Abdülgavs'in ve onu perilerin kapmasının ve onun senelerce periler arasında sâkin olmasının ve senelerden sonra onun şehrine ve
21. bölüm / 31 · 9978 kelime · ~50 dk okuma
2993. Abdülgavs dokuz yıl peri gibi gizli uçuculukta perinin hemcinsi idi.
Abdülgavs ismindeki sâlih bir zât dokuz yıl periler gibi insanların gözlerinden gizlenmiş ve periler hemcinsi olmuş idi.
2994. Onun karısının diğer bir kocadan nesli oldu; ve onun yetîmleri onun ölümünden semerde idiler.
"Semer", "geceleri vakit geçirmek için söylenen hikâye ve masal" ma'nâsınadır. Ya'nî, Abdülgavs'in dokuz yıl kaybolması üzerine, öldü zannıyla onun karısı başka kocaya vardı ve o kocadan dahi çocukları oldu; ve Abdülgavs'in kendi çocukları ve yetîmleri babalarının ölümünden geceleri bahs ve hikâye ederlerdi.
2995. Derlerdi ki: "Muhakkak onu kurt ve eşkiya vurdu. Yahud bir kuyuya, yahud bir pusuya düştü."
Onun yetîmleri ondan bahs edip derlerdi ki: "Muhakkak babamızı kurt parçaladı, yahud dağlarda eşkiya öldürdü. Yâhud bir kuyuya düştü veyahud bir düşman pususuna uğradı."
2996. Bütün onun evladları şuğuller içinde mest idiler. Demezlerdi ki: "Bizim babamız vardır."
Abdülgavs'in bütün evladları kendi işleri ve güçleri ile meşgül olup, bu işlerine dalmış idiler ve "Bizim babamız vardır ve sağdır" demezler idi.
2997. Dokuz yıl sonra da o âriye olarak geldi. Zâhir oldu, tekrar mütevâriye oldu.
"Âriye", "âriyetî" kelimesinden muharref olarak Türkçe'de "iğreti" ma'nâsınadır. "Örtünücü ve gizlenici" ma'nâsına olan "mütevâriye" kelimesi de zarûret-i vezn için "mütvâriye" okunmak îcâb eder. Âhirindeki te'nîs alâmeti olan "hâ", kāfiye zarûretinden nâşîdir. Maahâzâ Abdülgavs'in nefsine işâret olunursa, nefis müennes olduğu için, kāfiye zarûreti bertaraf olur. Ya'nî Abdülgavs dokuz yıl sonra âilesi arasına ikāmet kasdiyle değil, iğreti olarak geldi. Onların arasında zâhir oldu. Onun nefsi tekrar gizlenici oldu.
2998. Bir ay kendi evladlarının misafiri oldu; ve ondan sonra onun rengini artık kimse görmedi.
"Renk"ten murâd, sûrettir. Ya'nî, Abdülgavs perilerin arasından ayrılıp bir ay evlâdlarının yanına geldi ve misafir oldu ve tekrar kayboldu. Artık onun sûretini hiçbir kimse bir yerde görmedi. Ma'lûm olsun ki, zâhir-bîn olanlar cin tâifesinin vücûdunu inkâr ederler. Kur'ân-ı Kerîm'de sûre-i Cin'de bu tâifeden bahs buyurulduğundan, her ne kadar zâhir-bîn olsalar bile, cinnin vücûdunu mü'minlerin inkâr edememeleri îcâb eder. Eğer inkâr ederlerse îmân ile alâkaları kalmaz. Bununla beraber bu gibi zâhir-bîn olanları iknâ' edebilecek birçok hâdisât-ı cinniyye vâki' olmuştur ki, bu hâdisâtın hiçbirisini evhâm ve hayâlâta atf etmek mümkin olmaz. Ezcümle Mevlânâ Câmî hazretleri Nefahâtü'l-Üns'te Abdullah-ı Hafif hazretlerinden naklen şu vak'ayı hikâye buyurur:
"Ebu'l-Kasım-ı Kusrî dâimâ başını önüne eğerdi. Sebebi soruldukta dedi ki: "Ben evvelleri bir hafta mütemâdiyen oruç tutar ve bir kere iftâr ederdim. Cinden birisi gelip bana selâm verdi. Fakat şahsı görmedim. Ona "Zâhir ol, seni göreyim!" dedim. Gâyet güzel sûrette bir şahıs zâhir oldu. "Sen kimsin?" dedim. "Mü'min cinlerdenim. Senin gibi böyle riyâzat sâhiblerinden bir kimseyi gördüğümüz vakit, severiz ve selâm veririz" dedi. "Bundan sonra bana zâhir ol, sohbet edelim!" dedim. Öyle yaptı ve bana muhabbet gösterdi ve tamâmiyle ünsiyet tuttu ve bana ba'zı şeyler öğretti. Bir gün ona "Gel, seninle mescide girelim ve bir müddet oturalım!" dedim. Bana cevâben dedi ki: "Eğer biz mescide girip konuşmaya başlarsak halk seni görürler, beni görmezler ve seni vehm ve hayâle mübtelâ olmuş bir adam zannederler." Dedim ki: "Gel, mescidin son safında oturalım ki, herkes bizi görmesin." Muvâfakat etti. Mescide girip oturduk. Bana dedi ki: "Bu adamları nasıl görüyorsun?" Dedim ki: "Ba'zısını yarım gaflet uykusunda ve ba'zısını tamamen uykuda ve ba'zısını da uyanık görüyorum." "Başları üstünde olanları görüyor musun?" dedi. "Hayır" dedim. Gözlerimi sildi. Gördüm ki, her kişinin başı üzerinde bir karga oturmuş. Ba'zısının gözlerini kanadlarıyla örtmüş ve ba'zısının ancak başının üstüne konmuş; ve ba'zısının gözlerini kanadlarıyla gâh örter ve gâh açar. Bunun üzerine dedi ki: "Hak Teâlâ Kur'ân'da sûre-i Zuhrufta ومن يعش عن ذكر الرحمان نقيض له شيطانا فهو له قرين (Zuhruf, 43/36) ya'nî “Kim ki, Rahmân'ın zikrinden körlük ve i'râz ederse, biz bir şeytanı onun için bedel veririz ki, o onun karînidir" buyurur. Bunların başları üzerinde oturan o şeytanlardır ve her birisine gafleti kadar müstevlî olmuşlardır." Bu cinnî böyle bana gelir ve giderdi. Nihayet bir gün ziyâde acıktım. Adetim üzere iftârım vaktine dört gün kalmış idi. Bir parça ekmek yedim. Açlığım geçti. Yine o cinnî gelip selâm verdi, fakat görünmedi ve dedi ki: "Biz bu riyazatlardan ve bu belâlara sabrından dolayı seni severdik. Vaktâki seni imtihân ettik, sabr edici bulmadık." Böyle söyledi ve gitti. Artık bir daha gelmedi. O vakitten beri başımı önüme eğerim."
2999. Rûhu mızrağın yarası kaptığı gibi, onu perilerin hemcinsliği götürdü.
Ya'nî, Abdülgavs'in isti'dâdında perilerin hemcinsliği var idi. Mızrağın sûret-i cisme açtığı mühlik yara, insanın ruhunu nasıl kapıp ma'nâ âlemine götürürse, Abdülgavs'in bu hemcinsliği dahi, onu insanların görünen suver-i kesîfesi arasından kaptı ve görünmeyen perilerin arasına götürdü.
3000. Vaktaki cennetlik cennetin cinsi gelmiştir, yine cinsiyetten Halık'a tapıcı olur. Hak Teâlâ sûre-i Tevbe'de cennetler hakkında وَمَسَاكِنَ طَيِّبَةً فِي جَنَّاتٍ عَدْن (Tevbe, 9/72) ya'nî "Adn cennetlerinde iyi olan meskenler vardır" buyurur; ve sûre-i Nûr'da dahi وَالطَّيِّبَاتُ لِلطَّيِّبِينَ (Nûr, 24/26) ya'nî "İyi olanlar iyi olanlar içindir" buyurur. Mü'minlerin ahlâkı ve ef'âli iyi ve latîf olduğu için, onlar cennet cinsinden olurlar. İşte bu cinsiyetten dolayı onlar bâkî olan Hâlık'a tapıcı olurlar. Fakat münkirlerin ahlâkı ve ef'âli hayvânî ve nefsânî olduğundan, onların bu fenâ sıfatları fenâ bir yer olan cehennem cinsindendir. Onun için onlar Hâlık'a değil, fânî olan halka tapıcıdırlar.
3001. Peygamber "Cûd ve mahmideti dünyaya gelmiş cennetin dalı bil!" buyurmadı mı?
"Cûd", cömerdlik ve sehâvet. "Mahmide", menzile vezninde olup, mezemmetin zıddıdır; "övmek ve güzel huyların çokluğu" demektir. Bu beyt-i latîfte şu hadîs-i şerîfe işaret buyurulur: السخاء وحسن الخلق غصنان من شجرة الجنة ya'nî "Cömerdlik ve güzel huy, cennet ağacından iki daldır" ve السخاء شجرة من اشجار الجنة اغصانها متدليات في الدنيا فمن اخذ بعضا منها قاده ذلك الغصن الى الجنة والبخل شجرة من النار اغصانها متدليات فى الدنيا فمن اخذ بعضا من اغصانها قاده ذلك الغصن الى النار ya'nî "Cömerdlik cennet ağaçlarından bir ağaçtır. Dalları dünyâya sarkmıştır. Kim ki, ondan ba'zısını yakalarsa bu dal onu cennete yeder; ve hasîslik ateşten bir ağaçtır. Onun dalları da dünyâya sarkmıştır. Kim ki onun dallarından ba'zısını yakalarsa, bu dal onu ateşe yeder."
3002. Mihrleri hep mihrin cinsi ta'bîr et! Kahırları hep kahrın cinsi bil!
Ya'nî, bu sûret-i âlemdeki merhametlerin hepsini, efrâd-ı beşerin hangi kısmında olursa olsun merhamet cinsindendir, de! Ve kahırların hepsini de yine kahır cinsinden bil! Ya'nî kahır, ister mü'minden ve ister kâfirden zâhir olsun, her ikisi de bir cinsindendir, aralarında gayriyet yoktur.
3003. Lâubâlî lâubâlîyi getirir. Zîrâ ki re'yde ve akılda hemcinsdirler.
"Lâubâlî", "korkusuz ve pervâsız" ma'nâsında kullanılan bir terkîb-i Arabî'dir. Ya'nî, korkusuz ve pervâsız olan bir kimse, kendisi gibi bir kor- kusuz ve pervâsız kimseyi musahib ve refik olarak getirir. Zîrâ düşüncede ve akılda bir cinsdendirler ve her bir kimsenin kendi cinsine meyl etmesi tabîîdir.
3004. İdris'te nücumdan cinsiyet var idi. O sekiz yıl Zühal ile kudûmde oldu.
"Kudûm", "seferden gelmek" demektir. Ma'lûm olsun ki, güneş etrafında mahrekleri üzerinde devr eden seyyârelerin cismâniyetleri olduğu gibi, rûhâniyetleri de vardır. Bu beyt-i şerîfte ismi geçen Zühal seyyâresi de bunlardan birisidir. Bu seyyârenin cismi ehl-i hey'etin keşfine göre dünyadan 750 def'a büyük olup, kendi mihveri üzerindeki devrini 10 saat 14 dakikada bitirir. Bu cihetle oradaki günler küre-i arzın günlerinden daha kısadır. Güneş etrafındaki hareketini 29 senede itmâm eder; ve kendi etrafında bir de büyük halkası vardır. Ehl-i havâs yedi seyyâreden her birinin rûhâniyetlerini ba'zı azâim ve esmâ ve buhûrlar vâsıtasıyla ve himmetleriyle celb ederler; ve onların rûhâniyetlerinin nüzûlüne "tenezzül-i ma'nevî" derler. Bu tenezzülün seyyârâtın cisimleri ile alâkası yoktur. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) hazretleri Havzu'l-Hayât ismindeki risalesinde bu bâbda bir hayli ma'lûmât yazmışlardır. Zâhîr-bîn olanların bu işlerden haberleri olmadığı için inkâr ederler. Bu mukaddime anlaşıldıktan sonra beyt-i şerîfin hulâsa-i ma'nâsı şöyle olur: İdrîs (a.s.)ın rûh-i şerîfinde nücûmun ya'nî seyyârâtın rûhâniyetlerinden cinsiyet var idi. Binâenaleyh o hazret sekiz yıl Zühal ile kudûmde oldu. Ya'nî onların rûhâniyetleri Zühal'in rûhâniyetine ve Zühal'in rûhâniyeti dahi o hazretin rûhâniyetine gidip gelmekte oldu.
