O borç etmiş olan şahsın hikâyesine rücû' etmektir ve onun muhtesibin inâyeti ümîdi ile Tebrîz tarafına gelmesidir
22. bölüm / 31 · 12149 kelime · ~61 dk okuma
3125. O mümtehan olan garib borç korkusundan o dârü'l-islâm tarafına yola geldi.
Yukarıda kıssası beyâna başlanmış olan o imtihân olunmuş garîb, borcunun çok olması hasebiyle alacaklıların tazyîki korkusundan selâmet evi olan Tebrîz şehri tarafına doğru yola girdi ve sefere çıktı.
3126. Tebriz tarafına ve gülistan mahallesine gitti. Onun ümîdi gül üstünde yatmış idi.
İkinci mısra' nihâyetindeki "sitân", "nişân" vezninde olup burada "arka üstü uyumuş" ma'nâsınadır. Diğer ma'nâları da vardır. Ya'nî, o borçlu olan garîb Tebriz şehri tarafına gitti; ve orada borçlarını ödeyecek kadar eline pa- ra geçeceği için orası bir gülistân semti gibi kendisine latîf bir mahal idi; ve güller üzerinde yatıp uyuyan bir kimse nasıl mes'ûd idiyse, onun borcu ödemek ümîdi de öylece gül üstünde yatıp uyumuş idi.
3127. Alî olan Tebrîz dârü'l-mülklerinden onun ümidi üzerine aydınlık aydınlık üstüne çarptı.
Onun nazarında yüksek olan Tebrîz şehrinden onun borç ödemek ümîdi üzerine, kat'iyet aydınlığı birbiri üstüne çarptı ve aks etti. Zîrâ evvelce birçok borçlarını ödemiş olan muhtesib yine bu borçlarını şübhesiz ödeyecek idi.
3128. Onun cânı o ricâl ravzasından, visâl Mısır'ı Yûsuf'unun nesîminden handân oldu.
"Ricâl ravzası"ndan murâd, Tebrîz şehridir. Zîrâ Tebrîz şehrinden birçok havâss-ı evliyâ zuhûr etmiştir. Hz. Pîr efendimizin mahbûbu ve musâhibi olan Mevlânâ Şemseddîn efendimiz dahi Tebrîz şehrindendir. "Yûsuf"tan murâd, evvelce o garîbin borçlarını ödemiş olan kerem sâhibi muhtesibdir. Ya'nî, o borçlu garîbin cânı ricâlullâh bağı ve bahçesi olan Tebrîz şehrinden maksûda vuslat Mısır'ının Yûsuf'u olan muhtesibin kokusundan handân ve mesrûr oldu.
3129. Dedi: "Ey deve sürücü! Benim devemi çökert! Bana yardım geldi ve ihtiyacım uçtu."
"Hâdî", "hudv" (حدو) ve "hudâ" (حدى) dan ism-i fâil olup, "deve sürücü" demektir. "Enih", deveyi çökertmek ma'nâsına olan "inâha"dan emr-i hâzırdır. "İs'âd", if'âl bâbından "saâdetlendirmek ve muâvenet etmek" ma'nâlarınadır. "Târet", fiil-i mâzînin müennes sîgası olup, "uçtu" demektir. "Fâka", "ihtiyâc" ma'nâsınadır. Ya'nî, garîb Tebrîz şehrine gelince, devecisine hitâben dedi: "Ey deve sürücü! Maksûd olan şehre geldik! Artık devemi çökert! Bana yardım veyâ saâdetlendirme vakti geldi ve ihtiyâcım zâil oldu ve uçtu."
3130. "Ey devem! Çök! Umûr iyi oldu. Muhakkak Tebrîz, sadrların münahlarıdır."
“Ebrükî”, emr-i hâzırın müennes sîgasıdır. "Münah", deve çökecek ve istirahat edecek yere derler. "Münâhât" onun cem'idir. "Sudûr", "sadr"ın cem'idir ve "sadr"ın müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "büyük makāmlar" demektir ki, mücâveret alâkasıyla mecâz olarak "makām-ı âlî sâhibleri ve büyükler" ma'nâsınadır. Ya'nî, ey devem, çök! Tebrîz'e geldik. Artık işler iyi oldu ve yoluna girdi. Muhakkak Tebrîz, büyüklerin mahall-i istirahatidir."
3131. "Ey devem! Bahçelerin etrafında otla! Muhakkak Tebriz, bizim için ne güzel ifaza yeridir!"
“İsrah”, emr-i hâzır olup, "otla!" demektir. "Müfâz", "ifâza'dan ism-i mekândır. "İfaza yeri ve feyz verilmiş mahal" ma'nâsınadır. Ya'nî, “Ey devem! Beni mahall-i maksûdum olan bir yere kadar getirdin; şimdi bu Tebriz bahçelerinin etrafında otla ve istirahat et! Zîrâ Tebrîz sana ve bana ne güzel feyz verilecek mahaldir!" Bu beyitlerde Tebrîz şehrinin medhi شرف المكان بالمكين ya'ni "Mekânın şerefi, içinde oturan kimselerin şerefiyledir" kāidesi mûcibince, o şehrin makarr-ı evliyâ olmasındandır. Husûsiyle Şemseddîn-i Tebrîzî (k.s.) efendimiz o şehirdendir. Binâenaleyh bu beyitlerdeki rumûz şöyle olmak münâsib görünür: "Deve"den murâd, sâlikin cismidir. Devenin râkibi sâlikin rûhudur. "Borç"tan murâd, cismin rûha ve rûhun dahi cisme karşı olan vazîfeleridir ki, bunları şerîat ta'yîn buyurmuştur. Sâlik insân-ı kâmile mülâkî olmadıkça borçları ödemenin yolunu bilemez ve ifrât ve tefrîtten kurtulamaz. "Kerîm olan muhtesib"den murâd insân-ı kâmildir. "Deveci"den murâd, sâliki insân-ı kâmile îsâle vâsıta olan rehberdir. "Bahçeler"den murâd, evliyânın hakāyık ve maârifidir; ve "Tebriz şehri"nden murâd, insân-ı kâmilin mekânıdır. Bu ve âtîdeki ebyât-ı şerîfenin bu ma'nâlar dâiresinde teemmülü münâsib olur.
3132. "Ey sârbân! Develerden yükü aç! Tebrîz şehri gülistan mahallesidir."
“Sârbân”, deve sürücü. Ya'nî, "Ey deve sürücü ve ey rehber! İnsân-ı kâmilin mekânına geldik, artık cisim develerinden ifrât ve tefrît yükünü kaldır ve aç! Zîrâ Tebrîz şehri ve insân-ı kâmilin mekânı hakāyık ve maârif-i ilâhiyye gülistanıdır."
3133. Bu bostânın Firdevs'e mensûb revnakı vardır. Bu Tebriz'in arşa mensûb şa'şaası vardır.
Ya'nî, "Bu ma'rifet bostânının Firdevs cennetine mensûb revnakı ve parlaklığı vardır. Bu Tebrîz'in ve insân-ı kâmil huzûrunun arşa mensûb şa'şaası ve nûru vardır."
3134. Her bir zaman cânın rahat-engîz kokusu, arşın üstünden Tebrizliler üzerine münteşirdir.
"Fevh", koku intişârı, "revh", râhat ve rahmet demektir. Ya'nî, "Her bir zaman rûhun râhat koparıcı ve îrâs edici olan kokusu, bu insân-ı kâmilin makarrına mensûb olan sâlikler üzerine intişâr eder."
3135. Vaktaki o garib, muhtesibin evini aradı, halk ona dediler ki: "O habib geçti."
Vaktaki o garîb olan borçlu, kerîm olan muhtesibin huzûruna çıkmak ve derdini anlatmak için evini aradı; halk ona dediler ki: "O halkın habîbi ve mahbûbu olan kerîm âhirete göçtü ve bu âlem-i sûretten geçti."
3136. O geçen gün dâr-ı dünyadan nakl etti. Erkek ve kadın onun vakıasından sarı yüzlüdür.
"Perîr", geçen gün ve evvelki gün ma'nâlarında müsta'meldir. Ya'nî, "O kerîm olan muhtesib evvelki gün dünyâdan âhirete intikal etti. Onun vefâtı vâkıasından dolayı şehrin erkeği ve dişisi müteessir olup, gamdan hepsinin yüzleri sarardı."
3137. Vaktaki ona hâtiflerden arşın kokusu erişti, o arşa mensûb olan tâvûs arşa gitti.
3138. "Gerçi onun sâyesi halkın penâhı idi. Güneş onu çabuk çabuk tayy etti."
Ya'nî, "Gerçi o muhtesibin lutfunun sâyesi halkın sığınacak bir yeri idi ve halk onun kereminden istifade ederler idi; fakat vücûd-i hakîkî güneşi olan Hak Teâlâ hazretleri onun gölge mesâbesinde olan vücûd-i izâfisini çabuk ça- buk dürüp büküp kaldırdı."
3139. “O evvelki gün gemiyi bu sâhilden sürdü. O efendi bu gam-hâneden tok olmuş idi."
"O muhtesib bu vücûd-i izâfi gemisini, vücûd-i hakîkî deryâsının sâhili olan bu cismâniyet âleminden evvelki gün sürdü. Zîrâ o efendi bir gam evi olan bu cismâniyet âleminden tok olmuş ve bıkmış idi." İnsân-ı kâmilin bu cismâniyet âleminden tok olması, cenâb-ı Pîr efendimizin şu beyt-i şerîflerin- den zâhirdir: من از برای مصلحت در حبس دنیا آمدم من از کجا حبس از کجا مال کرا دزدیده ام "Ben dünya hapsine maslahat için gelmişimdir. Yoksa, ben nerede, hapis ne- rede? Kimin malını çalmışımdır ki, hapse müstehak olayım!"
3140. Adam na'ra vurdu ve bî-hûş düştü, gûyâ o dahi ardınca cân verdi. [3121]
Borçlu adam halktan bu haberi işitince, bir na'ra vurdu ve kendinden ge- çerek yere düştü. Zannettiler ki, o adam dahi muhtesibin ardınca cân verdi.
3141. Müteâkiben onun yüzüne gül suyu ve su serptiler. Refikleri onun hâ- line ağlayıcı oldular.
3142. Geceye kadar kendinden geçti ve ondan sonra yarı ölmüş olarak gaybdan cânı geri geldi.
O borçlu adam bayılıp kendinden geçince, halk onu ayıltmak için yüzüne gül suyu ve su serptiler. Arkadaşları o bîçârenin hâline ağladılar; ve birçok zaman ayılmadı. Geceye kadar kendinden geçti. Nihayet yarı ölü bir hâlde onun rûhu âlem-i gaybdan cesedine geri geldi.
O garîbin o muhtesibin vefâtından haberli olması ve onun mahlûk üzerine i'timâddan ve mahlûkun atâsı üzerine dayanmaktan istiğfâr etmesi ve onun Hakk'ın ni'metlerini yâd etmesi ve kendi kabâhatinden Hakk'a rücû' etmesidir. "Küfr edenler sonra Rablerine rücû' ederler"
“Ta'vîl”, istinad etmek ve dayanmak demektir. Sürh-i şerifteki ثُمَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ يَعْدِلُونَ (En'âm, 6/1) ya'nî "Küfr edenler sonra Rablerine rücû' ederler" âyet-i kerîmesi sûre-i En'âm'ın baş tarafında vâki'dir. Hz. Pîr efendimiz bu âyet-i kerîmeyi ma'nâ-yı işârîsi hasebiyle bu sürh-i şerîfe rabt buyurmuştur. Ya'nî, borçlu adam borcunun ödenmesini ancak cûd-i izâfî sahibi olan muhtesibden bilmiş ve ona i'timâd etmiş ve Hakk'ın lutuflarından gafil bulunmuş idi. Dayandığı muhtesibin vefat etmek sûretiyle vücûd-i izâfisi ortadan kalkınca o garîb bîkes kaldı ve gafletinden uyanıp Hakk'a rücû' etti. Nitekim Hakk'ın vücûd-i hakîkîsini ve varlığını halkın vücûd-i izâfisi ile örten gâfiller âkıbet uyanıp Rablerine rücû' ederler. Bu ma'nâ sûre-i Hicr'in ibtidâsındaki رُبَّمَا يَودَ الَّذِينَ كَفَرُوا لَوْ كَانُوا مُسْلِمِينَ (Hicr, 15/2) ya'nî “Çok kâfirler müslimîn ve münkādîn olmayı temennî ederler" âyet-i kerîmesinde dahi beyân buyurulur. Zîrâ “müslimîn olmayı temennî etmek" Hakk'a rücû' etmek demektir. Bu rücû' keyfiyeti ya dünyâda olur veyâhud ölüm esnasında olur. Kâfirlerin ve sâtirlerin akıllıları vücûdât-ı izâfiyyeden zuhûrunu gördükleri ef'âlin hilafındaki tasarrufatı müşâhede ettikleri vakit, "Bu suver-i faniyenin arkasında bir başka kudret vardır," derler; ve bu rücû'un fâidesi olur. Ahmakları ise bu hicâbâtın farkına varamayıp o tasarrufâtı yine vücûdât-ı izâfiyyeye ve âlem-i tabîata atf etmeye çalışırlar ve helâk-i sûrî ve ma'nevî içinde kalırlar. Ölüm esnâsındaki rücû' ise, ahvâl-i berzahiyyenin keşfi ile vâki' olur. Fakat bu rü-cû'un fâidesi olmaz; ve burada bir işaret daha vardır: مَنْ ذَا الَّذِي يَشْفَعُ عِنْدَهُ إِلَّا بِإِذْنِهِ (Bakara, 2/255) ya'nî "Şefaat eden kimsenin Allâh Teâlâ indindeki şefâati ancak Hakk'ın izni ile olur" âyet-i kerîmesindeki sarâhat mûcibince, insân-ı kâmilin sâlike ifāzası dahi ancak Hakk'ın izni iledir. İşte bu âyet-i kerîmenin bu şerh-i şerîfe izâfesindeki hikmet budur.
3143. Vaktāki akla geldi, dedi: "Ey Kirdigar! Mücrimim, halka ümidvar oldum."
Vaktāki bayılmış olan borçlu adam akıl ve idrâke geldi ve ayıldı, dedi ki: "Ey fâil-i hakîkî olan Hak Teâlâ! Ben kabâhatliyim. Zîrâ halka gönül bağla-dım ve luftu halktan ümîd ettim."
3144. "Efendi gerçi çok sehavet etmiş idi. O sehavet asla senin atanın küfüvü olmadı."
Ya'nî, "Gerçi muhtesib efendi bana karşı çok cömerdlik etmiş idi. Fakat onun cömerdliği aslâ senin atânın ve ihsânının nazîri ve misli olmadı."
3145. "O külah bağışladı ve sen akıl dolu baş! O cübbe bağışladı ve sen boy pos!"
"O muhtesib efendi bana başıma giyecek külah bağışladı ve sen ise o kü-lâhı giyecek akıl dolu bir baş ihsân ettin; ve o arkama giyecek cübbe bağış-ladı ve sen ise o cübbeyi giyecek boy pos ihsân ettin."
3146. "O bana altın verdi ve sen altın saçıcı el! O bana binek hayvanı verdi ve sen süvârın aklını!"
