki kullarıma ikrâm fenni ve hüneri dâiresinde muâmele eden kuluma yaptığı ihsâna karşı şükr etmedin, bana da şükr etmemiş oldun."
3282. "Ni'metim onun elinden sana erişen bir kerîme zulüm ve sitem etmiş-sin!"
"Zulüm", lügatte "bir şeyi lâyık olduğu mahalle koymama"ya derler; ve "sitem", zulmün Fârisî'sidir. İhsân eden kullar, sıfat ve esmâ-i ilâhiyyenin te-cellîsine birer âlettir; ve Hak zuhûrda bunların gayrı değildir. Binâenaleyh el-lerinden ikrâm ve ihsân erişen kullara şükr etmemek, Hakk'ı bunlardan ayrı görüp, Hakk'a şükr etmemek o şükrü mahalline koymayıp o mükrime karşı zulüm ve sitem etmek olur.
3283. Vaktaki o veliyy-i ni'metin kabrine erişti, yana yana ağlayıcı oldu ve neşîde geldi.
“Neşîd”, sesini yükseltmek ve şiir okumak demek olup, burada figān ve nâleden kinâyedir. “Zâr” kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır. Burada “yana yana ağlamak” demektir. Ya'nî, o borçlu garîb, yardımcı kimsenin delâleti ile hayâtında kendisinin birçok borçlarını ödemiş olan o veliyy-i ni'metin kabrine geldi. Lutuflarını yüksek ses ile sayıp dökerek yana yana ağlayıcı oldu.
3284. Dedi: “Ey her nebîlin arkası ve sığınacak yeri! Ey misafirlerin mahall-i ümîdi ve yardımcısı!”
“Nebîl”, üstâd ve dânâ. “Mürtecâ”, ricâ ve ümîd mahalli. “Gavs”, yardımcı. “Ebnâ-i sebîl”, misafirler ve yolcular demektir.
3285. “Ey, bizim rızıklarımızın gamı senin üzerinedir! Ey, senin ihsânın ve birrin umumun rızkı gibidir!”
“Birr”, iyilik demektir. “Ey zât-ı şerîf! Sen bizim rızıklarımızın gamını çekersin. Ey kerîm! Senin ihsânın ve iyiliğin umûm-ı beşerin rızkı mesâbesindedir.” Bu beyt-i şerîfte kutbun hâline ve makāmına işaret buyurulur. Zîrâ umûm efrâd-ı beşerin maddî ve ma'nevî olan rızıkları kutb-ı zamânın tevzî'i ile vâki' olur.
3286. “Ey harâcda ve harcda ve îfâ-yı deynde fakîrlere kıble ve ana ve baba olan!”
“Harâc”, hükümetçe alınan resm ve vergidir; ve “harc”, masraf; “aşîret” kabîle, “valideyn”, ana ve baba demektir. Ya'nî, “Ey fakîrlerin harâcını vermekte ve masraflarını yapmakta ve borçlarını ödemekte onların kıblesi ve anası ve babası gibi şefkatli ve merhametli olan zât-ı kerîm!”
3287. "Ey deniz gibi yakın olanlar için güher ve uzak olanlar tarafına da yağ-muru tuhfe vermiş olan!"
Ya'nî, "Ey insân-ı kâmil! Sen deniz gibisin. Sana yakın olanlara ve huzû-runda bulunanlara maârif ve hakāyık-ı ilâhiyye incilerini verirsin. Deniz su-yu tebahhur edip sonra yağmur olarak nüzûl ettiği gibi, uzak olanlara da ma-ânî yağmurunu hediye olarak verirsin." Nitekim bu Mesnevî-i Şerîfte olan hikemiyâtı Hz. Pîr efendimiz kendi mensûblarının rûhlarına ifâza buyururlar. Fakat mensûb olmayıp uzakta olanlara da bu maânî ve hikemiyâtı elfaz-ı Mesnevî kisvesine bürüyüp yağmur gibi yağdırırlar. Zamânımızda İngilte-re'de Mesnevî-i Şerîfin tab' edilmesi ve şarkta ve garbda maânî-yi şerîfesi-nin intişârı bu hâlin delîlidir.
3288. "Ey güneş! Ey her köşkün ve her harâb köşenin revnakı! Bizim arka-mız senden sıcak idi."
"Ey güneş gibi olan insân-ı kâmil! Ey her cisim köşkünün ve harâb olan kalb köşesinin revnakı! Bizim âlem-i gayba çevirilmiş olan arkamız, senden dolayı aşk-ı ilâhî harâreti ile sıcak olmuş idi."
3289. "Ey, senin kaşında kimse düğüm görmemiştir. Ey Mîkâîl gibi zahîre ve rızık verici!"