3005. Maşrıklarda ve mağriblerde onun yari onun hem-hadîsi ve mahrem-i âsârı oldu.
Ya'nî, İdris (a.s.) küre-i arzın hem maşrık taraflarında ve hem de mağrib taraflarında Zühal seyyâresinin rûhâniyetinin yâri ve onun musâhibi ve küre-i arz üzerindeki eserlerinin mahremi oldu. Zîrâ güneş etrafında devr eden seyyârelerden her birinin diğeri üzerinde hem cismânî ve hem de rûhânî te'sîrleri vardır ki, cismânî te'sîrleri ehl-i hey'et tarafından peyderpey keşfolunmaktadır. Rûhânî te'sîrleri dahi ehl-i havâs tarafından kitablarda bildirilmiştir. Ehl-i havâssın beyânına göre Zühal nahs-i ekberdir.
3006. Vaktāki gaybetten sonra o kudum getirdi, yeryüzünde nücûm dersi söylerdi.
Ya'nî, İdrîs (a.s.) nücûmun rûhâniyetleri âlemine dalıp, beşeriyet âleminden kaybolduktan sonra, tekrar beşeriyet âlemine geldiği vakit, yeryüzünde halka nücûmun ve seyyârelerin ahvâl ve havâssına müteallık ders söyledi.
3007. Onun önünde yıldızlar hoş saf vurmuşlar idi. Yıldızlar onun dersinde hazır olmuşlar idi..
Hz. İdrîs'in önünde yıldızların rûhâniyetleri hoş ve muntazam saf olup halka verdiği dersler esnasında hazır olmuşlar idi.
3008. Öyle ki, umumdan ve husûstan olan halk, nücumun avâzını işitirler idi.
Hz. İdrîs'in dersi öyle olurdu ki, onun dersinde bulunan halkın avâm ve havâssı o esnâda beşeriyetlerinden tecerrüd edip, rûhâniyet âlemine tececcüh ederler ve derste saf olan seyyârelerin rûhâniyetlerinin sesini işitirler idi. Zîrâ rûhâniyet âleminde sadâlar ve gulguleler vardır. Nitekim 3. cildin 1018 numaralı beyt-i şerîfinde از جمادی عالم جانها روید. غلغل اجزای عالم بشنوید ya'ni “Cemâdlıktan ve cismâniyetten rûhlar âlemine gidiniz. Eczâ-yı âlemin gulgulesini işitiniz!" buyurulmuş idi.
3009. Cinsiyetin cezbi yıldızları yeryüzüne kadar çekip onun huzurunda zahir olmuşlar idi.
“Mübîn", ism-i fail olup "zâhir" ma'nâsınadır. Ya'nî, İdris (a.s.)ın rûhâniyeti seyyârelerin rûhâniyetleri ile hemcins idi. Bu cinsiyet o yıldızların rûhâniyetlerini yeryüzüne kadar çekti ve o hazretin huzûrunda zâhir oldular.
3010. Her birisi kendi adını ve kendi ahvalini açık söyleyip onun huzurunda [2991] şerh-i rasad ederdi.
“Rasad”, yıldızların tulû' ve gurûbunu ve sâir ahvâlini muayene etmek ve gözetlemek. Ya'nî, seyyârelerden her birinin rûhu, kendi adını ve kendi ahvâlini ve hâssıyetini açık söyleyip Hz. İdris'in huzurunda rasad ilminin şerhini ve tafsîlini söylerdi.
3011. Cinsiyet nedir? Bir nevi' nazardır ki, o sebeble birbirine yol bulurlar.
Ya'nî, rûhlar arasındaki cinsiyet nedir? Akıl ve idrâkin bir nevi' nazarıdır ki, eğer o nazar birleşir ise, insanlar birbiriyle musâhabete yol bulurlar. Meselâ iki kimsenin nazarları ma'rifet-i Hak tarafına olunca, hangi milletten olursa olsun, onlar bir cinsten olurlar. Sûretlerine i'tibâr olunmaz. Fakat birinin nazarı ma'rifet-i Hakk'a ve diğerinin nazarı halka ve nefsâniyet âlemine olunca, bu iki kimse bir milletten olsalar bile, onlar bir cinsten olmazlar. Çünkü insanın cismine hâkim olan akıl ve idrâk onların cisimlerini başka başka taraflara çeker ve birbirlerine musahib olmanın imkânı kalmaz.
3012. O nazarı ki Hak onda gizledi, vaktaki sana koya, sen onun cinsi olursun.
Ya'nî, Hak Teâlâ insân-ı kâmilde gizlediği nazarı sana koyduğu vakit, sen o insân-ı kâmilin cinsi olursun ve onun sohbetinden ayrılmak istemezsin.
3013. Cismi her tarafa ne çeker? Nazar. Habersizi kim çeker? Haberli.
Cismi her tarafa ne çeker? Aklın nazarı çeker. Hakîkatten habersiz olan cismânî bir kimseyi hakîkat ve ma'nâ tarafına kim çeker? Hakikatten ve ma'nâdan haberli olan insân-ı kâmil çeker. Yahud ikinci mısrâ'ın ma'nâsı şöyle olur: Cemâd nev'inden olup habersiz ve idrâksiz olan cismi o tarafa bu tarafa kim çeker? İdrakli ve haberli olan rûh çeker. Velhâsıl, insanın cismine hâkim olan onun ma'nâsıdır.
3014. Vaktâki erkeğe kadın huyunu koyar, o puşt olur ve g.. verir.
Meselâ, vaktaki Hak Teâlâ hazretleri erkeğin sûretine ve cismine kadın huyunu ve ma'nâsını koyar, artık o puşt olup, kendisine livâta ettirir. "Mu- hannes", "kadın tabîatli ve korkak ve puşt" ma'nâlarına gelir. "Gân", g.. ma'nâsınadır.
3015. Vaktaki kadına erkeğin huyunu koyar, o sevici kadın kadının talibi olur.
"Sa'ter", "sevici kadın" ma'nâsınadır ki, böyle bir kadın bir haşîn madde-den âlet-i racûliyyet yapıp diğer bir kadın ile fiil-i şenî' yapar. Vaktaki Hak Teâlâ kadının cismine erkeklik huyunu ve ma'nâsını koyar, bir katı madde-den zıbık yapıp kadının tâlibi olur.
3016. Vaktaki sana Cebrail'in sıfatlarını koyar, bir kuş yavrusu gibi hava üze-rine yol istersin.
Vaktâki sana Hak Teâlâ “Rûhu'l-emîn" olan Cebrâîl (a.s.) sıfatlarını ko-yar, sen o rûhânî sıfatlar sebebiyle nefsânî sıfatlarını riyâzât ve mücâhedât ile mağlûb edip, bir kuş yavrusu gibi rûhâniyet âlemine uçmak istersin. "Ferh", "kuş yavrusu" demektir.
3017. Gözü hava üzerine muntazır koymuş. Semâya âşık, zemînden bîgânedir.
Böyle bir kimse rûhunun gözünü rûhâniyet havası üzerine muntazır koy-muştur. O rûhâniyetin semâsına âşık olan kimse, bu kesîf yeryüzüne ve bu hayât-ı hayvaniyyeye yabancıdır.
3018. Vaktaki sana eşeklik sıfatlarını koyar, eğer senin yüz kanadın olsa ahır tarafına uçarsın.
"Eşeklik sıfatları"ndan murâd, bol bol yemek, içmek ve uyumak ve mu-âmele-i cinsiyye ile meşgül olmaktan kinâyedir; ve "kanat"tan murâd, ulûm-i akliyye ve felsefiyyedir. "Ahır"dan murâd, bu âlem-i kesâfet olan dünyâdır. Ya'nî, ey kimse! Eğer Hak Teâlâ sana eşeklik ve hayvaniyet sıfatları olan bol bol yemek, içmek ve uyumak ve muâmele-i cinsiyye ile meşgül olmak sıfat-larını koyarsa, ma'nâ âlemine uçmak için kanatlar mesâbesinde olan ulûm-i akliyye ve felsefiyyede mütebahhir olsan bile, o kanatlar ile yine hayvan ahı- n mesâbesinde olan bu dünyâ tarafına uçarsın. Nitekim eski Yunan feylesofları zamanındaki bir fahişeye feylesoflar hakkındaki mütâlaasını sormuşlar. Cevâben demiş ki: "Ben onların ne düşündüklerini bilmem. Fakat şunu bilirim ki: Akşam olunca onlar da herkes gibi bizim kapıyı çalıyorlar."
3019. Sıçan sûretinden dolayı hakîr geldi. Habîsliğinden dolayı sıçan yiyicinin zebûnu oldu.
"Mûş-hâr", vasf-ı terkîbî olup, "sıçan yiyici" demektir. Kediden kinâye olur. Ya'nî, sıçan, sûretinden dolayı halkın nazarında hakîr olmamıştır. Belki tabîatinin ve ahlâkının pisliğinden dolayı halkın menfûru ve kedinin zebûnu oldu. Zîrâ sıçan pislikler içinde gezer ve karanlığı sever; ve dolaplarda ve sandıklarda bulduğu elbiseleri keskin dişleriyle keser. Kedinin tab'ı ve ahlâkı bunun hilafınadır. Dâimâ yalanıp üstünü başını temizler ve yatmak için koklayıp temiz yer arar ve zarar-ı hayvânîsi pek azdır. Bu ihtilaf tabîat ve ahlâktan dolayı sıçanın düşmanıdır.
3020. Tu'me-cûdur ve hâin ve zulmet-peresttir. Peynirden ve fıstıktan ve pek-[3001] mezden sarhoştur.
"Tû'me", yemeklik; "tu'me-cû", vasf-ı terkîbîdir, "yemeklik arayıcı" demek olur. Ya'nî, sıçanın ahlâkı murdârdır. Pis ve temiz her ne olursa, yemeklik arayıcıdır ve zarar verici hâindir ve karanlıkta gezmeyi sever. İnsanın gıdâsı olan peynire ve fıstığa ve pekmeze sarhoşça musallattır.
3021. Vaktaki beyaz doğanın sıçan huyu ola, sıçanın ayıbı ve vuhûşun ârı olur.
"Vuhûş”, insandan ürküp kaçan yabânî hayvan ma'nâsına olan “vahş”in cem'idir. Ya'nî, vaktāki avcılar indinde sûret i'tibariyle makbûl olan beyaz renkli doğan kuşunda sıçan huyu olsa, sıçanlardan ve vahşî hayvanlardan daha aşağı olur; ve bu hayvanlar arasında onun vücudu kusûr ve leke olur.
3022. Ey oğul! Vaktaki Hârût ve Marût'un huyu döndü, onlara beşer huyu verdi.
Hârût ve Mârût iki meleğin ismidir ki, onlar beşerin emr-i ilâhîye muhalefetlerini takbîh ettiler ve kendilerinin itâatlerine mağrûr oldular. Hak Teâlâ onları sıfât-ı melekiyyetden sıfat-ı beşeriyyete indirdi. Nitekim bunların kıssası 1. cildin 543 numaralı beytinde mücmelen zikr olunmuştur; ve yine o cildin 3361 ve 3362 ve 5. cildin 620 numaralı beyitlerinde de bunlardan bahis buyurulmuştur.
3023. "Le-nahnü's-saffûn"dan Babil kuyusuna baş aşağıya bağlanmış olarak düştüler.
Bu melekler beşeriyet sıfatıyla âlem-i kesâfete nüzûl ettikten sonra, kendilerinden dahi emr-i ilahîye muhalefet sâdır oldu. Haklarında Ve's-Sâffât Sûre-i şerifesinde vaki وَإِنَّا لَنَحْنُ الصافون (Saffât, 37/165) ya'nî "Biz saf hâlinde bulunan melekleriz" buyurulan melekiyet mertebesinden Bâbil şehrinin kuyusuna baş aşağıya bağlanmış olarak düştüler.
3024. Levh-i mahfuz onların nazarından uzak oldu. Onların levhi sâhir ve meshûr oldu.
"Levh-i mahfûz", kazâ-yı ilâhînin tafsîlini hâvî olan levh-i kaderdir ki, melekler bu levhe nazaran fa'âliyette bulunurlar. İşte bu levh-i kader Hârût ve Mârût'un nazarından uzak düştü ve onların levhi bu suver-i kesîfe âlemindeki sihir edici ve sihir edilmiş kimselerin sûretleri oldu. Zîrâ onlar sihir ilminde mâhir idiler. Binâenaleyh nazarları kendi ilimlerinin dâiresine mahsûr kaldı; ve bu ilim onları levh-i kaderi görmekten ve onun ahkâmını bilmekten hicâba düşürdü. Nitekim sâir efrâd-ı beşeriyye dahi böyledir.