"Ya Rab! o muhtesib efendi bana altın verdi. Sen ise bana altın saçıcı olan eli ihsân ettin. O efendi bana binek hayvanı verdi. Sen ise bana o hayvana binici olan akl-ı insânîyi verdin!"
3147. Efendi bana şem' verdi ve sen aydın göz! Efendi bana nukl verdi ve sen tu'me kabul edici!
"Karîr", gözün aydın olması. "Nukl", içki esnasında yenilen meze demektir. Burada gıdâ murâd buyurulur. "Tu'me", yemeklik yiyecek şey. "Tu'me-pezîr", vasf-ı terkîbîdir, "yiyecek kabûl edici" ma'nâsınadır. Bundan murâd, mi'dedir. Ya'nî, "Efendi bana gece karanlığında kullanmak için mum verdi ve sen ise bana eşyayı görücü olan nûrlu bir göz verdin. Efendi bana gıdâ verdi. Sen ise bana gıdâyı yeyip hazm edecek bir mi'de verdin."
3148. O vazîfe verdi ve sen ömr ü hayat. Onun va'desi altın ve senin va'den tayyibattır.
"Vazîfe", muayyen olan tahsîsât ve maâş demektir. Ya'nî, "O bana muayyen tahsîsât ve maâş verdi. Sen ise o maâşı kullanabilmek için ömrü hayât verdin. Binâenaleyh onun va'di altın ve senin va'din ise, ömrün ve hayâtın tayyibâtı ve iyilikleri olan zevkler ve lezzetlerdir."
3149. O bana ev verdi ve sen felek ve yeryüzü! Senin evinde o ve onun gibi yüz semiz vardır.
"Vüsâk", ev ve hâne ma'nâsınadır. Ya'nî, “Yâ Rab! O efendi bana bu dünyâda oturmak için ev verdi ve sen ise bize yeri ve göğü verdin ki, onlar olmasa bu evin vücûdu olmazdı. Senin verdiğin yeryüzü evinde o muhtesib ve onun gibi birçok semiz insanlar sâkin olurlar."
3150. Altın Senindir ve o altını yaratmadı. Ekmek Senindir ve ekmek ona Sen'den erişti. [3131]
"O muhtesibin verdiği altın Senin mülkündür ve onu yaratan muhtesib değildir. Onun verdiği ekmek de kezâlik Senin mülkündür. Zîrâ ekmek ona Sen'den ihsân olundu."
3151. "O cömerdliği ve merhameti dahi ona sen verdin ki, cömerdlikten ona şadilik ziyade olurdu."
"O muhtesibe cömerdlik ve merhamet duygularını da Sen verdin ki, o efendi bu duyguların hilafında hareket edemezdi. Binâenaleyh bu cömerdlik onun tab'ı ve isti'dâdı olup, bu sıfatlar ondan zahir oldukça hoşuna gider ve ziyâde sevinir idi."
3152. "Ben onu kendime kıble yaptım, asıl olan kıble yapıcıyı attım."
Ya'nî, "Hakîkat böyle iken, ben lutf ve ihsânda o muhtesibi kendime kıble ve teveccüh mahalli yaptım. Lutf ve keremde efrâd-ı beşeri teveccüh mahalli yapan zât-ı latîfini arkaya attım ve lutf ve ihsânın menba'ı ve aslı olan zât-ı şerîfinden gafil oldum.
3153. "Biz nerede idik ki o dînin Deyyân'ı suya ve çamura akıl ekerdi!"
"Deyyân", Hakk'ın sıfatlarından bir sıfattır. Ma'nâsı "hesab edici ve cezâ verici" demektir. "Dîn", "tâat, âdet, tarîk, alâmet, nişân, cezâ ve mükâfât" ma'nâlarınadır. "Su ve çamur"dan murâd, cemâd âlemidir. Ya'nî, "Bizim cisimlerimiz nerede idi? Bu âlem-i kesâfette henüz mevcûd değil idi ki, o vücûdu ve izâfî yolunun muhasibi olan Hak Teâlâ bu cemâd âleminde bizim cisimlerimizi sûre-i Nuh'ta olan وَقَدْ خَلَقَكُمْ أَطْوَاراً (Nûh, 71/14) ya'nî "Sizi etvâren yarattı" âyet-i kerîmesi mûcibince türlü türlü tavırlardan ve istihâlelerden geçirerek her bir tavra göre rûh ve rûhun sıfatı olan akıl ve idrâk ekerdi. Cisimlerin etvâr-ı hilkati hakkında 4. cildin 3622 numaralı beytinden i'tibâren ma'lûmât-ı mufassala geçti. Ve Hz. Pîr Efendimiz Fihi Mâ Fih'lerinin 5. faslında dahi şöyle buyururlar:
"Âşıklar kendilerini bu veche fedâ etmişlerdir ve ıvaz taleb etmezler. Onlardan mütebâkîsi en'âm ya'nî hayvânât gibidirler. Vâkıâ onlar en'âmdırlar, ya'nî hayvandırlar. Fakat müstehakk-ı in'âmdırlar; ve vâkıâ ahırdadırlar velâkin emîr-i ahırın makbûlüdürler. İsterse onları bu ahırdan halâs edip nakl eyler ve tavîle-i hâssa götürür. Nitekim onun mebdei adem idi. Ona vücûd verdi; ve vücûdunu tavîle-i cemâdîye getirdi; ve tavîle-i cemâdîden nebâtîye ve nebâtîden hayvânîye ve hayvânîden insânîye ve insânîden melekîye ilâ-mâ-lâ-nihâye getirdi. İmdi bunların cümlesini onun bu cinsten tavîleleri çok olduğunu ve لَتَرْكَبُنٌ طَبَقًا عَنْ طَبَقِ. فَمَا لَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ (İnşikāk, 84/19-20) ya'nî “Sen bir tabakadan bir tabakaya terkîb olunursun; imdi onlara ne oldu ki inanmıyorlar?" âyet-i kerîmesi mûcibince birinin diğerinden daha âlî olduğunu ikrâr etmen için sana gösterdi ve buyurdu: "Bunu sana onun için gösterdim ki, benim bu cins tavîlelerim çok olduğunu mukır olasın; ve diğer tabakāt-ı mevcûdeyi onun için göstermedim." Zîrâ inkâr edip dersin ki: "İşte üstâd-ı san'at budur!" Ve bunların bir nev'ini ona mu'tekid olmaları için göstermiş ve envâ'-i sâireyi yalnız mukır olup îmân etmeleri için göstermemiştir... ilh."
3154. Vaktaki ademden feleği zahir kıldı ve bu toprak bisatı döşedi.
Vaktaki Hak Teâlâ adem-i izâfî âleminden güneşin ve ayın ve seyyârâtın hey'et-i mecmuasını zâhir kıldı ve sûre-i Zâriyât'ta olan وَالْأَرْضَ فَرَشَنَاهَا فَنِعْمَ الْمَاهَدُونَ (Zâriyât, 51/48) ya'nî "Yeryüzünü döşedik. İmdi döşeyenlerin ne güzelidir!" âyet-i kerîmesi mûcibince bu toprak küreyi bütün levâzımı ile döşedi ve tertîb etti.
3155. O yıldızlardan kandiller ve tabâyi'den anahtarlarlı kilitler yaptı.
Hak Teâlâ fezâda her birisi bir kandil gibi parlayan güneşler yaptı. Harâret, bürûdet ve yubûset ve rutûbetten ibaret olan tabâyi' destgâhında anâsırdan birtakım anahtarları olan ecsâm kilitlerini yaptı ki, o anahtarlar akıl ve idrâktir. Ecsâm kilitleri bu akıl ve idrâk anahtarları vâsıtasıyla açılıp onlarda gizli olan esrâr ve hikem keşf olunur ve sun'-ı ilâhînin incelikleri görülür.
3156. Ey, ne çok gizli ve açık bünyâdları bu tavanın ve döşemenin muzmeri etti.
"Bünyâd", temel ve esâs ve binâ demektir. "Gizli bina"dan murâd, rûh ve “zâhir bina"dan murâd dahi, cisimdir. "Tavan"dan murâd, gök ve "döşeme"den murâd, yeryüzüdür. Ya'nî, ey, ne çok rûh gibi gizli ve cisim gibi zâhir olan binalar vardır ki, onlar bu gökkubbesi ile arz döşemesi arasında muzmerdir ve saklanmıştır. His gözüyle cismi görmek kābildir, fakat rûhu görmek kābil değildir.
3157. Adem evsaf-ı ulvînin usturlabıdır. Adem'in vasfı onun âyetlerinin mazharıdır.
"Usturlab", güneşin yüksekliğini ve alçaklığını ölçmek ve yıldızların vaz'iyetlerini ta'yîn etmek için kullanılan bir nevi' dâiredir. "Ulvî olan evsâftan murâd, Hakk'ın sıfatıdır. Nitekim hadîs-i şerifte ان الله خلق آدم على صورته ya'nî “Allâh Teâlâ, Âdem'i kendi sûreti, ya'nî sıfatı üzerine halketti" buyurulur. Yâni, Adem Hakk'ın sıfât-ı ulvîsinin usturlâbıdır. Adem'in sıfatları Hakk'ın vücudunun alâmetleri olan sıfatların mazharıdır. Zîrâ insân-ı kâmil rûhu ve cismi ile halen her an هو الأول والآخر والظاهر والباطن (Hadîd, 57/3) ya'nî "[Evvel ve Ahir] Zâhir ve bâtın Hak'tır" âyet-i kerîmesini zikr eder.
3158. Onda her ne görünürse onun aksidir. Ayın ırmak suyuna aksi gibidir.
Ya'nî, insân-ı kâmilde zahir olan şuûnâtın hepsi Hak Teâlâ hazretlerinin esmâ ve sıfatının aksidir. Bu akis, ayın ırmak suyuna aks etmesi gibidir.
3159. Onun usturlabı üzerinde ankebût nakışları evsaf-ı ezelden sübūt tutar.
"Ankebût", lügatte "örümcek" demektir. Ehl-i hey'et ıstılâhında "usturlâbın üzerinde örümcek ağı gibi yapılan çizgilere ve hâneler"e derler. Ya'nî, insân-ı kâmilin usturlâb mesâbesinde olan vücudunda ankebût nakışları vardır ki, bu nakışlar Hakk'ın ezelî olan vasıfları zâhir olmak ve anlaşılmak için onun vücudunda sabit olmuştur.
3160. Ta ki gaybın feleğinden ve rûh güneşinden onun ankebūtu şerhler cihetinden ders söyleye!
Ya'nî, usturlâbın ankebūtu gayb ve bâtın âleminin feleğini ve rûh güneşini şerh ve beyân etmek sûretiyle, umûm beşeriyet âlemine ders vermek için o sıfât-ı ilâhiyye onun vücûdunda sabit olmuştur. Hz. Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fih 'lerinin 8. faslında bu ma'nâ hakkında şöyle buyururlar: "Ademînin vücûdu bir sancak gibidir. Sancağı havaya kaldırırlar. Ondan sonra her taraftan akıl, fehim, hışım, gazab, hilim, kerem, havf ü recâ, ah- vâl-i bî-pâyân ve bî-hadd-i sıfat askerlerini o sancağın altına cem' ederler. Uzaktan bakan kimse, yalnız sancağı görür. Amma yakına gelen kimse san-cağın altında sayısız halkı görür ya'nî gāfil teni görür; ve âkıl onda ne gev-herler ve ne ma'nâlar olduğunu bilir."
3161. Ankebût ve bu usturlâb-ı reşad müneccimsiz avâmmın eline düştü.
“Reşâd”, doğru yol ve hidâyet demektir. “Müneccim”, usturlabdan güne-şin ve yıldızların ahvâlini bilen kimsedir. Burada murâd, mürşid-i kâmildir. Ya'nî, sûret-i insâniyyeyi iktisab eden her bir kimsede doğru yolu gösteren bu usturlâb vardır. Fakat insan sûretinde olanların milyonlarcası ellerindeki bu ankebût ve usturlabdan âlem-i gayb feleğinin ve rûh güneşinin ahvâlini anlayamazlar. Bunun nasıl kullanılacağını ta'lim için bir müneccim ve bir mürşid-lâzımdır. Müneccim ve mürşid ise enbiyâ ve onların vârisleri olan ev-liyâdır. Binâenaleyh enbiyâ ve evliyâya tâbi' olmak istemeyenlerin elindeki o ankebût ve usturlâb müneccimsiz avâm eline düşmüş olur.
3162. Hak bunun tencîmini enbiyaya verdi. Gayb için, gaybı görücü bir göz ge-rektir.
“Tencîm”, yıldızlar hakkında hüküm vermek demektir. Ya'nî, Hak Teâlâ bu ervâh-ı cüz'iyye-i insâniyyenin tencîmini ve onlar hakkında hüküm ver-mek ilmini, ervâh-ı külliyye sahibi olan peygamberlere ve onların vârisleri olan evliyâya verdi. Zîrâ ervâh-ı külliyyenin gözleri ilm-i gaybı görücüdür. Ervâh-ı cüz'iyyenin gözleri ise cismâniyet perdesiyle kapalıdır. Binâenaleyh âlem-i gaybın ahvâline muttali' olmak için gayb görücü bir göz lâzımdır.
3163. Bu kurun dünya kuyusuna düştüler. Her biri kuyu içinde kendi aksi-ni gördü.
“Kurûn”, “karn”ın cem'idir; ve “karn”ın müteaddid ma'nâsı vardır. Bura-da “ehl-i zamân” demektir. Ya'nî, ervâh-ı cüz'iyye sahibleri olan bu zamânın ehli dünyâ ve cismâniyet kuyusuna düştüler ve bu cismâniyet hâricindeki âlem-i gaybı görmediler. Zîrâ bu suver-i cismâniyye sıfât-ı ilâhiyyenin mezâhiridir ve her birinde zâhir olan ahvâl ve şuûnât Hakk'ın sıfatlarının ak- sidir. Hakikat böyle iken bu gāfillerin her birisi bu cismâniyet kuyusu içinde kendi hayalinin aksini gördü. Meselâ bir kimseden kendisine bir kahr erişti. O kimsede zahir olan sıfat-ı kahr Hak Teâlâ'nın kendisine karşı olan sıfat-ı kahrının eseri olduğunu bildi. Binâenaleyh o kimsenin üzerine hücûm ettiği vakit, kendi hâlinin aksi üzerine hücum etmiş oldu.
3164. Aksi kuyuda gördü, hâriçte görmedi. Ahmak arslan gibi kuyuya koştu.
3165. Dışarıdan bil o şeyi ki, sana kuyu içinde göründü. Yoksa kuyuya aşağıya giden arslansın.
İmdi ey kimse! Sana cismâniyet kuyusu içinde görünen o şeyi kuyudan bilme! Onu hâriçten, ya'nî âlem-i gaybdan gelen bir sıfat bil! Eğer onun üzerine atılıp hücum edersen, kuyuya baş aşağı giden bir arslan olmuş olursun. Nitekim 1. cildde av hayvanları kıssasında bir tavşan kuyuda arslana kendi sûretinin aksini gösterdi ve arslan dahi kuyuda görünen kendinin aksi üzerine hiddetle hücum edip, baş aşağı kuyuya giderek helâk oldu. Kıssanın netîcesi 1. cildde 1205 numaradan i'tibâren mezkûrdür. "Arslan"dan murâd, kendisinde mevhûm bir varlık gören nefs-i emmâredir.