"Girih", düğüm demektir. Burada öfkeden dolayı iki kaşın çatık olmasın-dan kinâyedir. Ya'nî, "Ey kerîm ve halîm olan zât-ı şerîf! Senin kaşında kim-se öfke sebebiyle düğüm ve çatıklık görmemiştir. Herkese rifk ve mülâyemet-le muâmele buyurdun." Ba'zı nüshalarda "zâd" yerine "râd" vâki'dir; "cö-merd" ma'nâsına gelir.
3290. "Ey, senin kalbin gayb deryasına peyvestedir. Ey mekrümet Kaf'ında [3270] gayb Anka'sı olan!"
"Mekrümet", izzet ve şeref demektir. "Ey zât-ı şerîf! Senin kalbin ve bâtı-nın âlem-i gayb deryâsına muttasıldır. Ey izzet ve şeref Käf dağında âlem-i gaybın Ankā kuşu olan!"
3291. "Malımdan ne gitti?" diye yâda getirmemiş! Senin himmetinin tavanı aslâ yarılmadı."
"Ey muhtâç olanlara birçok mal vermiş ve "Malımdan acabâ ne kadar sarf olundu?" diye hâtırına bile getirmemiş olan cömerd kimse! Senin himmetinin yüksek olan tavanı aslâ yarılmadı, ya'nî himmetine aslâ fütûr gelmedi." "Keften", yarılmak ma'nâsınadır.
3292. "Ey, ben ve yüz benim gibi ayda ve yılda muhakkak sana senin neslin gibi ıyâl olmuştur."
"Ey zât-ı şerîf! Sen öyle bir kerîmsin ki, ben ve benim gibi yüz muhtâc, ayda ve yılda muhakkak sana senin neslinden olan çoluk ve çocuk gibi ıyâl olmuştur; ve sen onları besledin."
3293. "Bizim nakdimiz ve cinsimiz ve eşyamız, nâmımız ve fahrimiz ve bahtımız idin."
"Cins", eşyâdan bir sınıf ve kısma denir. "Cens", kemâl bulmuş tâze hurma demektir (Kāmûs). Ya'nî, "Sen bizim nakdimiz ve bir nevi' eşyâmız ve nâmımız ve iftihârımız ve tâli'imiz idin. Velhâsıl bizim her türlü ihtiyacımızın zâtı ve "ayn"ı sen idin."
3294. "Sen ölmedin; bizim nâmımız ve bahtımız öldü. Bizim ayşimiz ve müstevfâ olan rızkımız öldü."
"Nâz", müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "istiğnâ" demektir. "Baht", tâli' ve saâdet. "Ayş", yaşayış ve dirlik. "Müstevfa", "tamâm olmuş" ma'nâları-nadır. Ya'nî "Sen ölmedin; bizim ağyâra karşı olan istiğnâmız ve saâdet hâ-limiz öldü; ve bizim yaşayışımız ve her vech ile tamâm olan rızkımız öldü ve biz bunlardan mahrûm kaldık."
3295. "Rezmde ve keremde bin gibi bir idin. Îsâr ve niam vaktinde yüz Hâtem gibi idin." "Rezm", cenk. “Hâtem", cömerdlik ile meşhûr olan Hâtem-i Tayy ismindeki zât. "Îsâr", bahşiş vermek ve i'tâ etmek. Ya'nî, "Hissete ve buhle karşı cenkte ve keremde bin kerîm ve cömerd kimseye muâdil bir şahsiyet idin. İhsân etmek ve ni'metler vermek vaktinde de yüz Hâtem-i Tayy idin."
3296. "Hatem eğer ölmüşü ölmüşe verir idi ise, sayılmış cevizleri verir idi."
"Mürde"den murâd, "fânî"dir. "Girdkân", ceviz demektir. Ya'nî, “Hâtem-i Tayy gerçi fânî olan malı yine fânî olan şahıslara verir idi. Fakat bunun ne kıymeti vardı! Zîrâ sayılmış cevizler gibi kıymetsiz olan maddî malları verir idi."
3297. "Sen her nefeste bir hayat verirsin ki, nefîsliği nefese sığmaz."
"Nefis", azîz ve makbûl demektir. Birinci mısra'daki "nefes", soluk ve ikinci mısra'daki "nefes", kelâm ma'nâlarınadır. Ya'nî, "Ey insân-ı kâmil! Sen ise her nefeste rûh-ı insânîye bir hayât verirsin ki, o hayâtın ve ihsânın nefisliği ve azîzliği kelâma sığmaz; ve onun izzetini ve makbûliyetini söz ile beyân etmek mümkin olmaz."