3025. Kanat yine o, baş yine o, heykel yine odur. Bir Mûsâ arş üzerinde ve bir Fir'avn hakîr olmuştur.
"Per", "kanat" demek olup burada el ve ayak murâd buyurulur. “Mühân”, hakîr edilmiş ma'nâsınadır. Ya'nî, velhâsıl, sûrete i'tibâr yoktur; ve i'tibâr o sûretin ma'nâsınadır. Nitekim kol ve kanat ve baş ve heykel ve cisim, Mûsâ (a.s.) ile Fir'avn'da bir olduğu hâlde Mûsâ (a.s.)ın ma'nâsı ve rûhu arş üzerinde âlî ve Fir'avn'ın ma'nâsı ve rûhu esfel-i sâfilîn olan bu dünyâda hakîr ve zelîl olmuştur.
3026. Huy ardınca ol! Güzel huylu ile otur! Gül yağının huy kabul ediciliğini gör!
Ey kimse! Mâdemki insan sûret ile değil, ma'nâ ile insan olur ve insanın ma'nâsı da kendinin ahlâkıdır, binâenaleyh ma'nâdan ibaret olan güzel huy tahsîli arkasında koş ve güzel huylu olan kâmiller ile otur! Gül yağının, gülün huyu ve ma'nâsı olan güzel kokuyu kabûl ediciliğini gör! Zîrâ tabîat-ı beşeriyye ahlâkı kendisine çeker ve sohbet insanın tab'ına te'sîr eder. Bu sebeble ayet-i kerîmede يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَكُونُوا مَعَ الصَّادقين (Tevbe, 9/119) ya'nî "Ey mü'minler! [Allah'a karşı takvâ sahibi olunuz ve] sâdıklar ile beraber olunuz!" buyurulur. Şeyh Sadî hazretleri Gülistân'ında bu ma'nâyı şu beyitler ile îzâh buyurmuşlardır:
"Bir gün hamâmda güzel kokulu bir kil, bir dostun elinden benim elime erişti. O kile dedim ki: "Misk misin yahud anber misin? Senin gönül açıcı olan kokundan sarhoşum." Bana cevâben dedi ki: "Ben nâçîz ve kıymetsiz bir çamur idim. Fakat bir müddet gül ile beraber oturdum. Benim musahibim olan gülün kemâli bana te'sîr etti; ve yoksa ben yine olduğum gibi aynı toprağım."
3027. Mezarın toprağı da ölüden şeref bulur. Hatta gönül onun mezarı üzerine yüz ve el koyar.
Mezârın toprağı dahi insân-ı kâmilin sûrette ölmüş görünen cisminin defninden şeref bulur. Hattâ insân-ı kâmilin kadrini ve mertebesini müdrik olanların gönlü o kâmilin mezârı üzerine teveccüh edip, yüzünü ve elini sürer. Fakat insân-ı kâmilin kadrini ve mertebesini müdrik olmayanlar ise, hayvan sürüleri gibi geçip giderler. Ba'zı nüshalarda "ez mürde hem" yerine "ez mürd-i Hak" vâki'dir.
3028. Toprak pak olan cismin hem-sayeliğinden nasıl müşerref ve ikbal-nak geldi.
Ya'nî, o toprak insân-ı kâmilin defninden evvel hiçbir kimsenin teveccüh ettiği bir yer değil iken, bak ki insân-ı kâmilin pâk olan cisminin hem-sâyeliğinden ve komşuluğundan o toprak nasıl müşerref ve ikbâl-nâk oldu!
3029. Binâenaleyh sen dahi "Evvel komşu, sonra ev!" de! Eğer bir gönül tutarsan, git, dildarı iste!
Binâenaleyh sen dahi evvelen komşuya bak! Sonra da o komşunun yanında kendine ev ittihâz et! Nitekim hadis-i şerîfte الجار ثم الدار الرفيق ثم الطريق ya'nî "Evvelen komşu, sonra ev; evvelen refîk, sonra yol!" buyurulmuştur. Eğer sende bir insan kalbi var ise, git, gönül tutucu ve mahbub olan insân-ı kâmili iste!
3030. Onun toprağı dahi cânın sîreti olur. Azîzlerin gözünün sürmesi olur. [3011]
O insân-ı kâmilin bu hayât-ı sûriyyesinde tasarrufu olduğu gibi, vefâtından sonra dahi onun toprağı ve kabr-i şerîfi onun rûh-ı latîfinin tab'ı ve sîreti üzerine olur. Azîzlerin rûhlarının gözünün sürmesi olur; ve kâmillerin kabr-i şerîflerinin ziyareti yüzünden gözlerine âlem-i gaybın ahvâli münkeşif olur. Nitekim Hâce Muhammed Bahâüddîn Şah-ı Nakşbend (k.s.) hazretleri buyurmuşlardır ki: "Bir gece ahvâlimin ibtidalarında ve cezbelerimin galebesi esnasında Buhârâ kabirlerinden üç velînin kabrini ziyarete gittim. Her birisinde birer yanar kandil gördüm ve kandillerde yağ ve fitil var. Fakat daha parlak yanmak için fitillerini biraz harekete getirmek lâzım. Diğer bir kabr-i şerîfte kıbleye müteveccih oturdum O teveccühte kendimden geçtim. Kıble tarafından bir büyük kürsü zuhûr etti. Önünde bir yeşil perde var idi. O kürsünün etrafında birtakım zevât var idi ki, içlerinde Muhammed Baba Semmâsî hazretleri de bulunuyor idi. Bunların bu âlemden intikāl etmiş zevât olduklarını anladım. O cemâatten birisi kürsü üstündeki zâtın Abdülhâlık Gucdüvânî (k.s.) hazretleri olduğunu söyledi. Önünden perdeyi kaldırdılar. Nûrânî bir pîr olduğunu gör- düm. Selâm verdim, selâmımı aldı. Ondan sonra bana sülükün bidâyetine ve vasatına ve nihâyetine aid olan birçok beyânâtta bulundu ve buyurdu ki: "Kabirlerde gördüğün kandiller şuna işarettir ki: Senin bu tarîka isti'dâd ve kābiliyetin vardır. Fakat parlamak ve esrâr zuhûra gelmek için isti'dâd fitilini harekete getirmek lâzımdır. Bunlardan başka bana birçok vesâyâda bulundular" (Nefahâtü'l-Üns'ten). Velhâsıl insân-ı kâmilin kabr-i şerîfine teveccühten sûrî ve ma'nevî büyük istifadeler hâsıl olur.
3031. Ey ne çok toprak gibi mezarda yatmış vardır. Nef'de ve intişarda yüz diriden iyidir.
"İntişâr", dağılmak ve yayılmak demektir. Burada tasarrufun yayılması ve nâfiz olması demek olur. Ba'zı nüshalarda “ibtişâr" vâki'dir, "müjdelemek" ma'nâsınadır. Ya'nî, birçok kâmiller vardır ki onlar, kabr-i şerîflerinde sâkin ve sâkit bir hâlde yatmışlardır. Fakat fâide vermek ve tasarrufları her tarafa yayılıp nâfiz olmakta yeryüzünde dönüp dolaşan dirilerden daha iyidirler. Nitekim Menâkıb-ı Sipehsâlâr'da mezkûr olan şu vak'a bu hâlin şâhididir:
"Hz. Hudavendigâr'ın irtihâllerinden sonra Şehzâde Keygātu Aksaray'a gelip ümerâ ve Etrâk'i da'vet için Konya'ya elçi gönderdi. Arnavudlar'dan birkaç kimse küstahlık edip elçiyi öldürdüler. Bu hâli Keygatu işittikde öfkelenip bütün askerlerinin Konya'ya giderek şehri muhâsara etmelerini ve feth ettikleri vakit ahâlîsini katl edip yağma ile meşgül olmalarını emr etti. O esnâda kendi umerâsından hiçbirisi öfkesinin def'ine muvaffak olamayıp, bizzarûre işi cereyân-ı tabîîsine bıraktılar. Konya ahâlîsinin havâssı ve avâmmı hep o fitnenin vuku'undan müteessir oldular. Hz. Mevlânâ efendimize sığınmaktan başka kurtuluş çâresini göremeyip, hepsi türbe-i şerîfe giderek ağladılar ve yalvardılar. Keygatu ahâlîye muvâsalat ettikde gece Hz. Hudâvendigâr'ı rü'yâsında gördü. O sûrette ki, azîm heybet ile kubbe-i şerîflerinden dışarıya çıkıp şehrin kenarına gelerek sarıklarını çözdüler ve şehrin etrafına dolayıp düğümlediler. Sonra Keygatu'nun yanına gelip parmaklarıyla mûmâileyhin boğazını sıkarak: "Ey Türk! Ey Türk! Bu fikir ve hareketten vazgeç! Yoksa cânını kurtaramazsın!" buyurdular. Keygatu uyanıp ümerâsını ve mukarreblerini çağırdı. Bunlar huzûruna gittikleri vakit, onu korkmuş ve titrer bir hâlde buldular. Sebebini sorduklarında rü'yâsını söyledi. Mukarrebler hep bir ağızdan dediler ki: "Biz bu ma'nâyı düşünüyor, velâkin korkumuz sebebiyle söyleyemiyor idik." Ondan sonra Keygatu askerlerin geri dönmelerini emr etti. Gündüz olunca da bizzât türbe-i mutahharanın ziyâretine gidip birçok kurbanlar kesti. Türbe-i şerîfe mürettebâtına birçok sadakalar verdi." İmdi, evliyâ-yı Hakk'ın mekābirine vâki' olan teveccüh ve istimdâdın böyle müessir netîceleri zâhir olursa, Resûl-i Ekrem Efendimiz'in Ravza-i mutahharalarına hulûs-i kalb ile teveccüh ve istimdâdın ne derece nef' ve fâidesi olacağı tasavvur olunsun!
3032. O sâyeyi götürmüş ve onun toprağı sâye gibidir. Yüz binlerce diri onun sâyesindedirler.
Ya'nî, o kâmil lutf-ı Hakk'ın sâyesi olan cism-i şerîfini âhirete götürmüş ve âlem-i sûrette onun kabri ve toprağı kalmıştır; ve o toprak ise yine sâye sâhibidir. Birçok diriler onun sâyesindedirler; ve sıkıldıkları zaman halk o kâmilin kabr-i şerîfine ilticâ edip onun tasarruf-ı ma'nevîsi ile o sıkıntılardan halâs olurlar.
Ba'zı nüshalarda birinci mısra'da "sâye burde" yerine "sâye bûd" yazılmıştır. Bu nüshaya göre beytin tercümesi "O sâye idi, onun toprağı dahi sâye sahibidir. Yüz binlerce diri onun sâyesindedirler" sûretinde olur. Ya'nî, o kâmilin cism-i şerîfi hayât-ı dünyeviyyesinde Hakk'ın bir lutfu ve sâyesi idi. Âlem-i âhirete intikālinden sonra da toprağı ve kabr-i şerîfi sâyelidir ve lutf-ı Hakk'ın mahall-i zuhûrudur. Birçok diriler onun sâyesindedirler. Nitekim Hz. Pîr efendimizin kabr-i şerîfi sâyesinde şimdiki hâlde dahi ma'nen ve mâddeten sâyebân olanlar vardır. Gerçi ehl-i sûret olan münkirler onların türbe-i şerîflerini de kendi mezârlarına kıyâs edip "Ölmüşlerin kabirlerini ziyârette hiçbir fâide yoktur" derler ise de, bu hüküm onların cehle müstenid olan vehim ve hayallerinden münbaistir. Enbiyâ ve evliyâ hazarâtının mekābir-i şerîfleri ehl-i gaflet mezârlarına kıyâs olunmaz. Zîrâ Resûl-i Ekrem Efendimiz `من زار قبری بعد وفاتی فکأنما زارني في حیاتی` ya'nî "Vefâtımdan sonra benim kabrimi ziyaret eden kimse, beni hayatımda ziyâret etmiş gibidir" buyurmuşlardır.