3166. Onu bir tavşan yoldan götürdü. Dedi ki: "Ey filân! Bu kızgın arslan kuyunun dibindedir!"
O arslanı bir tavşan aldatıp yoldan çıkardı da dedi ki: "Ey filân! Sana rakîb olan bu kızgın arslan kuyunun dibindedir!"
3167. "Kuyuya git ve ondan kîni çek! Mâdemki ondan daha galibsin, onun başını kopar!"
"Binâenaleyh kuyuya git ve ondan intikām al! Mâdemki ondan daha gālibsin, onun başını kopar!" Mezâhirde zahir olan Hakk'ın sıfât-ı kahrîsine mukābele etmek arslanın boş hücûmuna benzer. "Tavşan"dan murâd, âfâkta İblîs ve enfüste kuvve-i vâhimedir.
3168. O mukallid tavşanın mağlubu oldu. Kendi hayalinden pür-cûş oldu.
"Mukallid"den murâd, ulûm-i zâhiriyye ve felsefe erbâbıdır. Ya'nî, o ilimde mukallid olan kimse İblîs'in ve kuvve-i vâhimesinin mağlûbu oldu ve kendisine rakîb gördüğü kimsedeki kendi hâlinin aksinden ve hayâlinden öfkelendi.
3169. O demedi ki: "Bu nakış suyun dâdı değildir. Bu o kallabın taklibinin gayrı değildir."
"Kallab", mübâlağa ile ism-i fail olup "döndürücü ve kalbedici" demektir. Ya'nî, o mukallid demedi ki: "Bu nakış ve bu hayâl her ân-ı gayr-i münkasimde su gibi akıp giden cismâniyetin vergisi değildir. Belki bu hayâl, bendeki hâli bu rakib gördüğüm kimse üzerine döndürücü olan Hak Teâlâ hazretlerinin, onun üzerine döndürmesinden başka bir şey değildir.
3170. Ey her altıda altı galatın zebûnu! Vaktaki sen dahi düşmandan bir kîn [3150] çekesin.
Ya'nî فَأيْمَا تُولُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللَّهِ (Bakara, 2/115) ya'nî "Hangi tarafa dönerseniz Hakk'ın vechi ve zâtı vâki'dir" âyet-i kerîmesi mûcibince her altı cihette Hakk'ın vechini ve zâtını ve tecelliyâtını görmek lazımdır. Ön, arka, sağ, sol, üst, alttan ibaret olan ve cisimlere mevhûm bir varlık veren bu altı cihette sarâhat-i kur'âniyye hilafında Hakk'ın sereyân-ı zâtîsini inkâr etmek ve yalnız Hakk'ın ihâta-i ilmiyyesini isbât edip, bu cihetleri Hakk'ın vechinden ve zâtından gayrı görmek, bu altı cihetin her birinde altı def'a yanlışın ve galatın zebûnu ve mağlûbu olmaktır. Ya'nî, ey her altı cihette altı def'a galatın ve yanlış görmenin zebûnu ve mağlûbu olan mukallid âlim ve feylesof efendi! Sen dahi düşmandan bir kîn çektiğin ve intikām aldığın vakit.
3171. O adâvet onda Hakk'ın aksidir ki, kahr sıfatlarından onda müştakdır.
Sana karşı gördüğün adâvet ve düşmanlık, o düşmanda Hakk'ın sıfat-ı adâvetinin aksidir ki, o adâvet Hakk'ın kahr sıfatlarından o düşmanda iştikāk etmiştir ve sana karşı onda zâhir olmuştur.
3172. Ve o günah onda senin cürmünün cinsindendir ki, o huyu kendi tab'ından yıkamak gerektir.
Ve o düşmanda zahir olan günâh ve kusûr onda senin cürmünün ve kabâhatinin cinsindendir. Binâenaleyh kendinde olan o huyu ve ahlâkı kendi tabîatından yıkamak ve temizlemek lazımdır. Hz. Pîr efendimiz bu ma'nâyı Fîhi Mâ Fîh'lerinin 6. faslında şöyle îzâh buyururlar: "Eğer dîn kardeşinde bir ayıp görür isen, o ayıp sendedir, halbuki onda görüyorsun. Âlem ayna gibidir. Kendi nakşını onda görürsün. Çünkü المؤمن مرآت المؤمن ya'ni “Mü'min mü'minin aynasıdır" buyurulmuştur. O ayıbı kendinden izâle et! Zîrâ incindiğin şey sendedir. Bir fili su içmek için bir pınara götürdüler. Su içinde kendini görünce ürktü. Halbuki o başkasından ürktüğünü zannetti. Kendinden ürktüğünü bilmedi. Sende zulüm, kin, hased, hırs, merhametsizlik ve kibir gibi bütün ahlâk-ı zemîme olduğu hâlde, bundan münfail değilsin. Bunları başkalarında görünce münfail olup, ondan ürkersin. Binâenaleyh bil ki, kendinden incinir ve ürkersin. Bir adamın kendi noksanı ve çıbanı kendisine çirkin görünmez. Yaralı eliyle yemeğini yer ve parmağını yalar ve aslâ ondan mi'desi bulanmaz. Amma başkasında bir çıban veya biraz yara görse, o taâmdan iğrenir ve hazm edemez. Ahlâk-ı zemîme de nakāyısa ve çıbana benzer. Bir adamın kendinde olunca, ondan rencîde olmaz. Fakat başkasında onlardan bir parçasını görse, incinir ve nefret eder. Sen ondan ürktüğün gibi, onun da senden ürkmesini ve incinmesini ma'zûr tut! Senin incinmen onun özrüdür. Zîrâ senin rencin onu görmedendir; ve o da öylece görür. Çünkü المؤمن مرآت المؤمن [ya'nî “Mü'min mü'minin aynasıdır"] buyurulmuştur ve الكافر مرآت الكافر [ya'nî “Kâfir kâfirin aynasıdır"] denilmemiştir. Bu kelâm-ı münîf kâfirler için ayna yoktur, demek değildir. Ancak kâfirin kendi mir'âtından haberi yoktur, demek olur... ilh. “
3173. Senin çirkin huyun onda yüz gösterdi ki, sana o aynanın safhası oldu.
3174. Ey güzel! Vaktāki aynada kendi kubhunu gördün, ayna üzerine vurma!
"Ey hasen" ta'bîri ile mü'mine işaret buyurulur. Zîrâ mü'min îmânı hasebiyle rûhen güzeldir. Fakat cismâniyeti hasebiyle kendisine ahlâk-ı zemîme ârız olmuştur. İkinci mısra'daki "ender âyîne" birinci mısrâ'a merbûttur. Ya'nî ey mü'min! Vaktâki sana karşı bir ayna olan mü'min kardeşinde kibir ve hased gibi sende olan çirkin huylardan birisini gördün, ona ta'n etme ve o ayna üzerine hücûm etme!
3175. Yüksek yıldız su üzerine vurur. Sen toprağı yıldızın aksi üzerine vurursun.
Meselâ, ilm-i nücûm erbâbı indinde nahs ve uğursuz addolunan bir yıldız bir yerde birikmiş olan suya aks eder; ve sen dahi o yıldızda tahayyül ettiğin uğursuzluğun hükmünü def' etmek için onun birikinti sudaki aksi üzerine toprak saçarsın.
3176. Dersin ki: "Bu nahs yıldız suya gelmiştir, tâ ki o bizim sa'dimizi el altında ede!"
Dersin ki: "Bu uğursuz yıldız suya gelmiştir. Maksadı bizim saâdet hâlimizi hükmünün altına almak ve bizim saîd ve uğurlu olan hâlimizi uğursuzluğa çevirmektir."
3177. Onun başı üzerine istila toprağını dökersin. Çünkü şübheden dolayı onu yıldız zannedersin.
Binâenaleyh sen onun uğursuzluğunu def' için istîlâ ve galebe toprağını o aksin başı üzerine dökersin. Çünkü şübheden ve kendi hayâlinden dolayı o aksi yıldızın kendisi zannedersin.
3178. Aks gizli oldu ve gayba sürdü. Sen zannedersin ki, o yıldız kalmadı.
O birikinti su üzerindeki yıldızın aksi üzerine toprak yığdığın vakit, toprak suyu içti ve o aks dahi gizlendi ve his nazarında kayboldu. Sen ise bu fiilin ile zannedersin ki, o uğursuz yıldız kalmadı ve sen onun uğursuzluğundan kurtuldun.
3179. O nahs yıldız göktedir. Ona yine o taraftan ilaç etmek gerektir.
Halbuki o uğursuz addettiğin yıldızın aslı göktedir. Eğer ilm-i nücûma vukūfun var ise, o yıldızın uğursuzluğuna ve kahrına yine gök tarafından ilâç yapmak ve çâre bulmak lâzımdır. Ma'lûm olsun ki, bu beş beyt-i şerîf yukarıda beyân buyurulan kahr-ı ilâhînin misâlidir. Ya'nî bir kimsenin sana vâki' olan tecavüzât-ı nefsâniyyesine karşı, senin de ona sâika-i nefsâniyyet ile mukābele etmen uğursuz yıldızın suya vâki' olan aksine toprak atman mesâbesindedir. Halbuki sana karşı tecavüz eden kimsenin günâhı, senin kabâhatinin cinsindendir; ve o kahr, sendeki kabâhate karşı Hakk'ın sıfat-ı kahrının o kimseden sana karşı zâhir olmasıdır; ve kahr-ı ilâhî sıfatı o mazharda ber-aksdir. Binâenaleyh o kahrın aslı, gök mesâbesinde olan Hakk'ın âlem-i sıfatındadır. Şu hâlde onun çâresi, ancak kendinde olan o günâh ve kusûrun izâlesidir. Hind şârihlerinden Bahru'l-Ulûm Abdü'l-Alî (k.s.) hazretleri bu ma'nâ hakkında kendi şerhlerinde şöyle bir tedkîkde bulunmuştur:
“Bu hüküm kahr-ı ibâd hakkında hükm-i küllî değildir. Görmez misin ki, mü'minler üzerine kâfirlerin kahrı vâki'dir ve mü'minlere eziyet ederler. Bu, mü'minlerin kabahatlerinin aksi değildir. Husûsiyle enbiyâ günahtan ma'sûm ve evliyâ mahfûzdur. Bu beyitlerden maksûd, kāhirler ile makhûrların her ikisi de rezâil-i nefsâniyyeye daldıkları vakit bu hüküm altında bulunmalarıdır. Binâenaleyh iki kimse nefis galebesiyle mücadele ederlerse, kahr günâhı her birisinde diğerinin kabâhatinin aksi olur; ve bu ma'nâ Buhârî-i Şerîfte vâki' şu hadîs-i şerîften alınmıştır: اذا التقى المسلمان بسيفهما فالقاتل والمقتول كلاهما في النار ya'ni “İki müslüman kılıçlarıyla birbirine mülâkî ve mukātil olurlar ise, kātil ile maktûlün her ikisi de cehennemdedir.” Bu hadîsi dinleyen hâzırûn فما بال المقتول ya'ni “Bu hususta maktûlün kabahati nedir?” dediler. Hz. Peygamber Efendmiz: انه يريد قتل اخيه ya'ni “Muhakkak o maktûl dahi kendi kardeşini öldürmek murâd ederdi” buyurdu. Bu hadis-i şerîften anlaşılan budur kî: her birinin kîni diğerinin kîninin aksidir.”
Fakîr derim ki: Bu hüküm şerîate nazaran hükm-i küllî değildir. Fakat hakîkate nazaran hükm-i küllidir. Zîrâ şerîat emr-i teklifi ve hakikat emr-i irâdîdir. Çünkü mü'min ism-i Hâdî'nin ve kâfir ism-i Mudıll'in mazharlarıdır; ve bu isimler bunların rabb-i hâslarıdır ki, her biri kendi merbûbları olan mü'minden ve kâfirden râzıdır; ve bu isimler birbirinin zıddı ve mütekābilidir. Binâenaleyh zıdlar arasında ittihad imkânı olmadığından kâfirin mü'mine karşı kîni ve mü'minin dahi kâfirin kinine karşı kîni tabîîdir. Binâenaleyh her birinin kîni yine diğerinin kîninin aksi olur.
3180. Belki kalbi tarafsız tarafa bağlamak lazımdır. Bu tarafın nahsi o tarafın nahsidir.
Belki kalbi cemî'-i esmâ ve sıfatın sahibi olup taayyünden ve taayyünün îcâbı olan cihetlerden münezzeh bulunan vücûd-i hakîkî-i Hak tarafına bağlamak ve o tarafa teveccüh etmek lâzımdır. Zîrâ bu âlem-i kesâfette nahs ve uğursuz olan küfr ve fesâd ism-i Mudıll'in mazharıdır. Bu husûsta 1. cildin 2027 numarasına müsâdif olan كفر هم نسبت به خالق حکمتست. چون بما نسبت کنی کفر آفتست [ya'nî "Küfür dahi Hâlık'a nisbetle hikmettir; bize nisbet ettiğin vakit, küfür âfettir"] ve 3. cildin 1364 numarasındaki راضیم در کفر زآن رو که قضاست. نی از آن رو که نزاع وخبث ماست [ya'nî "O-cihetten küfre râzıyım ki, kazâdır; o cihetten değil ki, bizim nizâ' ve hubsümüzdür"] beyitlerinde îzâhât geçti.
3181. Atâyı Hakk'ın atası ve bahşîşi tanı! Bu beşte va altıda onun atasının aksi gör!
"Beş"ten murâd, işitmek, görmek, koklamak, tatmak ve temâs etmek duygularıdır. "Altı"dan murâd, cismâniyet âlemine mahsûs olan altı cihettir. "Dâd", vergi ve atâ ma'nâsınadır. Ya'nî, ey kimse! Bu cismâniyet âleminde cisminin duyduğu zevk ve lezzet atâsını Hakk'ın atâsı ve ihsânı tanı. "Tabîattan geliyor" deme! Bu beş havâste ve altı cihette Hakk'ın atâyâ-yı zâtiyye ve esmâiyyesinin aksini gör!
3182. Eğer süflilerin atası kumdan ziyade olsa, sen ölürsün ve o baştan arta kalır.
"Mürde-rîg", ölen kimsenin başından arta kalan eşyası demektir. "Denîler"den murâd, âlem-i süflî olan tabîatın muhtelif tecelliyâtıdır. Ya'nî, eğer bu süflî ve denî olan vücûd-i izâfî ve tabîat âleminin atâsı kum tânelerinin adedinden ziyâde olsa, sen ölürsün ve ölüm sebebiyle bu cismine âid havâss muattal olur ve başından arta kalır. Binâenaleyh fânîden fânîye gelen atâlar bâkî olan vücûd-i hakîkî-i Hakk'ın atâlarının aksidir.