3298. "Sen çok pâyidar bir hayat, kesâdsız ve sayısız altın nakid verirsin."
"Ey insân-ı kâmil! Sen çok pâyidâr ve bâkî bir rûhânî hayât verirsin; ve içinde fâsidi ve kalpı olmayan sayısız altın makāmındaki ulûm-i ledünniyyeyi ve vahdet-i vücûd sırrını verirsin ki, bu ulûm-i ledünniyyeden ve bu esrârdan ölü mesâbesinde olan rûh-ı insânî dirilir."
3299. "Senin bir huyuna bir varis olmamıştır. Ey, felek senin köyüne secde edicidir."
"Kûy", köy ve mahalle ma'nâsınadır. Burada mertebe ve makāmdan kinâye olur. Ya'nî, “Ey kutb-ı zamân olan insân-ı kâmil! Sen ahlâk-ı ilâhiyye ile mütehallık olan Hâtem-i enbiyâ (s.a.v.) Efendimiz'in vâris-i kâmilisin. Binâenaleyh diğer velîler senin bu huyuna ve ahlâkına vâris olmamıştır. O bir huy dahi mahlûkāt-ı ilâhiyyeye son derece merhamet ve şefkattir. Ey zât-ı
şerîf! Kâinât senin yüksek mertebene ve makāmına secde edicidir." Azîz Nesefî hazretleri Zübdetü'l-Hakāyık'ında kutbiyet hakkında olan şu menkıbeyi beyân buyururlar: "Sultânü'l-ârifin Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri buyurmuşlardır ki: "Benim vaktimde İslâm içinde yetmiş bin kadar kâmil velî var idi; ve onların her biri ibâdet ve riyazat ve keşif ve kerâmet sahibi idi. Onların mertebelerinden aşağı daha çok velîler de var idi. Fakat o asrın kutbu henüz keşfe erişmemiş ümmî bir demirci idi ki, gece gündüz ailesinin nafakası için dükkânında demircilik san'atı ile meşgül idi. Ben "Acaba kutbiyetinin sırrı nedir?" diye merak ederdim. Bir gün o demircinin dükkânına gittim. Selâm verdim. Demirci gelip elimi öptü. Ona dedim ki: "Ben senin ayaklarını öpeyim! Sen bana duâ et!" dedim. Cevâben buyurdu ki: "Yalnız sana duâ etmekle benim içimin derdi sâkin olmaz." "Acaba derdiniz nedir? Söyleyin bir çâresine bakalım!" dedim. Buyurdu ki: "Acabâ mahşer gününde bu kadar kulların hâli nasıl olur?" diye şiddetle ağlamaya başladı ve beni de ağlattı. O vakit sırrıma nidâ olundu ki: "Bunlar "Nefsim, nefsim!" diyenlerden değildir; "Ümmetim, ümmetim!" diyenlerdendir." Kalbimdeki hayret gitti. Bu zâtların isti'dâdları başka olduğunu anladım. Bunlar kalb-i Muhammedî üzere vâki' olup, mazhar-ı hakîkat-i muhammediyye olmuşlardır. Fakat bu hâl içinde o zâtın keşfi olmadığından kendisinden haberi yok idi. Sordum ki: "Halkın muazzeb olmasından size ne vardır?" Buyurdu ki: "Ey birâder! Benim zamîr-i fıtratım şefkat ve merhamet suyu ile öyle bir yoğurulmuştur ki, eğer ehl-i cehennemin bütün azabını bana tahmîl edip onları afv etseler memnûn olurum." Ondan sonra kendisi ile bir haylice musâhabet ettim. Benden ba'zı namaz sûrelerini öğrendi. Fakat benim bâtınım feyz-i rabbânî ile öyle bir doldu ki, kırk senede tahsîl edemediğim dereceleri o mecliste tahsîl ettim. O vakit bildim ki, sırr-ı kutbiyyet başka bir ma'nâdır. Ne ilim ile ve ne kesret-i amel ile husûle gelir şey değildir. ذلكَ فَضْلُ الله يؤتيه مَنْ يَشَاءُ (Mâide, 5/54) [ya'nî “Bu Allâhın fazlıdır; onu dilediğine verir."]
Ve Hz. Ebû Bekir es-Sıddîk (r.a.) efendimizin kelâmlarından mütercem bir beyitte dahi şöyle buyuruluyor: "Azîm et cismimi yâ Rab, cehennem dopdolu olsun; Bütün usâtı afv eyle hemân, tenha yanayım ben!"
3300. "Senin nûrun halka gam kurdundan çobandır. Kelîmullâh gibi mihribân olan çobandır."