O adamın hikâyesidir ki, Tebrîz'in muhtesibinden vazîfe tutardı; ve o vazîfe üzerine borç etmiş idi; ve onun vefâtından onun haberi yok idi. Elhâsıl, hiçbir diriden onun borcu ödenmiş olmadı. Ancak müteveffâ olan muhtesibden ödenmiş oldu. Nitekim demişlerdir: لَيْسَ مَنْ مَاتَ فَاسْتَرَاحَ بِمَيِّتِ إِنَّمَا الْمَيْتُ مَيْتُ الْأَحْيَاءِ "Ölüp istirah eden kimse ölü değildir. Ölü ancak dirilerin ölüsüdür."
"Muhtesib", eskiden bir şehirde halkın intizâm-ı muâmelâtına bakan ve alım satım gibi işlerde su'-i isti'mâlâtı men' eden bir me'mûrdur ki, ona "ih-tisâb ağası" derlerdi. Zamânımızda zabıta-i belediye me'mûru demek olur. "Vazîfe", burada "aylık ve maâş" ma'nâsınadır. "Meyt", "ölü" ma'nâsına olan "meyyit" kelimesinin muhaffefidir. Ya'nî, Tebriz şehrinin ihtisab ağası bir adama aylık bağlamış idi ve o adam dahi bu aylığı karşılık tutarak ba'zı kimselere borçlar etmiş idi. Fakat o ihtisab ağası vefât etmiş ve bu adamın dahi onun vefatından haberi olmamış idi. Bu sebeble o adamın aylığı kesildi. Diri olan zenginlerin hiçbirisinden borçlarını ödemek hususunda yardım gö-remedi. Onun borçlarını ödeyen yine o ölen muhtesib oldu. Nitekim Hakîm Senâî hazretleri bir beyt-i şerîfinde şöyle buyururlar: "Sûrî ölümle ölüp rûhu âlem-i bekāda râhat eden kimse ölü değildir. Ölü ancak bu âlem-i sûrette hayât-ı hayvâniyye ile yaşayıp hayât-ı ma'neviyye-den bî-haber olan kimsedir."
Hz. Pîr Efendimiz dahi Dîvân-ı Kebîrlerindeki bir beyitte bu ma'nâya işâ-retle şöyle buyururlar: "Ey gaflet uykusuna yatıp koşarak gitmiş olan kimse! Ey cânını vermemiş olan ölü! Kalk, ehl-i hakikat kervânı gitmiştir. Ey kalb sahibi olan insan! Bir dem olsun uyan!"
3033. O bir fakîr etrafı diyardan borçlu olarak Tebriz tarafına geldi.
3034. Meğer onun dokuz bin altın borcu var idi. Tebriz'de Bedreddîn Ömer var idi.
Meğer o fakîrin dokuz bin altın borcu var idi. Tebrîz şehrinde de Bedreddîn Ömer isminde bir zât var idi.
3035. Muhtesib idi. Gönülde derya gelmiş, onun her kılının ucu Hâtem-kede idi.
“Muhtesib”, şehrin zabıta-i belediye me'mûru. “Hâtem”, evlâd-ı Arab'dan cömerdlik ile meşhûr bir zâtın ismidir. “Kede”, müteaddid ma'nâsı vardır. Burada “hâne ve mahal” ma'nâsınadır. “Hâtem-kede”, Hâtem'in hânesi ve mahalli demek olur. Ya'nî, Tebriz şehrinde bulunan Bedreddîn Ömer o şehrin muhtesibi idi. Onun gönlü deryâ gibi geniş ve onun her kılının ucu cömerdlik ve sehâvet hususunda bir Hâtem'in oturduğu hâne ve mahal idi. Ba'zı nüshalarda “kede” yerine “şude” vâki'dir. Bu sûrette ma'nâ “Onun her bir kılının ucu bir Hâtem olmuş idi” demek olur.
3036. Eğer Hatem olaydı, onun dilencisi olurdu. Onun ayağının toprağına baş koyardı.
Eğer Hâtem, Bedreddîn Ömer zamanında hayatta olaydı, sehâvette onun kapısının dilencisi olur ve cömerdlik dilenir ve onun ayağının toprağına baş koyup kemâl-i hürmetinden dolayı yüzünü gözünü sürerdi.
3037. Eğer susamışa tatlı su vere idi, o ihsândan keremde utanıcı olurdu.
Bedreddîn Ömer'in sehâveti bir derecede idi ki, meselâ bir susamışa tatlı ve latîf bir su vermiş olsa idi, o ihsânından dolayı, yaptığı keremde utanıcı olur ve “Ben bu muhtâca bir hizmet ve iyilik yapamadım” diye vicdânen hicâb duyardı.
3038. Ve eğer bir zerreyi maşrık ede idi, onun himmetinde bir lâyıksız idi.
Ve eğer bir zerreyi maşrık ve güneşlik mahall-i tulû'u hâline getirmiş olsa idi, bu hizmet onun yüksek himmetinin yanında bir lâyıksız iş görünürdü ve "Lâyıklı bir hizmet edemedim" der idi.
3039. O garib onun ümîdi üzerine geldi. Zîrâ garîblere karîb ve nesib idi.
O borçlu olan garîb o muhtesibin keremi ümîdi üzerine Tebrîz şehrine geldi. Zîrâ o muhtesib böyle garîblere yakın ve sahib-i nisbet idi. Ba'zı nüshalarda "nesîb" yerine "hasîb" ve "habîb" vâki'dir.
3040. O garib onun kapısı ile bildik idi. Onun atasından hadsiz borcu ödenmiş [3021] idi.
"Tûhte", "tûhten" masdarının ism-i mef'ûlüdür ve bu masdarın müteaddid ma'nâları vardır. Burada "ödenmek ve edâ edilmek" ma'nâsınadır. Ya'nî, o borçlu garîb muhtesibin keremini evvelden dahi bilir idi. Zîrâ onun atâsı ve ihsânı yüzünden birçok borçları ödenmiş ve edâ edilmiş idi.
3041. Yine o kerîmin i'timadı ile borç etti. Zîrâ onun bahşişlerine vâsık idi.
"Püşt", "arka" demektir. Burada "penâh ve i'timâd"dan kinâyedir. “Vâsık", "i'timâd edici" demektir. Ya'nî, o fakîr o kerîmin keremine dayanarak yine borç etti. Zîrâ o fakîr adam o muhtesibin bahşişlerine ve atâlarına i'timâd edici ve dayanıcı idi.
3042. Ondan dolayı ikrâm huylu kulzümün ümîdi üzerine lâübâlî ve borç edici olmuş idi.
"Kulzüm" ve "kulzem", "deniz ve suyu ve suyu çok kuyu ve Bahr-i Ahmer, "Şâb Denizi" ma'nâlarınadır. Burada mutlakan deniz ma'nâsı münasibdir. Gıyâsü'l-Lügātın beyânına göre "kulzüm", "bir şeyi yutmak" ma'nâsına olan "kulzüme"den me'hûzdür. Deniz gāyet derin olduğu için "kulzüm" demişlerdir. Ya'nî, evvelce birçok borcu ödenmiş olmasından dolayı ikrâm huylu olan kerem deryâsı muhtesibin bahşişleri ümîdi üzerine, o fakîr çekinmeksizin borç edici olmuş idi.
3043. Borçlular ekşi yüzlü, o şâd-kâm, kerîmlerin bahçelerinden gül gibi handân idi.
"Şâd-kâm", sıfat mevsûfdan evvel zikr olunmak sûretiyle yapılmış vasf-ı terkîbîdir. "Mesrûr" demektir. "Ravz", bahçe ma'nâsına olan "ravza"nın cem'idir. "Kirâm", "kerîm"in cem'idir. Ya'nî, borçlular "borcumu ödeyemedim" diye mağmûn ve ekşi yüzlü olurlar. O fakîr ise mesrûr idi. Kerîmlerin bahçelerinden açılmış gül gibi gülücü idi.
3044. Onun arkası Arab güneşinden sıcak oldu. Ebû Leheb'in bıyıklarından ona ne gam vardır?
"Sibâl", "bıyık" ma'nâsına olan "seblet"in cem'idir. Kibir ve gurûr ve nahvetten kinâye olur. Hind şârihlerinden Abdülvâhid bu beytin şerhinde şöyle buyurur: "Arka sıcak olmak, âsûde ve hoş olmaktan kinâyedir. "Hurşîd-i Arab", Server-i âlem cenâb-ı Peygamber Efendimiz'in zât-ı şerîfinden kinâyedir; ve "borç" Resûl-i Ekrem Efendimiz'e eziyet ve cefâ eden Ebû Leheb'e teşbîh buyurulmuştur. Ya'nî, o garîb, muhtesibden âsûde ve râhat oldu. Binâenaleyh ona borçtan gam yoktur. Ve bu beyitte "Bir kimse Server-i mevcûdât Efendimiz'in zât-ı pâkinden hoş-vakit olursa, Ebû Leheb mesâbesinde olan kimselerin tekebbüründen ve eziyetinden o kimseye gam yoktur" ma'nâsı murâd buyurulur.
3045. Mâdemki bulutun ahdini ve ittisalini tutar, ona sakkālardan suyu esirgemek ne vakit gelir?
"Sakkā", "halka su veren" kimseye derler. Türkçe'de "saka" dedikleri kimsedir. "Bulut"tan murâd, hakîkat-i muhammediyyedir. Zîrâ hakîkat-i muhammediyye vücûd-i mutlak-ı Hak ile vücûd-i izâfî'-i halka arasında berzah-ı azîmdir. Vücûd-i hakîkîden nâzil olan atâyâ-yı zâtiyye ve esmâiy- ye hakîkat-i muhammediyye vâsıtasıyla tevzî' olunur. "Sakkālar"dan mu- râd, halka ulûm-i ledünniyye sularını tevzî' eden insân-ı kâmillerdir. Ya'nî, hakîkat-i muhammediyyeye ahdi ve ittisâli olan kutb-ı zamân o hakîkatten aldığı ulûm-i ledünniyye suyunu, diğer insân-ı kâmillere tevzî' etmekten, esirger mi? Nitekim bu Mesnevî-i Şerîf lutf-ı Hak ile o hakîkatten alınan ulûm-i ledünniyye ve maârif ve esrâr-ı ilâhiyyedir ki, kutb-ı zamân olan Hz. Mevlânâ efendimiz havâss-ı evliyâya ve avâmm-ı mü'minîne ibzâl buyur- muşlardır.
3046. Huda'nın destinden âgâh olan sâhirler, ne vakit bu ele ve ayağa el ve ayak koyarlar?
"Dest", "kudret" ma'nâsınadır. Ya'nî, vaktâki Fir'avn'ın sihirbazları Hakk'ın kudret elinden ve âlem-i sûrette ancak Hakk'ın tasarrufundan âgâh oldular, artık bu âlem-i kudrette cisimlerde olan ele ve ayağa, el ve ayak adını koymadılar. Fir'avn onların Mûsâ (a.s.)a tâbi' olduklarına öfkelenip لأقطعن أيديكم وأرجلكم (A'raf, 7/24) ya'nî "Ben elbette sizin ellerinizi ve ayak- larınızı keserim!" diye tehdîd ettiği vakit لا ضير إنا إلى ربنا منقلبون (Şuarâ, 26/50) ya'nî "Zarar yoktur, biz Rabbimize münkalib oluruz" diye cevab verdiler ve elsiz, ayaksız kalacaklarından korkmadılar. Zîrâ bildiler ki, Hakk'ın dest-i kudreti onların ruhlarına bu zâhirî elden ve ayaktan başka eller ve ayaklar verir.
3047. Bir tilki ki, ona arslanlardan arka vardır, kaplanların kellesini yumruk ile kırar.
"Tilki"den murâd, kudret-i ma'neviyyesi ve rûhâniyyesi olmayan zayıf kimsedir. "Arslan"dan murâd, kudret-i ma'neviyye ve rûhâniyye sahibi olan insân-ı kâmillerdir. "Kaplanlar"dan murâd, tasarruf-ı sûrî sahibi olan kimse- lerdir. Ya'nî, kudret-i rûhâniyyeden ârî ve zayıf kimseye ma'nâ âleminin arslanları olan kâmiller muzâheret ve yardım ettiği vakit o zayıf kimse, ta- sarruf-ı sûrî sâhiblerinin bir yumrukla başını kırar.