3183. Nihayet akis, nazarda ne kadar sabit kalır? Ey eğri bakıcı! Asıl görücülüğü san'at et!
3184. Vaktaki Hak Teâlâ ehl-i niyâza ihsan etti, atâ ile onlara uzun ömür bağışladı.
“Uzun ömür”den murâd, bu fânî olan dünyâ hayatının uzun müddet devâmı değildir. Zîrâ ehl-i niyâz olan evliyâullâhın pek çokları elli ile yetmiş yaş arasında bu âlem-i fânîye vedâ' etmişlerdir. Ezcümle Hz. Pîr efendimizin ömr-i şerîfleri altmış sekiz yıldan ibaret idi. Binâenaleyh bundan murâd, hayât-ı ebediyye-i ma'neviyyedir. Nitekim âtîdeki beyt-i şerîfte bu ma'nâya işâret buyurulur. Ya'nî, Hakk'ın atası fânînin fânîye olan atâsı gibi değildir. Onlardan gelen atâ çabuk zâil olur. Fakat Hakk'ın atâsı ebediyyen devam eder.
3185. Ni'met ve mün'amün-aleyh hâlidîn oldu. Ölüyü dirilticidir. Binaenaleyh ona sülük ediniz!
Ya'nî, o ehl-i niyâza olan Hakk'ın ni'meti ve atâsı ebedî oldu. Hak Teâlâ ma'rifet-i ilâhiyye husûsunda ölü olan rûhları ulûm-i ledünniyye ile dirilticidir. Binâenaleyh ona sülûk ediniz ve onun tarafına gidiniz. Ankaravî hazretleri nüshasında "fectâzû ileyh" vâki'dir. Cenâb-ı Ankaravî, iftial bâbından olan "ictâzû" emrine, “sülük ediniz!" ma'nâsını vermiştir. Ba'zı nüshalarda "fectâzû" yerine "fectârû" vâki'dir. Bu nüsha üzerine Hind şârihleri Sarrâh'dan aldıkları ma'nâya göre "tazarraû" ma'nâsını vermişlerdir. Ya'nî, "Hakk'a tazarru' ve niyâz ediniz!" demek olur.
3186. Hakk'ın atası sana cân gibi karışır. Öyleki, o sen ve sen o olursun.
Ya'nî atâ-yı ilâhî senin hem cismine ve hem de rûhuna olduğu için, senin cismine cânın karışması gibi karışır ve öyle bir karışır ki, o atâ-yı ilâhî sen olur ve sen de o atâ-yı ilâhî olursun. Ya'nî atâ-yı zâtî ve esmâînin sen aynı olursun.
3187. Eğer ekmeğe ve suya iştiha kalmazsa, sana bu ikisiz pâk kūt verir.
Eğer bu sûrî olan ekmeğe ve suya iştihan kalmazsa ve sen bunları yememiş olsan bile, senin bu cisminin sûretine bu ekmeği yemeksizin ve suyu iç- meksizin sana pâk ve temiz ve rûhânî bir kuvvet verir. Zîrâ sûrî taâmlardan hâsıl olan kuvâ-yı cismâniyye kuvvet-i rûhâniyye gibi temiz değildir. Mi'dede ve bağırsaklarda mülevvesât husûlüne sebeb olur. Nitekim Menâkıb-ı Sipehsâlâr'da Hz. Mevlânâ efendimizin ahvâl-i şerîfleri şöyle nakl buyurulur: "Evâil-i sülüklerinde üç gün ve bir hafta ve kırk gün oruç tutup iftâr ederler idi. Velâkin ramazân-ı şerîfin nihâyetinde iki def'a iftâr buyururlar idi; ve bütün ramazân-ı şerîfte bayram günü iftâr buyurdukları bizzât görülmüştür. Sultânü'l-mahbûbîn Mevlânâ Şemseddîn-i Tebrîzî hazretlerine ilk def'a mülâkî olduklarında tamâm altı ay her ikisine ekl ve şürb ve hâcet-i beşerîden bir ihtiyâc vâki' olmamak üzere oturmuşlar idi; ve iftâr buyurdukları vakit, bir nevi' gıdâ ile iktifâ buyururlar idi ve en çok taâm yedikleri vakit dahi on lokma yemezler ve bir müddet sonra tekrar mi'delerini tathîr ederler idi ve buyururlar idi ki: "Benim sînemde bir ejderha vardır ki, gıdâya tahammül etmiyor!" Ve vakt-i istiğrâktaki mücâhedeleri, mücâhede-i cû'dan ziyâde olup mübarek alınlarından katre katre ter dökerler idi. Ve açlık hakkında beyân buyururlar. Beyit: "Senin rûhun kuşu yemekten ve imtilâdan dolayı bu cisim yumurtası içinde kalmıştır. Bu cisim yumurtasından çık ki, rûhunun kanatları büyüsün! Gerçi o rûhun safrası hayâlât-ı dimâğıyyeyi eritir, fakat işte bu sevdâdan ve hayâlâttan Mûsâ (a.s.)a ihsân buyurulan yed-i beyzâyı bulursun."
3188. Eğer semizlik gitse, Hak sıskalık içinde sana öbür tarafta gizli semizlik bağışlar.
“Ser”, burada “taraf” demektir. Ahirindeki “yâ” vahdet içindir. “Der ân serî” takdîrinde olup, “der” mahzûfdür. Ya’nî, sûrî taâmı yememen ve suyu içmemen yüzünden senin cisminin semizliği gidip eğer zayıflar ise, sana öbür tarafta, ya’nî rûhunun tarafında gizli semizlik bağışlar.
3189. Mâdemki kuvveti periye kokudan veriyor, her meleğe de cân kuvvetini o verir.
Ulemâdan ba'zılarının kavline göre cin tâifesinden bir kısmının yemesi ve içmesi çiğnemek ve yutmak tarîkıyla değil, koklamak sûretiyledir. Nitekim Akâmü'l-Mercân fi Ahkâmi'l-Cânn ismindeki kitabın 11. ve 12. bâblarında onların ekl ve şürbleri hakkında tafsîlât vardır. Hz. Pîr efendimiz cinlerin bu tâifesine işâreten buyururlar ki: Mâdemki Hak Teâlâ hazretleri cinlerin latîf olan cisimlerine kuvveti kokudan veriyor, melek cinsinden olan her rûh-ı insânîye de dirilik kokusunu yine o verir.
3190. Cân ne olur ki, sen ondan sened yapasın! Hak kendi aşkı ile seni diri eder.
Cân nedir ki sen ona tapasın ve onu kendine destek yapasın! Zîrâ cân Hak Teâlâ hazretlerinin sıfat-ı Hayat'ının mazharıdır. Binâenaleyh cânın Kayyûm'u Hak'tır. Eğer sen kendi Kayyûm'una muhabbet eder ve âşık olur isen, seni Hak Teâlâ o aşk ile diri eder. Zîrâ sıfat-ı Hayat her mertebede başka başka zâhir olur. Cemâdda rûh-ı cemâdî ve nebâtta rûh-ı nebâtî hayvanda rûh-ı hayvânî ve insanda hem rûh-ı hayvânî ve hem de rûh-ı izâfî ve insânî mertebelerinde görünür; ve aşk ve muhabbetin kemâli rûh-ı insânînin hâssasıdır; ve bu rûhun hayât-ı ebediyyeye mazhariyeti ancak bu hâssasından dolayı vâki' olur.
3191. Ondan aşk hayatını iste ve cân isteme! Sen ondan o rızkı iste ve ekmek isteme!
Binâenaleyh ey sâlik! Hak'tan aşk hayatını iste ve birer mazhardan ibâret olan gerek rûh-ı hayvânîye ve gerek rûh-ı insânîye dayanma! Sen Hak'tan rûh-ı insânîni takviye eden aşk rızkını iste ve ancak rûh-ı hayvânîni takviye eden ekmeği ve sûrî gıdâyı isteme!
3192. Halkı sâf ve tatlı su gibi bil! Onda Zü'l-Celâl'in sıfatları tâbândır.
Bu halkın vücûdât-ı izâfiyyelerini sâf ve tatlı su gibi bil ki, bu suya celâl sahibi olan Hak Teâlâ hazretlerinin sıfatları aksedip parlamaktadır.
3193. Onların ilimleri ve adlleri ve lutufları akan su içinde feleğin yıldızı gibidir.
O halkın ilimleri ve adlleri ve lutufları, akan su içine feleğin yıldızlarının aksetmesi gibi, Hakk'ın ilmi ve adli ve lutfu onların su mesâbesindeki vücûdât-ı izâfiyyelerine aksetmiş olmasından ibarettir; ve su içindeki aksin nümâyişi gibi bir nümayiştir.
3194. Padişahlar Hakk'ın şahlığının mazharı, fâzıllar Hakk'ın âgâhlığının aynasıdır.
Ya'nî, bu sûrî şahlarda görülen şâhlık, heybet ve azamet, Hakk'ın şahlığının heybet ve azametinin aksidir; ve fâzıllar dahi Hakk'ın kendi sıfât ve esmâsına âgâhlığının aynasıdır ki, Hak Teâlâ bu fâzılların ve kâmillerin âyîne-i vücûdlarında kendi sıfat ve esmâsının âsârını müşâhede buyurur.
3195. Karnlar geçti ve bu bir yeni karndır. Ay o aydır; su o su değildir.
"Karn", burada "zamandan bir vakit" demektir (Akrabü'l-Mevârid). Ya'nî, zamandan birtakım vakitler ve asırlar geçti. Bu içinde bulunduğumuz zaman yeni bir zamandır. Fakat gerek geçen zamanlarda ve gerek şimdiki zamanda ay yine o aydır. Ya'nî sıfat ve esmâ-i ilâhiyye, yine o sıfât ve esmâ-i ilâhiyyedir. İçine ayın aksettiği su ise, o evvelki su değildir. Zîrâ bu vücûdât-ı izâfiyye suları akıp gitti. Peyderpey yerine başka vücûdât-ı izâfiyye suları geldi. Nitekim sûre-i Mü'minin'de ثم أنشأنا من بعدهم قرونا آخرين (Mü'minin, 23/42) ya'nî “Biz o zaman ehlinden sonra diğer zaman ehillerini izhar ve halkettik" buyurulur.
3196. Adl o adldir ve fazl dahi o fazldır. Fakat o karn ve ümmetler müstebdel oldu.
Hak Teâlâ hazretlerinin "Adl" ism-i şerîfinin mazharı olarak bu vücûd-i izâfî âleminde evvelki zamanlarda zahir olan Adl [ile], şimdiki zamanda zâhir olan Adl ma'nâda birbirinin aynıdır; ve Alîm ve Habîr isimlerinin mazharı olan fazl dahi yine o fazldır. Fakat, o karn ve zaman ve bu sıfat ve esmâ-i ilâhiyyenin mazharı olan ümmetler değişti.
3197. Ey hümâm! Karnlar karnlar üzerine gitti ve bu ma'nalar ber-karar ve ber-devâmdır.
“Hümâm”, himmet sahibi olan büyük kimse demektir. Ya'nî, zamanlar ve asırlar birbirini ta'kîb ederek geçti ve gitti. Bu bizim söylediğimiz ma'nâlar ise, sebât ve devâm üzerinedir. Ya'nî her bir asırda adl ve fazl ma'nâları birdir, aslâ değişmez. Fakat âdil ve fâzıl olan kimselerin şahısları bir değildir, onlar değişirler.
3198. Bu ırmakta su nice kere mübeddel oldu. Ayın aksi ve yıldızın aksi ber-karardır.
Bu tabîat ve unsuriyyât ırmağında dâimâ akıp giden eşhâs suları birçok defalar değişti. Fakat ay ve yıldız mesâbesinde olan sıfât ve esmâ-i ilâhiyye-nin akisleri o tabîat ve unsuriyyât ırmağı içinde karâr ve sebât üzerinedir, aslâ değişmez.
3199. Binaenaleyh onun binası akıcı su üzerinde değildir. Belki göğün geniş-liği etrafı üzerindedir.
Binâenaleyh o sıfât ve esmâ-i ilâhiyyenin binâsı ve temeli akıp gidici olan tabîat ve unsuriyyât suyu üzerinde değildir. Belki gönlün, ya'nî nihâyetsiz olan fezânın genişliği etrafı üzerindedir. Zîrâ fezâ-yı bî-nihâye ayn-ı vücûd-i mutlaktır; ve sıfât ve esmâ ise bu vücûddan asla münfekk değildir.
3200. Bu sıfatlar mâdemki ma'nevî yıldızlardır, bil ki, ma'naların feleği üzerine müstevîdir.
Ya'nî, bu suver-i kesîfe ırmağına akseden bu sıfat-ı ilâhiyye mâdemki ma'nevî olan yıldızlardır, bil ki, bu sıfatlar ma'nâların feleği olan zât-ı ilâhî üzerine müstevîdir ve zât-ı ulûhiyyetle beraberdir ve ondan ayrı değildir.
3201. Güzel yüzlüler onun güzelliğinin aynasıdır. Onların aşkı onun matlûb-luğunun aşkıdır.
Güzel yüzlüler Hak Teâlâ hazretlerinin "Cemîl" ism-i şerîfinin mazharı olup, onun cemâl-i mutlakından akseden bir güzelliğin aynasıdır. Binâenaleyh o güzellerin birbirlerine olan aşkı hakîkatte Hak Teâlâ hazretlerinin matlûbluğunun aşkıdır. Ya'nî âşık ve ma'şûk her ne kadar bu hakîkatten gâfil iseler de, onların indinde matlûb olan bu güzellik Hakk'a râci' olduğundan bunların aşkı hakîkatte Hak Teâlâ'nın cemâline olur.
3202. Bu yanak ve ben yine kendi aslına gider. Su içinde hayal ne vakit kalır!
"Had", yanak; "hâl", ben demektir. Ya'nî, bu güzel ve parlak yanak zamanlar geçtikçe buruşur ve onun üzerindeki "ben" letâfetini kaybeder; ve bunlardaki güzellik yine kendi aslı olan cemâl-i mutlak-ı Hakk'a gider. Bunlar su içindeki akislere ve hayallere benzer. Su içindeki hayâl ne vakit dâim kalır?
3203. Bütün tasvîrât ırmak suyunun aksidir. Vaktâki kendi gözünü silesin; muhakkak hep odur.
İkinci mısra'daki birinci "hod", "kendi" ve ikinci mısra'daki "hod", "muhakkak" ma'nâlarınadır. Ya'nî, bu âlem-i kesâfette gördüğümüz bütün tasvîrât ve muhtelif sûretler ve şekiller Hak Teâlâ'nın "Musavvir" ism-i şerîfinin âsârı olup, ırmak suyu mesâbesinde olan bu vücûd-i izâfî âlemine vâki' bir akisdir. Ey hakîkat talibi olan kimse! Vaktâki kendi rûhunun ve aklının gözünü vehim ve hayâl tozlarından silesin, görürsün ki, "Hüve'z-Zahir" âyet-i kerîmesi mûcibince bu âlem-i kesâfette zâhir olan hep O'dur, ya'nî Hak'tır.