3048. Vaktaki Ca'fer bir kal'a tarafına gitti. Kal'a onun kuru olan ağzı önünde bir cur'a idi.
Ca'fer (r.a.) İmâm Alî (k.A.v.) efendimizin büyük kardeşidir. 2. cildin 3556 numaralı جعفر طیار را پر جاریه است. جعفر طرار را پر عاریه است [ya'ni "Ca'fer-i Tayyâr için kanat câriyedir; Ca'fer-i tarrâr için kanat âriyettir"] beytinde beyân buyurulduğu üzere lakab-ı şerîfleri "Tayyâr"dır. Bu bâbdaki ma'lûmât o beytin îzâhında geçti. "Kâm", kâf-ı Arabî ile “ağız" ma'nâsına geldiğine göre, îzâhan ma'nâ şöyle olur: Vaktâki Ca'fer-i Tayyâr (r.a.) yalnızca bir kal'ayı zabt etmeye gitti. Zîrâ kal'a onun önünde bir yudum su mesâbesinde idi.
Ba'zı nüshalarda "gâm", "adım" ma'nâsına olan kâf-1 Fârisî iledir. Ve "huşk" yerine "hoş" ma'nâsına olan "hunk" vâki'dir; ve "Cur'a", Kûfe ile Hîra arasında bir merhalenin adıdır. Bu sûrette îzâhan ma'nâ şöyle olur: Hz. Ca'fer bir kal'ayı yalnızca zabtetmeye gitti. Zîrâ kal'a onun hoş ve latîf olan adımının önünde bir merhale mesâbesinde idi.
3049. Bir süvârî olarak hamle ile kal'aya kadar koştu. Hattâ hazerden dolayı kal'anın kapısını bağladılar.
"Süvâr", "binmiş ve râkib olan", ["süvâre"] âhirindeki “hâ”, mikdar içindir. "Yek süvâre”, “bir binici mikdârı" demek olur ki, "yalnız başına bir süvârî olarak" ma'nâsına gelir. "Kerr", "hamle etmek" demektir. Ya'nî, Cenâb-ı Ca'fer tek başına bir ata binip hücûm ve hamle ile kal'aya kadar koştu. Hattâ onun böyle tek başına hücûmunu gören kal'a halkı hazerden dolayı kal'a kapısını da kapadılar.
3050. Kimsenin cesareti yok ki cenk ile öne gelsin! Gemi ehlinin timsah ile ne [3031] cesareti vardır?
"Zehre", öd, cesaret ve şecâat ve tâkat ma'nâlarına gelir. Ya'nî, kal'a ehlinden onunla cenk ve harb etmek için dışarıya çıkmaya kimsenin cesâreti olmadı. Meselâ denizde bir büyük timsah çıksa, geminin içindeki yolculardan bu timsaha karşı bir kimsenin cesâreti olur mu?
3051. O padişah vezîr tarafına yüz getirdi. Dedi ki: "Ey müşîr! Bu vakitte çâre nedir?"
Ya'nî, kal'anın hükümdarı vezîrine dönüp dedi ki: "Ey müşavirim! Şimdi bu muhâribe karşı çâre nedir ve ne yolda hareket edelim?"
3052. Dedi: "Odur ki, kibri ve fenni terk edesin, onun önüne kılıç ve kefen ile gelesin!"
"Terk güften", "terk etmek" ma'nâsınadır. "Kılıç ve kefen ile gelmek", emre itâat etmekten kinâyedir. Vezîr pâdişâha cevaben dedi ki: "Padişahlık kibrini ve azametini ve harb etmek fen ve hünerini terk edesin ve o muhâribin huzûruna "Emrine itâat ettim!" diye gelesin!
3053. Dedi: "Nihayet bu bir tek adam değil midir?" Dedi: "Adamın tekliğine hakîr bakma!"
Pâdişâh vezîre cevâben dedi: "Bu bizim ile harb etmeye gelen nihâyet bir tek ve yalnız başına bir adam değil midir? Bu kadar askerimiz olduğu hâlde, bu bir adama nasıl boyun eğelim?" Vezîr pâdişâha cevâben dedi ki: "Ey şâh! Sen adamın sûret-i zâhiresine bakma ve onun tekliğini ve yalnızlığını hor ve hakîr görme!"
3054. Gözünü aç! Kal'aya iyi bak! Onun önünde cıva gibi titreyicidir.
"Ey şâh! Zâhir gözünü kapa da, ma'nâ ve akıl gözünü aç ve bu göz ile kal'aya iyi bak! O kal'anın ehli onun himmeti önünde cıva gibi titreyici bir hâlde olduğunu gör!" "Kal'a"dan murâd, mecâz tarîkıyla kal'a ehlidir.
3055. Eyer üzerinde oturmuş öyle sâbit-kademdir. Gûyâ şarkî ve garbî onunla beraberdir.
"Zeyn", at eyeri. "Şeste", "nişesten"in muhaffefidir. Ya'nî, "O şecî' olan zât atın eyeri üzerinde öyle sâbit-kadem bir hâlde oturmuştur ki, gûyâ şarka ve garba mensûb olan halk onunla beraberdir ve onunla müttehiden harekete müheyyâ bir hâldedirler."
3056. Birkaç kimse fedâî gibi koştular. Kendilerini onun önüne attılar.
Meydâna atılan kimseler zâhirde fedâî oldukları hade beyt-i şerîfte "fedâî gibi" buyurulmasındaki işâret budur ki: Hakîkî fedâîlik Hak yolunda olan fedâîliktir. Onların fedâîliği ise, Hak yolunda değil, nefsin kibir ve nahveti uğrunda idi ve bu fedâîlikleri zâhirde Hak yolunun fedâîliklerine benzedi.
3057. O her birini bir topuz ile atın ayaklarına baş aşağı düşürdü.
3058. Hakk'ın sun'u ona bir cem'iyet vermiş idi ki, yalnız başına bir ümmet üzerine vururdu.
Hakk'ın sun'u ve fiili Hz. Ca'fer'in kalb-i şerîfine bütün kuvâ-yı zâhire ve bâtınesini cem' etmek hâssasını vermiş idi. Bu cem'iyet sebebiyle yalnız başına bir ümmet ve kavm üzerine hücûm etti.
3059. Vaktaki benim gözüm o kubadın yüzünü gördü, adedlerin çokluğu gözümden düştü.
Bu beyt-i şerîf Hz. Pîr efendimiz tarafındandır. Vezîr tarafından olmak da câizdir. Ya'nî, vaktâki basîret gözüm o büyük şâh olan Hz. Ca'fer'in iç yüzünü gördü, cismânî olan adedlerin çokluğu gözümden düştü ve bu çokluğun kıymeti kalmadı. Nitekim Hz. Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 2. faslında şöyle buyururlar: "Halkın bu ta'dâdı fitnedir. Meselâ halkın "Bu birdir ve onlar yüzdür" ya'nî velîye birdir ve halk-ı kesîre yüz bindir demeleri fitne-i azîmedir. وما جعلنا عدتهم فتنة (Müddessir, 74/31) [ya'nî "Biz onların mikdârını ancak bir fitne kıldık."] Hangi yüz, hangi elli, hangi altmış veyâ yüz binden bahs ediyorsun? Sen şimdi, o halk-ı kesîre altmış veya yüz veyâ bin diyorsun ve velîye bir? Halbuki onlar hiçtir; ve bu, bin ve yüz binlerce bindir. قليل اذا عدوا كثير اذا شدوا ya'nî "Sayılınca azdır, fakat kuvvet ve mukavemete gelince çoktur." ... ilh."
3060. [3041] Güneş bir ise de yıldızlar çoktur. Onun önünde onların bünyadı parça parça olucudur.
"Mündik", "indikâk" masdarından ism-i fâildir. Sülâsîsi, "vurmak ve dökmek ve parça parça etmek" ma'nâsına olan "dekk" masdarıdır. "Güneş"ten murâd, cem'iyyet-i esmâiyyeyi hâiz olan insân-ı kâmildir; ve "yıldızlar"dan murâd, esmâ-i müteferrikanın zâhiri olan insanlardır. Ya'nî, güneş doğduğu vakit yıldızların ziyâsı kaybolduğu gibi, insân-ı kâmilin kudret-i tasarrufu zâhir olduğu vakit, sâir insanların vesâit-i tabîiyye ile olan tasarrufatı muattal olur.
3061. Eğer binlerce sıçan öne baş getirseler, kediye ne korku olur, ne çekinme!
Meselâ binlerce sıçan meydana çıksalar kedi onlardan ne çekinir, ne de korkar.
3062. Ey filân! Sıçanlar ne vakit öne gelirler? Onların canının içinde cem'iyet yoktur. Ey filân kimse! Sıçanlarda cesâret olmadığından meydana çıkamazlar. Zîrâ onların cânının içinde cem'iyet ve ittihâd yoktur. Her birisi mazhar olduğu ism-i mutasarrıfın îcâbı olarak kendi nefsinin ve varlığının kaydındadır. Nitekim sûre-i Haşr'da münkirler hakkında تحسبهم جميعا وقلوبهم شتى (Haşr, 59/14) ya'nî "Ey Resûlüm! Sen onları müctemi' ve müttehid zannedersin, halbuki onların kalbleri müteferriktir" buyurulur.
3063. Süretlerde olan cem'iyet beyhûdedir. Agah ol! Kirdigar'ın ma'na cem'iyetini iste.
"Fütâd", "herze ve beyhûde". "Kirdigâr", fâil-i hakîkî olan Hakk'ın ism-i şerîfidir. Ya'nî, kalblerde ittihad olmadıktan sonra, sûretlerde olan cem'iyet ve topluluk beyhûdedir ve boştur. Âgâh ol! Fâil-i hakîkîden ma'nâ ve rûh cem'iyetini ve topluluğunu iste!
3064. Cem'iyet cisimlerin çokluğundan değildir. Cismi isim gibi hava üzerinde kāim bil!
Ya'nî, birçok şahısların bir yerde toplanması her ne kadar zâhirde bir cem'iyet görünür ise de, kalblerinde ittihad bulunmadığı vakit, o cem'iyet hakîkî bir cem'iyet değildir. Zîrâ cisimler, isimler ve lakablar gibidir; ve isimler harf ü savt makulesinden ve harf ü savt ise hakîkatte nefes ve havâ üzerinde kāim olup sebâtı yoktur. İşte cisimler de isimler gibi böyle sebâtsızdır.
3065. Eğer sıçanın kalbinde bir cem'iyet olaydı, bu kadar sıçan hamiyetten dolayı cem' olurdu.
"Hamiyyet", "gazab etmek ve âr tutmak" ma'nâsınadır. Ve "himye", "perhîz ve muhâfaza" ma'nâsınadır. Evvelki ma'naya göre "hamyet", beyt-i şerîfte zarûret-i vezn için şeddesiz telaffuz olunur; ve ikinci ma'nâya göre tekellüfsüz bir kāfiye olur. Ya'nî, sıçanların kalbinde bir cem'iyet ve ittihad olaydı, bu kadar sıçan bir yere toplandığı vakit, kediye karşı öfkelerinden ve gayretlerinden veyâhud nefislerini muhâfazadan dolayı müttehiden ve müctemian hareket ederler idi.
3066. Bir fedâî gibi bir hamle edip kendilerini bir mühletsiz kedi üzerine vururlar idi.
Ya'nî, sıçanların kalblerinde bir fedâî gibi cem'iyet ve ittihad olaydı, kendilerini bir mühlet vermeksizin hemen kedi üzerine bir hamle edip çarparlar idi.
3067. O birisi mudârebeden onun gözünü koparırdı; ve o diğeri dişi ile de onun kulağını yırtar idi.
“Dırâb”, müfâale bâbının masdarı olup, “vuruşmak ve dövüşmek ve mudârebe” demektir. “Nâb”, dört ön dişleri ve büyük diş ma'nâlarınadır. Ya'nî, sıçanlar müttehiden hücum edip kimisi kedinin gözünü çıkarır ve kimisi de kulağını yırtar idi.
3068. Ve o diğeri onun yanını deler idi. Cemâatten onun “bîrûn-şev!”i kaybolurdu.
“Bîrûn-şev”, “hâriç ol ve dışarı çık!” ma'nâsına olup “def” ol!” diye kovmaktan kinâye olur. Ya'nî, kediye hücûm eden sıçanlardan diğeri de kedinin yanını ısırıp deler idi ve o kedinin sıçanların cem'iyetine karşı “def olun!” diye onları kovması kaybolur ve hükmü kalmaz idi.
3069. Fakat sıçanın cânı cem'iyet tutmaz. Kedinin sesi ile onun cânından akıl sıçrar.
Fakat her bir sıçanın rûh-ı hayvânîsinde cem'iyet ve ittihad kuvveti yoktur. Kedinin sesini duyduğu gibi onun rûhunda kendisine göre olan aklı ve tedbîri sıçrayıp gider.
3070. Eğer sıçanların adedleri yüz bin olsa, ayyar olan kediden sıçan kuru olur. [3051]
“Ayyâr”, “çok gidip gelen ve çok hareket eden” ma'nâsınadır (Müntehabü'l-Lügāt). Zarûret-i veznden dolayı şeddesiz telaffuz olunur. Ya'nî, sıçan- ların adedi ne kadar çok olursa olsun, hareketi çok olan kediyi görünce, o sıçanların cümlesi kupkuru ve cansız ve müncemid bir hâle gelirler.
3071. Kalabalık sürüden kasaba ne gam vardır? Aklın kalabalığı uykuyu nasıl bağlar?
"Enbüh", "kalabalık ve kesret ve çokluk" ma'nâsına olan “enbûh" kelimesinin muhaffefidir. Ya'nî, kalabalık ve çokluk olan koyun sürüsünden kasabın korkusu ve gamı olur mu? Ve kezâ aklın birçok düşünceleri ve fikirleri olur. Cisme uyku galebe ettiği vakit dimâğ bî-tâb olup o fikirler ve düşünceler cisme müstevlî olan uykuya mâni' olamaz. Zîrâ kasab koyun sürüsüne ve uyku akla ve fikre gālibdir.
3072. Malikü'l-mülk'tür. Arslana cem'iyet verir, hattâ yaban öküzü sürüsü üzerine sıçrar.
"Gele", hayvan sürüsü; "gûr", yaban eşeği ve yaban öküzü ma'nâsınadır. Ya'nî, Hak Teâlâ hazretleri mülkün mâliki ve sahibidir. Arslana bir cem'iyet-i kalb verir ki, kuvvetli ve mühâcim olan yaban öküzlerinin sürüsü üzerine hücûm eder; ve onlarda arslandaki cem'iyet-i kalb olmadığından hepsi korkup kaçar.
3073. Bu binlerce on boynuzlu yaban öküzü, arslanın korkusu önünde adem gibi olurlar.
"Çûn adem"de “çûn" kelimesi edât-ı teşbîh olduğu gibi, edât-ı istifhâm olmak da câizdir. Ya'nî, on boynuzlu olan yaban öküzlerinin birçoğu arslan korkusu önünde yok gibi olurlar. Yâhud nasıl yok olurlar ve kendi kuvvetlerini ve varlıklarını kaybederler? "Savl", hamle ve hücum etmek demektir. Ba'zı nüshalarda "savl" yerine "hevl" vâki'dir. "Korku" demektir.
3074. Mülkün malikidir. Bir Yûsuf'a güzellik mülkünü verir. Hattâ ak bulutun ayı gibi olur.
"Müzn", ak bulut demektir. "Mâh-ı müzn", "ak bulutun ayı" demek olur. "Ay"dan murâd, Hakk'ın cemâl-i mutlakıdır. "Ak bulut"tan murâd, cisim perdesidir. Ya'nî, cisim perdesi arkasından Hakk'ın cemâl-i mutlakının tecellîsine işâret buyurulur. Ba'zı nüshalarda "Mâ-i müzn" vâki'dir. "Ak bulutun suyu" demek olur ki, aynı ma'nâya işâret buyurulur. Ya'nî, Hak Teâlâ mülkün mâliki ve sâhibidir. Nitekim Al-i İmrân Sûresinde قُلِ اللَّهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ تُؤْتِي الْمُلْكَ مَن تَشَاءُ وَتَنزِعُ الْمُلْكَ مِمَّن تَشَاءُ وَتُعِزُّ مَن تَشَاءُ وَتُذِلُّ مَن تَشَاءُ (Al-i İmrân, 3/26) ya'nî "Ey Resûlüm! De ki: Ey mülkün mâliki olan Allah'ım! Sen mülkü dilediğin kimseye verirsin ve dilediğin kimseden nez' edersin. Ve dilediğin kimseyi azîz edersin ve dilediğin kimseyi zelîl edersin" buyurulur. Yûsuf (a.s.)a güzellik mülkünü verir, nihâyet ak bulutun arkasından görünen ay gibi o güzellik parıl parıl parlar ve kadınlar o güzelliğin meftûnu olurlar. Veyâhud ak bulutun suyu gibi cemâl suyunun susamışı olanları temâşâya kandırır.
3075. Bir yüze yıldıza mensûb olan şua' koyar ki, bir şah bir kızın kölesi olur.
Bu beyt-i şerîfte dahi cemâl-i mutlakın cisim perdesi arkasından tecellîsine işâret buyurulur. Ve kezâ bir yüze yıldız gibi parlak bir güzellik şuâ'ı koyar ki, bir şâh öyle bir güzel yüze mâlik olan bir kızın kölesi olur.
3076. Diğer yüze kendi nûrunu koyar ki, gece yarısı her iyiyi ve kötüyü görür.
Bu beyt-i şerîfte nûr-ı ilâhînin cisim perdesi üzerinde zuhûruna işâret buyurulur ki, bu nûr enbiyâda ve havâss-ı evliyâda zâhir olur; ve bu nûr sâyesinde his gözü önünden eşyânın kesâfeti kalkar ve hakāyık-ı eşyâ zâhir olur. "Gece yarısı"ndan murâd, zulmet-i tabîat ve kesâfet-i cismâniyyettir. "İyi ve kötü"den murâd, lutuf ve kahrın mezâhiri olan suver-i insâniyyedir.
3077. Yûsuf ve Mûsâ yüzde ve yanakta ve sadırların zâtında Hak'tan nûr götürdüler.
"Zâtü's-sudûr"dan murâd, kalblerdir. Ya'nî, Hak Teâlâ hazretleri, Yûsuf ve Mûsâ (a.s.)ın yüzlerinde ve yanaklarında ve onların kalblerinde kendi nûrunu ızhâr etti. Onlara bakanlar bu nûrun eserini his gözleriyle de görürler idi.
3078. Mûsa'nın nûru bir barık koparmış. O yüzünün önüne tûbre asmış idi.
Hatta Mûsâ (a.s.)ın yüzünde zâhir olan bu nûr-ı ilâhî öyle bir parlaklık koparmış ve götürmüştür ki, halkın his gözleri bu nûra bakmaya tahammül edemediğinden o hazret onların göz tabakalarının bozulmaması için yüzünün önüne "tûbre" ya'nî bir nikāb asmış idi.
3079. Onun yüzünün nûru, basarı; zümrüd, hücum edici yılanı iki gözden gö-türdüğü gibi götürür idi.
"Zümrüd", ma'lûm olan kıymetli taşlardan bir taşın ismidir; ve onun hâs-salarından birisi de yılanın gözünü kör etmektir. Bu husûstaki îzâhât 3. cil-din 2538 ve 4. cildin 3696 ve 5. cildin 1951 ve 1952 numaralı beyitlerinde geçti. "Kerr", Arabî olursa "hücûm ve hamle" demektir ki, yılanın sıfatı olur; ve eğer Fârisî olursa "sağır" ma'nâsına gelir. "Mâr-i ker", "sağır yılan" demek olur. Bu yılanın zehrine ne efsûn ve ne de panzehir te'sîr etmez imiş. Ya'nî, Mûsâ (a.s.)ın yüzünün nûru kendisine bakan halkın gözlerinin kuvvetini, zümrüd, hücûm edici veyâ sağır yılanın gözlerinin kuvvetini izâle ettiği gibi izâle ederdi.
3080. O nûr-ı kavīyi örtücü olmak için o Hak'tan tûbre istemiş idi.
Mûsâ (a.s.) yüzünün nûru halkın gözlerine zarar verdiğini görünce, o kuvvetli nûru örtücü olmak için Hak Teâlâ hazretlerinden yüzüne bir nikāb istemiş idi.
3081. Dedi: "Agâh ol! Sen kiliminden tûbre yap! Zîrâ bir arifin libası emîn geldi."
Cenâb-ı Hak, Mûsâ (a.s.)a buyurdu ki: "Ey Mûsâ, Âgâh ol! Sen arkana giydiğin abadan yüzüne nikāb yap! Zîrâ bir ârifin giydiği libâs te'sîrât-ı kev-niyyeden âzâde ve emîn geldi."
Bir hâdise: "Konya'da Hz. Pîr'in türbe-i şerîfesini ziyarete giden ihvândan birisi, cenâb-ı Pîr efendimiz'in giydiği hırkanın elyafından birkaç iplik çıkarıp fakîre hediye etmiş idi. Fakîr de bir kâğıt parçasına sarıp kütüphanemin bir tarafına koymuş idim. 926 sene-i mîlâdîsi Kânûn-ı Sânîsinin 22. gecesi akşam ile yatsı arasında evin diğer bölüğünden birdenbire bir ateş zuhûr etti. Bilcümle eşyâm ve kitâblarım yandı. Enkāz iki ay karlar ve yağmurlar altında kaldı. Hava biraz açıldığı vakit enkāz altında kalan eşyayı aradığım sırada moloz yığınları arasında bükülmüş bir kâğıt gördüm. Açtığımda Hz. Pîr'in hırka-i mübarekesinin elyafi zâhir oldu. Sargısı olan kâğıt sararmış bir hâlde idi. Hayret ettim ve anladım ki, ârifin libâsı te'sîrât-ı kevniyyeden emîndir."
3082. Zîrâ o kilim nûrdan bir sabır bulmuştur. Cânın nûru onun tar u pûduna aks etmiştir.
"Sabr", habs-i nefs demektir. "Subr", her şeyin kenârı ve gılzatı; ve "sıbr", ak bulut ma'nâlarınadır. "Târ u pûd", kumaşın arışı ve argacı ya'nî nesci teşkîl eden ufkî ve amûdî ipliklerdir. “Kisa", kilim demektir. “Subr", gılzat ve kesâfet demek olduğuna göre, ma'nâ şöyle olur: "Fakat cânın nûru o kesâfet ile beraber onun nescine ve içine işlemiştir." Bu ma'nâya göre enbiyâ ve evliyâ hazarâtının kesîf görünen ecsâm-ı şerîfelerinin hâline işaret buyurulur. "Sabr", habs-i nefs demek olduğuna göre ma'na şöyle olur: "Zîrâ o kilim nûr-ı ilâhînin tecellîsinden bir sabır ve tahammül bulmuştur. Cânın nûru onun târ u pûduna tulû' ve aks etmiştir."
3083. Böyle hırkadan başkası suvân olmak istemez. Bizim nûrumuza onun gayrı takat getiremez.
"Suvân" ve "sıvân", esvâb saklanan dolap. Burada nûr-ı ilâhîyi setr edecek mahal murâd buyurulur. Ya'nî, bizim nûrumuzu ancak senin gibi bir ârifin giydiği aba parçası setr eder. Bizim nûrumuza ondan başka olan eşyâ tâkat getiremez.
3084. Eğer Kāf dağı sed için öne gelse, Tûr dağı gibi nûr onu yırtar.
Farazâ, eğer azameti tahayyül olunan Kāf dağı o nûr-ı ilâhîyi örtmek için öne gelse, nûr-ı ilâhî o Kāf dağını Tür dağını parça parça ettiği gibi paralar ve yırtar.
3085. Kudretin kemâlinden dolayı ricalin bedenleri bîçunun nuruna ihtimal buldu.
Ricâlin, ya'nî enbiyâ ve evliyânın cisimlerine Hakk'ın bahş ettiği kudretin kemâlinden dolayı o ricâlin bedenleri vasıf ve ta'rîfe sığmayan Zât-ı Hakk'ın nûruna tahammül buldu. O nûrun tecellîsini her bir şey yüklenemediği hâlde ricâlin cisimleri yüklendi.
3086. O şey ki, Tûr ona bir takat getiremez, onun kudreti ona bir sırçadan yer yapar.
Ya'nî Tûr-i Sînâ dağının tâkat getiremediği ve tahammül edemediği nûra Hakk'ın kudreti bir sırça mesâbesinde olan insân-ı kâmilin cisminden yer yapar.
3087. Mişkât ve sırça nûrun yeri oldu ki, nûrdan o Kāf dağı yırtılır.
"Mişkât", kandil konacak raf; ve "zücâc", sırçadan ma'mûl "kandil" ma'nâsınadır. "Mişkât"tan murâd, insân-ı kâmilin cismi; ve "sırça"dan murâd onun kalbidir. Nitekim aşağıdaki beyt-i şerîfte beyân buyurulur. Ya'nî, Hak Teâlâ, insân-ı kâmilin cismini ve kalbini nûr-ı zâtının yeri yaptı ki, o nûrdan azameti tahayyül olunan Kāf dağı parçalanır. Fakat insân-ı kâmilin cismi ve kalbi mişkât ve sırça mesâbesinde olduğu hâlde o nûra tahammül eder.