Ma'lûm olsun ki, ehl-i tasavvuf sözde ve beyânda iki meşreb üzerinedir. Bir tâifesi "Bu eşyâ hep Hak'tandır" derler. Bu meşreb ulemâ-i zâhirin idrâkâtına da muvâfik geldiğinden bu söze onların i'tirâzı yoktur. Diğer tâife "Hep Hak'tır" derler. Bu meşreb ulemâ-i zâhirin idrâkâtine muvâfik gelmediğinden bu söze şiddetle i'tiraz ederler. Zîrâ onların i'tikādlarına göre Hak Teâlâ eşyâyı zâtıyla değil, ilmi ile kaplamıştır. Binâenaleyh onlara göre eşyanın hudûdu ayrı ve Hakk'ın hudûdu ayrıdır. Ve "Hüve'z-Zahir" ya'nî "Zâhir O'dur" ve فَأَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللَّهِ (Bakara, 2/115) ya'nî "Ne tarafa dönerseniz Hakk'ın vechi vâki'dir" ve وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنْتُمْ (Hadîd, 57/4) ya'nî "Nerede olsanız Hak si-
3206. Esîrden geçmiş olan efendiyi bu karanlığa mensub olan sıçanların cinsi tutma!
"Esîr", âlem-i tabîatı muhît olan latîf bir seyyâledir. Ya'nî, âlem-i tabîatın mâdde-i latîfinden bile ileriye geçmiş ve rûhâniyet âleminde bulunmuş olan efendiyi ya'nî enbiyâyı ve evliyâyı, bu âlem-i tabîatin kesîf maddeleri içinde mahbûs kalmış olan sıçan mesâbesindeki nefsânî kimselerin cinsinden addetme!
3207. Efendiyi cân gör, cism-i sakil görme! Onu ilik gör, kemik görme!
Efendiyi, ya'nî insân-ı kâmilin sûretini rûhun aynı gör, cism-i sakîl görme! Onu kemik içindeki ilik ve iç mesâbesinde gör, kesîf olan kemik mesâbesinde görme! Nitekim bu mertebede bulunan insan-ı kamiller ارواحنا اشباحنا واشباحنا أرواحنا ya'nî "Bizim cisimlerimiz rûhlarımızdır ve rûhlarımız dahi cisimlerimizdir" buyururlar.
3208. Efendiye İblîs-i laînin gözünden bakma! Ve onu çamura nisbet etme!
Ya'nî, insân-ı kâmile huzûr-ı izzetten kovulmuş olan İblîs'in zâhir görücü olan gözünden bakma! Ve onu "toprak olan arzın cinsinden yaratılmış bir mahlûktur" deyip İblîs gibi hakîr görme!
3209. Güneşin refîkine yarasa ta'bîr etme! O ki, o mescûd oldu, sâcid bilme!
"Güneş"ten murâd, vücûd-i hakîkî-i Hak'tır. "Hem-reh", refik ma'nâsına olup burada "mukarreb ve musâhib" demektir. "Secde"den murâd, hürmet etmek ve baş eğmek demektir. "Şebper", güneşin ziyâsına tahammül edemeyip, geceleri gezen "yarasa" kuşudur; ve bundan murâd, âlem-i tabîatta müstağrak ve zuhûr-ı Hak'tan gāfil olan nefsânî kimselerdir. Ya'nî, Hakk'ın mukarrebi ve musahibi olan insân-ı kâmili, mahlûkāta boyun eğip müdâhene eden yarasa kuşu mesâbesindeki nefsânî kimselere kıyâs etme! O insân-ı kâmil ki, meleklerin hizmetine ve ta'zîmine mazhar oldu, sen onu mahlûkāta secde edici ve baş eğici bilme!
3210. Bu akislere benzer, Halbuki akis değildir. Aksin misalinde Hakk'ın [3190] görünmekliğidir.
Bu insân-ı kâmil, akar su mesâbesinde olan vücûd-i izâfî âlemindeki akislere ve sûretlere benzer. Halbuki onun bu sûreti akis değildir, belki Hakk'ın akis misâlinde, ya'nî Hakk'ın bu akis libâsına bürünerek bu âlem-i sûrette görünmekliğidir. Ma'lum olsun ki, vücûd-i hakîkî-i Hak'ın mertebe-i ıtlâkında sıfât ve sıfatın âsârı olan esmâ ve esmânın âsârı olan efâl yoktur. Vücûd, mertebe-i ulûhiyyete tenezzülünde sıfat ve esmâ sahibidir. Fakat ef'âl yoktur. Vaktâki merâtib-i kevniyyeye tenezzül eder, efâl zâhir olur; ve mertebe-i şehâdette taayyünât-ı kesîfe libâsına büründüğü vakit, sıfat ve esmâ ve efâl azhar olur. Binâenaleyh "Allâh" ism-i câmi'i, evvel ve âhir ve zâhir ve bâtının hey'et-i mecmuasının ismi olur; ve vücûd-ı mutlakın cemî'-i merâtib ve etvârının meclâsı âlem ve onun zübdesi ve hülâsası âdem olmuş olur. Alemsiz ve âdemsiz Allah'ı görmek mümkin değildir. Böyle olunca insân-ı kâmilde zât ve sıfat ve esmâ ve efâl mücmemi'dir; ve bu rütbe vücûdun yedinci mertebe-i tenezzülü olup, tenezzülât-ı kemâliyye-i vücûdiyye, insân-ı kâmilde nihâyet bulur; ve vücûd-ı mutlakın insân-ı kâmil mertebesindeki kemâlâtı hiçbir mertebe ve etvârında müşâhed değildir. Bu beyt-i şerîfte bu hakîkate işaret buyurulur.
3211. Bir güneş gördü ve câmid kalmadı. Gül yağı, susam yağı kalmadı.
"Bir güneş"ten murâd, tecellî-i zâtî ve rabbânîdir. "Câmid"den murâd, cism-i kesîftir. "Gül yağı"ndan murâd, evsâf-i rûhâniyye ve "susam yağı"ndan murâd, evsâf-1 cismâniyyedir. Ya'nî, insân-ı kâmil vaktâki tecellî-i zâtîye ve rabbânîye mazhar oldu, câmid olan cismindeki kesâfet kalmadı. Evsâf-ı rûhâniyye ve evsâf-ı cismâniyye kalmadı. Bu beyt-i şerîfte evsâf-ı rûhâniyyenin kalmaması ile bir hakîkate işaret buyurulur. Zîrâ rûh için dahi tecellî vardır; ve sâliklerin çoğu bu makāmda mağrûr olmuşlardır ve tecellî-i Hakk'ı bulduklarını zannetmişlerdir. Eğer mürşid-i kâmil tasarruf sahibi olmazsa, bu vartadan halâs güç olur. Vaktāki gönül aynası sıfat-ı beşeriyyeden ve tabîat pasından sâfi olur, ba'zı sıfat-ı rûhâniyye kalbe tecellî eder ve o envâr-ı rûhâniyyenin galebelerinden olur. Zîrâ rûh, tamâmiyle sıfat-ı beşeriyyeden hâriç olmamıştır; ve ba'zan rûh tamâmen kendi sıfatı ile tecellî eder; ve bu hâl sıfât-ı beşeriyye âsârının kâmilen mahvından olur. Zîrâ rûhun zâtı ha- lîfe-i Hak'tır. Tamâmen tecellî eder ve hilâfeti hasebiyle "Ben Hakkım!" der. “Tecellî-i rûhânî" ile “tecellî-i rabbânî ve zâtî" arasındaki fark budur ki, evve- len tecellî-i rûhânî hudûs damgasını tutar. Onun için kuvvet-i ifnâ olmaz. Gerçi zuhûru vaktinde sıfât-ı beşeriyyeyi izâle eder velâkin fânî edemez. Vak- tâki tecellî hicâb arkasına gider, derhal sıfat-ı beşeriyyet zâhir olur. Velâkin "tecellî-i zâtî" bu âfetlerden emîndir. Sâniyen, tecellî-i rûhânîden ârâm-ı dil zâhir olur ve şekten halâs etmez, zevk-i ma'rifet-i tâm vermez. Velâkin tecel- lî-i zâtî bunun hilâfınadır. Sâlisen, tecellî-i rûhânîden gurûr ve pindâr zâhir olur; ve ucüb ve varlık ziyâdeleşir ve talebde noksan olur ve havf ü niyâz azalır. Velâkin tecellî-i zâtîde bunların hepsi kalkar. Varlık yokluğa mübeddel olur (Cevâhir-i Gaybî'den hülâsa).
3212. Vaktaki Hakk'ın abdalı mübeddel olmuşlardır, halktan değillerdir. Yaprağı çevir!
"Abdal", "bedel"in cem'idir. "Abdâl-i Hak", "Hakk'ın bedelleri" demek olur. Zîrâ bu zevât-ı kirâmın vücûd-ı kesîf-i abdânîleri, vücûd-ı Hakkānîye ve sıfât-ı beşeriyyeleri sıfât-ı Hakkānîye mübeddel olup, تخلقوا باخلاق الله ya'nî "Al- lâh'ın ahlâkı ile ahlâklanınız!" hadîs-i şerîfine ittibâan ahlâk-ı ilâhiyye ile mütehallak olmuşlardır. Binâenaleyh bunlar bu âlem-i kesâfette Hakk'ın be- delleridir; ve vücûd-ı abdânî ve sıfât-ı beşerî içinde çırpınıp duran halk cinsin- den değilllerdir. Ey tâlib-i hakikat! Sen bu abdâlin vücûdları kitabına bakmak istersen onların sûret yaprağını çevir, ma'nâ yaprağını aç! Ma'lûm olsun ki, insân-ı kâmilin taayyün-i sûrîsi vâki'de zâil olmaz. Fakat bu ârif-i kâmilin vücûd-i sûrîsinden zâhir olan sıfât-ı beşeriyye değil, vücûb-ı zâtî hâriç olarak, ancak sıfat-ı Hak olur. Zîrâ vücûd-ı mümkinin vücûb-ı zâtîye adım atmak im- kânı olmadığını Şeyh-i Ekber efendimiz Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Ademî'de beyân buyururlar.
3213. İki nasıl vahdaniyet kıblesi olur? Toprak nasıl meleklerin mescûdu olur?
Zîrâ onların ma'nâları vahdâniyet kıblesidir; ve vahdâniyet olan yerde iki ve ikilik nasıl olur? İkilik ancak topraktan mahlûk olan cismâniyet âleminde- dir; ve eğer bu abdâl-ı Hak ancak topraktan mahlûk olan cisimden ibaret ol- salar, her birerleri rûh olan melekler tarafından toprağa secde ve ser-fürû olu- nur mu idi?
3214. Vaktaki merd bu ırmakta elmanın aksini gördü, onun görüşü onun eteğini dolu etti.
"Irmak"tan murâd, insân-ı kâmilin vücûd-ı sûrîsidir. "Elma"dan murâd, sıfât ve esmâ-i ilâhiyye ma'rifetleridir. Ya'nî, vaktāki ma'rifet-i ilâhiyyenin talebinde merd olan kimse, ırmak mesâbesinde olan bu insân-ı kâmilin sûrî olan vücudunda, sıfât ve esmâ-i ilâhiyyenin aksini gördü, onun bu görüşü o kimsenin rûhunun ve aklının eteğini sıfât ve esmâ-i ilâhiyye ma'rifetleriyle doldurdu.
3215. O şeyi ki, ırmakta gördü, ne vakit hayal olur? Çünkü onun görüşünden yüz çuval dolu oldu.
Ya'nî, insân-ı kâmilin vücûd-ı sûrîsi ırmağında o kimsenin gördüğü sıfat ve esmâ-i ilâhiyye eserleri aslâ hayâl değildir. Zîrâ hayal kendi mertebesinde kalır ve hâriçte zuhûru olmaz. Halbuki o kimsenin bu görüşünden dolayı yüz çuval dolu oldu, ya'nî birçok ilim ve ma'rifet hâsıl oldu.
3216. Cismi görme ve onu etme ki, o dilsizler ve sağırlar onlara geldiği vakit, Hakk'ı tekzib ettiler.
Ey hakîkatin talibi! Sen insân-ı kâmilin cismini ve vücûd-1 sûrîsini görme! Onun ma'nâsına bak! Ma'rifet-i Hakk'a dâir olan sözlerde dilsiz ve hakîkate dâir olan sözleri dinlemekte sağır olan cismânî ve nefsânî kimselerin yaptığını yapma ki, Hak onlara her biri insân-ı kâmil olan peygamberler libasında zâhir olarak geldiği vakit, onlar o Hakk'ı tekzîb ettiler ve Resûl-i Ekrem Efendimiz hakkında sûre-i Furkān'da وَقَالُوا مَالِ هَذَا الرَّسُولِ يَأْكُلُ الطَّعَامَ وَيَمْشِى فِي الْأَسْوَاقِ (Furkan, 25/7) ya'nî "Bu peygambere ne oldu ki, bizim gibi yemek yer ve sokaklarda gezer" dediler. İkinci mısra' sûre-i En'âm'da olan فقد كذبوا بالحق لما جاءهم (Enam, 6/5) âyet-i kerîmesinden muktebestir. Bu âyet-i kerîmenin lisân-ı zâhir ile olan ma'nâsı "Onlara hak olan dîn geldiği vakit tekzîb ettiler" demek olur; ve "hak" bâtıl mukābilidir. Cenâb-ı Mevlânâ (r.a.) efendimiz lisân-ı işaret ile Hakk'ı ism-i ilâhî ma'nâsına almışlardır. Nitekim îzâh olundu. Ve âtîdeki beyitlerde dahi bu ma'nâya işaret buyurulur. "Bükm", "dilsiz” ma'nâsına olan "ebkem"in cem'i ve "summ", "sağır" ma'nâsına olan "esamm"ın cem'idir.
3217. "Mâ rameyte iz rameyte" Ahmed olmuştur. Onu görmek Hâlık'ı görmek olmuştur.
Birinci mısra'da sûre-i Enfâl'de olan وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ رَمَى (Enfal, 8/17) ya'nî "Ey Resûlüm! Küffâra toprak attığın vakit, sen atmadın velâkin Allah attı" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Bu âyet-i kerîme 2. cildin 1299 ve 2521 numaralarında ve 3. cildin 3644 numarasında ve 4. cildin 766 ve 1721 numaralarında ve bu cildin 2855 numarasında geçti. Ya'nî, bu bizim insân-ı kâmil hakkındaki sözlerimizin delîlini istersen, gör ki, Kur'ân-ı Kerîm'de "Mâ rameyte iz rameyte" hitâbının mazharı Seyyid-i kâinât Ahmed (a.s.v.) Efendimiz olmuştur ve Hak Teâlâ onun atışını kendi atışı olduğunu açıktan açığa beyân buyurmuştur. Binâenaleyh Peygamber Efendimiz'in cism-i şerîflerini değil, bu ma'nâsını görmek, ancak Hâlık Teâlâ hazretlerini görmek olmuştur. Münkirler o hazretin ancak sûret-i cismâniyyesini gördükleri için, Hakk'ı göremediler.
3218. Onun hizmeti Hakk'ın hizmetini etmektir. Gündüzü görmek, bu pencereyi görmektir.
مَنْ يُطِعِ الرَّسُولَ فَقَدْ أَطَاعَ اللَّهَ (Nisâ, 4/80) ya'nî "Resûl'e itâat eden, muhakkak Allâh'a itaat etmiştir" âyet-i kerîmesi mûcibince cenâb-ı Peygamber'e hizmet etmek Hakk'a hizmet etmek demektir. Meselâ, gündüzün aydınlığı odanın penceresinden görüldüğü gibi, güneş mesâbesinde olan Hakk'ın varlığı dahi, Resûl-i zîşânın ve onun vârisleri olan kâmillerin vücûdları penceresinden görülür.
3219. Hususiyle, bu pencere kendinden parlaktır. Güneşin ve Ferkad'in vedîası değildir.
"Ferkad", kutub yıldızına yakın olan Bebâtü'n-na'ş yıldızlarından birinin ismidir. Gece yolcuları yollarını o yıldıza bakıp ta'yîn ederler. "Güneş"ten ve "Ferkad"den murâd, diğer bir peygamber ve Hak yolunun hâdîsidir. Ya'nî, pencere mesâbesinde olan sûret-i peygamberî kendinden parlaktır; ve onun parlaklığı kendinden evvel gelen hiçbir peygamberin ve Hak yolunun hâdîsinin vedîası olan bir parlaklık değildir. Zîrâ onun nübüvveti âlem-i ervâha da şâmildir. Nitekim کنت نبیا و آدم بين الماء والطين ya'ni "Ben, Adem su ile çamur arasında iken nebî idim" buyururlar ve Hâtem-i enbiyâ oldukları için onun müstakil olan şerîat-i mutahharası bilcümle şerâyi'i ta'dîl etmiştir. Meselâ, Süleymân (a.s.) bir nebiyy-i zîşân iken onun nûr-ı nübüvveti Mûsâ (a.s.)ın şems-i nübüvvetinin vedîası idi; ve o hazretin şerîati cenâb-ı Süleyman'ın Ferkad'i ve zulmet-i tabîat içinde hâdîsi idi. Hâtem-i enbiyâ Efendimiz'in nübüvvetleri ise böyle değil idi.
3220. O güneşten dahi bir pencereye vurdu, fakat ma'hûd olan yoldan ve taraftan değil!
"Güneş"ten murâd, hakîkat-i muhammedî (s.a.v.) Efendimiz'dir. Nekre olarak beyân buyurulan "pencere"den murâd, Hz. Mevlânâ efendimizin vücûd-ı şerîfleridir. Ya'nî, güneş mesâbesinde olan o hakîkat-i muhammediyyeden bir pencere üzerine dahi nûr aks etti. Fakat akis cismânî ve ma'hûd ve ma'lum olan yoldan ve cihetten değil, his gözüyle görülmeyen yoldan ve taraftan vâki' oldu.
3221. Güneş ve bu pencere arasında bir yol vardır. Pencereler ondan bir âgâh olmadı.
Güneş olan hakîkat-i muhammediyye ile pencere mesâbesinde olan benim bu cismim arasında rûhânî bir yol vardır ki, diğer pencereler ve cisimler bu yoldan âgâh olmadılar.
3222. Hattâ ancak feleği örtücü bir bulut gelse, bu pencerede onun nûru cûşta olur.
"Felek"ten murâd, "ma'nâ feleği"dir. "Örtücü bulut"tan murâd, ulûm-i ledünniyyeyi münkir olan kimsedir. Ba'zı nüshalarda "meger" yerine "eger" vâki'dir. Ya'nî, hattâ ancak veyâhud eğer ma'nâ feleğine bu feleği i'tirazlar ile örtücü olan bir münkir gelse, benim pencere mesâbesinde olan bu cismimde o hakîkat-i muhammediyye güneşinin nûru olan ulûm-i ledünniyye kaynayışta ve parlayışta olur. Nitekim Hz. Pîr efendimiz gerek bu Mesnevî-i Şerîflerinde ve gerek Fîhi Mâ Fîhlerinde münkirleri ilzâm edecek birçok hakāyık ve maârif beyân buyurmuşlardır.
3223. Bu hava ve altı cihet yolunun gayrı pencere ve güneş arasında me'lefet vardır.
“Me'lefet”, masdar-ı mîmî olup “ülfet” demektir. Ya'nî, zîrâ güneş ile pencere arasında bu hevâ-yı nesîmî ve cismâniyete âid olan altı cihet yolundan başka olan rûhâniyet yolundan bir ülfet ve alışkınlık vardır. Bu ülfet ve alışkınlık sebebiyle o güneşin nûru bu bulutu yırtıp kaynayışta bulunur.
3224. Onun medhi ve tenzîhi Hakk'ın tenzîhidir. Meyve bu tabağın aynından biter.
“Midhat”, medh ve “tesbih”, tenzîh ma'nâlarınadır. “Meyve”den murâd, “ma'rifet-i Hak” ve “tabîat”tan murâd, insân-ı kâmilin vücûd-ı sûrîsidir. Böyle olunca, bilasâle insân-ı kâmil olan Hâtem-i enbiyâ Efendimiz'in ve bi'l-verâse insân-ı kâmil olan evliyânın medhi ve tenzîhi Hakk'ın tenzîhidir. Nitekim Hallâc-ı Mansûr hazretleri şu beyitte bu ma'nâya işaret buyururlar: أ أنت أم أنا هو العين في العين خاشاك خاشاى من اثبات اثنين “Bu aynımda olan ayn sen misin, yoksa ben miyim? İkilik isbâtından hem seni hem beni tenzîh ederim.”
Zîrâ Hakk'ın ma'rifeti insân-ı kâmilin vücudunun tabağından neşv ü nemâ bulur. Ma'lûm olsun ki, cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri tarafından Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Muhammedî'de beyân buyurulduğu üzere Zât-ı Hak kendi mertebesinde sûretten ve bilcümle sıfattan münezzeh olduğundan maddeden mücerred olarak görünmesi mümkin değildir. Ancak sıfât ve esmâsıyla mezâhirde zahir olur; ve insân-ı kâmil ise bilcümle sıfât ve esmâ-i ilâhiyyeyi câmi' olduğundan ma'rifet-i Hak ancak enbiyânın ve onların vârisleri evliyânın vücûdlarından zahir olan sıfât ve esmâ ve âsârıyle anlaşılır. Binâenaleyh insân-ı kâmili görmek Hakk'ı görmek olur.
3225. Bu sepetten kısım kısım latif elma biter. Eğer onun adını ağaç koyarsan ayıp olmaz.
"Laht", kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "kısım ve hisse" ma'nâsınadır. "Sepet"ten murâd, hususiyyet-i ma'nâ i'tibariyle Hz. Pîr efendimizin zât-ı şerîfleridir; ve umumiyyet-i ma'nâ i'tibariyle bilcümle insân-ı kâmillerdir. "Ağaç"tan murâd, maarif-i ilâhiyyedir. Ya'nî, bir sepet mesâbesinde olan bu insân-ı kâmilin vücûd-ı sûrîsinden harf ve savt vâsıtasıyla sâliklerden her birinin isti'dâdına göre kısım kısım ve hisse hisse maârif-i ilâhiyye elmaları neşv ü nemâ bulur. Eğer onun adını elma ağacı ve maârif-i ilâhiyye menba'ı koyarsan ayıp ve kusûr olmaz.
3226. Bu sepete sen elma ağacı ta'bîr et! Her ikisinin arasında gizli yol geldi.
Bu sepet mesâbesinde olan insân-ı kâmilin vücûd-ı sûrîsine sen elma ağacı ve maârif-i ilâhiyye ta'bîr et! Zîrâ bu maârif-i rabbaniyye ile onun vücûd-ı sûrîsi arasında gizli bir yol vardır ki, o gizli yol dahi his gözüyle görülemeyen rûhâniyet yoludur.
3227. O şey ki, yemişli ağaçtan biter, aynı nevi' yemiş bu sepetten biter.
"Yemişli ağaç"tan murâd, Hz. Peygamber Efendimiz'in cism-i şerîfleridir. Ya'nî, rûh-ı insânînin yemişi ve gıdâsı mesâbesinde olan maarif-i ilâhiyye nasıl ki, Resûl-i Ekrem hazretlerinin cism-i şerîflerinden harf ve savt ile zâhir olursa, bu aynı maarif-i ilâhiyye o hazretin vâris-i ulûmu olan bu insân-ı kâmilin cisminden harf ve savt ile zâhir olur.
3228. Binaenaleyh sen sepeti baht ağacı gör! Bu sepetin gölgesi altında hoş otur!
Binâenaleyh sen bu insân-ı kâmilin vücûd-ı sûrîsini baht ve tâli'-i ezelîden neşv ü nemâ bulmuş olan bir ağaç mesâbesinde gör! Zîrâ insân-ı kâmilin vücûd-ı sûrîsindeki mazhariyet, her insanın vücûd-ı sûrîsinde bulunmaz. Böyle olunca, sen onun yemiş sepeti mesâbesinde ve maârif-i ilâhiyye men- ba'ı olan vücûd-ı sûrîsinin sâyesi altında hoş ve müsterîh olarak otur ve onun huzûr-ı şerîfinden ayrılma!
3229. Ey mihriban! Vaktaki ekmek lînet getirir, ona niçin ekmek dersin? Mahmûde ta'bîr et!
"Itlâk", ishâl ve lînet; "mahmûde", lisân-ı Yûnânî'de "sakmoniya" dedik-leri bir nebâtın ismidir ki, tabîata ishâl verir. Bu beyt-i şerîf temsîlen vâki'dir. Ya'nî, ey kendi rûhuna karşı şefkatli olan kimse! Bu tâli'-i ezelî ağacı olan in-sân-ı kâmilin vücûd-ı sûrîsini sâir ulemânın vücûd-ı sûrîlerine kıyâs etme! Ve onları mekteblerde ve medreselerde oturup kitabların münderecâtını ezberle-yerek âlim olmuş zannetme! Zîrâ sen insân-ı kâmilin huzurunda bulunduğun vakit, nefsinin kötü sıfatlarıyla katılaşmış olan kalbinin yumuşadığını ve içi-ne rikkat geldiğini hissediyor musun? Artık onun sûretine diğer ulemânın sû-reti nazarıyla bakma! Meselâ, ekmek sana ishâl verirse, her ne kadar sûrette ismi ekmek ise de te'sîrde ve ma'nâda ona ishâl veren "mahmûde" ismini ver. Beyt-i Hz. Pîr: "Ey Hakk'ın evliyâsını Hak'tan ayrı addetmiş olan kimse! Eğer evliyâya hüsn-i zan edip onu Hak'tan ayrı görmezsen ne olur!"
3230. Yolun toprağı mâdemki gözü ve cânı rûşen etti, onun toprağını sürme gör ve sürme bil!
Bu beyt-i şerîf diğer bir misâldir. Ya'nî, meselâ zâhirde yürüdüğün yolun toprağı gözünü ve senin hayatını aydınlatacak olursa, o yolun toprağını gö-ze ve hayâta kuvvet veren sürme görmek ve bilmek lazımdır. Bunun gibi, in-sân-ı kâmilin huzûrunda bulunduğun vakit, onun cism-i sûrîsi senin aklının gözünü ve rûhunu nûrlandırırsa, sen onun cismini sâir cisimlere kıyâs etme-yip, aklının gözünün sürmesi gör ve bil!
3231. Vaktaki şurûk bu zemînin yüzünden parlar, ben yüzümü niçin Ayük'a edeyim?
"Şurûk", "şark"ın cem'i olup "güneş ve güneşin doğduğu mahal" ma'nâlarınadır. Burada "güneşler" ma'nâsı münasibdir. "Ayûk”, kırmızı ve parlak bir yıldızın ismidir. Samanuğrusu'nun sağ tarafında görünür (Ahteri). "Güneşler"den murâd, enbiyâ ve onların vârisleri olan evliyâdır. Ya'nî, mâdemki rûhu ve aklı ziyalandıran ma'nevî güneşler bu yeryüzünden parlıyor, binâenaleyh ben zâhirî aydınlığın tâlibi olarak niçin yüzümü göğe ve Ayûk'a çevireyim?
3232. Fâni oldu, ey küstah, ona "var" ta'bîr etme! Böyle ırmakta kerpiç nasıl kuru kalır?
"Çeşm-i şûh", "hayâsız ve küstâh" demektir. Ya'nî, bu insân-ı kâmillerin her biri, kendi mevhûm olan varlıklarından fânî oldu; ey küstah ve hayâsız olan kimse! Artık ona "var" ta'bîr etme! Hakk'ın akarsu mesâbesindeki varlığı onun sûret-i zâhiresi ırmağında kerpiç mesâbesinde olan cisim ve cismâniyet nasıl kuru kalır?
3233. Bu güneşin önünde hilâl ne vakit sabit olur? Böyle Rüstem ile zâlin kuvveti ne olur?
“Rüstem", meşhûr bir pehlivânın ismidir. "Zâl", burada kocakarı ma'nâsınadır. Ya'nî, güneş masâbesinde olan bu vücûd-i hakîkî-i Hak önünde insân-ı kâmilin hilâl mesâbesindeki varlığı ne vakit sabit kalır? Meselâ bir Rüstem pehlivâna karşı bir kocakarının kuvveti ne olur?
3234. O Kirdigar, varlıklardan yüz helâklik çıkarmak için talib ve rağıbdır.
"Demâr", "helâklik" demektir. "Tâ zi hestîhâ"daki "tâ", ta'lîl içindir. Ya'nî, o fail-i hakîkî olan Hak Teâlâ hazretleri كل شىء هالك إلا وجهه (Kasas, 28/88) [ya'nî "Onun vechinden başka her şey helâk olucudur" ve كُلِّ من عليها فان (Rahmân, 55/26) [ya'nî "Yeryüzündeki her şey fânîdir"] âyet-i kerîmeleri mûcibince, varlıklardan ve bu vücûdât-ı izâfiyye âleminden birçok helâklik çıkarmak için tâlibdir ve râğıbdır.
3235. İki deme ve iki ta'bîr etme ve iki bilme! Bendeyi kendi efendisinde mahv bil!
Binâenaleyh sen bi'l-asâle insân-ı kâmil olan Resûl-i Ekrem hazretlerinin ve onun vârisleri olan kâmillerin sûret-i abdâniyyelerini görüp, "Bir Hak var, bir de insân-ı kâmil var. Binâenaleyh vücûd ve varlık ikidir" deme ve "iki" ta'bîrini kullanma! Ve vücûdu iki bilme! Abd-i mahz olan insân-ı kâmili efendisi olan Hakk'ın varlığında mahv olmuş bil! Menkıbe: "Sultân Mahmûd-ı Gaznevî, Harakān cihetine gelmiş idi. Ebu'l-Hasan-ı Harakānî hazretlerini gönderdiği bir kimse vâsıtasıyla huzûruna da'vet etti. Ve o kimseye dedi ki: "Eğer gelmekten istinkaf ederse, أطيعوا الله وأطيعوا الرسول وأولي الأمر منكم (Nisâ, 4/59) ya'nî "Allâh'a itaat ediniz ve Resûl'e ve sizden emr sahibi olanlara tâat ediniz!" âyet-i kerîmesini oku! O kimse Hz. şeyhin istinkâfı üzerine bu âyet-i kerîmeyi okudu. Ebu'l-Hasan (k.s.) hazretleri cevâben buyurdular ki: "Etîullâh"da o kadar müstağrakım ki, "Etîu'r-Resûl"de hacâletim vardır. Bak, ulü'l-emre ne kalır?" Ya'nî, ben Resûl-i Ekrem'in varlığında ve Resûl-i Ekrem dahi Hakk'ın varlığında müstağrak olduk. Bu istiğrâk içinde ulü'l-emrin varlığı kalır mı ki, itâat mevzû'-i bahs olabilsin? demek olur. İşte insân-ı kâmillerden her birinin müntehâ-yı hâlleri budur. Bu zevke vâsıl olmayan ulemâ onları inkâr ederler.