3088. Onların cisimlerini mişkât, gönüllerini zücâc bil! Bu kandil arş ve eflâk üzerinde parlamıştır.
O insân-ı kâmillerin cisimlerini kandil ve kalblerini de sırça mesâbesinde kandil bil! Bu öyle bir kandildir ki, onun nûru ve ziyası arş ve eflâk üzerinde parlamıştır.
3089. Onların nûru bu nurun hayranı gelmiştir. Yıldızlar gibi bu duhadan fânî olmuştur.
Ya'nî, arşın ve eflâkin nûrları bu insân-ı kâmilin kalbinin nûruna hayrân kalmıştır; ve yıldızların nûru ve ziyâsı, kuşluk vaktinde güneşin ziyasından ve aydınlığından fânî olduğu gibi fânî olmuştur.
3090. O peygamberlerin hatmi lâ-yezal ve lem-yezel olan Melik'ten, bundan hikâyet etti.
Ya'nî, o peygamberlerin hâtemi olan Muhammed Mustafa (s.a.v.) Efendimiz, mertebe-i ulûhiyyetinde dâim olup asla zâil olmayan şâh-ı hakîkî Hak'tan bu insân-ı kâmilin kalbinin kuvvetinden bize hikâye etti ve haber verdi.
3091. Der ki: "Eflak ve halaya alalı olan akıllara ve nüfusa sığmadım."
“Eflâk”ten murâd, ecrâm-ı semâviyye, “hala”, boşluk olup, bundan murâd fezâdır. “Ukul”den murâd, cisimden ve maddeden mücerred olan ervâhtır. “Ulâ”, yükseklik ve kadr ve menzilet demektir. “Nüfûs” iki kısımdır. Birisi cisimlere taalluk etmeyen ve ancak cisimlerde tedbîr ve tasarruf sahibi olan nüfüs-ı mücerrededir ki, bunlara “nüfüs-ı nâtıka” derler. Diğeri cisimlere taalluk eder ki, bunlara “nüfûs-ı muntabia” derler. Bu ve aşağıdaki beyitlerde meşhûr olan şu: لا يسعنى ارضى ولاسمائى ولكن يسعنى قلب عبدى المؤمن التقى النقى ya'nî “Ben yerime ve göğüme sığmadım. Velâkin takî ve nakî olan mü’min kulumun kalbine sığdım” hadîs-i kudsîsine işâret ve bu hadîs-i kudsî tefsîr buyurulur. Ya'nî, Hak Teâlâ buyurur ki: “Ben ecrâm-ı semâviyyeme ve fezâma ve kadr ve menzilet sahibi olan ervâh-ı mücerredeye ve nüfûs-ı nâtıkaya ve nüfûs-ı muntabiaya sığmadım.”
3092. "Misafir gibi, mü'minin kalbine çûnsüz ve çigûnesiz ve keyfiyetsiz olarak sığdım."
“Zayf”, misafir; “çûn”, nasıl; ve “çigûne”, ne türlü ve “keyf”, nasıl demek olup, bunların hepsi ta'rîf ve tavsîf ma'nâsını mutazammındır. Ya'nî, “Ben ancak misafir gibi, mü'minin kalbine, ta'rîf ve tavsîfe gelmeyen bir vech ile sığdım; ve benim bu sığışımda zarfiyet ve mazrûfiyet ve hulûl ve ittihâd yoktur. İnsân-ı kâmilin vüs'at-i kalbi hakkındaki îzâhât Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Şuaybî'de olup fakîr tarafından yazılmış olan şerhte îzah edilmiştir.
3093. "Tâ ki o kalbin delâleti ile üst ve alt senden padişahlık ve baht bula!"
Ya'nî, "Ben mü'min kulumun kalbine, alt ve üst ya'nî âlem-i ulvî ve süflî o kalbin delâleti ile pâdişâhlıklar ve tasarruflar ve saâdet bulsun, diye sığdım."
3094. "Böyle bir aynasız benim güzelliğimden ne yeryüzü ve ne de zaman tâ- kat getiremez."
Ya'nî, “İnsân-ı kâmilin kalbinin aynası olmaksızın benim güzelliğim ne yeryüzünde ve ne de zaman denilen hâdisât-ı kevniyyenin taâkubünde zâhir olamaz ve bunların hiçbirisi benim güzelliğimin intıbâ'ına tâkat getiremez."
3095. “İki âlem üzerine terahhum atını koştururum. Çok geniş bir ayna yaptım."
Ya'nî, “Âlem-i zâhir ve bâtın üzerine terahhum ve rahmet atını koşturu- rum. Çok geniş bir ayna yaptım." "Rahmet atını koşturmak"tan murâd, adem sıkıntısı içinde zuhûr-ı talebde bulunan esmâyı, Hakk'ın nefes-i rahmânîsi ile tenfis edip zâhire çıkarmasıdır. Zîrâ âlem-i zâhir ve bâtın esmâ-i ilâhiyyenin mezâhiridir; ve insân-ı kâmilin kalbi bütün esmâyı câmi' olan "Allâh" ismi- nin mazharı olduğundan, bilcümle esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin hey'et-i mec- mûası bu kalbe sığar. Nitekim Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri insân-ı kâmil kal- binin genişliğine işareten لو ان العرش وما حواه مأة الف الف مرة في زاوية من زوايا قلب العارف ما احس به ya'nî "Eğer milyon kere arş ve onun muhtevâsı kalb-i ârifin köşelerinden bir köşesinde olsa, onu duymaz" buyurmuştur.
3096. Her bir dem bu aynadan elli türlü düğün taâmı vardır. Aynayı işit fa- kat onun şerhini sorma!
"Urs", düğün yemeği demektir ki, bundan murâd, zâhir ve bâtına olan te- celliyât-ı esmâiyye ve sıfâtiyye insân-ı kâmilin kalbinden tevzî' buyurulma- sıdır. Ya'nî, her bir dem bu aynadan ya'nî insân-ı kâmilin kalbinden elli tür- lü düğün taâmı vardır. Halk o yemekten yerler ve içerler. Binâenaleyh o ay- nanın mevcûd olduğunu işit, fakat onun şerhini ve îzâhını sorma! Zîrâ ta'rîf ve tavsîfe gelmez. Hz. Pîr efendimiz kalb-i şerîflerinin vüs'atine işâreten bir gazel-i latîflerinde şöyle buyururlar:
3097. Hâsıl bu ki: O kendi libâsından perde yaptı. Zîrâ o, o ayın nüfuzunu anladı.
"Ay"dan murâd, Mûsâ (a.s.)ın yüzü olmak münasibdir. Zîrâ ay güneşten aldığı ziyâyı aks ettirdiği gibi, o hazretin yüzü dahi güneş mesâbesinde olan nûr-ı ilâhîyi aks ettirir idi. Ya'nî, elhâsıl, Mûsâ (a.s.) kendi libâsı olan abâdan mübârek nûruna perde yaptı. Zîrâ o, ay mesâbesinde olan yüzünün başka şeyden yapılacak perdeden nüfüzunu anladı. Zîrâ başka şeyin bu nûra karşı sed çekmeye isti'dâdı yok idi.
3098. Eğer onun libasının gayrından perde olaydı, iki kat dağ olsa paralanırdı.
Ya'nî, eğer o perde Mûsâ (a.s.)ın libâsından başka bir şeyden olsa idi, bilfarz iki kat dağ kadar metîn ve müstahkem olsa bile, o nûrun önünde parçalanır ve dağılır idi. Nitekim Tûr-i Sînâ dağı parçalandı.
3099. Demir duvarlar nâfiz olurdu. Tûbre Hakk'ın nûruna ne fen vurur idi!
O nûr-ı ilâhî demir duvarlardan geçerdi. Hakk'ın nûruna karşı âdî maddelerden yapılmış perdenin ne fenni ve hüneri ve ne hükmü olurdu!
3100. O tûbre şûr vaktinde bir ârifin hırkası olup, bir teff sâhibi olmuş idi.
[3081] "Tef", harâret demektir. “Şûr", "cezbe"den kinâyedir. Ya'nî, bu nûra tahammül edip nüfüz ettirmeyen ancak o abâ parçasından yapılmış nikāb idi. Zîrâ o parça bir ârifin aşk-ı Hak ile şûrişi ve cezbesi vaktinde hırkası olduğundan bir harâret sâhibi olmuş idi. Binâenaleyh bu nûra mütehammil idi.
Ashâb-ı kiramdan Enes (r.a.) hazretleri buyururlar ki: "Biz Resûl-i Ekrem Efendimiz'in huzûrunda idik. Nâgâh Hz. Cibrîl (a.s.) nâzil oldu. Dedi ki: "Yâ Resûlallah! Senin ümmetinin fakîrleri zenginlerinden yarım gün evvel [cennete] dâhil olur ki, o yarım gün dünyâ günlerinden beş yüz yıldır." Peygamberimiz ferahnâk olup buyurdular ki: "Sizden bir kimse var mıdır ki, bir şiir söylesin!" Bir bedevî şu şiiri teğannî eyledi: قد لسعت حية الهوى كبدى الا الحبيب الذي شغفت به لا طبيب لها ولا راقي فعنده رقیتی و تریاقی
"Aşk yılanı ciğerimi soktu. Ona bir tabîb ve efsûn okuyucu yoktur. Ancak kendisine âşık olduğum mahbûbumun yanında benim efsûnum ve tiryâkim vardır." Sonra Resûl-i Ekrem hazretleri tevâcüd etti ve ashâb-ı kirâm dahi beraberce tevâcüd ettiler. Hatta mübarek omuzlarından cübbeleri düştü. Vaktâki fâriğ oldular, Muâviye b. Ebî Süfyân: "Yâ Resûlallah! Sizin ne güzel oyununuz var!" dedi. Server-i âlem Efendimiz buyurdular ki: "Yâ Muâviye! Kerîm değildir o kimse ki, mahbûbunun zikri vaktinde vücûdu mütezelzil olup titremeye!" Bundan sonra böyle vecd ile düşen ridâ-i mübareki ashâb-ı kirâm dört yüz parça edip aralarında taksîm ettiler."
3101. Çakmak fitili ondan dolayı ateşin rehîni olur ki, o ateş ile evvelden bildiktir.
"Sûhte", çakmak fitili demektir. Ya'nî, ondan dolayı çakmak fitili ateşin rehîni ve mukayyedi olur ki, o ateş ile evvelden bildiktir. Ma'lumdur ki, çabuk ateş almak için çakmak fitilinin ucunu evvelen yakarlar. Sonra lâzım olduğu vakit çakmak taşının ucuna fitilin yanmış ucunu yatırıp demiri taşa çarparlar. Sıçrayan kıvılcımlardan o fitilin ucu derhal ateş alır. Fitil evvelce ateş ile yakılmamış olsa, kıvılcımdan çabuk ateş almaz. Bunun gibi ârifin tecelliyât-ı Hakk'a mazhar olduğu vakitte giydiği libâsın alışıklığı ve bildikliği vardır.
3102. O nûr-ı reşadın heva ve aşkından Safura, her iki gözünü havaya verdi.
"Safûrâ”, Şuayb (a.s.)ın küçük kızının ismidir. On sene hizmet etmek şartıyla Hz. Şuayb, Mûsâ (a.s.)a Safûrâ'yı tezvîc etti. Kıssası sûre-i Kasas'ta mezkûrdür. Ya'nî, Safûrâ, Mûsâ (a.s.)ın yüzünde zâhir olan o nûr-ı reşâd ve hidayetin muhabbetinden ve aşkından her iki gözünü havaya verdi ve fedâ etti.
3103. Evvelen bir gözünü bağladı ve onun yüzünün nûrunu gördü ve onun o gözü uçtu.
Hz. Safürâ evvelen iki gözünden birisini bağladı ve açık bıraktığı gözü ile Mûsâ (a.s.)ın yüzünün nûruna baktı. Onun o gözünün nûru ve kuvveti zâil oldu.
3104. Ondan sonra onun sabrı kalmadı ve o diğerini açtı ve o kamerin harcı etti.
Hz. Safûrâ bir gözünü kaybettikten sonra o nûra karşı sabr edemedi. Kapadığı diğer gözünü açtı ve ay gibi nûr saçan o yüze harc etti ve o gözünü de bu nûra fedâ etti.
3105. Nitekim mücahid âdem ekmeği verir. Vaktâki tâatin nûru onun üzerine çarpar, cân verir.
Ya'nî, mücâhid olan kimse dahi Hz. Safûrâ'ya benzer. Evvelen lezzât-ı cismâniyyeden ve ekmekten vazgeçer. Tâat-i ilâhînin nûru onun üzerine çarptığı vakit, azîz olan cânından dahi geçer ve Hak yolunda terk-i cân etmekten çekinmez.