3236. Efendi de efendi yaratıcının nûrunda fânîdir ve ölmüş ve mât ve defîndir.
Senin seyyid ve efendi dediğin Resûl-i Ekrem ve vârisleri dahi, efendiyi yaratıcı olan Hakk'ın nûr-ı vücudunda fânîdir ve ölmüştür ve mağlûbdur ve gömülmüştür.
3237. Vaktaki bu efendiyi Hak'tan ayrı göresin, hem metni ve hem dîbâceyi kaybedersin.
Vaktâki bu âlem-i sûrette bu efendiyi ve bu insân-ı kâmilin varlığını Hakk'ın varlığından ayrı göresin, bu kitâb-ı kâinâtın hem metnini ve hem de dîbâcesini ve mukaddimesini kaybedersin ve hakîkatin câhili kalırsın.
3238. Agah ol! Gözü ve gönlü çamurdan geçir! Bu bir kıbledir; iki kıble görme!
Ya'nî, ey hakîkatin tâlibi! Aklının gözünü ve gönlünün meylini, çamurdan ve topraktan neşv ü nemâ bulan cisimden geçir! Her birerleri birer insân-ı kâmil olan enbiyâ ve evliyâ hep bir kıbledir; iki kıble görme! Ve Hakk'ı bunların haricinde arama! Žîrâ Zât-ı Hakk'ı zâtiyyeti cihetinden sûretten mücerred olarak görmek, mümkin değildir. Nitekim Kur'ân-ı Kerim'de لا تدركه الأبصار وهو يدرك الأبصار (En'âm, 6/103) ya'nî "Basarlar onu idrâk etmez ve o basarları idrak eder" buyurulur. Fakat o vücûd-ı vâhid-i hakîkîyi ancak sûret libâsına bürünmüş olarak müşâhede mümkin olur. Nitekim ayet-i kerime فأينما تولوا فثم وجه الله (Bakara, 2/115) ya'nî "Ne tarafa teveccüh ederseniz Allah'ın vechi vâki'dir" buyurulur. Ve taraf ve cihet ise taayyün ve sûret îcâbıdır. Binâenaleyh cem'iyyet-i esmâiyyesiyle insân-ı kâmil libâsında zâhir olan Hakk'ı, o insân-ı kâmilden ayrı ve iki kıble görme! Hak ve o insân-ı kâmil bir kıbledir. O insân-ı kâmil "Ene'l-Hak" derse, inkâr etme! Nitekim Hz. Pîr efendimiz Fihi Mâ Fih'lerinin 12. faslında şöyle buyururlar: "Suya gark olan kimseden zâhir olan her bir fiil, onun fiili değildir, suyun fiilidir. Eğer su içinde henüz el ve ayak hareket ederse, ona gark olmuş demezler. Halbuki o "Eyvâh! Boğuldum!" diye bağırır; buna da istiğrâk demezler. Nihayet bu "Ene'l-Hak" da'vâsı azîm tevâzu'dur. Zîrâ "Ben abd-i Hudâ'yım!" diyen kimse iki mevcûd isbât eder. Birisi kendi için ve diğeri Hak içindir. Fakat "Ene'l-Hak!" diyen kimse, kendisini yok edip ve ber-hevâ eyleyip "Ene'l-Hak!" der. Ya'nî "Ben yokum, hep O'dur. Hudâ'dan başka mevcûd yoktur. Ben külliyyen abd-i mahzım ve hiçim!" der. Bu makāmda tevâzu' ziyâdedir. Şu kadar ki, halk anlamıyorlar... ilh."
3239. Vaktaki iki gördün, her iki taraftan kaldın. Bir ateş kava düştü ve kav gitti.
"Haf", çakmak ile yaktıkları "kav" demektir. Ya'nî, vaktâki Hakk'ı ve bi'l-asâle insân-ı kâmil olan Seyyid-i kâinât Efendimiz ile onların vârisleri olan evliyâ-yı kirâmı birbirinden ayrı ve iki gördün, her iki taraftan, ya'nî hem Hak'tan ve hem de Peygamber'den ve onun vârislerinden geri kaldın ve bu iki tarafı anlayamadın. Meselâ bir ateş kava düştü ve kavın vücûdu ateşe münkalib olup, yanarak mahv oldu, gitti. İnsân-ı kâmillerin vücûd-i izâfîleri de böyle kav gibidir. Hakk'ın ateş mesâbesinde olan tecellî-i zâtîsi geldiği vakit, onların varlığı kalmaz; onların varlığı Hakk'ın varlığı olur. Böyle biri iki gören kimsenin hâli aşağıdaki kıssada mezkûr olan misâl gibidir. İki görücünün meseli, Kâş şehrinin Ömer nâmındaki garîbi gibidir ki, bu isim sebebiyle ekmekçi onu bir dükkândan diğer bir dükkâna havâle etti; ve o anlamadı ki, bütün dükkânlar birliktir; bu ma'nâda ki, Ömer'e ekmek satmazlar. Demedi ki: "Yine burada tedarik edeyim ki, ben galat ettim. İsmim Ömer değildir. Eğer bu dükkânda tövbe ve tedarik edersem, bu şehrin bütün dükkânlarından ekmek bulurum; ve eğer tedariksiz Ömer adlı olursam, bu dükkândan mahrûm geçerim ve şaşıyım; ve bu dükkânları birbirinden ayrı bilmişim!"
"Kâş”, Îrân'da bir şehrin ismidir ki, o şehrin ahâlîsi Şîa olduğu için Hz. Ömer (r.a.) efendimize buğz ve adâvet ve İmâm-ı Alî (k.A.v.) efendimize muhabbet ederlerdi. "Nânbâ", ekmekçi demektir. Ya'nî, Kâş şehrine Ömer adlı bir yabancı kimse gelmiş ve ekmekçi dükkânına gitmiş. Ekmekçi adını sorduğu vakit "Ömer" deyince, Şiîlik taassubundan dolayı onu diğer bir dükkâna göndermiş; ve ekmekçilerin hepsi böyle yapmış ve o kimse de ekmek tedârik edememiş. Fakat Hz. Ömer'i Hz. Alî'den ayrı gören bu garîb, ekmekçilerin bu hâlinden onların Ömer adlı adama ekmek satmamakta müttehid ve birlik olduklarını anlamamış; ve "Ben yanlış hareket ettim. Benim adım Ömer değildir, Alî'dir; ve eğer bu müracaat ettiğim bir dükkânda Ömer isminden rücû' ve Alî ismini tedarik edersem, bu şehrin bütün dükkânlarında ekmek bulurum; ve eğer Alî ismini tedarik etmeyip, Ömer adlı olursam, bu dükkânlardan ekmekten mahrûm olarak geçerim; ve bu dükkânların ma'nâda müttehid olduklarını görmemiş bir şaşı olurum; ve bu dükkân sâhiblerinin ma'nâlarını birbirinden ayrı bilmişim!" dememiştir.
3240. Eğer Kâş şehrinde Ömer adlı isen, kimse sana yüz dânge yufka ekme- [3220] ği satmaz.
"Dâng" bir pulun dörtte biri kıymetinde olan bir paranın ismidir. "Lavâş", "Acem pidesi" denilen "yufka ekmeği" demektir. Ya'nî, Kâş şehrinin halkı Şîa olduğundan, eğer Ömer adlı isen, orada hiçbir kimse sana yüz dâng bile versen Acem pidesi satmaz. Zîrâ Ömer isminin düşmanıdırlar.
3241. Vaktaki bir dükkânda "Ömer'im, bu Ömer'e kerem cihetinden ekmek satınız!" dedin.
3242. O der: "Öbür dükkâna git! Ondan bir ekmek bundan elli ekmekten iyidir."
Ya'nî, vaktāki Kâşân'da bir ekmekçi dükkânında: "Ben Ömer'im, bu Ömer'e lutfen ekmek satınız!" dedin; o dükkân sâhibi sana der ki: "Öbür dükkâna git! O dükkândan bir ekmek satın almak bu dükkândan elli ekmek almaktan iyidir."
3243. Eğer o nazarda şaşı olmasa idi, o "Başka dükkân yoktur!" derdi.
Eğer o ekmek müşterîsi olan garîb, akıl gözünün bakışında ve görüşünde şaşı olmasa idi, ekmekçilerin ma'nâda olan ittihadlarını anlar ve "Burada başka dükkân yoktur!" derdi. Binâenaleyh o kimse bu şaşılıktan dolayı dükkân sûretlerinin çokluğuna bakıp ma'nâlarının ittihâdını ve birliğini göremedi.
3244. Binaenaleyh eğer Kâşî'nin kalbine şaşı olmamak işrakı çarpa idi, Ömer, Alî olurdu.
"İşrak zeden", işrâk vurmak, ziyâ ve parlaklık vermek demektir. "Kâşî"den murâd, Kâş şehrinin halkıdır. Ya'nî, eğer o Ömer adlı müşterînin görüşüne, Kâş halkının kalblerinde veyâ bâtınlarında olan ittihada ve birliğe karşı şaşı olmamak hâli parlaklık vere idi, Ömer adını derhal Alî adına tahvîl ederdi.
3245. Bu, buradan o ekmekçiye der: "Ey ekmekçi bu Ömer'e ekmek sat!"
"Habbâz", Arapça "ekmekçi" ve "nânba", Fârisîce "ekmekçi" demektir. Ya'nî, müşterînin müracaat ettiği bu ekmekçi, bu kendi dükkânından o civârdaki ekmekçiye bağırıp: "Bu Ömer ismindeki müşterîye ekmek sat!" der ve ekmekçiye de müşterînin ismi Ömer olduğunu haber vermiş olur.
3246. Vaktaki o dahi Ömer'i işitti, ekmeği çekti. Müteakiben onu uzak dükkâna gönderdi.
Vaktâki o ekmekçi dahi evvelki ekmekçinin ihbârıyla Ömer ismini işitti, o müşterîden ekmeği geri çekti ve müteâkıben o müşterîyi daha ilerideki dükkâna yolladı.
3247. Dedi ki: "Ey benim ortağım, bu Ömer'e ekmek ver!" Ya'nî sırrı benim sesimden anla!
Daha ilerideki dükkân sâhibi de o civârdaki diğer ekmekçiye bağırıp: "Ey benim ortağım! Bu Ömer adlı müşterîye ekmek ver!" Ya'nî, Ömer adlı müşterîye ekmek vermenin câiz olmaması sırrını benim sesimden ve "ekmek ver!" demenin "verme!" demek olduğunu anla! "Hem-bâz", bir oyunda beraber ve ortak olan kimse demektir. Ba'zı nüshalarda "enbâz" vâki'dir; bu da "ortak ve şerîk" ma'nâsınadır.
3248. O dahi: "Agâh ol! Ekmeğe vurmak için Ömer geldi" diye seni o taraftan havale eder.
O ekmekçi dahi: "Agâh ol! Ekmek almak için Ömer adlı bir kimse geldi!" diye bağırıp, seni kendi dükkânı tarafından diğer ekmekçiye havâle eder.
3249. Vaktaki bir dükkânda Ömer oldun, git, bütün Kâşan'da ekmekten mahrum ol!
Vaktâki bir dükkânda Ömer oldun ve Alî'yi Ömer'den ayrı görerek, "Ben Alî'yim!" diyemedin, artık git, bütün Kâşân şehrinde ekmekten mahrûm ol! Bu mesellerde "Ömer" ile tâlib-i şerîata ve "Alî" ile tâlib-i hakîkate ve “Kâ-şân" ile âlem-i sûret ve taayyüne ve "dükkân" ile insân-ı kâmilin huzûruna işâret buyurulur. Zîrâ Hz. Ömer (r.a.) efendimizin meşreb-i âlîlerinde şerîat ve Hz. Alî (k.A.v.) efendimizin meşreb-i âlîlerinde dahi hakikat galib idi; ve hakîkat ise şerîatin gayrı değildir. Zahir görücü olanlar bunları birbirinden ayrı görürler ve ehl-i hakîkatin sözlerini Kitâb ve Sünnet'e muhâlif addedip boş i'tirazlar yaparlar ve verilen muhakkak ve ma'kūl cevabları teemmül tarafına meyil etmezler; ve şerîat ile hakîkat arasındaki râbıtaları idrâk edemediklerini gösterirler.
3250. Ve eğer bir dükkânda Alî dedin ise, buradan havalesiz, sıkıntısız ekmeği al!
“Zahîr”, nefes darlığı ve nefesi zahmetle almak ve nâle etmek ve karın buruntusu demektir. Ya'nî, eğer bir insân-ı kâmilin huzurunda "Ben Alî'yim ve tâlib-i hakîkatim!" dedin ise, bu huzûrdan başka yere havâle olunmaksızın ve sıkıntı çekmeksizin, rûhun gıdâsı olan maârif ve hakāyık-ı ilâhiyye ekmeğini al! Ve eğer "Ben tâlib-i şerîatim, senin sözlerin şerîate muhâliftir" der isen, o kâmil "Benim tarafımdan sana verilecek ekmek yoktur; başka yere git!" der. Nitekim sülük ehlinden böyle avâre olup, kapı kapı dolaşanlar çok görülmüştür ve hiçbirisi de ma'rifet sahibi olamayıp, ömürlerini boşuna geçirmişlerdir.
3251. Vaktaki iki görücü şaşı âb-ı hayattan menfaatsiz oldu, ey anasını satıcı, sen on görücü şaşısın!
“Nûş”, tatlı bir şey, âb-ı hayât, tiryâk ve panzehir, ma'nâlarınadır. "Ber", meyve ve fâide ve menfaat demektir. Ya'nî, vaktâki şerîat ile hakîkati ayrı ve iki gören şaşı, rûhun âb-ı hayatı ve nûşu olan hakāyıktan menfaatsiz ve mahrûm oldu, ey anası gibi şefkatli olan mürşid-i kâmili beğenmeyip satan ve onun huzûrunu terk eden kimse! Sen biri on görücü bir şaşısın! Ve senin hem şerîatten ve hem de hakîkatten haberin yoktur. Acabâ sendeki mahrûmiyetin derecesi ne olur? Bir düşün!
3252. Mâdemki bu arzın Kâşân'ında Alî olmayasın, şaşılıktan Ömer gibi dolaş!
Mâdemki Kâşân mesâbesinde olan bu arzda ve bu dünyâda tâlib-i hakîkat olmayasın, şaşılıktan ve Ömer ile Alî'yi ya'nî şerîat ile hakîkati ayrı görücülükten dolayı, kendi aklınca zâhir-i şerîate yapışıp, "Hak eşyayı zâtı ile değil, ilmi ile muhîttir" diyerek dolaş dur! Bak, sırr-ı tevhîdi bulabilir misin?