3106. Sonra bir kadın ona dedi: "Nergise mensub olan gözden ki senin elinden gitti, hasret yer misin?"
Ya'nî, cenâb-ı Safürâ iki gözünün kuvve-i rü'yetini kaybedince, bir kadın ona dedi ki: "Nergis gibi latîf olan gözlerini kaybettiğine hasret çeker misin?" "Abher", nergis çiçeği demektir.
3107. Dedi: "Hasret yerim ki, yüz bin göz olaydı, hattâ nisâr ede idim!"
Safûrâ hazretleri o kadına cevâben dedi: "Ah! Keşke yüz bin gözüm olaydı da hepsini o nûra nisâr ve fedâ ede idim diye hasret çekerim!"
3108. "Gözümün penceresi aydan vîrân olmuştur. Fakat ay defîne gibi vîrânede oturmuştur."
"Ay"dan murâd, Zât-ı Hak'ın nûrudur. Ya'nî, "Gerçi zâhir gözlerim harâb olup rü'yetten mahrum olmuştur. Fakat Zât-ı Hakk'ın nûru bir hazîne ve defîne gibi o vîrân ve harâb olan gözlerin altında oturmuştur ve rûhumun gözleri açılmıştır ki, ben o gözler ile her şeyi her taraftan görürüm."
3109. "Defîne ne vakit bırakır ki, benim bu vîrânem rivaktan ve hâneden yâd tuta!"
"Rivâk", tavan demektir. Bundan murâd, cismin hevâsı ve "hâne"den murâd, cisimdir. Ya'nî, "O define ve hazîne olan Zât-ı Hakk'ın nûru bırakır mı ki, benim bu vîrân olan gözüm cismin hevâsını ve cismi hatırlasın! Zîrâ bu nûr asıldır; ve cismin hevâsı ve cisim bu nûrun fer'idir. Asla mâlik olan fer'i hatırlar mı?"
3110. Yûsuf'a mensub olan yüzün nuru, ubûr vaktinde uzak pencereciklere düşerdi.
Ya'nî, Yûsuf (a.s.)ın yüzünde olan Zât-ı Hakk'ın nûru dahi o hazret sokaklardan geçtiği vakit uzak pencereciklere düşer ve aks ederdi.
3111. Binaenaleyh hâne içinde olanlar derlerdi ki: "Yusuf bu tarafta seyr u güzerdedir!"
3112. Zîrâ ki duvar üzerinde şua' görür idi. Binaenaleyh bikā' sahibleri anlarlar idi.
"Bikā'", "ıssız yer ve bir parça yer ve aklık ve karalık" ma'nâsına olan "buk'a" kelimesinin cem'idir. Burada evden kinâye olur. Bu beyitlerde zâhiren Yûsuf (a.s.)ın ahvâli mezkûr olduğu gibi, bâtınen dahi insân-ı kâmilin ahvâline işaret buyurulur. "Hâne"den murâd, cisimlerdir. "Pencere"den murâd kalblerdir; ve bikā ta'bîriyle kara olan sıfât-ı nefsâniyye ve ak olan sıfât-ı rûhâniyye karışık bulunan kalbler murâd buyurulur. Zîrâ geçtiği ve bulunduğu mahallerde insân-ı kâmilin nûr-ı füyûzâtı o kâmile müteveccih olanların kalblerine aks eder.
3113. Bir hânenin ki o tarafa penceresi vardır, o Yûsuf'un seyranından şeref tutar.
Bir cisim hânesinin penceresi olan kalbin o insân-ı kâmil tarafına teveccühü olursa, o cisim ve kalb Hz. Yûsuf meşrebinde olan insân-ı kâmilin seyrânından şeref bulur ve onun nûr-ı füyûzâtına nail olur.
3114. Agah ol! Pencereyi Yusuf tarafına aç ve onun aralığından teferrüce âğaz et!
"Ferce", gamdan ve gussadan kurtulmak ve teferrüc etmek ma'nâsınadır. Ya'nî, ey tâlib, âgâh ol! Kalb penceresini insân-ı kâmil tarafına aç ve o kalb penceresinin aralığından sana aks edecek olan nûr-ı füyûzât vâsıtasıyla sıfât-ı nefsâniyyenin sana îrâs ettiği gamdan ve gussadan kurtulup rûhâniyet âleminde teferrüc et!
3115. Aşka çalışıcılık o pencereyi yapmaktır. Zîrâ dostun cemâlinden sîne rûşendir.
"Aşk-verz", vasf-ı terkîbîdir. "Verz", "sa'y etmek ve çalışmak" ma'nâsına olan "verzîden" masdarının emr-i hâzırıdır. Ahirindeki "yâ" masdariyet içindir. "Aşka çalışmak" demek olur. "Aşka çalışmak"tan murâd, Hakk'ı ve Hakk'ın eşya üzerindeki tasarrufatını tefekkürdür ki, bu tefekkür neticesinde keserâta muhabbet zâil ve vahdet tarafına meyil ziyâdeleşir. Ya'nî, ey tâlib-i hakîkat! Hakk'ı ve Hakk'ın tasarrufatını tefekkür ile meşgül ol ki, bu meşgûliyet o kalb penceresini yapmak ve açmaktır. Zîrâ insân-ı kâmil aynasından zâhir olan dostun, ya'nî Hakk'ın cemâlinden sîne ya'nî kalb penceresi rûşendir ve aydınlıktır.
3116. Binaenaleyh dâimâ ma'şûka tarafına bak! Ey baba! Bu senin elindedir.
"Ma'şûka"dan murâd rûhtur. Zîrâ müennestir ve Arablar "rûh"u müennes bir kelime olarak kullanırlar. Nitekim 1. cildin 2004 ve 2005 numaralı beyitlerinde şöyle buyurulur:
[Ya'ni] "Bu humeyrâ ve cân lafz-ı te'nîstir. Bu Arablar ona te'nîs nâmını koyarlar. Fakat rûha te'nîsten korku yoktur. Rûhun erkek ve kadın ile işrâki yoktur." Ya'nî, Hak yolunda ihtiyarlayıp baba olan sâlik! Dâimâ Hak tâlibinin ma'şûkası olan rûhun ve kalbin tarafına bak ve tefekkürâtını o tarafa tevcîh et! Nefsini düşünmekle meşgül olma! Zîrâ cemâl-i Hakk'ı rü'yete vâsıta rûhtur.
3117. Kendin için içerilere yol yap! Gayri düşünücü olan idrāki uzak et!
Ya'nî, zevâhiri bırak da, kendin için içerilere ve bâtınlara yol yap. Ve Hakk'ın gayrı olan zevâhir-i eşyayı ve cismânîyi düşünen idrâki ve akl-1 cüz'îyi kendinden uzaklaştır!
3118. Kimya tutarsın. Posta ilaç yap! Düşmanları bu sınâatten dost yap!
"Kîmya"dan murâd, rûh-ı insânîdir. "Post"tan murâd, cisimdir. "İlâç yap-mak"tan murâd, rûhânî sıfatlar ile cismânî ve nefsânî sıfatları temizlemektir. "Düşmanlar"dan murâd, vehim ve nefis şeytanlarıdır. "Sınâat"ten murâd, bil-cümle eşyâda Hakk'ın esmâsı ve sıfatı hasebiyle zuhûrunu ve tasarrufâtını tefekkürdür. Ya'nî, ey tâlib-i hakîkat! Sende bakırı altın yapan kimyâ mesâ-besinde olan rûh-ı insânî vardır. Binâenaleyh bu rûhun sıfatlarıyla post me-sâbesinde olan cismine ve cismânî sıfatlarına ilâç yap! Vehim ve nefis düş-manlarını ve şeytanlarını tasarrufât-ı ilâhiyyeyi tefekkür ederek kendine dost yap! Ya'nî vehmini ve cismini emr-i Hakk'a mutî' kıl!
3119. Vaktāki zībā oldun, o zîbâya erişirsin ki, rûhu bikeslikten kurtarır.
Vaktāki rûhânî sıfatlar ile muttasıf olup zîbâ ve yakışıklı ve güzel oldun, artık o zîbâ ve hüsn-i mutlak sahibi olan ma'şûk-ı hakîkîye erişirsin ki, o ma'şûk-ı hakîkî ikilik âleminde ve cismâniyet cihânında bîkes ve garîb kalan rûhu bu bîkeslikten ve ikilik uzaklığından kurtarır.
3120. Onun nemi canlar bağını terbiye, onun demi gamın ölmüşünü diri etmiştir. [3101]
"Nem"den murâd, ilim ve ma'rifettir. Zîrâ "nem", rutûbet ve ıslaklık demek olup gāyet az bir sudan ibarettir. Hakk'ın insana verdiği ilim ise, وَمَا أُوتِيتُم مِّنَ الْعِلْمِ إِلَّا قَلِيلًا (İsrâ, 17/85) ya'nî "Size ilimden ancak az bir şey verildi" ayet-i ke- rîmesi mûcibince gāyet az ve rutûbet nev'inden bir şeydir. Böyle iken o ilim ve ma'rifet canlar bağını terbiye eder ve neşv ü nemâ verir. "Dem"den murâd, tecellî-i cemâlî ve lutfidir; ve bu tecellî Hak'tan uzaklık gamı içinde cansız ve bîtâb kalan sâliki kuvve-i rûhâniyyesiyle diri eder.
3121. Bütün dûn olan cihanın mülkünü vermez; yüz binlerce türlü türlü mülk verir.
Hak Teâlâ hazretleri tecellî-i lutfîsi ile dirilttiği bir kuluna yalnız bu süflî ve aşağı olan dünyâ âleminin bütün mülkünü vermez, belki bu mülke ilave olarak bu dünyâ âleminin haricinde yüz binlerce türlü türlü mülk verir. Zîrâ Hakk'ın lutfu ve ihsânı yalnız bu dar olan dünyâ âleminin mülküne munhasır değildir.
3122. Hak onun mülk-i cemâli üzerine derssiz ve sebaksız ta'bîr mülkünü verdi.
Nitekim Hak Teâlâ hazretleri Yûsuf (a.s.)a verdiği güzellik mülkü üzerine hiçbir kimsenin ta'lîmi ve tedrîsi olmaksızın rü'yâ ta'bîri ilmini ve mülkünü ilâve olarak verdi; ve onun rü'yâ ta'bîrindeki ilmi ve mahâreti sûre-i Yûsuf'ta musarrahtır.
3123. Onun hüsnünün mülkü zindan tarafına çekti. Onun ilminin mülkü Keyvân tarafına çekti.
"Keyvân", Zühal seyyâresinin adı olup burada makām-ı âlîden kinâyedir. Fakat Yûsuf (a.s.)ın bu âlem-i süflîye ve cismâniyet âlemine taalluk eden güzellik mülkü onu zindan ve hapis tarafına çekti. Zîrâ onun hüsnüne azîz-i Mısır'ın zevcesi Züleyha meftûn olup kendisine tecavüz iftirâsını etti; ve sahîh zannıyla Hz. Yûsuf'u zindana koydular. Nitekim tafsîli sûre-i Yûsuf'ta ve tefsîr kitablarındadır. Fakat Mısır'da Hiksoslar'ın hâkim olduğu bir zamanda hükümdârın gördüğü rü'yâyı ta'bîr etti. Zindandan çıkardılar. Hükümdarın hazînesinin emîni ta'yîn ettiler. Binâenaleyh onun ilminin mülkü o hazreti makām-ı âlîye çıkardı ve izzet-i sûrî sâhibi de yaptı.
3124. Şah ilim ve hünerden dolayı onun gulâmı oldu. İlim mülkü hüsn mülkünden asûdedir.
Mısır hükümdarı, Yûsuf (a.s.) da gördüğü ilim ve hünerden dolayı onun bendesi ve meftûnu oldu. Binâenaleyh görülüyor ki, âlem-i rûhâniyyete taalluk eden ilim mülkü, âlem-i cismâniyyete taalluk eden güzellik mülkünden daha âsûde ve râhattır. Beyt-i şerîfte "şâh" ta'bîri sûre-i Yûsuf'ta beyân buyurulan "melik" ta'bîrinin mürâdifidir. Zîrâ Yûsuf (a.s.) zamanında Fir'avnların hükûmeti munkarız olup, onların yerine Hiksoslar hâkim olmuş idi. Kur'ân-ı Kerîm'de "melik" ta'bîr buyurulması bu vak'a-i târîhiyyeye işarettir.