3253. Şaşı için bu vîrâne deyrde, "Orada hayır vardır!" diye köşe köşe nakil vardır.
"Ey semme hayr" ibâresini Ankaravî hazretleri "Ey gönül! Hayır o mekândadır" diye tercüme buyurumuşlardır. Hind şârihlerinden ba'zıları da bu ma'nâyı göstermişlerdir. Yine Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî ve Muhammed Efdal ve İmdâdullâh hazarâtı "Semme hayr", İblîs'in ismidir, demişlerdir. Bu sûrette ma'nâ "Ey İblîs" demek olur. Ba'zı nüshalarda ikinci mısra' harf-i nidâsız olarak "Gûşe gûşe nakl-i nev ki semme hayr" vâki'dir. "Orada hayır vardır, diye köşe köşe nakil vardır" demek olur. "Deyr", nasrânî manastırı demektir; murâd, dünyâdır. Ya'nî, bu keserât âlemi olan harâb dünyada biri iki veyâ on gören şaşı için "Orada hayır vardır ve hakîkati anlarım!" diye köşe köşe nakl etmek ve mürşid-i kâmil aramak için dolaşmak vardır.
3254. Ve eğer sana Hak tanıyıcı iki göz geldi ise, her iki sarayın arsasını dost dolu gör!
Ve eğer sen'n aklına Hakk'ı tanıyıcı olan iki göz geldi ise, o iki gözün biri ile bâtını ve diğeri ile zâhiri görürsün ve هُوَ الْأَوَّلُ وَالْآخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ (Hadîd, 57/3) ya'nî "Evvel ve Âhir ve Zâhir ve Bâtın O'dur" âyet-i kerîmesinin ma'nâsını anlarsın ve فَأَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللَّهِ (Bakara, 2/115) ya'nî "Ne tarafa dönerseniz Hakk'ın vechi vâki'dir" âyet-i kerîmesi mûcibince, hem dünyâ ve hem de âhiret arsasını ve meydanlarını dost-ı hakîkî olan Hak ile dolu görürsün.
3255. Havf ü recâdan dolu olan bu Kâşân içinde câ-be-câ havâleden kurtulasın!
Binâenaleyh korku ve ümîd ile dolu olan bu dünyâ ve âlem-i keserât ve hayâlât içinde “Hakk’ı bulacağım!” diye oradan oraya kâmiller tarafından havâle olunmaktan kurtulursun. Çünkü korku ve ümîd, kişinin kendi varlığını görmesinden neş’et eder. Dünyâda ve âhirette Hakk’ın varlığından başka bir varlık olmadığını zevken ve hâlen ârif olan kimsede havf ü recâ kalmaz. Nitekim âyet-i kerîmede إِنَّ أَوْلِيَاءَ اللَّهِ لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ (Yûnus, 10/62) ya’nî “Âgâh olun! Allâh’ın evliyâsı için korku yoktur ve onlar mahzûn olmazlar” buyurulur.
3256. Bu ırmakla gonca yâhud ağaç gördün ise, her ırmak gibi sen ona hayâl zannı götürme!
“Irmak”tan murâd, insân-ı kâmildir. “Gonca”dan murâd, remiz ile söylenmiş maârif-i ilâhiyyedir ve “ağaç”tan murâd, bu remzin müstenid olduğu ulûm-i ledünniyyedir. Ba’zı nüshalarda “yâ şecer” yerine “bâ-şecer” vâki’dir. Bu sûrette ma’nâ “ağaçlı gonca” demek olur ki, bundan murâd, hâriçten gelen bir gonca-i ma’rifet değil, insân-ı kâmilin kendi bâtınından ilhâm-ı ilâhî ile zuhûr eden gonca-i ma’rifettir. Ya’nî bu insân-ı kâmilin vücûdunun ırmağında açılmamış bir ma’rifet goncası ve remzi görür isen, her âlimin vücûdu ırmağındaki gibi sen onu hayâl zannetme! Zîrâ âlimlerin çoğu fenâ ve bekâ mertebelerine vâsıl olmadıkları hâlde, evliyâullâhın bu ma’rifet goncaların-dan kendi hayâllerine göre bahs ederler. Ma’lûm olsun ki, Hakk’ın insân-ı kâmile vâki’ olan tecellîsi hayâl perdesi arkasından değildir; ve bu hayâl perdesi insanın kendinde tahayyül ettiği bir varlıktır. Hak ile insân-ı kâmil arasındaki bu perde yırtılmış olduğu için, insân-ı kâmilden zâten ve sıfâten ve ef’âlen zâhir olan Hak’tır. Binâenaleyh insân-ı kâmilin huzûru Hakk’ın huzûru olur. Sâir insanlara olan Hakk’ın tecellîsi bu varlık hayâlî perdesi arkasından olduğu için, onun huzûru bu hayâl perdesinin huzûru olur. Binâenaleyh gölge sâhibinin huzûru ile hayâl olan gölgenin huzûru bir olmaz. Nitekim bir kimse musâhabet etmek istediği bir kimsenin gölgesi önünde otursa, hayâl önünde oturmuş olur. Nitekim 1. cildin 719. numarasında şöyle buyurulur: هَمْ عَطَا يابى و هم باشى فتا / همنشین اهل معنی باش تا ya’nî bâliğ-i recül olmak için ma’nâ ehlinin musâhibi ol!
3257. Zîrâ sana bu nakışlar aksinin aynından Hak, hakikat ve meyve satıcı olur.
"Nakışlar"dan murâd, insân-ı kâmilin vücûd-ı sûrîsine Hakk'ın sıfat ve esmâsı ve efâli ile vâki' olan tecellîleridir. Ya'nî, zîrâ sen insân-ı kâmilin huzûrunda bulunduğun vakit, Hakk'ın bu insân-ı kâmilin vücuduna vâki' olan tecelliyâtı nakışlarının sana olan aksinin "ayn"ından ve zâtından Hak hakîkat olup bizzât sana ma'rifet meyvesini satıcı olur. Ya'nî, sen evvelce Hakk'ı bu keserât âleminin hâricinde zannederdin ve senin bu i'tikādın hayâl idi. İnsân-ı kâmilin vücûdunda gördüğün nuküş-ı ilâhiyyeden senin kalbine vâki' olan aksinin zâtından o hayâl olan i'tikādın gidip, yerine Hakk'ın hakîkî olan varlığı i'tikādı gelir ve Hak Teâlâ sana doğrudan doğruya ma'rifet meyvesini satıcı olur.
3258. Göz bu sudan şaşılıktan hür olur, aksi görür. Sepet dolu olur.
Binâenaleyh akıl gözü bu insân-ı kâmil vücudunun ırmağı suyundan ve maârifinden şaşılıktan ve bir olan varlığı iki görmekten hür olup kurtulur. İnsân-ı kâmilden kendisine vâki' olan aksi görür; kalbinin sepeti ma'rifet yemişleri ile dolu olur.
3259. Böyle olunca ma'nada bu su değil bağ olur. Binaenaleyh Belkîs gibi hababdan üryan olma!
"Habâb", çok su ve su kabarcığı habbeleri. Bu beyt-i şerîfte sûre-i Neml'de vâki' olan قِيلَ لَهَا ادْخُلِي الصَّرْحَ فَلَمَّا رَأَتْهُ حَسِبَتْهُ لُجَّةً وَكَشَفَتْ عَنْ سَاقَيْهَا (Neml, 27/44) ya'nî "Belkîs'e "Köşke gir!" denildi. Belkîs onu gördüğü vakit derin su zannetti ve baldırlarını sıvadı" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Belkîs Yemen hükümdârı olan bir kadın idi. Süleymân (a.s.) onu müslümân etmek için da'vet etti. Ve billûrdan bir köşk yaptırmış idi ki, altından su akardı. Belkîs köşke girerken bunun billûrdan olduğunu fark edemedi. Su içinden geçeceğini zannetti ve kendi hayâline tâbi' olarak elbisesi ıslanmamak için bacaklarını sıvadı. Kıssanın tafsîli tefsîr kitablarındadır. Ya'nî böyle olunca bu insân-ı kâmilin vücûdu su ırmağı değil, ulûm-i ledünniyye meyvelerinin bâğı olur. Binâenaleyh sen dahi hayâle tâbi' olan Belkîs gibi, insân-ı kâmilin billûr köşk me- sâbesinde olan huzûruna girdiğin vakit, o köşkün altından cereyân eden ma-ârif ve hakāyık sularını görüp, ürkerek şaşırma ve akıl ve idrâk libâsından soyunma!
3260. Eşeklerin sırtı üzerinde türlü türlü yük vardır. Agâh ol! Bu eşekleri sen bir sopa ile sürme!
"Eşekler"den murâd nefislerdir. "Yük"ten murâd, ulûm ve ezvâktır. "Sopa"dan murâd, hükm etmektir. Ya'nî, efrâd-ı beşerin hayvanlığa meyil etmekte eşekler mesâbesinde olan nefislerinin sırtı üzerinde türlü türlü ulûm ve ezvâk yükleri vardır. Sen, "Bunların cümlesi sıfât ve esmâ-i ilâhiyye mezâhiri olduğundan, hepsi müsâvîdir!" deme ve onları bir sopa ve hükm ile sürme!
3261. Bir eşeğin üzerinde yük la'l ve gevherdir. Bir eşeğin üzerinde yük taş ve mermerdir.
Zîrâ bir nefis üzerindeki yük hakāyık ve maârif-i ilâhiyye ve esrâr-ı tevhîd la'l ve gevherleridir; ve diğer bir nefsin üzerindeki yük dahi, kıymetsiz ve dedikodudan ibaret olup, taş ve mermer mesâbesinde ilm-i keserâttır.
3262. Bütün ırmaklar üzerine sen bu hükmünü sürme! Bu ırmak içinde ayı gör! Ona akis ta'bîr etme!
Binâenaleyh sıfât ve esmâ-i ilâhiyye âsârı cârî olan bütün nüfûs-ı beşeriyye ırmakları üzerine sen bu hükmünü verme! Bu insân-ı kâmil vücudunun ırmağı içinde o sıfatların mevsûfu ve o isimlerin müsemmâsı olan ay mesâbesindeki Hakk'ı gör! Ve o gördüğün aya dahi akis ta'bîr etme!
3263. Bu Hızır'ın suyudur. Hayvânât-ı ehliyye ve sibâ'ın suyu değildir. Ondan her ne görünürse Hak olur.
"Hızır'ın suyu"ndan murâd, âb-ı hayattır. "Dâm”, burada hayvânât-ı ehliyye ma'nâsınadır. "Ded", sibâ' ve yırtıcı hayvân demektir. Ya'nî, bu insân-ı kâmilin ulûm ve maârifi âb-ı hayattır ki, bu ulûm-i ledünniyye suyu ölü bir hâlde olan rûhun dirilmesine sebeb olur. O âb-ı hayât, sıfât-ı nefsâniyyeleriyle hay-vânât-ı ehliyyeye ve yırtıcılara benzeyen mukallid âlimlerin vücûdları ırmağın-dan akan ulûm-i zâhirî ve taklîdî suyu değildir. Binâenaleyh o insân-ı kâmilin vücûdu ırmağında her ne görünürse Hak olur.
3264. Bu ırmağın dibinden ay der ki: "Ben ayım, ben akis değilim! Hem ha-dîsim ve hem rehim!"
Bu beyt-i şerîfte insân-ı kâmilin makām-ı ittihâdına işâret buyurulur. “İt-tihâd"ın ma'nâsı her ne kadar lügatte, "bir olmak" demek ise de, bu ittihâd, kısa nazarlı olan ehl-i zahirin tevehhüm ettikleri hulûl değildir. Vaktâki sâlik mücâhedât ve riyâzât kuvveti ile nefsinin mevhûm olan varlığından geçer ve sâf bir ayna olup, sıfat-ı Hakk'ı kabul edici bir hâle gelir ve nefsinin rûhânî ve cismânî ve sûrî ve ma'nevî irâdeleri kalkar; ve ondan zâhir olan ancak Hakk'ın iradesi olur; ve meşhûr olan . كنت له سمعا وبصرا ولسانا ويدا . . . الخ ya'ni "Ben onun işitmesi, görmesi, lisânı ve eli olurum... ilh."] hadis-i kudsîsi mû-cibince Hak onun kuvâ-yı zâhire ve bâtınesi olur. Binâenaleyh bu hadîs mû-cibince ondan söyleyen Hak'tır; ve eğer "Ene'l-Hak" derse, bu söz onun sö-zü değildir. Beyit:
Mansûr "Ene'l-Hak" söyledi Hak'tır, sözü Hak söyledi
İmdi, insân-ı kâmilin hâli bu olunca, ondan zâhir olan sıfat ve esmâ, sâir insanlarda zahir olan sıfat ve esmâ gibi akis sûretiyle vâki' olmaz. Zîrâ bu zu-hûrda insân-ı kâmilin kendisi ortada yoktur. Fakat sâir insanlarda kendileri-nin kendilikleri vardır.
3265. O şey ki, bâlâ üzerindedir, bu ırmakta mevcûddur. İster bâlâya, ister ona el tut!
Ya'nî, âlem-i bâlâda ve mertebe-i ulûhiyyette olan her şey, bu insân-ı kâ-milin vücûdu ırmağında mevcûddur. Zîrâ Hak, insân-ı kâmilde cem'iyyet-i esmâiyyesi ile zâhir olmuştur. Hakāyık ve maârif-i ilâhiyye meyvelerini al-mak için kalbinin elini ister mertebe-i ulûhiyyete kaldır, ister bu insân-ı kâ-mile tut! Hak ile insân-ı kâmil arasında ayrılık ve gayrılık yoktur.
3266. Bu ırmağı diğer ırmaklardan tutma! Bu ay yüzlünün pertevini ay bil!
Sen bu insân-ı kâmilin vücûdu ırmağını diğer ulûm-i zâhiriyye erbâbının vücûdu ırmakları mesâbesinde tutma! Bu ay yüzlü insân-ı kâmilin parlaklığını ayın kendisi bil! Mesnevî:
[Ya'ni] "Her kim Hudâ ile beraber oturmak isterse, o kimse evliyânın huzûrunda otursun."
3267. Bu sözün nihayeti yoktur. O garib çok ağladı. Efendinin derdinden gamlı oldu.
"Keîb", gamlı ve mahzûn demektir. Bu insân-ı kâmilin mertebesine aid sözün nihâyeti yoktur. Kıssaya rücû' edelim. Elhâsıl, o borçlu garîb, muhtesibin vefatından dolayı çok ağladı ve o efendinin derdinden gamlı ve mahzûn oldu.
"Pâymerd", yardımcı ve şefî' ve destgîr ve mededkâr demektir (Burhân, Şemsü'l-Lügāt, Gıyâsü'l-Lügat). Ya'nî, borçlu garîbin feryadını gören ehl-i hayırdan yardımcı bir kimse çıkıp o garîbin borcu ödenmek için Tebrîz şehri halkından iâne topladı. Fakat az bir şey toplandı ve garîbin borcu ödenecek kadar bir para hâsıl olmadı. Binâenaleyh o garîb ziyaret için muhtesibin kabrine gitti ve kabrinin başında nevha ve feryâd tarîkıyle âtîdeki sözleri söyledi.